Doğu-Batı Divanı’ndan

Ne çok taşındık! Nasıl dolaştırdık
bunca umudu, terkedilişi,  kaybetme
ve kaybolma duygusunu? (s.15)

Gerçekten de bir yanlışı bir başka yanlışla
düzeltircesine,  telâşla savrulmuştuk oradan
oraya: Kimi getirsek gözümüzün önüne kırık
dökük eşyaları çağrıştıracaktı. Yitirilen bunca saf hedef,
geridönüşsüz kararların yıprattığı uykular,
sabah uyanınca yüzümüzde patlayan
yalnızlık damarı ya da yanımızda yatan yabancının
bir akıntıda hızla uzaklaşan gövdesi: İçimizde
toplananlar çapraz sağlamada bulduğumuz şaşkın
bir eksiği kapatmaya asla yetmeyecekti.  (s.16)

“Bilemiyoruz” diyordu son yıllarında,
“Tahmin edebilir mi bir kırlangıç gerçekten de
fırtınayı? ” (s.20)

Anlaşılmaz oysa insan: Nasıl birdenbire
başlayan yağmur uzaklaşıp gitmişse biz daha
şemsiyeyi açmadan.  (s.20)

Sorulsa,  bütün sorular ağır gelecekti.  (s.26)

izini; düşünebiliyor musun: Aylarca aramış her
yerde, her an: Bir gün gelmiş, belli ki sınırı var
umudun ve arayışın, De Quincey gibi sabit fikirli
bir adama bile -kaybettiğini anlamış Ann’i,
hoş gerçek miydi kurmaca mı bunu kestirmek güç,
hele ki Coleridge’le yarıştırırcasına afyon yuttuğunu
unutmazsak.  (s.27)

…Merak etmişimdir hep:
Çocukluk arkadaşları ile yeniden başka bir hayatı
paylaşabilir mi insan? (s.28)

Ağrısına katlanamadığın bir an gelir,  (s.30)

…içimizde
zonklayan birini söküp atmamak için
ağrıyı korkudan fazla sevmek gerekir. (s.30)

Chateaubriand’ın René’sinde rastladım -bilmem
sever misiniz?- onu nerdeyse tarif eden bir
cümleye: “Yorgun düşmüştü sevilmekten” diyor
bir kahramanı için kitabın – kadınlardan başını
alamadı hiçbir zaman, uçlara sürükledi kendini, (s.37)

çekip gitmiş güneşin bıraktığı soğuk iz. Elleri
titriyor, bu kaçıncı kadehte. Uzun bir metastazdır
viski ve güzellik: Kendi kendine demir alan bir gemi. (s.40)

sonsuz bir derbederlikten söz edilebilirdi, hazırdı sanki
gitmeye: Aslında çoktandır geciktiği uzak bir yere. (s.44)

Konuşmayı denedimdi tabii, ama siz de bilirsiniz ya
belli bir yaştan sonra çok karışıyor düşünce örgüsü
insanların: O anda aklından geçenlerle geçmişin
sınırlı bir dilimi durmadan içiçe geçiyor ve bir tek
kendilerinin mantığını kavradıkları bir düzenden
sökün ediyor görüntüler ve kelimeler ve birkaç işaret.

almışlar haberi, hâlâ aklı almıyordu anlaşılan,
ihtiyar bir adam neden hayattan öyle vazgeçer. (s.46)

söküp taşıyordu notaları. Genç bir çift izin
almadan ilişti masaya, Avram’ın soru bile
sormaksızın getirip önlerine koyduğu iki susuz
rakı bardağı gibi uçarı, katılmışlardı neşeyle
peçeli kırık geceye. Adam, yorgun yalnızlığının
içinden, sazların dinlendiği bir an hatırlamıştı
Kemanî Sahak efendinin o unutulmaz unutulmuş
valsini: “Git kendini çok sevdirmeden”. (s.51)

…”Ne arıyorsun
burada bu halde?” diyebilmişti, koluyla ağzına
giren damlaları silerek. Ancak o zaman başını
kaldırıp bakmıştı kadın, aylardır duymadığı
sesin geldiği yüze. “Kaybettim oyunu değil mi?”
demişti önce – ama bir soru gibi çıkmamıştı
sözün sesi: “Film de bir boka benzemedi zaten.”
Öylesine açıktı ki bunları artık kimseye
söylemediği: “Her gece buraya geliyorum aslında,
seni göreceğimi umduğumdan falan değil, içeride
ışık yanıyor ve bana çok iyi geliyor bu.” (s.65)

Herkes farkında oyunun da, rol gereği dalgın.  (s.66)

Keder kuşlarını bende gördüm.

Yağmur yürüyüşüne çıkmıştık o gün,
unutmam ben ayrıntıları, kimdi
hatırlamıyorum tabii, ne önemi olabilir (s.79)

“Kapattığın fincanın içinde kaldın. (s.82)

Bir yanlış anlamalar zincirini Zaman,
hiçbir şeyi sırayla yaşamaz insan: (s.90)

kimseye ulaşmayacak bundan böyle, durmadan
mektup yazıp doldurduğunuz şişeler.” (s.92)

“Kimsenin, hiçbirimizin gelmezdi
aklına, işin bu boyutlara varacağı.” (s.104)

İnsan önce kendisinden yola çıkmayı öğrenmişse
dönüp gene kendine varır.  (s.109)

Bir şiirin yükünü, sığasını, genleşme eğilimini belirleyen etmenler onu doğuran atmosfere sıkı sıkıya bağlıdır. Yükleme, istif, şiirin daha çok eksiltmeyle yazıldığını bilen biri için riziko dolu kavramlardır.  (s.126)

içine girmeye çalıştığım resmin dışındayım ben. (s.127)

Bir gün nasılsa yolumu yitirdim, bir daha onu bulamadım. Kimse, bile isteye, evini yurdunu terketmez: Kişiyi saran koşullar, kuşatan vakit, sıkıştıran ötekiler hazırlar izlerin silinmesini. Neden sonra, nice çırpınışın ardından, yeniden kendi evini yapmaya kalkışır. Onu üzerine kuracağı yer kalmamışsa evini oradan oraya taşıyacaktır.  (s.128)

Bulamıyordu ki kimse, en doğru kelimeyi. (s.135)

 

Enis Batur
Doğu-Batı Divanı I

enis_batur_divani

Kırmızı Yayınları

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.