Henüz varamadık uzak yıldızımızın toprağına…
Tutsaklarız biz, çitleri aşacak kadar büyüse de buğdayımız,
ve kırlangıçlar yükselir kırılan zincirlerimizden.
Tutsağıyız biz sevdiğimizin, arzuladığımızın ve ne olduğumuzun.
Fakat bir hüthüt var aramızda
mektuplarını sürgünün zeytin ağacına dikte eden…
Kaç deniz geçmek zorundayız çölde?
Kaç kitabı bırakmak zorundayız arkamızda?
Kaç peygamber öldürmeliyiz tam öğle vaktinde?
Kaç ulusa benzemek zorundayız bir kabile olmadan önce?
Bu yol, bizim yolumuz, bir sözcükler goblenidir…
İnsanlar uçmayan kuşlardır, Ey sözcüklerin hüthütü…
İkiliğiz biz, gökyüzü-yeryüzü, yeryüzü-gökyüzü.
Sınır içinde bir sınır kuşatır bizi.
Ne var sınırın ötesinde?…
Belki uçacağız bir gün…
İnsanlar uçamayan kuşlardır.
Cehalet genişletir yeryüzünü.
Küçülür yeryüzü cehaletimizin farkına varınca,
fakat biz bu çamurun ardıllarıyız…
Beyin dumandan başka bir şey değil–bırak kaybolsun!
Kalptir bizim rehberimiz…
Gerçek aşk sahip olunamayacağı sevmektir…
Ey gizemler hüthütü, belki biz yıkıntılar araştıran
hayaletlerden başka bir şey değiliz.
Dedi: Beni izlemek için, soyunun bedenlerinizden ve
terk edin bu yeryüzü-serabı.
Beni izlemek için, terk edin adlarınızı ve aramayın bir cevap.
Cevap yoldur, ve yol da siste kaybolandan başka bir şey değildir.
Dedik: Al-Attar bir büyü mü yaptı size ve böylece
şiirle takıntılı yaptı sizi?
Dedi: Konuştu benimle ve gözden kayboldu aşk vadisinin karnında.
Sorduk: Al-Ma’ari dikti mi gözünü bilgi vadisine?
Dedi: Yararsızdı onun yolu.
Ve sorduk: İbn Sina soruyu cevapladı mı? Sizi gördü mü?
Dedi: Ben kalbimle görürüm, felsefeyle değil.
Sorduk: Bir Sufi misin sen?
Cevapladı: Ben bir hüthütüm. İstemem hiçbir şey.
Tek istediğim hiçbir isteğim olmamasıdır…
İşkence yaptın bize, Ey aşk!
Boşuna sürükledin bizi yolculuktan yolculuğa…
Adlarımızdan bile soyundurdun bizi, Ey aşk!
Dedi sarhoş hüthüt: Uçabilmek için uçmak zorundasınız.
Dedik: Biz aşıklardan başka bir şey değiliz
ve yorgun düştük aşkın beyazlığından,
ve bir anne, bir toprak ve bir baba özlemiyle dopdoluyuz.
Eskiden olduğumuz insanlar mıyız, olacağımız mıyız?
Dedi: Birleşin tüm yollar üstünde ve nefes olun
böylece ulaşabilirsiniz O’na, anlamların ötesinde olana.
Her kalp bir gizemler evrenidir…
Özlemdir sürgünün mekanı. Bir sürgün yeridir aşkımız.
Şarabımız bir sürgün yeridir,
ve bir sürgün yeridir bu kalbin tarihi…
Bir sürgün yeridir gönül
bizi toprağımızdan uzaklaştıran ve aşkımıza götüren.
Bir sürgün yeridir gönül
bizi kendi gönlümüzden uzaklaştırıp yabancıya götüren…
Bir sürgün yeridir düşünce…
Bir sürgün yeridir şiir…
Ne yararı var düşüncemizin, eğer insanlık için değilse?
Ateşten ve ışıktanız biz…
Aşk dönüştürür bizi. Bir güfte oluruz, pencerelerini
dinlenilmek için açan ve güvercinlerce bitirilen.
Bir anlam oluruz; bitki özünü, görülmez ağaçlara dönüştüren,
yüreklerimizin setleri üstünde…
Kimsin sen bu ilahide? Ben yolculuğum.
Ey kalp-annem, kızkardeşim ve eşim,
dol taş hayatla, kucaklayabilmek için imkansızı…
Geri geldik, sadece istenmeyen bir yolculuktan geri döndüğümüzü anlayabilmek için.
Hayatı hala denemek zorundayız…
Bizden önce hiç kimsenin yürümediği adımlarımız var hala.
Öyleyse uç, uç. Ey kuşlar, kalbin kareleri içindeki kuşlar, uçun!
Kümeleşin hüthütümüzle, ve uçun!
Ve uçun, yalnız uçmak için.
1993
Mahmud Derviş
