Hiç beklemediğiniz bir anda yaşadığınız bir karşılaşma düşünün.
Yıllarca hayalini kurduğunuz bir kişi veya bir olay, ya da sizin bile fark etmediğiniz, içten içe inleyen bir ihtiyaç, ya da varlığına alıştığınız, o kadar alıştığınız ki, ılık ılık içinizde hep kanadığını unuttuğunuz bir yaraya dair olsun, o karşılaşma.
Çocukluğunuzu düşünün. Ne kadar uzaklarda kaldı değil mi? Hele onu yakın kılan şahitleriniz, mesela anneniz, babanız, dayınız, teyzeniz, hele hele kardeşleriniz bu hayattan ayrılmışlarsa.. öyle böyle değil.. yani kuruntularla, korkularla inşa ettiğiniz bir kuluçka değil, şöyle koca, okkalı bir kaya gibi, bütün pütürlerini hissedebileceğiniz kadar katı, gerçek bir yalnızlığa sahipseniz.
Geçmişiniz kimseye ispatlayamayacağınız bir hayale dönüşür yavaş yavaş. Hatta kendiniz bile şüpheye düşersiniz onu yaşadığınıza dair. Mezarlıklar bu nedenle önemlidir. Mezarlıklar ölülerimize değil, bize ait mazi müzeleridir. Varlığımızı ispatlayan anıt taşlarına dönüşür mermer lahitler, mezar taşının üzerine yazılmış o yazılar, trafik levhaları gibi, sizin mevcudiyetinizi gösteren bir ayna gibi düşer üzerinize. Mevcudiyetinizi yoklar, elinize gelen birkaç parçayla sakinleşir, eve, hayata dönersiniz.
Geceleri bir yumruk indiğinde yüreğinizin tam ortasına, eğer akıl edip komodine bir bardak su bırakmışsanız önceden, nefes nefese uyanıp dudaklarınızın yanından taşıra taşıra içersiniz. İçtiğinizden ziyade, boynunuzdan aşağı süzülen, göğsünüze erişip kalbinizin tam üstünde cız edip buharlaşan o birkaç damla olacaktır sizi rahatlatan.
“Ne oluyor bana” dersiniz, korkuyla. “Ölüyor muyum? Bütün insanlar nerede! Tek başıma mı kaldım? Yoksa bildik hayatım bir rüyaydı da, ölüler, küller denizine mi uyandım, ki gerçek hayatımdır o.”
Gerçek ile gerçeküstü veya yanı ile berisi birbirine o kadar karışır ki, ertesi gün bunu hiçbir arkadaşınıza anlatamayacağınızı bilirsiniz. En fazla, “Gece nefes nefese uyandım, neden acaba?” diye bir şansınızı denersiniz. Arkadaşınız uyku apnesinden bahseder, nefessiz kalmış olabilirsiniz. Ama ne yapsın, sizin anlattığınız kadarının cevabı olsa olsa budur. Daha ileri gitmezsiniz, olur da fark edilirse diye, aslında o kadar cool biri olmadığınız.
Ne kadar yüce duygular değil mi? Tam da bir sanatçının veya bir dâhinin karmaşık, erişilmez, en az bir karadelik kadar dipsiz duygulanımlarını, zekâsını ve derinliğini ifade ediyor olmalı.
Bu iyi mi, kötü haber mi bilemem. Ama bana iyi geliyor. Hiç de karmaşık ve biricik değil tüm bunlar. Her sabah 4:30’da kaldığı odunlukta uyanıp, 15-20 kilometre yürüyüp, hamal arayan simsarı bekleyeceği o kahveye giden bir işçi, size bu duyguları o kadar zarif anlatır ki, bunun insana dair bir şey olduğunu anlarsınız. İnsanı “alçakgönüllü” yapan ailesinden aldığı terbiye değil, bu karşılaşmalardır. Bu karşılaşmaları ıskalayan kişi, olsa olsa “alçak” gönüllü olur. Gönlü yücelere ulaşacak kadar alçalamaz.
Episod II
Küçük bir orta Anadolu kenti…
Ne kadar da uzak size.. sorsalar tarif edemezsiniz. İlk defa gidiyorsunuz. Size dair hiçbir şey olmadığını varsaydığınız bir yer düşünün. Hatta size dair çok şey varmış da, sizden çok çok önceleri kıpkırmızı bir fonda yok edilmiş her şey. Yani bir zamanlar o kadar aitmişsiniz ki, şimdi o oranda uzağa atmışsınız kendinizi.
Ve diyelim ki o kişi benim. Hikâyemiz ete kemiğe kavuşsun diye, küçük bir fedakârlık olsun bu.
“Hiçbir karşılaşma ummadığım bir yerde, her şeye dışarıdan bakmanın verdiği serseri bir ruh hâli ile, bakımsız caddelerinde süzülen bir arabanın içinde etrafı seyrediyorum. Biraz evvel yaptığım uzunca konuşmada beni dinleyenlere ‘Gördüğünüz ilk Ermeni ben olabilirim, öyle değil mi’ demiş bile olabilirim. Varsayalım ki onlar da mahcupça ‘Evet’ demiş olsunlar. O kadar rahatım, o kadar eminim buralara ait olmadığıma.
Derken, bir çan sesi duyuyorum.
Gece aniden uyandığım o anda olduğu gibi, nefesim kesiliyor. Gerçek ve gerçeküstü birbirine geçiyor. O kadar uğraşıp dizayn ettiğim havsalamdaki bütün eşyalar şiddetli bir depremle sarsılıyor, kırılıyor hepsi. Beynimin içindeki loş, uzun koridorlardaki bütün çekmeceler dışarı fırlamış, yere dökülüyor bütün bellek.
Mahcup olmamak için daha dikkatle kulak veriyorum çan sesine. Evet, bir çan sesi bu! Ama bu herhangi bir çan sesi değil. Bu bir kilisenin çan sesi. Bu herhangi bir kilise çanı sesi de değil.. bu bir Ermeni kilisesi çanı sesi. Bunu bin kilometre uzaktan anlayabilirim ben.
Bizi misafir eden yerel yöneticiye ‘Bu ses ne!’ diyorum. Çanı çalan bir kilise, yaşayan insanlar demektir. Bu mümkün değil, burada olamaz. Olsa bilirdim ben. Yoksa her şey kötü bir kâbus muydu? O gece nefes nefese bu kâbustan mı uyanmıştım ben?
‘Bu şehrimizin saat kulesinin çanıdır’ diyor. ‘Uzun yıllar önce bir Ermeni kilisesinden sökülüp oraya konmuş.’
‘Öyle mi?’ diyorum. Susuyoruz. Çan sesi kesiliyor. Tam saati gösteren kol saatim havsalamı toparlayıp beni bu âna ve gerçeklere getiriyor. Her şey yerli yerine oturuyor.. kıllı bir el koca bir çekiçle düzeltiyor çıkıntılarını içime oturan gerçekliğin.”
Dönüşte bir mail alıyorum o yöneticiden. “Saat kulesinden gelen sesle irkilmenizden çok etkilendim. ‘Bu ses ne’ derken yüzünüzdeki şaşkınlığı anlatamam…”
Fark edilmiş demek? Önce rahatsız oluyorum.. sonra…
“Şşşt” diyorum, “sakin ol.. bastıramadığın kadar insansın.”
Markar ESAYAN