Yedi yaşındaki oğlumun uyumadan önce sohbet etmek gibi bir alışkanlığı var. Daha doğrusu uyumadan önce gevezeliği tutuyor. Muhtemelen uyumak istemediği için yapıyor. Ama uykudan önce onun acayip sorularına cevap vermek, uykuya direnişini ve konuşmaktan yorulup gözlerinin yavaş yavaş kapandığını seyretmek benim için de güzel bir alışkanlık haline geldi. Dün geceki sohbetimizde, tatile gitmekten, denizden, havuzdan, nasıl yüzme öğrendiğinden, bahçeli ev hayalimizden bahsettik uzun uzun ve heyecanla. İzinlerimiz iptal olduğu için askıya aldığımız tatil planımızla ilgili dua etti önce, ‘’Allahım nolur annemin izinleri açılsın’’ diye. Sonra birden bire ‘’Anne darbe gecesi ben çok uyandım yanına geldim di mi?’’ dedi. Nerdeyse onbeş gündür gündemimizde ‘’darbe’’ olmasına rağmen onun küçük sesinden bu sözcüğü duyunca irkildim. Evet o gece çocuklar alçaktan uçan f16ların ‘’sonic’’ ses patlamalarından çokça uyanmışlardı fakat sabah uyandıklarında hatırlayacakları kadar bilinçleri açılmamıştı çok şükür. Ayrıca, olup biteni, elimize bayrağımızı alıp sokağa çıktığımızda ‘neden’ diye sorduğunda şöyle anlatmıştım: Kötü adamlar ülkemizi ele geçirmeye çalıştı ve biz de ülkemizi korumak onlara vermemek için sokağa çıkıyoruz. Ama darbe dememiştim. Gerçi duymaması mümkün değil niye şaşırıyorsun ki dedim kendi kendime. Neredeyse onbeş gündür evde başka konu konuşmuyorduk. Aman çocuklara yansıtmayalım gibi bir kaygıyı duyamayacak kadar stresli ve üzgündük. Hatta ‘’Anne ben yaramazlık yaptım diye mi üzüldün’’ diye üzerine alınıyor, gelip gidip boynuma sarılıyordu, o yüzden bir şeyin farkında olmadığını düşünüyordum. Kendime kızdım, çocukların yetişkinlerden daha kuvvetli hissedeceklerini ve anlam veremeseler de daha fazla etkileneceklerini hesap edememiştim. Çünkü şunu da biliyordum, çocuklar oyun oynarken, başka şeylerle ilgilendiğini sandığınız zamanlarda aynı anda kulaklarının birini dikkatlice size verebiliyorlar. Sorusunu geçiştirdim. Hadi artık uyuman gerekiyor, çok gevezelik ettik filan dedim. Bir süre sessizlik oldu, gözkapakları yarıya düşüp uykuya geçeceği sırada tekrar ‘’Anne!’’ dedi. Onun anne deyişinden gelecek sorunun zorluğunu tahmin edebiliyorum artık. ‘’Anne, siz ölüp cennete gittiğinizde beni de yanınıza çağırırsınız değil mi? Beni de çağırın.’’Sesi titreyerek devam etti: ‘’Anne çok korkuyorum senin ölmenden’’ Ve sıkıca sarılıp ağlamaya başladı. Onu teskin etmek için, arka arkaya bir sürü cümle kurdum. Uyumadan önce son söylediği şey: ‘’Anne sana sarılayım, sarılınca rahatlıyorum’’ oldu. Bir çocuk için kaygılarını korkularını dindirecek şey kelimeler cümleler değil, başını sıkıca yaslayabileceği anne-babasının şefkatli göğsüdür. Sımsıkı sarıldı, iç çekerek sakinleşti, nefes alıp verişi düzene girdi ve uyudu.
Çocuk ölümü ne bilsin. Çocuk ölümü ne anlasın. Çocuk annesinin, babasının sinesinden kokusundan kucağından ayrılınca onu ne rahatlatsın. O an yani oğlumun ‘’ölürseniz’’diye kurduğu cümlenin hemen ardından aklıma tam onbeş gündür resimlerine rastladıkça içimdeki suları yükselten o çocuklar geldi. ‘’o gece’’ babalarının soluklarını kesip, göğsünden ayrı bıraktıkları çocuklar…
…
Onbeş temmuz ikibinonaltı gecesinin etrafında dönüyorum. Onbeş gündür dönüyorum. Öfkeyle… üzüntüyle… Söyleyeceklerim bitmedi. Yazacaklarımı yazamıyorum.
Geçmiyor.
…
Sanki…
kalbe yakın yaralarımın üzerine kuşlar yuva yapmış da, kapanmasına izin vermiyorlar gibi…
Geçmiyor.
Zehra Betül