Yaralıyım
Dilimde titreyen türkü
Vay le le can
Rüzgârı portakal bahçelerine sürüklüyor
Yol uzun ay aydınlık
Vay le le can
Söğütleri geçip geliyorum kapınıza
Dudağımın ucunda kuru ayaz
Yüreğimde gümüş hançer
Aşk kırgınıyım – yaralıyım
Görüyor bunu kırmızı rüzgâr
Sevgilim can burcum
Bu çatal yürek senin için çarpıyor
Öyledir işte
Öyledir benim sevdam
Bir kuş uçuşu uzaklıkta değil
Yanı başındadır her zaman
Burkulur kalır bir ağaç gibi
Dalları uzar yeryüzüne
Yaprakları dosttur gün ışığına
Öyledir kızaran ekmeklerin utancı
Şaşkınlığa benzer uzaktan
Erik çalarken komşu bahçeden
İşkillenirim, gördüler mi acaba
Öyledir benim sevdam
Akarsu duruluğundadır
Bir mekik gibi işler de
Benzemez her sevdaya
Ekimdeyiz
Yavaş yavaş ısınıyor taş
Yavaş yavaş uyanıyor su
Yavaş yavaş buğulanıyor ağaç
Yavaş yavaş sap taşıyor karınca
Yitirmiş yönünü bu yüzden
Eylülü geçtik ekimdeyiz
Yavaş yavaş soğuyor havalar
Erken çıkıyorum yürüyüşe
Yavaş yavaş geriniyor sahil yolu
Güneşin şamdanıyla ışıyor deniz
Olanca gücünü gösteriyor sonbahar
Ne olup bittiğini anlıyorum
Bakmıyor gibi bakıyor bir çiçek
Yavaş yavaş geçiyorum yanından
Gök kuşlarını arıyor
Bir yay gibi gerilen ağaçlarda
Kanıt
Ağız ölür düşler biter
Daralır yüreği ölünün yakınlarının
Ölmeye gör tereken açılır
Oğlana deli kısrak, kıza mavi geyik kalır
Şairsen şiirlerin kalır
Aşmışsa evrensel eşiği yarına kalır
Akıp gider güneye, içinde
Mersin’in duru göğü kalır
İster İskenderiye’de ol, ister Mersin’de
Boşalttığın şiir Zümrüdüanka’dır
Sözcüklerden ördüğün hakikat zinciri
Yalın toprakta kalır
Varoluşun çarıkları
Gece zeytin topladık, ay karaydı, yıldızlar yoktu, deniz zeytinliğe bıraktı dağılmış ruhumu. Uzakta mezar yazıtlarından esiyordu kırmızı yel. Bana ölümü ve dirimi düşündürüyordu. Çok sevdiğim gelincik tarlalarında uyumak, bir daha uyanmamak geçiyordu içimden. Buluttan seleler zeytinlerle dolduğunda acı çeken yel gibi geçiyordum dünyadan. Bir ağaçla konuşmak, bir kuşla uçmak hafifletmiyordu acımı, varoluşun ezik çarıklarıydım.
Çalgılı ırmaklar
Nisan’ın geldiğini söylüyor çayır, kuşlar kalkıp kayısı dalına konuyor. Çiçekler sulara düşüyor, sular alıp götürüyor başka çiçeklere. Bahçedeki kaplumbağanın yaşını soruyorlar, sular kadar vardır yaşı diyorum. Suların yaşı sınırları aşıyor. Tiranlar boş yere duvarlar örüyorlar. Yeryüzünün en dip kıyısına dek uzanıyor kalbim. Şarabî denizler, derin göller kalbimdir. Birbirine kişneyen atlar benim kibirsiz özgürlüğümdür dörtnal giden ve geçen çalgılı ırmakları.
Gene gündüz, gene zarif Nisan çözük saçlarıyla geliyor. Deniz kıyısında Naz’dan ayrılıp karşılayamaya gidiyorum. Kaçmış barbar tiranlardan, selamını getirmiş nilüferlerin.
Yağmur başlamadan eve dönelim.
Ahmet Ada