Anne, Neden Beni Bıraktın?

Mardin’in Süryani cemaatinden Bedia Hanım (bazı kayıtlara göre Vehia), dört çocuğuyla dul kaldığında henüz 33 yaşındaydı. Elde yoktu, avuçta yoktu. Çaresizlikten, fakirlikten, Suriye’ye göçmeye karar verdi. Kızları Münüre ile Behice’yi ve büyük oğlu İlyas’ı yanına aldı, o vakitler altı yaşında olan Bahe’yi, Mardin varolduğundan beri oradaymış gibi duran Deyrulzafaran Manastırı’na, ruhanilerden Dilobale’ye emanet etti.

Bahe, kardeşlerin içinde en zayıfıydı, hastaydı, zekası yaşıtları gibi değildi. Belki bakamayacağını, belki göç yoluna dayanamayacağını düşündü. Oğlunu manastırın korunaklı duvarları arasına bırakırken “Burada kal, döneceğim” dedi. Bir rivayete göre yıl 1919’du, başkasına göre ise 1928. Bahe, bir nüfus cüzdanına ancak 40 yaşında sahip olduğundan bunu net olarak hiç bilemeyeceğiz.

Bahe’nin hayatını, geçen yıl ‘Misafir’ ismiyle belgeselleştiren Haydar Demirtaş, ablalarından birini Suriye’de buldu. Yıllar sonra gördüğü kardeşinin fotoğrafını öpüp koklarken ayrılıklarını şöyle anlatacaktı: “Anneme, Bahe’yi manastıra bırakmanın onun için daha iyi olacağını söylediler. O hem çocuk hem de saf biriydi. Manastır onun hem anası, hem babası oldu…”

Bahe, yıllar boyu manastıra hizmet etti. Temizledi, bekçiliğini yaptı, bahçıvanlığını üstlendi, her geleni koştu kapıda karşıladı. O, manastırın bir parçasıydı, manastır da onun. Süryaniceyi hiç öğrenemedi, hep Arapça konuştu. Ömrünün son yıllarında yürümekte, duymakta, görmekte zorlanıyordu ama yine de ziyaretçileri karşılamaktan, onlarla fotoğraf çektirmekten vazgeçmedi. Bir de annesinin dönmesini beklemekten… 

Geçen salı günü (2 Nisan 2014) gözlerini yumduğunda belki 76, belki 85 yaşında olan Bahe Amca, ömrünün sonuna kadar rüyalarında annesini gördü. Yıllar boyu herkese annesini, kendisini nasıl bırakıp gittiğini anlattı. Bazen başka hiçbir şey anlatmazdı. Hep aynı üç soruyu sorardı: Niye beni terk etti? Niye beni buraya bıraktı? Niye bana geri gelmedi?


Deyrulzafaran’dan bir taş eksildi

Sadece annesine küfreder

Yıllar geçti, manastırdan onlarca din adamı, yüzlerce öğrenci geçti. Tek değişmeyen Bahe ve ömürlük bekleyişiydi. Kilise günlerinde manastıra gelen herkese annesini anlatır ancak rahatladıktan sonra eğlenmeye başlardı. Gençliğinde şarkı söylemeyi, halay çekmeyi severdi. Bir de kırmızı çorapları… Sadece kırmızı çorap giyerdi. Fakir dolabında onlarca çift kırmızı çorap vardı. “Ne istersin?” diye sorulduğunda hep aynı cevabı verirdi: Kırmızı çorap. 

Her gün mutlaka Metropolit Saliba Özmen’le kısa da olsa sohbet ederlerdi. “Bu manastırın gülü kim” diye sorardı Özmen. Yüzü aydınlanır, “Benim” derdi Bahe Amca. Son günlerinde bile manastırda görev yapmış rahipler sorulduğunda başlardı bir çırpıda 70 yılı saymaya: Rahip Circis, Rahip Bitris, Rahip Davut, Rahip Cıbran, Rahip Sait, Bıdrıs, Hani, İbrahim, İlyas… Hepsine tek tek Allah’tan rahmet diledikten sonra, “Hepsi gitti, bir gün ben de gideceğim. Hepimiz misafiriz” derdi.

Son yıllarında tüm ihtiyaçlarını gören, sabah kahvesini getiren, giydiren, tıraş eden Metin Üstüner, “Gerçek bir ruhani” diyor onun için: “Burada görev yapmış ruhanilerin kokusu geliyor ondan”.
Tıpkı Bahe gibi Mardin’in kıymetlilerinden, kendini bildi bileli basmacılık yapan, basmalara dini motifler işleyen 90 yaşındaki Nasra Şimmes de şahit onun masumiyetine: “Nebi gibidir, günahı yok. Ne hırsızlık bilir, ne küfretmeyi. Sadece annesine küfreder, neden beni bıraktı diye”.

Manastır çalışanlarından Gülcan Bayruğ, yıllarca yoldaşlık etti Bahe’ye. Bayramlarda evine giderdi kalmaya bazen. Bayruğ’a duyduğu sevgiyi şöyle tarif ederdi: “Anneciğim seni Babısor, Mardin Kapı, Amerika, Viranşehir, Eski Kale, Mardin, Bilali Köyü, Ankara, Şam ve Dünya kadar seviyorum”.
Bahe Amca, manastırın dışında hiçbir yeri bilmedi, tek göz odasının yalınlığında, ermişler gibi yaşadı.

Banu Tuna / Hürriyet Gazetesi

Dışarı çıkıp son gelen misafirleri de uğurladıktan sonra, kapıyı kapatmadan, son bir kez daha kulağında, ruhunda çınlanan  o sese tekrar baktı…

Gözleriyle aradı gelmesini istediklerini.  Uzakları süzen gözleri  gelecek olanlarını tekrar umut etti. İnanmak istemedi, uzaklaşmayı çocukluğundan  beri kabul etmeyen Bahe, umudunu sonrasına erteledi. Bir hüznü tekrar bedeninde yaşamaya başladı.

Umudu bir kez daha yok olmuş şekilde,  ellerini arkasına bağlayarak,  başında kasketiyle, içeri girmeden, dönüp son bir kez daha  baktı ve içeri girip kapıyı kapadı. Yıllar önce kapanan o kapının sesini tekrar bütün ruhunda hissetti. Kapıya sırtını dönüp saf yüreğiyle Deyrulzafaran manastırının avlusuna yöneldi

Uzaklara,  derinlere, hep birileri gelecekmiş gibi bakışı ondandır Bahe’nin.  Yılların yükü, yüzüne vurduğu kaderinin  çizgileri, bir ömrü özetler gibi yüzünde simgedir. Şapkasının gölgesinde umut dolu bekleyişinin gerçekleşmediği an, kapının ardında misafirlere sevecen ama bir o kadar da “Geldiler mi acaba?”  diyen  umut dolu bakışı, yaşamındaki, dört kişiden birisinin geleceği umudunun, giderek artan sabırsızlığının kırıldığı anlardı.

Belki …
Her geçen gün giden umudu
Yaşamını geçirdiği manastırda
Gelecekmiş gibi beklemesinin sebebiydi.
Vedia 1928 yılının aydınlık  bir gününde,  umutlarına mutluluk katan, yaşamının yeni bir parçasını, dünyaya getirmenin mutluluğundaydı. Çığlıkların kesildiği anda, “nurtopu gibi bir oğlun oldu” dediler. Aldı kucağına.  Hafiften yatağın yukarısına, kendini çekerek, sevecen dolu bakışlarıyla yeni bebeğini öptü.

Yaşamı onun ellerinde, ümitleri Bahe’nin bedenindeydi.

Doğan çocuk mutluluk getirmişti eve. Ama kaderi ne olacaktı bir  bilinmezlikti. Ne öykü bekliyordu yaşanmışlıkta, bilinmeyenin sırrıyla, yaşamın yeni nefesine başlamıştı Bahe.

Münire ile Behice heyecanla, doğum sonrasında geldiler. Yeni kardeşlerine merakla,  bir yürek dolusu sevgiyle baktılar. Sessiz, sedasız, anlamsız  bakışları olan Bahe, annesinin sıcaklığında, onun kollarındaydı. Yaşama merhaba demişti. Kardeşlerin en büyüğü İlyas, daha bir keyifle geldi. O da kardeşini gördü. Mutlu, sağlıklı olması için ve bir ömür boyu beraber olabilmeleri dileğiyle dua ettiler. Evde mutluluk, yeni yaşamın belirtisi bir bebeğin sesi ile büyüyor, evi dolduruyordu.

Dokuma işleri ile uğraşıp, evin geçimini sağlamaya yardımcı olan Vedia dört çocuğun yükünü sırtlanmıştı. Hanna, tren istasyonunda yük taşıyıp hamallık yaparak geçimini sağlıyordu. Evin yükü giderek ağırlaşıyor, her geçen gün daha çok çalışmak zorunda kalıyordu.Yeni bebeğini de merakla bekliyordu.

Gelen İlyas’ı uzaktan gördü Hanna, İlyas  heyecanlı ve mutluydu.  “Baba, baba kardeş geldi!” diyerek, babasına mutlu haberi verdi. Hanna  İlyas’ı kollarının arasına alarak öptü… Keyfine diyecek yoktu. Bir de oğlan olduğunu öğrenince sevinci bir anda ikiye katlandı. Terli ve  bir o kadar da yorgun Hanna malzemelerini yandaki duvarın kenarındaki arkadaşına bırakarak İlyas’ la beraber eve doğru koşar adımlarla,  gitti.

Hayata yeni gözlerini açan bebeğe İbrahim adını verdiler. Sonrasında Bahe lakabını  alacak olan yeni bebek İbrahim ve ailesi o günün kararmasıyla, yaşamlarının ilk anlarına başladılar. Evin yükü biraz daha artmıştı. Ama herkesin kısmeti vardı bu dünyada. Hanna düşündü, “Nasıl olsa kısmeti var” dedi içinden. Oğlan olması da  ayrı bir mutluluktu. Ayrı bir sevinç biraz da gururla, o gece uyudular…

Günler günleri kovaladı, anılar anıları getirdi. Yaşanmışlıklar arttı. Yıllar geçmeye başladı, Sevecen yüzüyle Bahe hep ailenin ilgi odağı oldu.

Vedia evin işlerini yaparken avlunun sıcaklığından kaçıp kenara geldi. İki yaşına gelen Bahe’sini uyutmuştu. Yanağını öperek işlerini halladebilmek,  biraz daha çalışabilmek için kuyunun kenarına Bahe’yi usulca bıraktı. Üzerini ince bir şekilde örttü.

İçeri girdikten dakikalar sonra, şiddetli bir bebek sesi ve ağlaması duydu. Avludan çığlık sesleri yükseliyordu. Duyulmadık bir korku ve inanılmaz iç geçiren bir ses etrafı sarmıştı. Koşarak Bahe’nin yanına yaklaştığında avludaki horozun uyuyan Bahe’ye yaklaşıp hışımla onu gagaladığını ve burnunu, yüzünü kan revan içinde bıraktığını gördü. 

Bahe çok korkmuş küçücük bedeni irkilmiş, ruhu geri dönüşümü olmayan yaralar almıştı. İrkildi. Ağlamaktan soluksuz kalan evladını aldı. İç geçire geçire ağlayan Bahe‘yi sakinleştirmeye çalıştı. Yarasını sildi. …

Derin yara sadece yüzünde değil ruhunda, bilincinde de  kapanmaz izler bırakır Bahe’nin. Bahe, o günden sonra daha bir çekingen, daha bir ürkek olmaya başlar ve öyle de  yaşar. 

Yaşamında iz bırakarak giden kaderinin, ilk yaraları artık başlamıştır. Hayat Bahe ile beraber ailesinin evinde, yaşamın varlıklarından biraz yoksun devam eder, gider. Bahe büyür…
Akranlarına göre yaşamdan ve gelişimden biraz daha geridir. Daha korkak daha zor öğrenen ve öğretilenleri daha zor yapan ,algılaması daha yavaş bir yapısı oluşur. Ama işlerinde kimseye zarar vermeyen, en seveceni de odur. Bahe dört yaşlarına gelince, anormal davranışları zihninde oluşan hasarı belli eder. O şu an, kimseye zarar verecek davranışlarda bulunmuyordu ama akranlarına kıyasla zihinsel gelişimi geç ilerliyor, geç gelişiyordu. Öyle ki, bir ömür boyu manastırda yaşamış olmasına ve ana dil olarak Süryaniceyi konuşmalarına rağmen onun Süryaniceyi ömrü boyunca öğrenememesi, sadece ailesinden öğrendiği Arapçayı konuşması hep dikkat çeker. Oyunların vazgeçilmez çocuğudur. Ama nedendir bilinmez, Bahe o talihsiz olaydan sonra hep yaşamdan geridir. Vücudu gelişir ama aklı, ruhu çocukluktan öteye geçemez.

Hanna’nin yanına gelen adam  taşınacak yük olduğunu söyler. Bir iki gündür rahatsız olduğunu söyleyen Hanna eve para götürme derdine, yorgunluğuna rağmen işi kabul eder. Biraz soluklanır.  Hava sıcaktır. Kalkar trenin yanına gider. Trenden ilk yükünü sırtına alır ve büyük duvarın dibine bırakır. Hafif göğsü ağrımaya başlar, nefesi tıkanır gibi olur. Mertliğe yenilip yükü de bırakamaz. İkinci yükü de sırtına alır duvara doğru yönelir. Ağrı şiddetlenir, ayaklarını atamaz hale gelir, yol büyür, uzar, yük ağırlaşır. Zorlukla yürümeye devam eder. Duvara yaklaştığında eğilip yükü sırtından atar ve oracığa yığılıp kalır.

Arkadaşları yetişir. Ama Hanna bu dünyadan göçmüştür. Eve kara haber gelir. Kader tekrar işlemeye, yaralara yara katmaya başlamıştır. Matem, üzüntü, gelecek kaygısı, baba yokluğu evi sarar. Hüzün varken, hiçbir şeyin farkında  olamayan, bilmeyen tek Bahe’dir. Kader Bahe’ye bir çizgi daha eklemiştir. Beş yaşlarındaki Bahe babasının anlamsız gidişinin zamanla ne olduğunu öğrenecektir. Vedia kocasının bu dünyadan göçmesinin yükünü tek başına çekemez hale gelir. Düşünür çözüm yolu arar. Çocuklar çalışacak, eve katkı olacak durumda değildir. Bir de dul kalmanın, dul yaşamanın zorlukları onu çok rahatsız etmeye başlar.

Zaman içinde Bahe’de sorunlar daha da belirmeye başlar. Zor öğrenen, zor anlayan yapısı, özel bakım ve ilgi gerektirir. Akranlarına göre her konuda geridedir. Bu son zamanda da hep fazla emek Bahe’yedir. Vedia geceyi zor geçirir. Kafasına, “ailesinin yanına, Suriye’ye gitme düşüncesi” iyice yerleşmiştir. Çocuklarını da alarak baba ocağına dönmek istemektedir.

Kararını verir baba ocağı Suriye’ye gidecektir. Asıl zor olan Bahe’dir. Ne şartlar elverişlidir, ne de gücü vardı olacaklara. Ne yapacaktı Bahe’yi? Aklını kemiren tek düşünce budur. Oralara götüremez, bakamaz ve büyütemezdi. Karanlık gece,  kendi düşünceleriyle daha da karanlık ve karamsar hale gelir. Kararını  verir.  Bahe’yi Deyrül Zafaran Manastırı’na bırakacak orada yaşamını sürmesini sağlayacaktır. Bu, bir ananın diğer çocukların geleceği için; kendisi, yaşam mücadelesi, yüreği, mantığı için alınacak en zor ve en son karardır…

Baba ocağına taşınma vakti gelmişti. Her şey hazırlanmış, yolculuk için an bekleniyordu. Ama hayatın en zor anı, aile için Manastıra yönelmekti. Manastıra gelirler. Artık Bahe’yi bırakıp ondan ayrı, bilinmez bir kadere onsuz gideceklerdi. … Manastırın koca kapısı açıldı. Aileyi karşıladılar. Vedia, Bahe’nin elinden sıkıca tutmuş, avlunun ortasına geldiler .

Behice, Münire ve İlyas annelerinin yanında gözleri dolu, hayatlarının en zor anlarını yaşıyorlardı. Vedia çocuğunun sıkıca elini tuttuğu, gözyaşlarını içine akıttığı, dudaklarının titremesini engellemek için dişlerini  ısırdığı, haykırışlarını, kadere serzenişini, sessiz çığlıklarını, yüreğine bastırdığı, hiç yaşamak istemediği, bir ana yüreğinin koptuğu anları tüm bedeniyle yaşamaktaydı.

Münire, Behice ve İlyas Bahe’nın orada kalacağını bilmenin zorluğunda, yürek parçalanmışlığı içinde oradaydılar. Sevecen gülüşüyle ve her şeyden habersiz olan Bahe’ye, Vedia hiç o  güne kadar sarılmadığı  kadar öpüp sarıldı. Onlarca defa  Bahe’nin yanağını  öptü. İki elini Bahe’nin yanaklarına getirdi. Süzdü. Tekrar tekrar baktı. Bir ayrılığı, Bahe’ye hissettirmemek için gözlerindeki yaşlara zor hakim oldu. 

Münire, Behice ile beraber kardeşlerine sarıldılar. Ona baktılar. Onlarca defa öptüler. Elleri hep Bahe’nin ellerinde, onu bırakmanın, kaybetmenin üzüntüsündeydi. Hayatlarında tatmadıkları, kabul edemeyecekleri, ama yaşamın onları zorladığı, kötü bir oyunun hamlelerini yapıyor, asla kabul edemeyecekleri bir kararı uyguluyorlardı. Anılar hepsinde canlandı, yaşam özet gibi geçiverdi gözlerinin önlerinden. Hiç kötülüğü olmayan Bahe’nin suçu neydi? Bahe’nin sıcak kalbi, acımasız hayatın seyrinde ayrılmayı hiç kabullenemediler. İlyas daha olgun ve dirayetliydi. İzlerken arkasını döndü. Tutamadığı göz yaşlarını hıçkırığını sessizce yaşadı. Gözlerindeki yaşı, gömleğinin koluna sildi.

Vedia tekrar çömeldi. Bahe’ye sarıldı. Çocuklarını yanına topladı. Beraber sarıldılar. Münire bir adım daha öne atıp Bahe’ye, omzuna elini koyarak, “Biz geleceğiz Bahe” dedi, gözyaşlarına hakim olamayarak… Tekrar, tekrar “Biz geleceğiz Bahe” diyerek sarılıp ağladı. Bahe bir ayrılığı anlamanın üzüntüsünde, kaderine mahkumiyetin bilinçsizliğinde sarıldı. “Çabuk gelin ama”, dedi. “Yalnız bırakmayın!”. “Gelin bekleyeceğim!”, diyerek sarıldı.

Vedia çocuklarını aldı. Manastırın avlusundan, tekrar tekrar arkasına bakarak kapıya doğru gitti. Kapıya geldiklerinde Bahe koşarak onların yanına geldi. Yarı aralık kapıda, son defa bakıştılar. Gidişlerini, uzaklaşmalarını ağlayarak izledi. Münire döndü bağırarak; “Bahe biz geleceğiz!”, diye tekrar  söyledi. “Geleceğiz, yemin olsun Bahe!” diyerek söz verdi. Dönüp dönüp el salladılar. Manastırdakiler Bahenin yanında, elleri Bahe’nin omzunda, kapıya ellerini dayayıp yarı aralıktan, tutunduğu ve ömür boyu dokunup, teninin, yaşamının bir parçası olacak, umutlarını koyacağı o büyük kapıdan gidenlerin ardından, yüreği parçalanıp bir anda kaldığı yalnızlığı ile baka kaldı. “Geleceğiz Bahe” sözü kulağında o andan itibaren çınlar oldu. Manastırın kapısı kapandı.

Kapanan kapı adeta, yaşamın ikiye böldüğü aileye, iki ayrı kaderi başlattı. Vedia hıçkırarak, çocuklar durmaksızın ağlayarak, uzaklaştılar… Her an uzaklaşmaları arttı. Yürek beraber, mesafeler ve aile ayrı haldeydi artık.. Kapanan kapının sesi ardında, yaşamını geçireceği  Deyrul Zafaran Manastırı`nın avlusuna geldi. Manastır ve çalışanlar onu yüreklerine bastılar. Sahiplendiler. Günler günleri, yıllar yılları kovaladı. Verilen her işi yaptı. Ne karşı çıktı, ne de insanları üzdü. Yalnızlığı, anasından uzaklaşması, kardeşsizliği, babasının yıllar önce dünyadan göçmesinin üzüntülerini hep kalbinde yaşadı. Beklediği sevgiyi yaşamı boyunca hep tebessümüyle sevecenliğiyle verdi. Kapıya gelene hep, ilk, o koştu. Yüreğinde, kulağında hep “Biz geleceğiz!” sesinin kalbine bıraktığı bitmeyen umuduyla bekledi. Kapıyı hep “Gelecekler” heyecanıyla açtı. “Belki bu sefer”  umuduyla bakındı… Hep “Sonrasında” diye kapattı. Gelen misafirlere hep ailesi yerine koyup onlara vereceği sevecenliği ile gülümsedi. Karşıladı onları.

Zaman geçti. Bedeni büyüdü ama ruhu hep aynı kaldı. Çocukluk, ruhundan hiç ayrılmadı. Çocuk ruhu büyüyen bedeninde kaldı. Hep saf ruhu, temiz  kişiliği, bu dünyada olması gereken örnek insan yapısını sergiler gibiydi. Belki de Bahe, Tanrı’nın manastırda gerçek temiz ruhun nasıl olaması gerektiğini  sergilemek ister gibi, insanların görmesini istediği bir yaşam şeklini, bir benliği sunuş şekliydi. Yıllarını verdiği manastırda, Mardin’de çocuk kişiliği, ama büyüyen bedeni, saf  kişiliğiyle simge haline geldi. Bayram kutlamaları onsuz olmazdı. Ruhu, dünyası ayrı bir hayat kattı ona. Bayramlarda Mardin’i ziyaret etmek, evlere gitmek, insanlardan  hediyeler almak ona çocuk ruhunun en güzelliklerini yaşattı. Bir çocuğa verilen en ufak hediye sevincini tüm yaşamı boyunca hep hisseti. Mutlu oldu hediyeler aldıkca. Aldığı hediyeleri hep güvendiklerine emanet etti. Dönüp dönüp bir de sordu. “Kaybolmaz değil mi?” diye. 1928 yılında başlayan yaşam, manastıra bırakıldığı andan itibaren, kapıdan  Münire, İlyas ve Behiye gelecek diye umutla geçti. İlk zamanlardaki umudu artık alışmaya ve kabullenmeye dönüştü. Kapıdan geleni ilk o karşıladı, en sevecen haliyle  hep buyur etti.

Bir gün kapıya misafirler geldi. Hemen koştu. Açtı kapıyı İnanamadı. Donup kaldı…Vedia çocuklarıyla, can parçalarının yanına geldi. Zaman çok geçmiş büyümüşlerdi. Sarıldılar. Güldüler. Öptüler birbirlerini. Manastırda misafir olup Bahe’lerine, Bahe’de ailesine doydu. İnanılmaz bir mutluluk, yılların umudu karşısındaydı. Zaman içinde uzun aralıklarla ziyaretler tekrarlandı. Birgün kapı çaldığında Bahe kapıyı tekrar açtı. Duaları ona ailesini tekrar getirmişti. Vedia yoktu. Annesini sordu “Nerede?” diye… Ses çıkmadı kardeşlerinden. İlyas anlattı. Babalarının yanına gittiğini.  Ağlaştılar, sarıldılar. Ertesi gün tekrar ayrıldılar. Yüreğine annesizlik ile başka bir yalnızlık daha çöktü Bahe’nin. Zor da olsa alışmaya çalıştı, gözyaşları içinde. Çok zaman sonra kapıda sadece iki ablası vardı. Abisi de yaşamın zorluğunda göçüp gitmişti. Çocuk ruhu hayatın acımasızlığına alışırken, kaderine hiç sitem etmedi. Manastırda Tanrı’nın saf insan örneğini hep sergiledi. Gelenlere kapıyı hep açtı.

Bir gün Münire yapayalnız çıkıp geldi. Yaşlanmış çökmüştü. Artık dünyada ikimiz kaldık Bahe dedi. O yaşlı haline rağmen, verdiği sözü hep tuttu Münire. Fırsat buldukca yarı parçasına hep geldi. Ömrü Deyrul Zafaran Kilisesi’nde geçen Bahe, kimseyi kırmadı. Kimseyi üzmedi. Herkesin saf ve temiz yürekliliği konusunda gereken kişiliği sergiledi. Manastıra Tanrı’nın bir lütfuydu. Örnek kişiydi. Ruh saflığının insanlara sunulan örnek bir kişiliğiydi. Başında kendisi için dua okunmasını isteyen hiç kimseyi kırmadı. Tanrı’nın, bu saf yürekli insanının, kendileri için dua etmelerini istediler. Her isteyene dua etti. Kimseyi reddetmedi. Bu onun vazgeçilmez yapısı haine geldi. Dizleri üzerine çöken olduğunda, hiç çıkarmadığı başındaki şapkasını o an  çıkartır, elini başına koyup sonrasında mırıldanmaya başlar. Hızlı hızlı okur. Ne okuduğunu kimseler anlamaz. Saf yüreğinde beklide bir aracının söylemlerini iletir gibidir. Öyle düşünür dua edilen. Ama herkes o temiz yüreğe sahip kişinin, dilinden çıkanların yüreğinin sesinin olduğunu bilir, bunu Bahe’den başka kimsenin yapamayacağına inanırlar.

Bahe Deyrul Zaferan Manastırı ve Mardin’le özdeşleşmesinden öte, bilgeliğin dışında ama gerçekliğin içindeki saf imanın, beklentisiz ve karşılıksız yaşamın, temiz yürekliliğin ve olunması gereken kişiliğin timsali olup aynı zamanda geleceğin, anılması gereken insanlık değeri bir örnek oldu. Manastır onu sahiplendi. O manastırı. Yaşanmışlıkları, kaderine yazılmışlıkları onun gözlerini asla kapıdan ayırmadı. “Bekle geleceğiz Bahe” sesi hep kulaklarında çınladı. Korkusu artık beklediklerinden kimsenin gelmeyecek olmasıydı.

Her gece sabaha umutla baktı. Saf yüreği, örnek ruhu, acı dolu yaşamı gidenleri hep bekler oldu… Bahe halen Mardin’de, Dayrül Zefaran Manastırı’nda yaşamına ve kaderine devam etmekte. Tek varlığı manastırı ve artık ziyaretine gelemeyecek derecede yaşlı olan kardeşi Münire. Manastırn yaşama emaneti Bahe, Tanrı’nın insanda görmek istediği saf kalbi, temiz kişiliği insanlara sunan yaşamın bir değeri gibi Mardin’ de. Dayrul Zafaran Manastırı’nda misafirlere kapıyı açmaya giden ve size ruhun aydınlık ışıklarını ilk sunan bir yaşam öyküsü … Selam olsun Bahe’ye…

Kaynak: suryaniler

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.