XXI
dua mı etmek istiyorsun, a ruhum,
a kuzum, a beyaz farecik,
dua mı etmek istiyorsun,
bir şey mi isteyeceksin O’ndan?
bak, bunun için O’na
dalkavukluk yapman gerekmez.
O’na dil dökmen –şöylesin, böylesin falan-
pohpohlamaya kalkman gerekmez.
O’nunla konuş, yalnızca konuş
ve boynunu eğip bükmeden
O’ndan açıkça iste, ne isteyeceksen!
O’nun yüceliğini, cömertliğini, merhametini
hatırında tutman ve yinelemen elbette iyi,
ama bu bilgi, O’na değil,
sadece ve sadece sana gerekli.
dostça şeyler söylemen yeter O’na;
bir kamp ateşinin başında,
bir yol arkadaşına söylenebilecek,
belki biraz buruk, çekingen,
biraz kederli şeyler mesela…
bu yeter, bence, bu yeter O’na,
O çok yalnız çünkü, çok yalnız,
senden kat kat fazla, senden
dünyalar kadar fazla…
neyi ki çok istiyorsan, dilini eğip bükmeden
ona geç hemen, O’na bunu söyle!
neyi ki yapmak istiyor ve yapamıyorsan,
neyi olmak istiyor ve olamıyorsan,
neye inanmak istiyor ve inanamıyorsan bir türlü
–bak, bu önemli-ona geç hemen,
bunları aç O’na, bunları paylaş O’nunla!
bunları iste O’ndan!
çünkü bunların hepsi O,
bunların hepsi O’nda,
bunların hepsi O’ndan!
XXII
gençken kulaklarımızı, gözlerimizi
açık tutmamız yetiyordu, a ruhum,
a kuzum, a beyaz farecik,
çünkü gönlümüz kendiliğinden açıktı zaten.
yaşlandık ve kulaklarımız ağırlaştı,
ayırt edemez olduk,
derinden derine işittiğimiz ses
bahçede öten çavuşkuşunun mu sesi,
sazın dudağında sabah rüzgârının mı?
yoksa dilini yeni yeni sökmeye başladığımız
Tanrının mı sesi?
yaşlandık ve gözlerimiz pustan
ayırt edemez oldu,
O, bir mi, üç mü, kırk mı,
yoksa, o güzeller güzelinin yüzü
bütün öteki yüzlere dağılmış da,
sayılara, sıfatlara, ilimlere ve âlemlere
sığmayacak kadar çok mu?
4 Kasım 2010
Şen Maneviyat Kitabı