Abelard ve Heloise Mektuplar

I. MEKTUP
Heloise’den Abelard’a

Elin… Elin değmiş bu mektuba.
Teşekkür ederim; bana yazmamışsın ama..
Elbette tanıdım yazını; değişmemiş hiç.
Değişen bir şey olmadı zaten, acı bile aynı acı.
Bana gönderilmemiş ama, mektubu ben okudum
Utanmadım, kimseye de ihanet etmedim.
Suskun geçen bunca yıldan sonra, hesap verecek değildim.
Şimdi de vermeyeceğim.
Elin değmiş bu mektuba!
Aşık olduğum elin. O aşka susamışım.
Hakkım var o elin yazdığı mektubu açmaya.
Merakım cezasını buldu işte.
Nerden bilirdim her satırda adımı okuyacağımı?
Uzun bahtsızlığımızın kısa hikayesini yazdığını nasıl tahmin ederdim?
Düşünüyordum, hatta korkuyordum,
uzun süren suskunluğun ya benden çalınmış huzursa,
ya beni unutacak kadar güçlenmişsen…
Oysa ancak anılara teslim olmayacak kadardı benim gücüm.
On yıldır dökemediğim gözyaşlarımdır delilim.
Nasıl bilebilirdim,
senin de hala acı çektiğini, tıpkı benim gibi?
Erkeksin sen, akıllı, nitelikli.
Tüm hristiyanlık birleşse, dolduramaz yerini.
Kendimi avutuyordum o bir erkek diyordum.
Senden beklememeliydim, bendeki duygusallığı.
Biliyor musun, başım göğe ererdi sana bakarken.
Sanki bende olmayan her şey sende vardı.
Sanıyordum ki, tüm acıları geride bırakacak kadar güçlüsün.
Yanılmışım… Zayıflıktan değil acıların.
Öylesine güçlüsün ki, göz göze yaşıyorsun acılarla.
Sakınmıyorsun, gözlerini kaçırmıyorsun onlardan.

Istırabın duruyor önümde satır satır, hem de el yazınla.
– Ah, Abelard! Dokunuşlarını bana taşıyan
o kağıdı, o mürekkebi nasıl seviyorum…-
O kör yıllar boyunca sakladığım acı
çıkıyor yüreğimden,
karşıma dikiliyor; bakıyorum:
Aynı yaşlardayız onunla, boyumuz bosumuz aynı.
Tepeden tırnağa ben’im bu acı.
Artık saklayamıyorsam onu kendimden,
nasıl saklarım, bir zamanlar bütün varlığımla
teslim olduğum senden?
– Bir zamanlar… nasıl iç burkuyor bu sözler…-
Bir zamanlar, gövdesini gövdeme kattığım birine,
rol mü yapayım, ketum mu davranayım?
Gecenin doruklarında dört nala koşturmuştuk bedenlerimizi,
daha da doruklara çıkmıştık doğan güneşlerle.

Biliyorum böyle yazmasa gerek benim gibi bir rahibe.
Özür diliyorum, ama yazan rahibe değil.
Örtüldük tepeden tırnağa, ama kadınız biz.
Bu örtünün altındaki de Heloise, her dişiden daha fazla dişi.
Ve aşk… Ona bir Abelard öğretisi.
Yalnızca kendime acımıyorum;
Tüm varlığım acıdan kıvransa da, merhametim biraz da sana.

Hiç bir şey unutturamaz bana yazıların yüzünden çektiklerini.
Nasıl da zalim bu anılar…
Unutamıyorum dehanın nasıl ödüllendirildiğini?
Hasetle ve kötülükle!
Unutamıyorum çalışmalarının lanetlenişini, yakılarak alevler içinde…
Mısralarının kafasız kafalarca nasıl aşağılandığını,
nasıl da kafir denildiğini sana… unutabilir miyim?
Sonunda fırlatıp attılar seni dünyanın dışına.
Küçücük bir manastır kurdun kadınlara, adını “Sığınak” koydun.
Ne iğrenç lekeler sürdüler amacına…
Huzur ararken kendin de manastıra kapanınca,
nasıl attılar seni aralarından, kardeş deyip bağrına
Atarlar elbette!
Sıradan olduklarını hatırlıyorlardı seni gördüklerinde.
Mektubun bütün bunları bir daha yaşattı bana.
Okurken gözyaşları döktüm senin için.
Ah, keşke hiç yazmasaydın…
Nicedir içimde topladığım bir damlacık güç kayboldu işte.
Her yazdığını bizi tüketen ağıraksak ölümü yaşayarak okudum.
Sevdalılar gözleriyle tadarlar ısıtırapları.
Ben de gözlerimle kavramıştım acını.
Dayım yok ettirdikten sonra erkekliğini, hani, çekip gittin ya…
Peşine taktım gözlerimi.
Beni burada bıraktığında da öyle.
Şimdi aynı gözlerle satır satır acını okuyorum.
O gözlerin yaş dökmesi garip mi?
Yanılma, merhamet değil istediğim.
Belki yazarsın bana diye yazıyorum yalnızca.
Zulmetme bana, reddetme beni.
Senden başka kimselerin veremeyeceği dermanı yolla:
Bir mektup… Bu kez senden bana.
Bırak, sana ait her şeye, sadakatle üzüleyim.
Bahtsızlıkta olsa, herşeyi bileyim.
İç çekişlerim karışırsa seninkilere,
Belki ikimizinde acısı hafifleyecektir, Ne dersin?
İçimden hiç gelmiyor ama, sen istersen,
mektubumu şöyle de bitirebilirim:
Sonsuza kadar, elveda…

ABELARD ve HELOİSE

II. MEKTUP

Abelard’dan Heloise’e
Keşke hiç yazmasaydın.
Keşke ölüp gitseydi aşkın.
Ölüp gitseydi de zaman alıp götürseydi benimkini de birlikte.
Biricik umudumuz bu.
Ne beyhude, ne nafile arar dururlar aşkı, erkeklerle kadınlar.
Sanırlar ki, huzura kavuşacaklar,
mutlu olacaklar bulduklarında, ya da haz duyacaklar.
Oysa biz bulmuştuk onu, yakaladık; ama nasıl da farklıyız
Sen de biliyorsun, ben de: Böyle bir aşk kaynağıdır acılarımızın.
Böylesine yaşanmazsa aşk, aşk değildir.
Öykünmedir, özentidir.
Yapay bir güldür ancak.
Öylece yaşayıp gider çoğu.
Belki yaşayabilmelerinin tek yolu bu…
Zira bizim aşk diye bildiğimiz aşk,çekilmesi çok zor bir acı.
Peki, amacı ne?
Bazen düşünüyorum da, aşk varlığımızın doğum sancısı
değil mi?
Ağına düşürdüğü biz sefil yaratıklar,
ya da insana olan aşkımızı Tanrı’ya yönelteceğiz.
Az kişiye nasip olmuş bir yeniden doğuş bu.
Böyle doğmak isterdim,
çünki aşkım ölümüm oldu benim.
Şairlik taslamıyorum.Gerçek bu: Sen olmayan herşey için ölüyüm ben.
Halini anlat diyorsun.
İşte anlattım.
Aslında biliyorum neyi merak ettiğini.
Nerede yaşıyorum? Çalışıyor muyum? Yazıyor muyum?
Artık Aziz Gildas Manastırının başrahibi diyorlar bana.
Biliyorsun manastır yalçın kayalıklarda.
Hücremden dalgalar görünüyor, bakarsam.
Bakıyorum, ama görmüyorum.
Boğalar gibi saldırıyor azgın dalgalar,
serpintileri kadirşinas kumsala vuruyor.
Güneş doğudan yükseliyor umutsuzca
ve boynu bükük, çekip gidiyor batıdan.
Bulamıyorum… Güzellik canımı sıkıyor.
Doğa avutmayı beceremiyor.
Okurken seni düşünüyorum.
Yalnızken sana dalıyor düşüncelerim.
Dualarda bile aklım sende kalıyor.
İşte halim böyle. Öyle abes ki, saklıyorum herkesten.
Sen açığa çıkardın işte.
Sebebi sen olduğuna göre,
Başka kime dökecektim içimi?
Düşmanımsın; kaçıyorum senden.
And içtim unutacağım seni.
Bu aşkın sonunu getiremeyeceğiz, anladım.
Bu denli değerli bir şey solup gideceğine ellerimde,
en iyisi kestirip atmak dedim kendi kendime.
Birbirimize veremediğimiz teselliyi,
felsefede, dinde arıyorum şimdi.
Sana duyarlı olan yüreğimi yatıştırmaktı niyetim.
Ama beceremedim.
Tam tersi oldu: ayrılık, boşluk, sofuluk,
tutkuya daha da yaklaştırdı beni.
Hergün seni unutacağım diye yeminler ediyorum,
sonra seni düşünürken kendime yakalanıyorum.
Zaaflarıma kızıp köpürüyorum,
sonra iyi ki zayıfım diye şükürler ediyorum.
Aşkımın mayalandığı yerin bir erdem yuvası olması,
ne amansız bir çelişki değil mi?

Uzun, ıssız saatlerde sesleniyorsun bana.
O yalnızlık, yapayalnızlık, seni tuttuğu gibi yanıbaşıma getiriyor.
Diyorum sana; düşmanımsın!
Gaddarlığına sığındığım, merhametsiz düşmanım…
Nefret ediyorum senden, sana aşığım.
Senden soğumak için bütün yakarışlarım.
Çünki biliyorum ki aşkımız için umut kalmadı.
Oysa aşabiliriz tutkularımızı.
Tanrı’ya yöneltebiliriz umutlarımızı.
Nasılda cılız, ahlaksız, üstelik budalayız,
sevdamızı adayamazsak inancımıza.
Yalnız o inanç koruyabilir bizi.
Biz ki, sıradan bir yazgının -ve insanoğlunun-
bir darbesiyle savrulmuşuz, kopmuşuz,
inançtan başka kim birleştirebilir ikimizi?
Şimdi iki efendin var oysa.
Bense ne kadar teslim olduysam da sana,
anılar bırakmıyor peşimi, senin kadar sadık metres gibi

“Efendim” diyordun bana.
Kafanın içini işe yaramaz laflarla,
lüzumsuz sayılarla doldurduğum,
o saatleri hatırlıyormusun?
Ne söylediklerimi dinledin,
ne ben hissettiklerimi söyledim.
Nasıl öğrettin öğretmenine gözlerinle dersini,
nasıl da hızlı öğrendi öğrencin, dudaklarınla birleşmeyi.
Sen saflığınla, bense özgürlüğümle,
ödedik işte o derslerin bedelini,
benden intikam alınca dayın.
Ha… Dayın diyorsam da gerçekten dayın mı bilmem.
Ama bana öyle geliyor ki, kıskançlığı kan bağından değildi.
Elde etmek istiyordu seni.

Şu aşkın kudreti kaybolsa birden,
vuslatın tadını ansızın kaybettiğim gibi.
Nasıl bir huzur, nasıl bir sükun olurdu,
o kasabın bana bağışladığı.
Gel gör ki, iktidarsızlığım ihtirasımı kamçılayıp duruyor.
Gövdem reddediyor arzularımı,
aklımsa hiçbir işe yaramıyor.
Yalnızca işkence ediyor anılarınla.
Hele bana ilk teslim oluşunu hatırladığımda,
mahvoluyorum…
Giyindiğim, kuşandığım, takındığım, taşıdığım,
herşey maskaralık!
Biliyorum; Tanrı da şahidimdir:
De ki, kendimizi de başkalarını da aldattık,
Tanrı’yı nasıl kandırırız? Miserere Nobis…
Bitmişim ben!
Merhametine sığınıyoruz.

III. MEKTUP
Yanıtlamadım mektubunu.
Yapamadım. Öyle perişandım ki…
Perişanlık değil de, utanç içindeydim.
Fark ettim ki , duygularımı açmasaydım sana, bırakmayacaktın kendini.
Her zaman üstündün benden, hele duygularda…
Istırabının da böyle olacağını düşünmeliydim.
Sana yazmakla, yazmanı istemekle hata ettim.
Kabahatliyim.

Hala da mektubuna yanıt değil bu yazdıklarım.
Mektup denemezdi ki ona,
Bir hıçkırıktı. Erkek kadının karşısında ağladığında,
babası, kardeşi, sevgilisi…. Kim olursa olsun,
çocuğu gibi oluverir kadının gözünde.
Ah! Seni rahatlatmak için ne yapabilirim?
Yüreğimdeki acı kalktı bağrıma çöreklendi.
Utanç içindeyim,
asla yok olmayacağını bildiğim bir utanç.
Beni bağışlamanı dileyemem senden.
Sevdana kuşkunun gölgesi düşer, istemem.
Bir haftadır, yedi gündür, mektubunu yanımda taşıyorum,
her götürdüğüm yerde suçluyor beni,
sanki sensin taşıdığım.
Artık yazmamak gerek diye düşünmüştüm.
Şimdi diyorum ki, gaddarlıktır, aptallıktır bu.
Olan oldu ikimizi de.
Açtığımız gibi iyileştirelim yaralarımızı. Mektup yazalım.
Seni böyle rahatlatırım ancak.
Beni böyle rahatlatırsın ancak.
Elimizde kalan azıcık mutluluğu yitirmeyelim.
Hayatımızı mahvettiler,
ama karışamazlar mektuplarımıza, onlara dokunamazlar.
Satırlarında kocam olduğunu okuyacağım,
karın olarak sesleneceğim sana.
Kağıt üzerinde daha da yakınlaşırız,
daha yumuşak, daha sıcak sesleniriz birbirimize.
Mutluymuş gibi yaşayan,
önce teklifsizleşen, ardından gaddarlaşan, sonunda kayıtsız kalan.

İnkar etme beni, kendini, ya da bizi.
Yaz bana, gizli düşüncelerini öğreneyim.
Yanında gezdireyim mektuplarını,
onları seni öptüğüm gibi öpeyim.
Kıskanmaya gücün varsa,
tek rakibin, öptüğüm mektupları kıskan.
Özensizce, düşünmeden, çekinmeden yaz bana.
Beynini değil yüreğini dinlemek istiyorum. kadınca…
Beni sevdiğini duymadan yaşayamam artık.
Aşkın can damarı oldu hayatımın.

Küçücük bir kuş gibiyim.
Havam sensin, es üstüme.
Küçücük bir balık gibiyim.
Suyum sensin, ak üstüme.
Suskunluğun çöl olur bana.
Suskunluğunda boğulurum.

Görevimin başına dönüyorum şimdi.
İçim rahat gidiyorum, sayende.
Buraya sen gönderdin beni.
Bana ‘ana’ diyorlar.
Senin ana olamam ki.
Karım demelisin bana.
Ben senin karınım.

HELOISE

IV. Mektuptan (Abélard’ dan Héloise’e)
Ayrılık, sevdanın türbesidir derler.

Derler ki, uzun ayrılıklarda ölür gidermiş sevdanın sıcaklığı.

Madem öyle, neden azalmadı aşkımız, bir nebze bile ?

X. Mektuptan (Héloise’den Abélard’a)

Öldün diye sana olan sevgimin azalacağını düşünecek kadar saf mısın ?

Ölümlü bir erkek olduğunu bilmediğimi mi sanıyorsun?

Solucanlar göz çukurlarında yuvalansa da, dilin dişlerinin arasından çıkıp sallansa da, tiksinmeyeceğim senden, vazgeçmeyeceğim! Etin kemiğin ne ilgisi var bizimle? Bir parçanı kesip alan o kasap, sana olan aşkımı biraz olsun azaltabildi mi?

Taptığım, özüne indirgese de seni, ölüm bile azaltamaz sevgimi.

Pierre Abeilard

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.