Her insanın yaşayabileceği, sıradan bir ayrılık yaşamıyordu.
Onun gözünde bu ayrılık, toprağın sudan ayrılması gibi bir
şeydi. Nasıl ki toprak sudan ayrılınca çoraklaşıyorsa, ırmaklardan,
derelerden ayrı kalan sular sararıp, kokar, bulanır ve
kapkara oluyorsa, ateş, ocağından ayrıldığında sönüp kül haline
geliyorsa, ruhunun da dostundan ayrı kalması heyecanını
yitirmiş, aklı, yayı kırılmış okçu gibi şaşkınlık içinde kıvranıp
durmuştu. Ayrılık acısını öylesine çok iyi biliyordu ki, henüz
böyle bir durumu yaşamadan önce, hayranlık duyduğu insana;
“Dünyada ayrılıktan daha acı bir şey yoktur. Bana ne yaparsan
yap, razıyım, şikâyet etmem, fakat beni ayrılığa düşürme,”
diye korku içinde seslenmişti. Aradan geçen sürede korktuğu
başına gelmiş, ayrılığın acı veren yüzü ile karşı karşıya kalmıştı.
Ayrılığın yaşattığı hüzünle yöneldiği varlığın gücü karşısında
dökülen gözyaşlarını teninde hissederken, kulluğunu ve
yaratanın yüceliği önündeki kulun çaresizliğini tüm benliğiyle
hissediyordu. Sıkıntılı günlerinde önünde diz çökenlere, ruhlarını
okşayan bir ses tonu ile verdiği vaazları hatırladı: “Allah
buyurdu ki, Ey insan! Ben kâfiyim, yeterim, bir başkasının
yardımını vasıta kılmasızın sana bütün haberleri, hem de sebepsiz
olarak veririm. Ben kâfiyim, yeterim; ben sana ekmeksiz
tokluk, baharsız nergis ve nesrin veririm. Kitapsız, üstatsız
sana bilgi veririm, sanat öğretirim. Sana ilaçsız sağlık veririm.
Mezarı, kuyuyu, meydan haline getiririm.
Yaşanan onca kederin ardından verdiği vaazlara kendisinin
ihtiyacı olduğunu itiraf etmeliydi. Yine de ayrılık acısının öyle
kolay kolay bitebileceğine pek ihtimal vermedi. Yükselmeye
başlayan güneşin kapı aralığından içeri süzülen ışığına doğru
yürüdü. Kapıyı açar açmaz aydınlık dünyanın içinde seçilebilen
bir varlık haline geldi.
Cehennem Benim- Sayfa 35
A. Vahap Kaya