Sufînin biri, gündüz evine geldi. Evin bir kapısı vardı. Yâni savuşacak aşka bir kapısı yoktu. İçerde karısı bir kunduracı ile beraberdi.
Kadın nefsinin hilelerine uymuş, bir kunduracıya kul köle kesilmişti. O bir göz evde, o tek odada sevgilisi ile buluşmuştu.
Kuşluk vakti sûfi gelip de hızlı hızlı kapıyı çalınca, ikisi de şaşırdı.
Çünkü ne, bir hileye baş vurmak imkanı, ne de kaçıp kurtulma yolu vardı.
Sûfinin o vakitlerde dükkanını bırakıp eve gelmek hiç adeti değildi.
O, karısının bazı davranışlarından şüphelenmiş, onu kontrol için o gün vakitsiz olarak eve gelmişti.
Kocasının hiç bir vakit, işini bırakıp da eve geleceğini kadın tahmin etmiyordu. Bu yüzden onun içi rahattı.
Onun bu itimat ve kıyası, kazâ ve kader yüzünden doğru çıkmadı.
Allâh suçları örter ama, gereken cezayı da verir.
Bir kötülük edince, bir günah işleyince, ondan kork; çünkü kötülük ekilen bir tohumdur. Allâh onu yeşertir, meydana çıkarır.
Bir kaç zaman, belki yaptığına pişman olur, utanırsın diye, o günahı örter, gizler.

Hz. Ömer halife olduğu zamanlarda, bir hırsızı cellada, ceza memuruna verdi.
Hırsız; “Ey emir!” diye bağırdı. “Ben bu suçu ilk defa işledim.”
Hz. Ömer; “Haşa.” dedi, “Allâh ilk suçta kahrını yağdırmaz, ceza vermez.”
Allâh, üstün lutfunu belirtmek için, defalarca suçu örter, sonunda adaletini göstermek için cezalandırır.
Böylece de, her iki şifâlının meydana çıkmasını, lutfunun müjdeleyici, kahrının da korkutucu olmasını sağlar.
Kadın defalarca bu kötülüğü işlemiş, kocasını aldatmıştı da, böylece, bu kötü iş onun kolayına gelmeye başlamıştı.
Zayıf akıllı, düşünemiyordu ki, su testisi her zaman ırmaktan sağlam dönmez.
Fakat bu defa ilâhî kazâ onları, ölüm, münafığı nasıl sımsıkı yakalarsa öyle yakalamıştı.
Hz. Mevlâna
Mesnevî-i Serîf