İnşirah

“Hiç doğmamış olmayı dilerdim”. Bu cümle terapi odasının orta yerine mıhlanıyor, doktoru hareketsiz, hastayı geleceksiz bırakarak havada asılı kalıyor. Mazinin derin dehlizlerinden yolunu bulmuş bir uğultu, yaşayan her şeyi donduruyor. O, orada kaldığı sürece kımıldayacak bir boşluk bırakmıyor bize, nereye kıpraşsak orada bir heyula gibi yolumuzu kesiyor. Kimi insanlar hayat boyu bir yük taşıyorlar sırtlarında, onu yitirmeye kıyamıyor, denklerini çözüp yeniden bağlayarak bir ömrü tüketiyorlar. “Yorgunum o halde varım, bir yüküm var o halde varım”. Nicedir buraya geliyor, ama galiba bir tavsiye almaktan çok kendi sesinin bu odada nasıl yankılandığını duymak istiyor. Beni kendi acısına tanık tutmak için karşımda oturuyor ve ne konuşursak konuşalım, başladığımız yere geri dönüyoruz. Kısa süreliğine içine alıyor sesimi, ne ki mazinin feryatları kısa sürede bu sesi de boğuyor ve ona yaşadığı her şeyin, kocaman bir mağlubiyete dönüştüğünü haykırıyor. Onca acının yüküyle kamburlaşmış bir beden, ama onları salıvermeye de kıyamıyor. Kendisini onlardan geçirerek tanımlayabiliyor sadece, kıblesi kendi mağduriyeti. Ruhun yaralarından kendilerine bir harita çıkaranlar, işaret yıldızı olarak sadece o yaraları takip edenler, ne kadar yürürlerse yürüsünler yolları hep uzun ve soğuk bir geceye, çocukluğa çıkar.

Kendimizi nasıl hikaye ediyoruz? Bütün mesele burada düğümleniyor. Zira bizi mutsuz eden şey olayların kendisi değil, bizim onlara verdiğimiz anlam. Onca zorluktan arta kalan bir insanın hikayesini, geçmişin zehirli oklarıyla delik deşik edilmiş bir kazazedenin hikayesi olarak mı okuyacağız, yoksa her şeye rağmen direnmiş, düştüğü yerden kalkmayı bilmiş mukavim bir ruhun hikayesi olarak mı? Kendi hikayemizi nasıl yazdığımız, ıstırapla nasıl baş ettiğimize dair bir fikir veriyor. Yeterince iyi anne babalık görmemiş birinin ömür boyu bu mahrumiyeti bayraklaştırması bir şeydir, bu kişinin kendi çocuklarına doğru bir anne babalık yapabilmek için imkanlarını seferber etmesi bir başka şey. İlkinde hayatı tüketen, diğerinde ise onu onaran bir taraf var. Ne kadar canlıyız? Hayata bir şeyler vermeye ne kadar gayret ediyoruz? Kendimizi ‘korunmaya muhtaç’ bir çocuk olarak hikaye ettiğimizde hayattan hep istemeye hakkımız olduğunu düşünüyor ve ona bir şeyler vermeye yanaşmıyoruz. Canlılık hayata katılmaktır, onunla ve onu oluşturan her şeyle bir alış verişe girmektir. Bizi de içine alabilen bir hayat daha zengindir, tıpkı hayatı içimize aldığımızda bizim zenginleştiğimiz gibi. “Her türlü keder” diyor Karen Blixen, “bir hikayeye dönüştürüldüğünde veya bir hikaye anlatabildiğinde, tahammül edilebilir hale gelir”.

Çocukluğun yaralarından özgürleşmenin, zorlukları alt ederek olgunlaşmanın binlerce yolu var. ‘Yaralı çocuk’a saplanıp kalmak bizi gitmekten, gelişmekten alıkoyar. Değişmekten korkarız: Yetersizlik, değersizlik ve reddedilme hisleri ruhumuzu öyle bitap düşürmüştür ki ışıltılı bir geleceğe bir yol bulabileceğimizi aklımıza bile getiremeyiz. Hayat bize o ilk yaraların merceğinden kırılarak ulaşır. Renkler, şekiller, sesler içimize değmeden önce, o merceğin inhiraf süreçlerinden geçer. O ilk acı, ilk örselenme iyileşmediği sürece erişkin hayatımızda kendisini daima tekrar etme eğilimindedir. Acının melankolisi.

Sevgi, zekayı büyüten tek duygudur. İnsan kalbiyle kendisine değecek, onu kendi varlığı içinde doğru bir biçimde görecek, onunla olacak birini arıyor. Sevginin içimize girmesine izin vermemiz gerek. Gözlerinde ışıltıyla bize bakmakta olan kişinin bu sevgisini ne kadar alıyoruz içeri? Onun bizi sevmesine izin verebiliyor muyuz? Bu dünyada insanın uğrayacağı en büyük kötülüklerden biri, kayıtsız kalınmaktır. Görünmez ve duyulmaz olmak. Biri varlığımıza bir yankı, acımıza bir cevap versin isteriz. Bazı yaralar iyileşmez, sadece anlaşılmak ister. Ancak anlaşıldıklarında geçip giderler, hatta başkalarının acılarını ifade edebilmeleri için bir kanal oluşturarak. Vermek almaktır. Bizden esirgenmiş olanı biz başkasından esirgemediğimizde, ıstırap bir armağana dönüşür. Benden esirgenmiş olan beni utandırmasın yeter ki, bu benim kusurum değildi, yaşadıklarım beni daha az insan yapmaz. Tam aksine başkalarına sevgi, anlayış, nezaket ve merhametle yaklaşabilmem için bana bir yol açar. Acı tiryakiliğinden kurtulabilmek için o incinmiş çocuğu iyileştirebilmemiz gerek. Başka insanları, bizim geçmişte karşılanmamış çocuksu ihtiyaçlarımız için zorlamak, insan ilişkilerinde hüsran doğuruyor. Oysa sevmek feragat edebilmekte gizlidir. Benden esirgenmiş olanı kimseden istemiyorum. Sevdiğime yer açmak için, kendi benliğimi geri çekiyorum.

Ruhun yara aldığı her seferinde bir yardım ümidi de vardır. Bu kez bir el uzanacak ve beni buradan çekip çıkaracak. O el uzanmadığında hayal kırıklığı ve güven kaybı büyür. Ama belki de o el çok önceleri bize uzanmıştır da farkında değilizdir. Belki göğsümüzü genişletecek olan yanı başımızdadır.

Daraldığında, sıkıldığında, hiç doğmamış olmayı dilediğinde İnşirah’ı oku.

Kemal Sayar

“İnşirâh” açılmak, genişlemek, sevinmek manalarına gelir. Duhâ sûresinden sonra Mekke’de inmiştir. 8 (sekiz) âyettir. Bu sûrede Peygamberimizin, çocukluğunda risalete hazırlamak üzere kalbinnin açılıp arıtılmasından söz edilmektedir. Ayrıca, onun getirdiği dindeki kolaylıklara dikkat çekilerek Allah’a şükretmeye teşvik edilmektedir.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1. (Ey Muhammed!) Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
2,3. Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?
4. Senin şânını yükseltmedik mi?
5. Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
6. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
7. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.
8. Ancak Rabbine yönel ve yalvar.

İNŞİRAH SÛRESİ

Kur’an-ı Kerîm’in doksandördüncü suresi, sekiz ayet, yirmidokuz kelime ve yüzüç harftir. Fasılaları, kâf, elif ve be harfleridir. Sure Mekkî olup “şerh” suresi diye de adlandırılır. “Duha” suresinden sonra inmiştir ve konusu da bu surenin konusuyla yakından ilgilidir. Hatta bazı âlimler bu iki sureyi bir sûre saymıştır.


“Duha” suresi, vahyin birkaç gün kesilmesi ve Resulullah’ın gönlüne bir sıkıntının çökmesi üzerine inmiş gönlüne ferahlık gelmişti. İnşirah suresi bu ferahlığı pekiştirerek şanını yüceltmekte ve ona verdiği nimetleri sıralamaktadır.
Surenin meali şöyledir:


“Biz senin göğsünü açmadık mı? Atmadık mı üzerinden yükü? Ki (o ağırlığından) sırtını çatırdatmıştı! Senin şanını yükseltmedik mi? Muhakkak ki her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. O halde (işlerinden) boş olduğun zaman uğraş (ibadetle meşgul ol) ve Rabbine rağbet et (O’nun rızasını, O’nun sevgisini kazanmağa çalış)”


Bu surede anlatıları şerh-i sadr yani Hz. Peygamberin göğsünün yarılması olayından maksadın ne olduğu tartışılmışsa da genellikle İsra hadisesindeki şerh-i sadr olduğu kabul edilmiştir. Hz. Peygamber bir defa, on yaslarında, bir defa da Mirac öncesinde “göğsün genişletilmesi ameliyesi” ne tabi tutulmuştur. Sure, insanın manevî bakımdan yetişmesinde, kemâle ermesinde büyük önemi olan “İnsan sadrı”na dikkati çekmektedir.


Sûreye ad olan “göğsün genişlemesi (şerh-i sadr)” olayının ilkini Allah Resulu şöyle açıklar: Ebû Hureyre (r.a), Hz. Peygamber’e, ilk peygamberlik belirtisinin ne olduğunu sorar. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle cevap verir: “On yaşlarında iken sahrâya (çöl) çıkmıştım. Başımın üstünde bazı sesler işittim. Bir adam diğerine, “İşte bu o değil mi” diye soruyor, diğeri “evet” diyordu. Bunlar daha önce gördüğüm hiçbir kimseye benzemiyordu. Yürüyerek yanıma geldiler. Birisi kollarımdan tuttu. Hiçbir şey hissetmiyordum. Birisi “yan yatır” dedi. Zorlamadan ve çekmeden beni yatırdılar. Birisi, “göğsünü yar” dedi. Göğsüme çıktı, kan ve acı olmaksızın, göreceğim şekilde göğsümü yardı. “Kin ve hasedi çıkar” dedi. Kan pıhtısı benzeri şeyleri çıkarıp attı. “Şefkat, merhamet ve rahmet doldur” dedi. Çıkardığı şey gümüşe benziyordu. Sonra sağ ayağımın baş parmağını hareket ettirdi ve şöyle dedi: Haydi git ve selâmet bul”. Oradan, küçüklere karşı şefkatli büyüklere karşı merhametli olarak döndüm” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 139; İbn Kesir, Tefsîru’l Kur’ani’l-Azîm, İstanbul 1985, VIII, 451)


Taşınması Hz. Peygamber’e ağırlık veren yükün sırtından atılması “geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlanmış olması”dır. Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Allah, bu fethi sana, geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamak, üzerine olan nimetini tamamlamak, seni dosdoğru bir yola iletmek ve seni sanlı bir zaferle muzaffer kılmak için ihsan etti” (el-Feth, 48/2-3).


Hz. Peygamber’in şanının yüceltilmesi; kelime-i şehadet, ezan, namazdaki tehiyyât, Allahumma salli ve Allahumma bârik duaları gibi doğrudan O’nunla ilgili dua ve niyazlarda açıkça görülür. Ancak, onun ins ve cinnin peygamberi oluşu, âlemlere rahmet olarak gõnderilmesi, evrensel ve son tevhîd dinini temsil etmesi en büyük şereftir.


Her zorluktan sonra kolaylığın iki defa tekrar edilerek bildirilmesi, müminleri zorlukları göğüslemeye teşvik etmektedir. Her gecenin gündüzü, karanlığın aydınlığı olduğu gibi, zulmün arkasından da adâletin, küfrün ardından İslâm hâkimiyetinin gelmesi umulur. Ancak bu kolaylıklara ulaşmak için yüce Allah’a yönelme ve kulluk gereklidir.