Ey altmışına sâl-i hayâtının eren âdem;
Altmış senelik ömrün, elinde nesi kaldı?
Gaflet mi tegafül mü nedir? Neyse uyan bak
Bî-hûde güzâr eylemesin müddet azaldı
Tahirü’l Mevlevî
***
Ben didişmekden usandım savlet-i ağyar ile
Cây edindim külbe-i ahzânı kalb-i zâr ile
Dem-güzârım şimdi nây-i sîne-i bîmâr ile
«inzivada zevk-i halvet buldu dil, dil-dâr ile»
***
Ey nâle, yeter çırpınışın tâk-i sipihre
Ben öyle sağır mâkes-i şivenden usandım
Ey âh-i tehassür, feleğe saçma şerâre
Tâbınla olan leyle-i rûşendcn usandım.
Ey tîr-i kazadan açılan şerha-i sine
Dil-hânedeki perdeli revzenden usandım.
Ey mev’’id-i dîdâr, benim olma serâbım
Doydum yalana, va’de-i pürfenden usandım
***
“Cennet, anaların ayakları altındadır” hadisini açıklayıcı olarak ise şu şiiri nazmetmiştir:
Evladım diyerek candan kucaklar
Bulsa imkânını ruhunda saklar
Bu kadar şefkat, bu kadar sevgi
Bulunmaz sanırım babada belki
Onun için demiş Nebiyy-i zîşân:
Ananın ayağı altında cinân
Ey evlâd, ananın bastığı yere
Sür yüzünü, ruhun cennete gire
***
Vefâtından on yıl önce yazmış olduğu bu şiirde, şiir yazmasının boşa geçirilmiş bir emek olduğunu söylemesine rağmen; o, şiiri, düşünce ve duygularının tebliğ vasıtası kabul ettiği için ölünceye kadar şiir yazmaktan geri kalmamış, İslâm’a yöneltilen saldırılara karşı, yazdığı şiirlerle İslâm’ın yüceliğini dile getirmiş ve İslâm’ı savunmuştur. İslâm’ı savunduğu şiirlerinden biri şudur:
Dini de Dinsizliği de Bilmeyen Bir Densize
Ey zübbelik olusun diye ilhâda hevesle
Söndürmeye kalkan güneşi sıska nefesle
Bir sıska solukla güneşin şu’lesi sönmez
Azminde senin akl u şuurun da görünmez
Bak, bir dene, kandil-i ilâhi’yi git üfle
itfaya muvaffak olamazsın onu püfle
Sıçrar sana Hakk’ın oradan kahrı şirârı
Boylarsın o dem ka’r-ı cehennemdeki nârı
Bigâne kalır ruhuna da rahmet-i Hakk’ın
Takibe koşar hâtıranı la’neti Hakk’ın
Şeytan bile senden olacaktır müteberri
Yapmaz o senin ettiğin ilhâd ile şerri
Sen bâtılı hak, hakkı da bâtıl sanıyorsun
Cehle dayanıp gaflet ile çalkanıyorsun
Bir kerre düşün vârise ger zerre şuûrun
Baykuştur olan düşmen-i bî-rü’yeti nurun
Bir hayvan o, yok nura nigâhında tahammül
Sen insan isen aç gözünü eyle teemmül
Tetkikte çalış dini, onu etmeden inkâr
Insâf ile, ihlâs ile kıl cehdini ikrar
Evvel çalışıp öğrenerek sonra hüküm ver
Zirâ olamaz câhil olan hâkim-i dâver
Çekmekte senin bilmeyerek halt-ı kebirin
Hep hande-i tezyifini bâlâ ile zîrin
Hakkında dua etmede kalbim, sana kinsiz
Ey cehline aldanmış olan sâdece dinsiz
Âkif gibi ben de diyorum Rabbi Kerim’e
Envâr-ı huda gösteri ver halk-ı esîme
“Müminlere imdâda yetiş merhâmetinle
Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle”
Şiirlerinde, yaşamı süresince karşılaştığı sıkıntıları ve ihanetleri de dile getiren şâirin,
Beyanü’l-Hak dergisinde yayınlanan şu şiiri sanki onun çileli hayatının bir aynasıdır:
Gazel
Gâh inşân nâ’il-i ikbâl olur ‘âlem bu yâ
‘Âric-i eflâk âli’l-‘âl olur âlem bu yâ
Gâh darb-ı müşte-i takdire uğrar ensesi
Şadme-i edbâr ile pâ-mâl olur’âlem bu yâ
Gâh bir hiçden’ibâretken çıkar herşey olur
Fikrini infâz, için fa”âi olur âlem bu yâ
Gâh herşeyken düşer piste-i hiçâ hiçede
Mevki’i duçâr-ı istibdâl olur âlem bu yâ
Gâh olur ki cümle indinde görürken ihtirâm
Gâh bir şekvâ-yı kîi-ü kâ! olur âlem bu yâ
Gâh olur ki fethine hasret çekenler meclisin
Şeddine yâ feshine meyyâl olur ‘alem bu yâ
Ser-nüvişt-i millet-i merhûmeden bahş eyleyen
Gah olur beyhude bir kavvâl olur f âlem bu yâ
Bir taraf da böyle hırgür bir tarafda gîr ü dâr
Hûn-ı nâ-hak çullara seyyâl olur r âlem bu yâ
Kör ebe oynar gibi ba’zen siyâsiyyât-ı mülk
Böylece bâzice-i etfâl olur \âlem bu yâ
Dûd-ı ğafletden kararmış ufkumuz inşâf edin
Belki bir nûr-ı hüdâ cevvâl olur âlem bu yâ “
***
Ey Tâhir hayâtın baharı geçti
Şu mevsim ömrümün artık güzüdür
***
Her ne dem Îsî-i la’l-i yâri tezkâr eylerim
Hâtır-ı zârı onun şevkiyle bîmâr eylerim
Sîneme müjgânlarından çâre ümmîd eyleyip
Cânımı âmâcgâh-ı merge ihzâr eylerim
Yâd edince âb u tâb-ı gonce-i ruhsârını
Dâğ-ı hasretle ser-â-pâ cismi gülzâr eylerim
Hâbdan bang-i enînimle o şûhu kaldırıp
Fitne-i hâbîdeyi nâlemle bîdâr eylerim
Ârzû-yı setr-i mâ-fi’l-bâl ederken yârimi
Gördüğümde aşkımı eşkimle izhâr eylerim
Cürm ise dil-dâde olmak kurretü’l-aynım sana
Ben o cürmü işledim ey mâh ikrâr eylerim
Tîğ-i gamzense cezâ-yı cürm-i ser-bâzân-ı aşk
Ben ona cân u teni minnetle îsâr eylerim
Maksadım Tâhir gazel yazmak değildir böylece
Hâl-i kalb-i zârımı dildâra iş’âr eylerim
***
Nesîm-i ravza-i firdevs hîç dânî çîst
Peyâm-ı yâr ki nâ-geh be yâr mî âyed
(Cennet bahçesinin rüzgârı nedir bilir misin?
Zaman zaman yârdan haber gelmesidir.)
***Kalmadı kalb-i hazînimde nevâdan gayrı
Ne olur vâdi-i tenhâda sadâdan gayrı
Bana hoş görmemiş olsam da cefâdan gayrı
Ne görür ehl-i cefâ bende vefâdan gayrı
Ne bulur şem’ yakan kimse ziyâdan gayrı?
***
Mahabbet tarîkı ne dik yokuşmuş
Bu şeydâ tabîat orada koşmuş
Bir zaman sanırdım o koşma hoşmuş
Fakat şimdi artık canımı sıktı
Ne müşkil belâ bu, sevilme, sev de
Olmasın vefâ hiç kühende, nevde
Gönül dedikleri şu vîrân evde
Ne kadar vefâsız oturdu çıktı!
Her kimi sevdimse oldu cefâcı
Birini görmedim olsun vefâcı
Her biri sanırsın birer kiracı
Sîneme girip de içinden yıktı
Aşkın âteşine tutuştum yandım
Bin türlü acıklı renge boyandım
Tâkatim tükendi artık usandım
Sevgiden yaralı yüreğim bıktı
Bakışı ne kadar olsa da süzgün
O süzgün bakıştan içerim üzgün
İnledim, âhengi olmadı düzgün
Sevdâdan rûhumun sazı kırıktı
***
Söyleyen kadar da muammer olmaz
Unutulur gider şi’rin kötüsü
İyisi olunca dâimâ yaşar
Şâirin çürüse bile ölüsü
***
Doğduğumdan beri çekdim durdum
Yine de gelmedi pâyân-ı çileye
Bu sefer karnıma marpûç geçirip
Beni döndürdü felek nargileye
***
Eli boş gidilmez gidilen yere
Rabbim boş gelmedim ben, suç getirdim
Dağlar çekemezken o ağır yükü
İki kat sırtımla pek güç getirdim
***
Sofiyyenin irfânı; bilmekten ziyade, tatmak olduğundan, yalnız tasavvuf kitaplarını okumakla iktifa edip seyr ü sülükta bulunmayanların öğrendikleri kîl ü kâlden ibâret kaldı. Ömründe şeker yermemiş bir kimsenin şekerin tatlı olduğunu bilmesine döndü. Binâenaleyh sofiyye eserlerini okuyup da yanlış- doğru bazı şeyler öğrenmek doğru değildir. Kamil bir mürşidin terbiyesiyle seyr ü sülükta bulunup ilmi zevke tebdil eylemek elzemdir.
***
Cihâd: Uğraşmak demektir. Bundan dolayı düşmanla harb etmeye cihâd denilmiştir. Cihâd, asgar ve ekber, yâni küçük ve büyük diye ikiye ayrılmıştır. Cihad-ı asgar; düşmanla, cihad-ı ekber, nefisle uğraşmaktır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz; bir gazâdan avdet ederken; “Cihâd-ı asgardan, cihâd-ı ekbere dönüyoruz” buyururdu. Çünkü nefisle uğraşmak, en çetin bir düşmanla çarpışmaktan zordur. Çünkü düşmanla çarpışmak hayatın birkaç gününe münhasırdır. Nefisle mücahede ise bütün bir ömür müddetince devam eder.
Tahirü’l Mevlevî
Koşma
Seyrine daldığın şu coşkun dere
Gözümden çağlıyan hicrân yaşıdır
Dikkat et basdığın ezdiğin yere
Yüzümden ibâret pınar başıdır
Süzülüp geçerken o gamlı dere
Sıçrar da bir damla durduğun yere
Gelirse o şâyed sana bir bere
Ağlıyan rûhumun sitem taşıdır
Cevrinde kanıyan yüreğim dâğlı
İrâdem zülfünün teline bağlı
Gönlümü doğrayan kılıcı zağlı
Sevdânın kesilmez bir savaşıdır
Felek de benimle olmuş kavgacı
Serpiyor üstüme belâdan saçı
Ölüm dedikleri olsa da acı
Duyduğum acının en yavaşıdır
Alnımın yazısı bezdirdi beni
Kalbinden yaralı gezdirdi beni
Ayaklar altında ezdirdi beni
Belki toprağımı başda taşıdır
***
Terk edip gitdin nihâyet kimsesiz evlâdını
Ayrılıkmış mihr-i bî-pâyânının âhir sonu
Nüh felekden yâdıma târîh-i menkûtun gelir
Ellisinden sonra öksüz koydun anne oğlunu
***
“Mesnevî’de şiiriyet arayanlar şunu bilmelidir ki, Mesnevî’de şiir değil maarif ve hakayık ve tevhide müteallik vekayi’ bulunur. Mesnevî’nin bir beytinde Hazreti Mevlâna:
Mesnevî-i mâ dühkân-ı vahdet est
Gayr-ı vâhid ân çî bînî an büt-est
“Bizim Mesnevî, vahdet dükkânıdır. Münderecatında vahdetten başka negörürsen o puttur” buyuruyor. Nazım Vahdetperesti de, demiştir ki: “Ben kafiye düşünüyorum. Sevgilim ise, benim didarımdan başka bir şey düşünme. Ey benim kafiye endişem! Benim indimde devlet kafiiyesi sensin. Ki vuslat demektir. Harf nedir ki, onu düşünmekle meşgul olacaksın? Harf nedir? Bağların etrafındaki dikenden duvar gibidir. Ben harfi de, savtı da, ondan mütehassıl kelâmı da ortadan kaldırır, bunların vasıtalığı olmaksızın seninle konuşuyorum, diyor.” Demek ki Hazreti Mevlâna, şairliği ve dâhiliği değil, ancak ve ancak ilahîliği düşünmüş ve onu gaye edinmiştir. Cenab-ı Pir Efendimiz, Rabbanî hakikatler neşri emeline mukabil, kafiye perdazlık hevesiyle söz söylemiş olsaydı Farisi edebiyatın şairler sultanı olurdu. Fakat o zaman sadat-ı urefa ve hazeratı sofiyenin Mevlânası olamazdı.
***
Şuarâ için, fart-ı hassâsiyet mahsûlü denir. Tehassüsdeki ifrâtın hastalık olduğu, o nevî mütehassisin hasta bulunduğu söylenir. Şu kavle göre, en hisli, en ziyâde merîz insanlardır. Maalesef ben de o zavalılardan biriyim. Çünkü hassâsiyet denilen devâ nâpüzeyr bir illetin, şifâ nâ ümîd mübtelâsıyım. Bu hasta, dâhilî ve hâricî birtakım âlâm ve esbâbın tazyîkiyle inler, hattâ nâlezenliği bazan da yıllarca sürer. İşitenleri acındırmakla berâber, usanç verdiği de olur. Hasta, verdiği melâli, pekâlâ takdir eylediği hâlde, iniltilerini kesemez. Zîrâ o, tellümât ile iztırâbâtının hafiflediğini tevehhüm eder. Belki aks-i feryâdını duymakla tesellî bulur. Benim de (Dîvân nâmına tertîp eylediğim şu mecmûa, bu türlü tavsiyeleri muhtevîdir ki, herbiri enfüs ve âfâkı muhtelif teessürâtın kalbî ve rûhî şîveleridir. İçlerinde gülümsemeyi andıranlar varsa, o gibileri bâzı mesâib karşısında gayri ihtiyârî salıverilmiş zehrîn handeleridir… Medîd ve mükerrer akislerini yalnız kalbimin duyacağı o iniltiler, ben öldükten sonra da Felek kubbesini çınlatsınlar. İhtimâl ki, birinin bir tanîni, insaflı bir sâmiin merhamati hissini galeyâna getirir de, sâhibi hakkında ALLAH rahmet eylesin düâsında bulunur. Bir tarafa gitmiş olanların, burada kalanlardan bekledikleri de ancak budur.
Tahir Olgun
Tâhirül-Mevlevî
