NİZÂR KABBÂNÎ‟NİN AŞK ŞİİRLERİNDE ANNELİK

Çağdaş Arap şiirinin güçlü isimleri arasında kabul edilen Nizâr Kabbânî, 1923‟te Şam‟da dünyaya gelir. İlk ve orta eğitimini Şam‟da tamamlayan şair, yüksek öğrenimine Suriye Üniversitesi (bugünkü adıyla Şam Üniversitesi)‟nin Hukuk Fakültesinde devam eder. Buradan mezun olduktan sonra 1945‟te Suriye Dışişleri bakanlığına girerek, Mısır, İspanya, Türkiye gibi değişik ülkelerde çeşitli diplomatik görevlerde bulunur. 1998 yılında İngiltere‟de gözlerini hayata yuman ve kendi vasiyeti üzerine cenazesi Şam‟a getirilen şair, arkasından şiir ve nesir alanında kırka yakın eser bırakır.

Nizâr Kabbânî‟nin şiirleri, genel olarak kadın ve siyaset olmak üzere iki ana temadan meydana gelir. Kadın konusu, sanat yaşamının bütün safhalarında yer alır ve gelişim bakımından süreklilik gösteren en geniş tema olur. Yaşamının son yıllarına kadar bir kadın şairi olarak anılan Kabbânî, şiirlerinde kadını pek çok açıdan ele alır ve farklı şekillerde betimler. Bazen onu sanatının ilham kaynağı, bazen özgürleştirilmesi gereken sosyal bir varlık, bazen hayatın ve kâinatın idrâk unsuru bazen de karşılıksız bir aşk objesi olarak değişik özelikleriyle işler. 

Kabbânî‟nin şiirlerine yansıyan çocuklara özgü sabırsızlık, hırçınlık ve masumiyet gibi nitelikler damgasını vurur. Şair, tıpkı çocuklar gibi ilgiye, sevgiye, bakıma ve korunmaya ihtiyaç duyar. Sevgilileri de kendisine karşı bir annenin çocuğuna davrandığı gibi davranırlar.Ona “yavrum”, “çocuğum” “küçüğüm” gibi hitaplarla seslenirler, onun sıkıntılarına ortak olurlar, onu şefkatli kollarına alırlar; sevgililerin böylesi davranış özellikleri gösterdiği şiirlerinde okuyucu, betimlenen kişinin kim olduğu sorusuna yanıt ararken, “anne” ile “sevgili” arasında gelgit yaşar. Örneğin şu şiirinde şair, sevgilisinin kendisine davranışını şöyle aktarır:

Kan, revan içinde ona geldim, bunun üzerine dedi ki: “ey aşkın ve şarkıların şairi ne oldu sana?
Al şu küçük mendilimi de kirpiklerinin üzerindeki hüzün gözyaşlarını sil
Şefkatli kollarımın arasında uyuyup kendine gel, ey çocukluk arkadaşım.
Başını kaldır ve biraz bana dön, ey küçüğüm! Hüznünle beni de kederlendirdin”

Beş parmağının uçlarıyla alnımı sildi ve birbirine karışmış olan saçlarımı düzeltti.

Bir başka şiirinde de kendisinin çocuksu haylazlığı karşısında sevgilisinin tepkisini şöyle aktarır:

Tıpkı çocuklar gibisin sevgilim!
Her ne kadar üzerlerse de bizleri severiz onları
Sen haylaz,
Gururlu bir çocuksun,
İster bir fırtına ol, .. istersen yağmurlu bir hava ..
Her zaman kalbim bağışlayandır
Öç alması olur mu hiç,
Kuşların küçücük yavrularından?
Bir çocuk gibi şefkatime ihtiyaç duyduğunda
Ne zaman istersen dön kalbime
Sen hayatımdaki havasın
Sen yanımda yeryüzü ve gökyüzüsün. 

Aynı şekilde Ahbirûnî (Bana Haber Verin) adlı şiirinde de sevgilisinin:

“Sen benim bebeğimsin, sen benim sevgilimsin 
Nasıl kıyarım ben, sevgilime, yavruma?”
şeklindeki ifadelerle şaire seslenmesi de oldukça düşündürücüdür. Çünkü bu gibi ifadeler bir sevgilinin ifadelerinden çok bir annenin çocuğuna kullandığı ifadelerdir. 

Sevgilisine hitaben yazdığı bir başka şiirinde, davranışlarını yaramaz bir çocuğun davranışları olarak değerlendirir ve sevgilisinin bu davranışları karşısındaki tahammülünü, bir annenin tahammülüne benzetir:

Bu çocuğun şımarıklığına, sen, çocuğunun şımarıklığına katlanan bir anne gibi katlandın. 

Bazen de şairin şiirlerinde anne faktörü, belirgin bir şekilde öne çıkar ve sevgilisiyle buluşmasında bir engel teşkil eder. Örneğin İnde Cidâr (Bir Duvarın Dibinde) adlı şiirinde şair, annesinden habersiz bir şekilde dışarıya çıkıp sevgilisiyle oynar. Sevgilisinden ayrılmanın üzüntüsüyle göz yaşı içinde eve döner. Annesi oğlunun ağladığını görünce onu şöyle uyarır:

Yastığım ateşimle tutuştu, göz yaşlarımı gören annem 

Dedi ki: “Haylaz (çocuk) benden habersiz duvarın köşesinin ötesine nasıl gidersin?” 

Duvardan Allah razı olsun, bir gün iki çocuktuk, onun arkasında gizlenmiştik. 

Şair, olgun bir yaşta hatırladığı çocukluk günlerine ait bu olaydan âdeta rahatsızlık duyar bir haldedir. Belki annesinin kendisine olan sevgisini bir başkasıyla paylaşmak istemediği gibi değerlendirilebilecek bu çıkışında, şair anneye hak verir. 

Yine Ene Mahrûma (Ben Mahrum Edilmişim) adlı şiirinde, annesinin kendisini sevgilisiyle buluşmaktan alıkoymasını sevgilisinin dilinden şöyle aktarır:

Ne onun annesi ne de annem yumuşadı, onun sevgisi iliğimde uyuyor. 

Kabbânî‟nin özyaşam öyküsünde söylediği “Karşılaştığım her kadında annemin özelliklerini arıyorum.” biçimindeki sözünden kendisine sevgili olacak bir kadında annesinin özelliklerini aradığı anlaşılmaktadır. Hamsu Resâ‟il ilâ Ummî (Anneme Beş Mektup) adlı şiirinde dile getirdiği gibi, gurbette bulunduğu sırada tanıştığı kadınlar, belki de onun beklentilerini, arzu ve isteklerini yerine getirmedikleri için her zaman kendini gurbette hissetmiştir. Çünkü bu kadınlar, onun havada dağılan sarı saçlarını nasıl tarayacaklarını, yolda düştüğünde elinden nasıl tutacaklarını bilmiyorlardı. Bu yüzden elbisesiz kaldığında kendisini giydirecek, acıktığında doyuracak ve içinde bulunduğu yalnızlığı giderecek birini her zaman arar olmuştur:

Avrupa’nın kadınlarını tanıdım 
Tahta ve betonun duygularını yaşadım 
Yorgun medeniyeti tanıdım 
Hint ve Sind‟i (Çin), sarı dünyayı(uzak doğuyu) gezdim 
Ama bulamadım bir kadın, 
Sarı saçımı tarayacak, 
Çantasında bana düğün şekeri getirecek, 
Elbisesiz kaldığımda beni giydirecek, 
Düştüğümde beni kaldıracak.

Kabbânî, annesine hitaben kaleme aldığı bu şiirini, Suriye‟nin Madrit Büyükelçiliğinde çalıştığı sırada yazmıştır. Kasidenin yazılış tarihi ile ilgili kesin bir bilgi olmamakla birlikte, onun İspanya’daki görevi 1962 ile 1966 yılları arasındadır. Dolayısıyla şair, bu şiiri yazdığı sırada, yaklaşık kırk yaşlarındaydı. Her ne kadar ünlü Türk şairi Cahit Sıtkı Tarancı (öl.1956) otuz beş yaşı yolun yarısı olarak kabul etmişse de, psikanalizlere göre kırk yaş yolun yarısı olarak kabul edilmektedir. Onlara göre artık bu dönem, kişinin geriye dönüş yaptığı, anılarıyla baş başa kaldığı ve kendi kendini sorgulamaya başladığı bir dönemdir. Şair, yirmi iki yaşından itibaren görevi itibariyle Kahire, Türkiye, Londra gibi dünyanın değişik ülkelerinde bulunmuş ve buralarda uzun bir süre yaşamıştır. Bunun yanı sıra erken sayılabilecek bir yaşta evlenmiş ve iki çocuk babası olmuştur. Bütün bunlar onun gurbet hayatına ve özellikle annesinden ayrı yaşamaya alışmış olmasını gerektirmektedir. Ne var ki annesine yazdığı bu kasideyi incelediğimizde bunun böyle olmadığını, onun tıpkı küçük bir çocuk gibi hâlâ annesine büyük bir özlem içinde olduğunu görmekteyiz. Kabbânî, annesine hitaben yazdığı bu şiirlerde, dünyanın çeşitli ülkelerinde değişik kadınlarla yaşadığı hayal kırıklığını ve kadınların hiçbirisinde annesinin şefkat ve merhametini bulamadığını dile getirir. 

Büyük olasılıkla şairin birinci evliliğinin başarısızlıkla sonuçlanması ve görevi itibariyle yalnız olarak ülkeden ülkeye seyahat etmesi, araştırmacı Haristo’nun ifade ettiği gibi onun ruhunda uyuyan çocuğu uyandırmasına, bu nedenle de kendisini himaye edecek ve onu koruyacak, yaşadığı yalnızlıktan kendisini kurtaracak bir anneye ihtiyaç duymasına neden olduğu kanısındayız. Öyle ki şair, baba olmasına rağmen hâlâ kendisini bir çocuk olarak hissettiğini, çarpıcı bir şekilde şu dizeleriyle ortaya koyar:

Ey anneciğim! .. Denizde yol alan çocuk benim 
Hâlâ şekerlerin gelini (Şam) onun zihninde yaşıyor 
Nasıl .. nasıl… anneciğim, 
Baba oldum da .. hâlâ büyüyemedim? 

Belki de şair, sevdiği kişiyle evlenemediğinden dolayı kendini asarak intihar eden ve aşkında samimi olarak gördüğü ablasına özlem duymaktadır. Çünkü bazı ruhbilimcileri, ailede erkek çocuk için ablanın annenin, kız çocukları için de ağabeyin babanın yerini tuttuğunu ifade etmektedirler.

Dolayısıyla gurbetteyken farkında olmaksızın bilinçsizce bilinç düzeyine çıkan şairin çocukluk hissinin, sevgilerinde samimi ve örnek kadınlar olarak gördüğü annesi Fâize hanıma ve ablası Visâl’a özlem duymasına yol açmış olabileceği düşünülebilir. Bu nedenledir ki Kabbânî, hayatta karşılaştığı ve tanıştığı kadınlarda annesinin ve ablasının sevgilerini aramış, ancak bulamamıştır. Kendisi de bizzat karşılaştığı her kadında annesinin özelliklerini aradığını belirtmektedir. Dolayısıyla şair, ilgi ve sevgi, şefkat, bakım ve koruma gibi anneye özgü nitelikleri sevgilisi olacak kadınlardan hep bekler olmuştur. Aşağıdaki dizeler, özlemini duyduğu kadının annesiyle nasıl özdeş bir kadın olduğu konusunda yeteri derecede bir fikir vermektedir:

Asırlardır muhtacım 
Beni hüzünlendirecek bir kadına, 
Kollarında bir serçe gibi ağlayabileceğim bir kadına

Yukarıdaki mısralarda görüleceği üzere şairin “kollarında bir çocuk gibi ağlayabileceği bir kadının ” özlemini duyması onun ruhunun derinliklerinde yaşayan bir çocuğun var olduğunu gösteren önemli bir kanıttır. Kabbânî‟nin özellikle ileri yaşlarda yazdığı şiirlerinde çocukluk içgüdüsünün hafifleyip zayıflaması gerekirken tersine daha da çoğaldığını ve belirgin bir şekilde ortaya çıktığını görüyoruz.Buna da Eşhedu En Lâ İmra„a İllâ Enti (Senden Başka Bir Kadının Olmadığına İnanıyorum) adlı şiirini örnek verebiliriz. Kabbânî‟nin bu şiirinde betimlediği sevgilisiyle arasındaki ilişkinin, sevgililer arası o bildik ilişki olmadığı, tersine bir anne-oğul ilişkisini yansıttığı açıktır. Çünkü bu kadın, onunla oyunlarını paylaşır, öfkesini sinesine çeker, cinnet geçirdiğinde sabreder, kılık kıyafetini düzeltir, tırnaklarını keser, kitap ve defterlerini düzeltir, anaokuluna götürür ve susadığında ona kuş sütü içirir. Onu öylesine şımartır ki, bu yüzden ahlâkı bile bozulur:

Senden başka oyunu iyi oynayan bir kadının olmadığına inanıyorum. 
Tıpkı senin gibi o da on yıl benim ahmaklığıma katlandı 
Çılgınlıklarıma sabretti, senin sabrettiğin gibi 
Tırnaklarımı kesti, defterlerimi düzeltti, 
Anaokuluna koyan senden başkası değildir 
İki aylık bir bebek gibi bana davranan senden başka bir kadın olmadığına inanıyorum 
Bana çiçek, oyuncak ve kuş sütünü veren senden başkası değildir. 
Beni şımarttığın gibi şımarttı ve ahlâkımı bozduğun gibi o da ahlâkımı bozdu. 
Çocukluğumun ellilere kadar uzanmasına neden olan da senden başkası değildir. 

Kabbânî, yukarıdaki şiirini 1979 yılında yazmıştır. Şair 1923 yılında doğduğuna göre bu şiirini yazdığında elli altı yaşındadır. Psikanalistlerin ifade ettiklerine göre bir insan yaşı ilerledikçe küçük çocuklar gibi kendinin zayıf ve güçsüz olduğunu hisseder ve pek çok alanda da başkalarına güvenme hissi artmaya başlar. Özellikle şairin oğlu Tevfîk‟in ölümünden sonra ve 1973 yılında kendisinin de bir kalp krizi geçirmesiyle ölümle burun buruna gelmesinin ardından yazdığı şiirlerinde çocukluğa dönüş arzusunun daha da artmaya başladığını görüyoruz. Bu arzuyu en güzel şekilde şu mısralarıyla dile getirir:

Aptallar hakkımda şöyle diyorlar: 
Şiirlerimle gökyüzünün (Tanrı‟nın) öğretilerine karşı çıktım 
Kim demiş ki aşk, gökyüzünün onuruna bir saldırıdır 
Tüm peygamberler gibi sevgiyi bir meslek edineceğim hep 
Onun altın saçlarını gökyüzünün altınıyla eritene dek 
Kendime meslek edineceğim hep çocukluğu, masumiyeti ve saflığı 
Sevgilimle ilgili yazmaya devam edeceğim 
İstediği gibi yıldızların duvarını karalayan bir çocuk olarak 
Umarım olduğum gibi kalırım ben. 

Şairin bu dönemde yazdığı şiirlerinde ölümü düşünmeye başladığını ve meçhul bir akıbetten ve odanın karanlığından korkmaya başladığını, bu yüzden de şu dizelerinde olduğu gibi sevgilisinden kendisini bağrına basmasını, onunla beraber kalmasını ve onu soğuktan korumasını istediğini görüyoruz:

Meçhulden korkuyorum .. barındır beni 
Karanlıktan korkuyorum .. bağrına bas beni 
Üşüyorum .. ört üzerimi. 

Aynı şekilde şair 1976 yılında vefat eden annesine hitaben yazdığı mersiyede annesinin ölümüyle artık kendisini koruyup kollayacak, yedirip içirecek, giydirip kuşandıracak kişi kalmadığını belirterek sokakta kalmış biri olarak görür kendini.

Annemin ölümüyle, 
Düşüyor bedenimi örttüğüm en son yün gömleği .. 
Son şefkat gömleği .. 
Son yağmur şemsiyesi .. 
Gelecek kış .. 
Caddelerde çıplak olarak dolaşırken bulacaksınız beni .. 

Şiirinin bir başka yerinde de şöyle der:

Ey anneciğim, sevgili Fâize‟m! 
Elli yıldır beni korumakla görevlendirdiğin meleklere de ki: 
Beni yalnız bırakmasınlar … 
Tek başıma uyumaktan korkuyorum çünkü … 

Freud, bir sanatçının annesinin ölümünün, o kişinin ruh dünyasında derin bir etki, kapanmayacak çocuksu bir yara bıraktığını, bunun da kişinin kendine olan güvenini zedelediğini; saptanamayan, kaynağı pek belli olmayan bir korkunun, kişinin duygularını ele geçirdiğini, çocukların tek başlarına karanlıkta uyuyamamalarının arkasındaki nedenin de kaynağı bilinmeyen bu korku olduğunu ifade eder. Şüphesiz ki şairi, içinde bulunduğu korku ve endişeden kurtaracak kişi varsa o da annesidir. Bundan dolayı şair, huzur içinde uyuması için sevgilisinden kendisine ninni ve masal söylemesini ister:

Çocuk hikayeleri anlat bana 
Yanıma uzan .. 
Şarkı (ninni) söyle bana ..

Nizâr Kabbânî, eşi Belkıs ile olan ikinci evliliğini 1969 yılında yapmıştır. Bu evlilikten önce şair, birinci eşinden ayrılmış ve uzun dönem sıkıntı ve acı dolu bir bekarlık hayatı yaşamıştır. Ancak ikinci evlilikten sonra eşi Belkıs’ın ona gösterdiği ilgi, sevgi ve şefkat nedeniyle mutlu ve huzurlu bir aile ortamına kavuşmuştur. Dolayısıyla Belkıs, onun için bir eş olmanın yanı sıra bir annenin yerini dolduracak davranış özellikleri de göstermiştir. Bir söyleşide de şair, bir gün hastalandığında eşi Belkıs‟ın bir anne şefkatiyle onu hastaneye nasıl yetiştirdiğini şöyle ifade eder: 

“Eşim Belkıs sağ eliyle arabayı kullanıyordu. Sol eliyle de alnımdan akan soğuk terleri siliyordu. Sanki bir havuza düşmüş küçük bir çocuk gibiydim.”

Yine bir başka söyleşide, eşi Belkıs’ın çocukları Ömer ve Zeyneb’e nasıl davranıyorsa ona da aynı şekilde davrandığını da şu sözleriyle belirtir: 

Belkıs ile olan on iki yıllık beraberliğimin ardından evde onun bana olan bakışının en önemli tarafı, beni üçüncü çocuğu olarak görmesiydi. Evde her zaman bana sizler benim üç çocuklarımsınız (Ömer, Zeyneb ve Nizâr)‟derdi. Bu yüzden hastalandığımda, öfkelendiğimde bana da çocuklarına davrandığı gibi davranırdı.

Dolayısıyla Belkıs, şair için sadece bir eş değil, aynı zamanda onu, hayatın acımazsızlıklarına karşı koruyan şefkatli bir anne özelliğini taşıyan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Beyrut’taki Irak Büyükelçiliğinin moloz yığınlarının altında can verdiğinde ona hitaben yazdığı mersiyesinde Belkıs’ın sevgisine olan ihtiyacını çocukları Zeyneb ve Ömer’in annelerinin sevgisine olan gereksinimleriyle özdeşleştirir.

Belkıs ..! 
Bizleri nasıl rüzgarda bıraktın .. 
Ağaçların titreyen yaprakları gibi? 
Bizleri -üçümüzü- bıraktın 
Yağmurda kaybolan bir tüy gibi .. 

Beni hiç düşünmedin mi? 
Ben senin sevgine muhtacım .. tıpkı Zeyneb veya Ömer gibi. 

Kabbânî’nin yaşının ilerlemesiyle birlikte bir yandan içindeki korku artarken diğer yandan annesini arayan bir çocuk tavırları sergilediği de gözlerden kaçmamaktadır. Kabbânî, Lübnan’da yaşanan iç savaştan ötürü oradan ayrılıp Londra’da yaşadığı sırada 1985 yılında yazdığı Fâtime fî’rRîfi’l-Biritâni (Fatma Londra’nın Kırsalında) adlı şiirinde içinde bir korku hissettiğini, bakıma, sevgiye, ilgiye muhtaç bir çocuk olarak başını koynuna koyacak ve onu Londra’nın kasvetli soğuğundan koruyacak bir anneyi aradığını şu dizeleriyle ortaya koyar:

Londra .. pek soğuk 
Fatma ..! Üzerime sevgi şemsiyesini aç 
Londra çok sert .. 
Ve ben çok korkuyorum .. 
Bana güven duygularımı geri ver, 
Fatma, kaftanın altında beni sakla, Bir çocuk gibi .. 
Annem olmaya çalış .. zira sevgili oydu eskiden beri 
Çoktandır şefkatli bir göğse koymadım başımı … 

Aynı şekilde 1986’da Fransa’da bulunduğu sırada yazdığı Ene ve’n-Nisâ’ (Ben ve Kadınlar) adlı şiirinde hayatın kaynağı olarak gördüğü anne göğüslerine yani çocukluk yıllarına geri dönüş arzusunu yalın bir şekilde şöyle dile getirir:

Bir namaz gibi masum yüzümü bir daha istiyorum 
Geri dönmek istiyorum annemin göğsüne, yaşamak istiyorum. 

Kabbânî, eşi Belkıs’ı kaybetmesinden sonra daha önce yaşamış olduğu yalnızlığı, endişe ve korkuyu yeniden yaşar. Yeniden çocuk gibi ilgi sevgi ve şefkate ihtiyaç duyar. Bütün bunları kendisine sağlayacak bir anne özlemi içinde olur. 

Kabbâni’nin şiirlerinde çocukluğa dönüş arzusunun yanı sıra, aynı şekilde dikkat çeken bir başka husus da su unsurunun belirgin bir biçimde şiirlerinde geniş yer tutması ve buna da sosyal bir mana yüklemesidir. Başka bir deyişle şair, su ile kadın arasında bir ilinti kurmaktadır. 

Kabbânî, şiirlerinde sevgili ile su arasında bağlantı kurarken veya “denize dalmak” isterken aslında bilinç altında huzur ve güvenin sembolü olan anne karnına dönüşü arzu etmektedir. Onun Mi’etu Risâleti Hubb (Yüz Aşk Mektubu)’nun doksan üçüncü mektubunda iç içe bulunan bir cesedi:

“Yirmi yıldan beri ilk kez seninle beraber deniz evimize giriyoruz 
Dolayısıyla sanmam olsun onun bir çatısı .. ve duvarları .. 
İlk defa sevdiğim bir kadının göğsüne gömüyorum yüzümü .. ve diliyorum ki 
Hiç uyanmayayım .

Su damlacıkları, iç içe girmiş iki bedenin coğrafyasının başını şişiriyor. 
Nerede düşeceğini ve hangi yerde kayacağını bilmiyor. 
Ben ve sen bir altın kılıcı gibi suyun maviliğinde ekilmişiz biz.” 

biçiminde nitelerken bu gibi ifadelerin onun için özel bir anlam içerdiğini de düşünmekteyiz. 

Dolayısıyla suya dalmak, anne karnına veya cenin evresine dönüş demektir. Çünkü deniz, anne rahmindeki plâsentayı sembolize etmektedir. Aynı şekilde Psikanalistlere göre deniz, kadını, anneyi, veyahut C. G Jung’un ifadesiyle Anima‟yı sembolize etmektedir. Nitekim Risâle min Tahti’l-Mâ’ (Suyun Altından Bir Mektup) adlı şiirinde şair, aşkıyla sevgilisini denizin ortasına çekerken onunla bütünleşip tek bir vücut olma amacını güdüyordu:

Eğer bilseydim 
Denizin pek derin olduğunu, denize açılmazdım 
Güçlüysen .. 
Beni bu denizden çıkar … 
Çünkü yüzme sanatını bilmiyorum ben … 

Gözlerindeki mavi dalga derinlere doğru çekiyor beni … 
Mavi … 
Mavi … 
Mavi renkten başka bir şey yok 
Aşkta benin ne bir tecrübem 
Ne de bir kayığım var … 
Senin için değerliysem eğer ben .. 
Elimi tut .. 

Aşığım ben .. tepemden 
Tırnağıma kadar .. 
Suyun altında nefes alıyorum 
Boğuluyorum ben. 
Boğuluyorum .. 
Boğuluyorum .. 

Kabbânî’nin şiirlerinde su unsurunun, önemli bir yer işgal etmenin ötesinde, baskın oluşu oldukça dikkat çekicidir. Kendisiyle yapılan bir televizyon mülâkatı sırasında “şiirinizi nasıl nitelersiniz” diye sorulduğunda, o da “suludur” diye karşılık vermiştir. Bu yanıtın da gösterdiği gibi, şairin şiirlerinde su unsurunun genişçe yer tutması tesadüf değildir. Şiirlerinden birisinde de sevgilisi ile deniz arasında şöyle bir bağ kurar:

Deniz dilini konuşmanı istiyorum 
Onunla oynamanı istiyorum 
Kumun üzerinde onunla yuvarlanmanı, 
Onunla aşkı yaşamanı istiyorum 
Çünkü deniz, çokluğunun efendisi .. bolluk … ve değişimdir. 
Senin dişiliğinde onun doğal uzantısıdır.. 

Freud ve Jung gibi pek çok psikolog, insanların dış âlem karşısında almış oldukları tavırlar üzerinde sosyal çevrenin etkisi olduğunu söylemekle birlikte, bunda bilinç altı faktörlerin büyük rol oynadığı görüşünü dile getirmektedirler. Bu görüşlere istinaden şairin bilinç altında “anne sevgisi’nin, “anne özlemi”nin büyük bir yer edinmiş olduğu, dolayısıyla da şiirlerinde anneyi simgeleyen su unsurunu öne çıkarttığı sonucuna varmak mümkündür. Şairin sık sık anne karnına duyduğu özlemi de, haricî âlemdeki güvensizlik, kargaşa ve benzeri olumsuzluklardan kaçıp sığınılacak güvenli bir liman arayışıyla açıklamak olasıdır. Çünkü hiç bir mekân, anne karnı kadar güven, huzur ve dinginlik sağlayamaz. Şair yetmiş bir yaşındayken yazdığı bir şiirinde bu özlemini şöyle dile getirir:

Annemin karnında yeniden yerimi almak istiyorum. 

Psikanalist O. Rank’a göre çocuk ana karnındayken “Homeostatik” bir denge içindedir. Bu dönem, onun halinden memnun olduğu en mutlu dönemidir. Doğumdan sonra ise birey çeşitli engel ve sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır. Birey, yaşamı boyunca, bilinçsiz olarak ana karnındaki yaşamının özlemi içindedir. Bütün davranışlarının gerisindeki güdü budur. Bir engelle karşılaşan bireyin kıyı bucak kaçmasının nedeni de burada aranmalıdır.

Kabbanî, sosyal hayattan uzak ve içine kapanık biridir. Tek başına kalmayı, insanlarla bir arada bulunmamayı tercih eden bir kişiliği vardır. Bir söyleşide kendisi bu yapısını dolaylı bir yolla ifade etmekte; bir lokantaya gittiğinde kimsenin bulunmadığı tenha bir köşeye oturmayı hep tercih ettiğini söylemektedir. Bu davranış biçimleri ve “anne karnına duyulan özlem”, onu pesimist bir kimliğe sokan çevresel faktörlerin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç itibariyle Nizâr Kabbânî’nin şiir dünyasındaki çocuksu tavırların ya da eğilimlerin onun herhangi bir rahatsızlığından kaynaklandığını sanmıyoruz. Psikanalistler, kişinin çocukluğa dönüş arzusunu anneye bağlılık duygusu ile açıklarlar. Çünkü onlara göre çocuğun kişilik gelişmesinde anne önemli bir rol oynamaktadır. Nitekim Modern psikoloji de, emme dönemini, gerek kişinin daha sonraki yaşamında gerekse karakterinin oluşumunda ne kadar önemli bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Bazı ruh bilimcilerinin görüşüne göre, anne bedeninin bir parçası olan çocuk, doğum olayı ile âdeta bir şok geçirmektedir. Çocuğu bu durumdan kurtaran anne sütüdür. Çocuk anne sütünden fizyolojik doygunluk kadar ruhsal doygunluk da elde etmektedir. Çünkü çocuk annesinin memesini emmekle, bilinçli ya da bilinçsiz olarak onun bir parçası olduğunu anlamaktadır. Bu aynı zamanda sevgi ve güven gereksiniminin karşılanmasına da olanak sağlamaktadır. Çocuğun zamansız ya da birdenbire sütten kesilmesi onun ruhsal yapısını zedelemektedir. Çocuğun normal olarak meme emmesi dokuz ile on iki aydır. Bu sürenin daha uzun olması, çocuğun anneye bağlı kalmasına yol açmaktadır.

Kabbânî’nin annesinin kendisini yedi yaşına kadar emzirmesi, on üç yaşına kadar ona eliyle yemek yedirmesi, kendisine karşı kardeşlerinin aleyhine göstermiş olduğu ayrıcalıklı ilgi ve sevgi, Kabbânî’nin bilinç altına anne sevgisini, anne kucağı huzurunu ve anne karnı güvenliğini yerleştirmiş olmalıdır. Divanlarında önemli bir yer tutan “anne”yi şu veya bu yönüyle işleyen şiirleri, bu açıdan bakıldığında daha ilginç ve farklı bir anlam kazanmaktadır.

Salih Tur