Martı Serçe ve Bürokrat (6.hayal)

– Martıyı gören oldu mu?
– Martı yok bu akşam
– Kimse şarkı söylemeyecek mi bize ?

Kitabımdan çok yüreğimi okumasını istediğim okuyucu en renksiz sesiyle soruyor.

– Neden serçe? Son şiirinizde kırlangıç değil miydi bu?

– Kırlangıç genelde ötekini anlatırken kullanılır. Uzaktaki için hoş bir imgedir.Çünkü onlar genelde yüksekte
uçar ve insanla yakınlaşmazlar. Oysa serçeleri herkes tanır. Herkes serçelerle göz göze gelmişlerdir. Adı geçer geçmez , fotografik hafızanız çalışmaya başlar. Hatta ciddi bir çoğunluk çocukluğunda serçelere sapanla taş atmışlardır. Bu anlamda serçe biraz da vicdandır.Ama serçe imgesinin en büyük özelliği, (yani bu imgeyi güçlü kılan şey) serçenin bu kadar yakınımızda olmasına, bizimle iç içe yaşamasına rağmen evcilleştirilemez, kafeste yaşayamaz oluşudur. Yani hem çok yakınınızdadır, hem de asla size ait olmaz.

Eğer bir yazar aynı varlık için önce kırlangıç imgesiyle betimleme yapıyor, bir süre sonra imgesiniserçeyle
değiştiriyorsa, buradan anlarız ki geçen zaman içinde yazar öteki olarak gördüğüyle ,artık yakın bir ilişki
içerisindedir. Belki bu süre içinde dost olmuşlardır.Ama bu dostluğun kalıcılığı kuşkuludur.Bu yazarın
kendinden değilserçe imgesinin özelliğindendir.

Okuyucu bu açıklamadan ne anladı bilmiyorum. Aslında bizim ne anlatmak istediğimizi değil kendilerinin ne
anlamak istediklerini anlamaları daha iyi olur. Bu mantık zinciri bir üçüncü imgeye gider mi bilmiyorum.
İmgenin bittiği yerde insan başlar ki, o salt gerçek yazarların çok işine gelmez. Gerçek biraz da
matematiktir.Sayılabilen bir aşk yoktur.

Allah’ım seni çok ama çok seviyorum. Sana söyledikten birkaç dakika sonra iki gündür
kaybettiğim serçe , bütün göklerin altını üstüne getirip de bulamadığım serçe yanımdaydı. Küçücük
ve sıcak bedeni varlığıma, yüreğinin çıldırtan kıpırtısı yüreğime karıştığında “varlığında yok
olmak” bu dedim. İnsanlık milyarlarca yıldır bunu anlatacak kelimeyi arıyor.

Allah’ım benim onca vefasızlığıma rağmen, ne istersem yaptın. Senin rahmetini tanıdıkça o büyük
sırdan damlalar düşüyor ellerime.Sen kimseyi kolay kolay cehenneme sokamazsın..Çünkü her şeyi
olduğu gibi aşkı da sen yarattın. Aşkı yaratanın, yaratanım olduğuna inanmak ne güzel…

Günlerdir rüyalarıma giren, uğruna varlığımdan vazgeçtiğim gözlerine baktım. fark etti ve yavaşça kirpiklerini
kaldırdı .Gözlerinde küçük kristal bir gül vardı. Serçenin gözündeki kamaşmanın sırrına vakıf olmuştum artık.
Ve serçenin benden neden kaçtığını biliyordum. Sustum. Çaresizliğim ateşi dünyanın kalbinden söküp
yeryüzüne taşıyan, volkanların, bir derenin karşısındaki çaresizliğine benziyordu.

Bunu siz bilmezsiniz. Her şeyi eriterek kendi içine hapseden, yakarak ateşine katan volkanlar derelere gelince
susar. Çünkü o küçücük dere onun karnına girmez. Buharlaşıp kaçar ve sonra yeniden döner yağmurlarla.
Döndüğünde volkan sönmüş olur ve dere volkanın yaktığı toprağa can suyunu taşıyarak yeniden kurar
yemyeşil gözlü bahçeleri… Bahçelerin sırrı da dallarında serçeler saklansın diye varolmalarıdır.

Aman ha..! ağlama serçecik, o gül oradan akarsa, bütün ömrüm bir damla suyun ardında geçer, aman
ağlama.. felaketim olursun…

Canımdan yakın Allah’ım serçenin gözlerindeki kamaşmanın sırrına benim gözlerim nasıl dayanacak..Rabbim
bu sırra hazır değilim..

……………………………….

İzmir’e yağmur yağıyor. İzmir benim ellerime yapışıyor. Yağmuru kulaklarıma damıtıp; Kaçma diyor,
kaybetme onu ve pat diye konuş. Dillerin dolaşmadan ve yüreğinle konuş…

Küçük ışıklar su damlarında kırılıp gözlerimle oynuyorlar. Köşedeki kör numarası yapan dilenci, önemli
adamın makam şoförü, ıslanan simitlerinisaklayan çocuk, sevgilisini bekleyen şu uzun boylu köşedeki kız,
babası dün ölen oğlan, akşamın bütün seslerini kasketinde taşıyan oyuncakçı, trafik polisi, zabıtadan kaçan
seyyar satıcı, prenses, yüreği arabesk kokan taksici, eski hırkasına saklanan ihtiyar şarapçı , hepsi bana hadi
yine iyisin der gibisinden gülümsüyor..Siz görmüyorsunuz, o gülümseyişlerin arkasına gizlenen hüzünlü
kelebekleri. Akşam kelebeklerin ölüm zamanıdır..

Hüzünlerinin arkasında bu şehrin en kocaman yüreklişairinin ellerini kaybedişleri de saklıdır .Siz onu da
göremezsiniz. Birinin bulduğu diğerinin kaybettiğidir..

Sen yanımdasın.Yağmur kadar güzelsin. Ya da yağmur çok yakıştısana, dökümlü durdu üzerinde ..Ayrıntılar
önemlidir. Şairler bütün ayrıntıları görür.Ayrıntılarda gizlidir aşk ve ayrıntılar günün birinde şairleri öldürür.
Ayrıntı mı? Kaşlarından gözüne süzülen damla oradan da dudaklarına erişince yağmuru bile biraz
kıskanıyorum. Ayrıntı böyle bir şey işte, o damlayı görebilmekte gizlişiirin bütün gücü….

…………………………..

Sonra oturuyoruz karşılıklı.Gözlerine bakmamalıyım.Gözlerine bakınca yüzüm hırpalanıyor. Gözlerine bakınca
söyleyeceğim bütün kelimeler anlamlarını taşıyamaz hale geliyor.Dillerim dolaşıyor. Oradan buradan
saçmalıyorum işte…hiçbir şey söylememiş oluyorum.
Sen söyleyince anlıyorum kaçıncı kez aynışeyi tekrar ettiğimizi, ve benim ısrarla sorup, sen söyleyince tamam
dediğimi..
– sahi neydi o ?
– yarın yine sorarım
– kızmak da sana yakışıyor..
Serserim benim, küpeştelerden uyanan korsanım, ağzında asılı kalan küfrü hissedip bir yerde
susuyorum..sende anla beni…..O şarkıda ki gibi geç bulduğumu, çabuk kaybetmekten korkuyorum…belki

……………………………….

Şehir eksik olanın farkına vardı. Yağmurun dolaştığı bütün çatılarda sinsi bir inilti hakim.
-Martıyı gören oldu mu?
– Martı yok bu akşam
– Kimse şarkısöylemeyecek mi bize ?
– Birinin bulduğu,diğerinin kaybettiğidir.. Martı birini buldu ya da biri martıyı…

YAĞMURU KOYUN BU AKŞAM MARTI YERİNE,ÇİSİL ÇİSİL AĞLASIN SİZE

Şahan Çoker

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.