Bilinmeyenlerin
Renkten, kokudan, biçimden, ışıktan, kütleden ve
Coşkudan, hüzünden, sevinçten, acıdan ibaret olanların
Ya da öyle varsayılanların karşısında bilim adamı olmayı yeğlemem.
Şimdilik yazıyorum, yarın? Bilmiyorum.
Atamız Sokrates, anarnız Vislaya Şimborşka öyle dediler:
Bil – mi – ya – rum.
Ben onların hala cahil bir öğrencisiyim.
Şiirsel olanla şiir arasında bir fark yoktur.
Hatta çok küçük bir fark da yoktur.
Gözle görülür, elle tutulur koca bir uçurum vardır.
Akıl ile duyguyu, özgürlük ile doğayı
karşı karşıya getirirsek şiir ezilir, kesik süte benzer.
Hala yazıyorum. Demek ki anadilimi tam anlamıyla
öğrenememişim.
Jean Genet yazdıklarından ötürü mahkum olmuş.
Fransızcayı en iyi kullanan yazarlardan biri olan Genet:
“Fransızcayı
iyi okuyup yazabilseydim mahkum olmazdım.” demiş.
Bütün varlığımla katılıyorum.
Anadilimi ne kadar iyi bilirsem, anadil bilincim ne kadar gelişirse
Şiirimin sınırları da o kadar genişler, dünyamın da.
Şiir olmuş mu? Ben ona bakarım.
Bu yüzden rastlantıya inanmam.Yaza yaza yok edemezsek
Önümüzde rastlantısal bir sözcük yığını durur.
Onu şiir sanırız, kendimizi de şair.
Şiir olacak malzemeyi önce yürek görür
sonra göz, daha sonra da akıl.
Irmaklar ova olmak ister, ovalar ırmak…
Şiir her zaman arada kalır.