Sevaplar, yol arkadaşlarımız
Hayat yolunda yan yana yürürüz
Vicdan azapları başımızın belası,
Çıkış kapısı yolunda bu âlemin
Bizden hızlı yürürler önümüzde;
Ve ah! Kalbin o çarpıntısı, o vuruşları
Nelere mal olur bize!
Nedeni ve etkisi ne olursa olsun tatlı
Bir şeydir bu ya ve Akıl nasıl da
Bekler, çalmak için Sevinç’in büyüsünü
Ve yinelemek için ince gerçekleri, Vicdan da
Yüklenmiştir güç bir görevi, yani “kıssadan hisse çıkarmayı”
Hiraeth geçmez. Ama insan onunla yürümeyi öğrenir. Onu bastırdıkça ağırlaşır, kabul ettikçe yerini bulur. Çünkü her adlandırılmış duygu, biraz daha taşınabilir olur.
İnsanlar HİSSETTİKLERİ GİBİ davranırlar. Ne olduğumuzun anlaşılmasını sağlayan şey DAVRANIŞLARIMIZDIR, atik mi, ikircimli mi olduğumuz olduğumuzdur -dostça olsun ya da olmasın, dudaklarımızdan dökülen şeyler değil.
Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi Hepsi ardımızda kalır. Kimi sevinçler daha yüksektir Ne zaman başımızı çevirsek Eski siyah beyaz bir film gibi titrek, Geçmiş günlerin doruklarında Bir anıt misali görünür. Sevaplar, yol arkadaşlarımız Hayat yolunda yan yana yürürüz Vicdan azapları başımızın belası, Çıkış kapısı yolunda bu âlemin Bizden hızlı yürürler önümüzde; Ölüm kapısına bizden önce varır, Alaycı bir bakışla beklerler bizi… Ne sevinçler, ne kitaplar Yanımızda sadece Sevaplarla azaplar.
I Demiryolu kenarı, o ahşap evde Oturduk bir süre ve bundan böyle Hayat uzayıp gidecek gibiydi Demiryolu misali önümüzde. Neydi o garın adı, sen girdin… Kapısına dayanmıştım yağmurda Sen içeride, terk edilmiş, boş Korkunç ve ürpertici vitraylı Paslanmış raylı garda kaldın.
Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim Burda biraz vakfe mümkün mü beyim? Güzel de olsa güz hüzünlüdür; Haydi bu sararmış tomarı sar da, Beni en dertli yırlarla çağır. Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.
II İnceldi keder, inceldi inceldi… Geçti iğnesine günlerin Ve oyasını işledi kalbimize. Tez silindi tezhibi, laciverdi, Sevincin, neşenin, bahtın Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey, Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın?
III Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş? Bana bir yaklaşan var sen giderken… Bana dönük olmalı gözlerin, Uzaklaş ama yine bana dönük… En sönük ışık bile fazla artık. Ardımda adımları, ensemde soluğu Bir yaklaşan var bana, giderken sen.
Uzaklaş ama yavaş, ne bu telâş Ayrılık kalbimde bir elmastıraş. Sonu geldi… Sonu geldi günlerin ve güzeldi. Güzeldi eski Bostancı ve çivit mavisi sular, Deniz kestaneleri, kara tren, mavi diken Artık her şey uzaklaşıyor benden. Tanrım, bu görüntüler kaybolmamalı Ne eski Viyana, ne Londra, Vahşi Batı Ne Üsküdar kaybolmalı ne Edirnekapı.
Umarım kalkış gününden sonra Malik veya Rıdvan salonlarında, Tekrar seyrederiz oralarda. Uzaklaş, gülümse uzaktan bir kere, Yüzün öte bahçelerin de gülüyse, İçim aydınlanacaktır gülümse. Beni en dertli yırlarla çağır Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.
IV Ey Ezel Lodosçusu! Al eline tırmığını Ömrümün sahil yoluna vurmuş yığını, Karıştır, belki bulurum Altmışlı yılları bu arada Epiktetos ve Câvidnameli günler Bir de erken gidenleri yaşıtlardan. Şimdi türbe duvarlarına da yapışmış “Overlokçu aranıyor” ilanları.
Yoksa aranan ben miyim ey Lodosçu? Yoksa sence gençlik yalnız Kadıköy vapurlarına mı vâbestedir? Kulağım hep aynı sestedir Ey Ezel Lodosçusu! Sen de Çatlak, berbat ve sevdasız sesinle Beni en dertli yırlarla çağır. Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.
V Sefil bir sefinede gider sevincim, Kalbimse kıyıda kaybolur, yiter. Onu Nakkaştepe’ye nakşeylemeyin Defnedilsin, belki yeniden biter Beni ey damıtılmış güzellik!
Beni ey “hüsn”ün çehreleşmişi Beni en dertli yırlarla çağır, Çünkü çirkab ve çamur çoğalmıştır.
199 Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını, Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da, Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı.
200 Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman, Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten Ve sonunda para tutkusu onları satın alır Bir evlilikte – nedir ki geriye kalan? Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda.
201 Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi, Kimi kaçar ve saygınlığını yitirir böylece Ve namus etiketinin yararlarından yoksun kalır ki Böyle bir çiftin evliliği kolay düzelmez öyle Ve doğal karşılanmaz bu durum: sıkıcı Saraydan pis ağıla düşen kimi kadınlar Nice şeytanlıktan sonra oturur bir de roman yazar.
202 Haidee ise Doğa’nın geliniydi, bilmezdi bunları, Tutku’nun çocuğuydu o, Güneş’in ışığıyla Yıkadığı ve ceylan gözlü kızların öpücüklerini Bile kuruttuğu yerlerde doğmuştu Haidee, Sevmek için yaratılmıştı ve bağlı olduğunu Duymak için kendini seçen erkeğe, Orda burda söylenenlere, yapılanlara kulak asmazdı Ne korkusu, kaygısı, umudu, ne de başka bir sevdası vardı.
203 Ve ah! Kalbin o çarpıntısı, o vuruşları Nelere mal olur bize! Nedeni ve etkisi ne olursa olsun tatlı Bir şeydir bu ya ve Akıl nasıl da Bekler, çalmak için Sevinç’in büyüsünü Ve yinelemek için ince gerçekleri, Vicdan da Yüklenmiştir güç bir görevi, yani “kıssadan hisse çıkarmayı” Castlereagh bunları da vergilendirir mi diye meraktayım doğrusu
Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth.
Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir.
Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır.
Kısacası hiraeth, hatırlamaktan çok sezmektir. Geri getiremeyeceğini bile bile özlemektir. Ve bazen insanı insan yapan en derin duygu da tam olarak budur.
Hiraeth: Bir Eve Benzeyen Yokluk Bazen insanın içinde, nedeni bilinmeyen bir sızı belirir. Ne tam bir hüzündür ne de açık bir özlem. Daha çok, adı konmamış bir eksikliktir; insanın bir şeyleri geç kalmış gibi hissetmesine yol açan o tanıdık ağırlık. İşte bazı kelimeler, tam bu belirsizliğin içinden doğar. Hiraeth de onlardan biridir. Bir duyguya isim vermekten çok, insanın içindeki sessiz boşluğa bir yankı bırakır. Bazı kelimeler vardır; anlamları öğrenilmez, hatırlanır. İlk kez duyduğunda yeni gelmez, sanki zaten içindedir de yalnızca adı konmuştur. Hiraeth böyle bir kelimedir. Galler dilinin içinden sızıp başka dillerin kalbine yerleşir; çünkü anlattığı şey evrenseldir ama kolay tarif edilemez. Hiraeth, bir yere duyulan özlemden çok, bir hâle duyulan sessiz çağrıdır.
Bu kelimeyi anlamak için geçmişe bakmak yetmez; insanın iç boşluğuna bakması gerekir. Çünkü hiraeth, kaybedilmiş bir şeyden ziyade, geri dönülemeyeceği bilinen bir şeye yönelir. Kapısı olmayan bir eve varma isteğidir bu. Haritada yeri yoktur ama insanın içinde derin bir iz bırakır.
Özlemin Sessiz Türü Hiraeth, bağırmaz. Kendini dramatik cümlelerle ilan etmez. Daha çok akşamüstlerinde gelir; ışığın hafifçe solduğu, seslerin yavaşladığı saatlerde. Bir şarkının bitip de odada yalnızca yankısının kaldığı anlarda. İnsan o anlarda neyi özlediğini tam olarak söyleyemez ama özlediğinden emindir.
Hasret kavuşmayı hayal eder. Hiraeth ise kavuşmanın imkânsızlığını baştan kabul eder. Bu yüzden içinde garip bir sükûnet vardır. Acıtır ama yaralamaz; yorar ama yıkmaz. İnsan, bu duyguyla yaşamayı öğrenir. Onu taşır, bazen unutur, bazen bir kokuya, bir fotoğrafa, bir cümleye çarpıp yeniden hatırlar.
Zamanın Kıyısında Bir Ev Hiraeth’in merkezinde hep bir “ev” dolaşır. Ama bu ev taş ve topraktan yapılmamıştır. Bir annenin sesindeki titreşim olabilir, çocukken ezbere bilinen bir sokağın kokusu, ya da artık kimsenin oturmadığı bir masanın etrafındaki sıcaklık… Bazen de ayrılmak üzere olunan bir sevgilinin bakışında belirir; daha gitmeden eksilmeye başlamış bir yakınlıkta. Zaman geçtikçe bu ev dağılır; geriye yalnızca hissi kalır.
İnsan çoğu zaman fark etmeden, bir zamanı özler. Kendinin daha erken bir hâlini. Henüz kırılmamış, henüz öğrenmemiş, henüz eksilmemiş olduğu günleri. Hiraeth, tam da bu yüzden nostalji değildir. Nostalji hatırlamaya dayanır; hiraeth ise hatırlanamayan ama hissedilen bir şeye tutunur.
Aidiyetin Gecikmiş Hâli Hiraeth, aidiyet duygusunun gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. Her yerde bulunup hiçbir yere ait olamama duygusunda büyür. Modern hayatın hızında, ilişkilerin yüzeyselleştiği, mekânların geçici olduğu bir çağda daha sık hissedilir.
İnsan artık her yere gidebilir ama hiçbir yerde kök salamıyordur. İşte hiraeth, bu köksüzlüğün iç sesi olur. “Ben aslında nereye aittim?” sorusu net bir cevap bulamaz; ama soru sormaya devam eder. Hiraeth de bu sorunun susmayan yankısıdır.
Dilin Bittiği Yer Hiraeth’in başka dillere tam çevrilememesi bir eksiklik değil, bir işarettir. Bazı duygular çevrildikçe küçülür. Bu kelime, şiirin alanına daha yakındır; düz cümlelerden çok boşluklarda yaşar. Söylenenlerden ziyade söylenmeyenlerde kendini belli eder.
Belki bu yüzden, insanlar bu kelimeyle karşılaştıklarında hafifçe duraklar. “Bunu ben de hissetmiştim” derler. Adını bilmiyorlardır ama duyguyu tanırlar. Hiraeth, insanın yalnız olmadığını fısıldayan kelimelerdendir.
Bir Yankı Olarak Hiraeth Hiraeth geçmez. Ama insan onunla yürümeyi öğrenir. Onu bastırdıkça ağırlaşır, kabul ettikçe yerini bulur. Çünkü her adlandırılmış duygu, biraz daha taşınabilir olur.
Hiraeth, geri dönmeyeceğini bile bile özlemektir. Bir eksiklikle barışmak, bir yokluğu eve benzetmektir. Ve belki de insanı derinleştiren şey tam olarak budur: Kaybolmuş bir şeye duyulan bu sessiz sadakatle yaşamaya devam edebilmek.
Yürümek Belki de her insan, hayatı boyunca hiç gidemeyeceği bir yere doğru yürür. O yer ne bir şehirde ne de geçmişin tam bir anındadır. Daha çok, içimizde kapanmamış bir kapının önünde durur. Hiraeth, işte o kapının önünde bekleme hâlidir. Açılmayacağını bile bile orada durmak, seslenmemek ama vazgeçmemek… Ve bazen, insanı derinleştiren şey tam olarak budur: Daha yanındayken bile vedasını sezdiğimiz bir şeye, dönülmeyeceğini bile bile kalpten yer açabilmek.
Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz – ve yürekten Tanrı’ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İnsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı’yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur’da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır.
***
Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü?
Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda inayete duyulan daha güçlü inancın ve daha büyük ihtiyacın getirdiği cesaret. Doğa da sanki duygularımızı paylaşıyor gibi değil miydi? Birkaç saat önce hava çok griydi ve oldukça kasvetliydi.
***
Böyle anlar çok uzun sürmez ve kısa bir süre sonra vedalaşmak zorunda kaldık.
***
Tanrı güvenilirdir, gücünüzü aşan biçimde sınanmanıza izin vermez. Dayanabilmeniz için sınamayla birlikte çıkış yolunu da sağlayacaktır.
Bu şeylerin hiçbiri seni etkilemesin.
***
Mektubunda bana çok dokunan bir cümle var. “Keşke her şeyden uzak olabilseydim” diyorsun. “Çünkü her şeye sebep olan benim ve herkese yalnızca acı veriyorum. Tüm bu mutsuzlukları kendi başıma da çevremdekilerin başına da yalnızca ben getirdim.” Bu sözlerin bana çok çarpıcı geldi çünkü aynı duyguları, ama tamı tamına aynısı, ne bir dirhem eksik, ne bir dirhem fazla, ben de hissediyorum.
***
Evet, İsa’nın o sözleri hiç kuşkusuz Tanrı’nın ağzından çıkan ve insanın yaşamında ihtiyaç duyduğu sözlerdir – çünkü insan sadece ekmekle yaşamaz ve bu sözlerde ne kadar çok şey aranırsa o kadar çok şey bulunur. Aertsen’in naaşının yanında durduğum sırada, ölümün dinginliği, vakarı, görkemli sessizliği biz yaşayanlara kıyasla öylesine üstündü ki hepimiz kızının büyük bir yalınlıkla söylediği şu sözlerin doğruluğunu içimizde duyduk: “Yaşamın ağır yükünden kurtuldu, bizlerse katlanmaya devam etmek zorundayız.” Yine de o eski yaşamımıza öylesine bağlıyız ki. Çünkü umutsuz dönemlerimizin yanı sıra mutlu anlarımız da var, yüreğimizin, ruhumuzun neşeyle dolduğu, sabahları cıvıl cıvıl ötmekten kendini alamayan tarlakuşu gibi coştuğumuz. Ruhumuz kimi kez sıkışsa, korkulara kapılsa bile… Sevdiğimiz herkesin, her şeyin anısı olduğu gibi duruyor ve yaşamımızın akşamında yeniden uyanıyor. Evet, anılar ölmüş değil, yalnızca uykuda. Ve bunlardan bir hazine toparlamak hiç de kötü değil. Kabul edersen hayalimde elini sıkıyorum, senin için her şeyin en iyisini diliyorum, bana yakında tekrar yaz.
***
Cebimde her zaman para bulunmamasına üzülmüyorum. O kadar çok şeye büyük bir özlemim var ki elimde para olsa, pekâlâ onlar olmadan idare edebileceğim ve beni şu anda gerekli çalışmalardan alıkoyacak kitaplara ve başka şeylere belki çarçabuk harcarım; şu anda bile ilgi dağıtacak şeylere karşı koymak her zaman kolay değilken, elimde para olması işleri sadece daha da kötüleştirir. Kaldı ki insan bu dünyada zaten fakir ve muhtaç kalır, bunu daha önce gördüm; oysa insan bir şeyde zenginleşebilir, o da hayatın gayesidir, kişi Tanrı katında zengin olabilir ve bu ondan hiç geri alınmayacak şeydir. Paramızı en güzel kitaplar vesaire için çarçur etmektense, daha akıllıca harcayabileceğimiz ve gençliğimizde epeyce para harcamış olmaktan pişmanlık duyabileceğimiz bir zaman, yani belki kendi ailemizin ve gözetip düşünecek başka yakınlarımızın olacağı bir zaman gelebilir. Anne babamızın da avuntu bulamadığı ve kasırgaya tutulduğu bir zaman vardı.
***
Bizden daha başarılı ve daha iyi durumda olanlara baktığımızda, başkalarınınki kadar güzel olmadığı için çok geçmeden kendi hayatımızdan nefret etme noktasına varırız.
***
Sanki hayat üzerine titrememiz gereken yararlı ve değerli bir şey gibi geldi bana, kendimi uzun süredir olmadığı kadar neşeli ve canlı hissettim; çünkü hayat bana rağmen yavaş yavaş benim için çok daha az değerli, çok daha önemsiz ve sıradan hale gelmiş durumda ya da bana öyle görünüyor. İnsan başkalarıyla birlikte yaşadığında ve onlara bir muhabbet duygusuyla bağlı olduğunda, birbirimize muhtaç olduğumuz ve aynı yolda beraber yürüdüğümüz düşüncesiyle, varoluşu için bir sebep bulunduğunun, tamamen değersiz ve gereksiz olamayacağının, belki şu ya da bu sebeple yararlı olduğunun farkına varır. Ne var ki gerçek özsaygı, başkalarıyla ilişkilere de çok bağlıdır.
***
Şaka bir yana, aramızdakı ilişkinin her iki taraf açısından güvenilir olmasının daha iyi olacağını açık yüreklilikle düşünüyorum. Senin için ya da evdekiler için rahatsız edici ya da can sıkıcı olduğumu, hiçbir işe yaramadığımı ciddi olarak hissetmem gerekiyorsa ve kendimi karşınızda fuzuli ya da gereksiz bir kişi olarak hissetmek için zorlanmaya devam edeceksem, öyle ki benim ortalıkta olmam daha iyi olacaksa ve başkalarının yolundan çekilmek için gittikçe daha fazla çaba göstermeye devam edeceksem, evet, durumun sahiden böyle olduğunu ve başka türlu olamayacağını düşünürsem, bir hüzün duygusuna kapılırım ve çaresizlikle boğuşmak zorunda kalırım.
Bu düşüncelere katlanmam zor, hele ikimizin arasında ve ailemizde bu kadar çok anlaşmazlığa, mutsuzluğa ve üzüntuye yol açtığım düşüncesine katlanmam daha da zor.
Durum gerçekten böyleyse, bana çok uzun süre yaşamanın bahşedilmemesini isterim doğrusu. Fakat bu beni aşırı, iyice derin sıkıntıya boğduğunda, bir süre sonra aklıma şu düşünce de gelir: Bu belki sadece kötü, korkunç bir rüyadır ve belki sonradan durumu daha iyi anlayıp kavramayı öğreneceğiz. Ama sonuçta işin gerçeği böyle değil. Günün birinde daha iyiye gitmekten ziyade daha kötüye gitmeyecek mi? Daha iyiye doğru bir düzelmeye inanmak, birçok kişiye hiç kuşkusuz aptalca ve boşuna görünecektir. Bazen kışın öylesine keskin soğuk olur ki insan şöyle der Hava böylesine soğukken, yazın gelip gelmeyeceğinden, kötünun iyiye ağır basıp basmayacağından bana ne? Ama hoşumuza gitsin ya da gitmesin, katı buz nihayet son bulur, güzel bir sabah rüzgârı çıkar ve bir rahatlama duyarız. Havanın doğal halini değişkenliğe ve değişime açık olan ruh halimizle ve şartlarımızla karşılaştırınca, durumun düzelebileceği yönünde hâlâ bir umut taşıyorum.
***
Amsterdam’dan ayrılırken, köle pazarındaymışım gibi bir hisse kapıldım. Anlayacağın, benim gözümde bu sadece dangalaklıktı, özellikle de benim baskı uyguladığımdan söz ettiklerinde; bana anlattıkları o şeylerin beni öldüresiye hırpalamaya yönelik olduğunu ve “ondan başkası olmaz” tavrımın öldüresiye hırpalandığını sezdim. O sevginin yerine bir boşluk, sonsuz bir boşluk geçmelk üzere öldüğünü öyle dosdoğru olmamakla birlikte oldukça çabuk hissettim. Bildiğin gibi Tanrı’ya inanan biriyim, sevginin gücünden hiç kuşku duymadım. Ama birden şöyle bir şey hissettim, Tanrım, Tanrım, beni niçin terk ettin? Ve artık benim için hiçbir şeyin anlamı kalmadı. Düşünmeye daldım. Acaba kendi kendimi mi kandırdım……… Ey Tanrı, bir Tanrı yok! Amsterdam’daki o korkunç, o soğuk karşılamaya dayanamazdım – mesele hesaplaşmaya geldiğinde, insanlar gerçek renklerini belli ederler.
Cüppeleri içinde ve kır saçlarıyla o kadar saygın görünen Muhterem J.P.S. ve Muhterem T.v.G., kapalı kapılar ardından konuştukları gibi, kürsüden sevgi üzerine vaaz vermeye cesaret edebilirler mi? Öyle bir şey yapmazlar.
Peygamberin rüşvetle yoldan çıkan düzenbaz rahiplere yönelik şu sözleri aklıma geldi: “İsrail halkının ileri gelenleri karanlıkta neler yapıyorsunuz?”
Yeter. Dikkatimi başka tarafa çeken ve beni avutan Mauve oldu. Kendimi var gücümle işime verdim. Derken M. beni yüzüstü bıraktıktan ve ben birkaç gün hasta yattıktan sonra, Ocak sonunda da Christien’le tanıştım.
Theo, diyorsun ki K.V’yı gerçekten sevmiş olsan, böyle bir şeyi yapmazdın.Ama Amsterdam’da bana söylenenlerden sonra bunu sürdüremediğimi şimdı daha iyi anlıyor musun? O zaman umutsuzluğa mı düşmeliydim? Dürüst bir adam niçin umutsuzluğa düşsün? Ben alçak bir herif değilim, böyle fena muameleye uğramayı hak etmiyorum. Peki, onlar ne yapabilir? Doğru, onların üstünlüğü vardı, Amsterdam’da önümu tıkadılar. Ama onlardan artık nasihat istemiyorum ve kemale ermiş biri olarak şunu soruyorum. Evlenmekte özgür müyüm, evet mi, hayır mı? Bir işçi elbisesi giymekte ve bir işçi gibi yaşamakta özgür müyüm, evet mi, hayır mı? Kime hesap vermek durumundayım? Kim beni zorlamaya çalışacak?
Beni durdurmak isteyen varsa, öne çıksın! Anlayacağın, Theo, bitkinim ve bezginim. Bir daha düşün anlayacaksın.
***
Şu ya da bu ayda bana boya, tuval vs. göndermen çok zorlaşırsa gönderme; inan ki bana, dalgın bir şekilde sanatla uğraşmaktansa yaşamak daha iyi. Ve her şeyden önce, eviniz hüzünlü ya da kederli olmamalı. Önce bu, sonra resim gelir.
***
Sözcüklere gerek kalmadan beni anlayacaklarını sandım.
***
Karşılaşmanın dostça olup olmaması pek umurunda değil, beni üzen şey yaptıklarına üzülmemiş olmaları. O zaman HİÇBİR ŞEY YAPMADIKLARINI sanıyorlar ve bu bana çok ağır geliyor.
***
Bir süre önce Geest yöresinde, geçen yılın başlarında Sien’le birlikte sıkça dolaştığımız sokaklarda ve ara yollarda epeyce yürüdüm. Oradaki her şeyin gözüme güzel görünmesini sağlayan yağmurlu bir hava vardı; eve döndüğümde tıpkı geçen yılki gibi dedim ona. Bunu düş kırıklığıyla ilişkili olarak yazıyorum hayır, hayır, bütün doğada olduğu gibi aşkta da solma ve yeniden tomurcuklanma vardır ama hepten tükenme yoktur. Sular alçalıp kabarır ama deniz yine deniz olarak kalır. İster bir kadına, ister sanata dönük olsun, aşkta da bitkinlik ve güçsüzlük vardır ama Kalıcı bir düş kırıklığı yoktur.
Dostluk gibi aşka da sadece bir duygu olarak değil, esas itibariyle bir eylem olarak saygı duyarım -özellikle emek ve çaba içerdiğinde, yorgunluğun ve güçsüzlüğün başka bir yanı vardır.
İnsanlar içtenlikle ve dürüstçe sevdiğinde, zor zamanları ortadan kaldırmaya yetmese bile, huzurlu olurlar bence.
Gözlerim daha kötüye gitmediği, aslında şimdiden çok daha iyi olduğu için sevinçliyim ama tam geçmiş değil ve dikkatli olmalıyım. Keyfimin yerinde olmadığını sana söylemeliyim.
Seninle konuşma isteğiyle öylesine doluyum ki- iş konusunda umutsuz değilim, cansız ya da güçsüz değilim ama bayağı çıkmazdayım ve bunun sebebi tartışılabilecek insanlarla biraz sürtüşmeye ihtiyaç duymam olabilir. Mevcut koşullarda burada kiminle tartışabilirim ki? Şu anda içimi dökebileceğim tek bir kişi yok kimseyi güvenilir bulmamamdan DEĞİL, durum hiç öyle değil ama maalesef böyle kişilerle çok az temasım var.
G&Cie’de çalışmak üzere yıllar önce Lahey’e ilk gelişim aklıma geliyor bazen; geçirdiğim üç yılın ikisi oldukça tatsızdı ama sonuncusu çok daha mutluydu; kim bilir, bu sefer de benzer bir şey olabilir.
İşler en dibe vurduğunda kesinkes düzelir sözünü severim ama bazen şunu soruyorum: Şu ana kadar “en dipte” miyiz? Böyle bir durumda “düzelme” nahoş olmaz. Her neyse.
***
Ama aynı zamanda, yaşamın bir evresi de sona ermiştir. Bu, bazı şeylerin artık hiçbir zaman geri gelmeyeceğini düşündürdüğünden melankoliye sürüklüyor insanı. Belirli bir pişmanlık duymak da saçma bir duygusallık değil aslında. Evet, birçok şey gerçekten de 30 yaşında başlıyor, o yaşta her şeyin bitmiş olduğu da doğru değil. Ancak, yaşamın veremeyeceğini anladığı birtakım şeyleri beklememeyi öğrenmiş oluyor kişi; üstelik her geçen gün daha iyi kavrıyor ki yaşam yalnızca bir ekme dōnemidir, hasat mevsimi yoktur burada.
İnsanın kimi kez başkalarının kendisi hakkındaki fikirlerine kayıtsız kalması, çok büyük bir baskı yaratırsa bunları silkip atabileceğini düşünmesi bu yüzdendir belki de.
Belki bu mektubu da yırtıp atsam iyi olacak.
***
Ama inan ki bana, bunu açıklamada bulunmak için söylüyorum, gidişatı değiştirme yönünde bir ivedilik, olasılık ya da istek gördüğüm için değil. Hayatı pek bilmeyiz, gizli yönlerinden çok bihaberiz; zaten her şeyin bunak ve sarsak haliyle göründüğü bir çağda yaşamaktayız ve bizi biraz daha basit uğraşla meşgul halde, bir varlık nedeni kazanan görevlerle köşemizde sakince kalmaya zorlayan bir yüküm bulmamız talihsizlik değildir.
Yaşadığımız şu günlerde kavga etmiş olmaktan mahcup halde bir kavgadan dönme riski içindeyiz.
***
Heyhat, elbette haksızca olsa bile, çoğu kez nefesten ve inançtan yoksunuz ve işte yine aynı noktaya dönüyoruz Buna rağmen çalışmak istiyorsak, hem zamanın inatçı haşinliğine, hem de bazen sürgün kadar dayanılmaz olan yalnızlığımıza boyun eğmek zorundayız. Nispi anlamda belirtmek gerekirse, böylece kaybolup giden yıllarımızdan sonra, şimdi önümüzde yoksulluk, hastalık, yaşlılık, delilik ve hep sürgün var. “Osiris rahibesi Telhui’nin asla bir şeyden yakınmayan kızı Thebe kutlu olsun, demenin vakti sahiden.
İyi insanların hatırasını yaşatırken, böylesi genelde hırslılar arasında yer almaktan daha değerli olmaz mı?
Theo’nun bana gönderdiği Shakespeare takımını okumaya bayağı dalmış durumdayım; burada biraz daha zor okumalar için gerekli süküneti nihayet buldum. Once krallar dizisini ele aldım, bunlardan II. Richardı, IV. Henry’yi, V. Henry’yi ve VI. Henry’nin bir kısmını okudum – zira bu dramlar en az aşina olduğum eserleri. Kral Lear’i okudun mu? Neyse boş ver, kendim bu okumalardan başımı kaldırınca yatışmak için her zaman gidip bir ot sapına, bir çam ağacı dalına, bir buğday başağına uzun uzadıya bakarken, böyle dramatik kitapları okuman için seni çok fazla sıkıştırmamam gerekir sanırım.
Yani, sanatçıların yaptığını yapmak istiyorsan, mavimsi yaprakları olan, sapların üstünde kibar kıvrılışlarla yükselen tomurcukları olan beyaz ve kırmızı gelinciklere dik gözünü. Sıkıntı ve kavga saatleri gidip aramamıza gerek kalmadan, gelip bizi bulacaktır mutlaka.
Cor’dan ayrı kalmak zor olacak. Üstelik yakında olacak sahiden. Sebebi anlaşılmayan bütün şeyleri düşününce, buğday tarlalarına dalıp gitmekten başka ne yapılabilir ki? Onların hikâyesi, bizim hikayemizdir. Ekmekle beslenen bizler de hatırı sayılır bir ölçüde bizzat buğday değil miyiz? Hayal gücümüzün bazen arzu ettiğine nispetle, tıpkı bir bitki gibi hareket etmekten acizken, buğdayın başına geldiği şekilde, büyüyüp serpilmeye ve olgunlaşınca biçilmeye razı olmamız gerekmez mi en azından?
Bak, sana söyleyeyim, kendi adıma artık iyileşmeyi istememenin, daha fazla güce kavuşmayı istememenin en akıllıca yol olacağı görüşündeyim ve muhtemelen buna, çatlak olmaya alışacağım. Biraz daha erken, biraz daha geç, benim için ne önemi olabilir ki bunun?
***
Yaşam ne gizemli bir şey; aşk ise o esrarın içinde bir başka gizem. Bir anlamda hiçbir zaman aynı kalmıyor ama meydana gelen değişiklikler gelgit olayında suların alçalıp yükselmesi gibi -yani, denizde gerçek bir değişiklik olmuyor.
***
Aşka gelince, işin alfabesini öğrenip öğrenmediğini gerçekten bilmiyorum. Sence küstah mıyım? Kastettiğim şu: İnsan aşkın ne olduğunu en iyi bir hasta yatağının başucunda, bazen cebinde tek metelik olmaksızın oturduğunda hisseder. İlkbaharda çilek toplamaya benzemez bu o fasıl ancak birkaç gün sürer ve ayların çoğu sıkıcı ve daha kasvetli geçer ama o kasvette insan yeni bir şey öğreniyor. Bazen bana bunu biliyormuşsun gibi gelirken, bazen de bilmediğini düşünüyorum.
***
Kardeşim, haber vermeden beni terk etmiş gibi görünüyorsun; eğer bunu bilerek yaptıysan, bana göre vefasızlık olur ama BÖYLE bir şey MÜMKÜN olmadığı için, “bana açıklamada bulun.” Bunun arkasında ne fazlası, ne azı vardı. Leydi Macbeth hakkında söylediklerime gelince, bir soru bile olmayan, sadece sana şunu sezdirmeye dönük bir genel çıtlatma olarak doğru yorumlamışsın: YA böyle bir şey ya da bir yanlış anlama olmalı.
Ancak şunu da bil ki kardeşim, dış dünyadan kesinlikle kopuk durumdayım tabii senin dışında. Öyle ki bunu belirtmiş olmasam bile, “taşkınlık” şöyle dursun, sıkıntı içinde olduğum bir sırada mektubunun gelmeyişi beni çıldırtmaya yetti. Çünkü sanırım, hayati organlarımı gagalayan kaygıları aşmış durumdayım, bu eziyeti anlaşılır saymaktayım, öyle olsun, her ne kadar bunu hak etmesem de. “Sonuçta başka biri solacaksa, serpilip canlanmayı istemem,” meselesine gelince, bir ültimatom olarak algıladığın şeye zemin hazırlayan bu sözleri GEREK “taşkınlık”, GEREKSE “ıstırap” içindeyken söylemeyi umarım.
Bana öyle geliyor ki “taşkınlık” içindeymiş gibi konuştuğum sonucuna varman oldukça sığ ya da acelecí – ancak sözlerim ifade ettiğim tarzda olmalıydı, içimden geçen şey kesinlikle öyle değildi.
***
Karanlık gölgelere, kaygılara ve güçlüklere rağmen, ayrıca ne yazık ki insanların müdahaleleri ve dedikoduları arasında, kendime yolunda ilerle dememin sebebi bu. Theo, şuna emin ol ki haklı olarak söylediğin gibi, kafamı takmasam bile, bu durum çoğu kez beni içime işleyecek kadar etkiliyor. Ama niçin onlarla artık tartışmadığımı ve kafamı takmadığımı biliyor musun? Çünkü çalışmak zorundayım, dedikodular ve güçlükler yüzünden yolumdan sapacak kadar kendimi koyuvermem mümkün değil.
Ama kafamı takmamamın sebebi, onlardan korkmam ya da onlara söyleyecek söz bulamamam değil. Ayrıca çoğu kez ben yanlarındayken hiçbir şey söylememeleri ve hatta arkamdan hiç konuşmadıklarını ileri sürmeleri dikkatimi çekti. Sana gelince, asabımı bozmamak ve çalışmamı aksatmamak açısından tartışmaya girmediğimi bildiğinden, tutumumu anlayabilirsin ve korkakça davrandığımı düşünmezsin, öyle değil mi?
Kendimi kusursuz gördüğümü ya da birçok kimsenin beni aksi bir kişi olarak görmesinde kusurumun olmadığı kanısını taşıdığımı sanma. Sıklıkla fena halde ve huysuzca melankolik, hırçın hale geliyorum, bir tür açlık ve susuzluk içindeymişçesine yakınlık özlemi duyuyorum, yakınlık görmeyince de kayıtsız, haşin biri kesiliyorum ve hatta bazen yangına körükle gidiyorum. Muhabbetten hoşlanmıyorum; insanlarla ilişkiye girmek ve sohbet etmek çoğu kez can sıkıcı ve zor geliyor bana. Ama bunun tamamen olmasa bile büyük ölçüde nereden kaynaklandığını biliyor musun? Basbayağı asabiyetten – hem maddi, hem manevi anlamda son derece duyarlı biri olarak, böyle bir huyu aslında derin bedbahtlığa düştüğüm yıllarda edindim. Durumu bir doktora sorarsan, soğuk sokaklarda veya kapıların dışında geçirilen gecelerin, ekmek kazanma endişesinin, gerçek anlamda bir işe sahip olmamanın getirdiği sürekli gerilimin, arkadaşlarla ve aileyle ilişkilerdeki üzüntünün mizacımdaki tuhaflıkların en az dörtte üçüne yol açmasının nasıl kaçınılmaz olduğunu hemen bütünüyle anlayacaktır. Bazen aksi ruh haline kapılmam ya da bunalım dönemleri yaşamam buna bağlanamaz mı acaba?
Ama ne senin ne de konuyu düşünme zahmetine giren başka birinin bundan dolayı beni kınamayacağını ya da katlanılmaz bulmayacağını umarım. Bununla mücadele ediyorum ama böyle bir çaba mizacımı değiştirmiyor. Kaldı ki bunun sonucunda kötü bir yanım olsa bile, lanet olsun, öyle işte, iyi bir yanım da var. Bunu göz önünde tutamıyorlar mı?
***
Şu anda tarif edilemeyecek ölçüde felce uğramış ve perişan olmuş bir resim dünyasında yaşıyoruz. Sergiler, tablo dükkânları, her şey, ama her şey parayı avucunda tutan insanların elinde. Bunu kafamdan uydurduğumu sanmamalısın. İnsanlar ressamın kendisi öldüğünde eserlerine bir sürü para ödüyor. Yaşayan ressamları ise artık aramızda olmayanların eserlerini itiraz edilemez bir tavırla öne çıkararak aşağılamış oluyor.
Bunu değiştirmek için bir şey yapamayacağımızı biliyorum. Dolayısıyla huzur uğruna duruma boyun eğmek, bir tür himaye bulmak ya da zengin bir kadını tavlamak şart; aksi halde çalışmak mümkün değil. Eserlerle bağımsızlığa kavuşma, başkalarını etkileme açısından beslenen bütün umutlar kesinlikle boşa çıkar.
***
Peder ikimiz ve insan olan herkes gibi pişmanlığı bilen biri değil. O kendisinin doğru olduğuna inanırken, sen, ben ve başka insanlar içimizde hataları ve beyhude çabaları barındırdığımız duygusunu sindirmiş durumdayız.
Peder gibi insanlara acıyorum, içimde onlara karşı bir kızgınlık duygusu bulamıyorum çünkü onların benden daha mutsuz olduğu kanısındayım.
***
İnsanlar HİSSETTİKLERİ GİBİ davranırlar. Ne olduğumuzun anlaşılmasını sağlayan şey DAVRANIŞLARIMIZDIR, atik mi, ikircimli mi olduğumuz olduğumuzdur -dostça olsun ya da olmasın, dudaklarımızdan dökülen şeyler değil.
***
Ama olayların gidişatından dolayı belli maddi sıkıntılarla karşılaşacağın görüşündeyim basbayağı. Sana tavsiyem, bir şeyde tasarruf edebiliyorsan, tasarruf et, yani kenara bir şey koyman mümkünse, kenara bir şey koy.
Şu anda hiçbir şeyim yok ama belli planlarıma biraz ilgi uyandırmak için çalışacağım, ileride hiç kimse benimle birlikte Drenthe’ye dönmek istemezse, oraya yerleşebilmek için en azından kendi adıma biraz borç bulma yolunu arayacağım. Taşkınlık içinde değilim, hiçbir şeyim yok.
Maddi durumunun uzun bir süredir ne kadar sarsıntılı olduğunu anlamış durumdayım, çok fazla yük üstlendin. Şimdi gelecekte durumun düzeleceği görüşündesin, benim görüşüm ise Paris’teki geleceği düşmanca bulacağın yönünde. Tekrar belirteyim, yanılırsam bana alabildigine gülebilirsin ve kendim de güleceğim. Eğer sırf asabiyetim beni yanıltıyorsa, peki, suçlu asabiyetim olsun, ama korkarım ki etkisi çok büyük olacak bir musibetle karşı karşıyasın.
***
Dönüp geriye baktığımda, birbirimizi yanlış anlama noktasına nasıl vardığımı yeterince açıklıkla görüyorum.
..
Bugün Mauve’la karşılaştık, aramızda çok kötü bir konuşma geçti, bundan sonra onunla hiçbir zaman barışamayız artık. Mauve o kadar ileri gitti ki artık dediklerini geri alamaz, zaten almak istemez. Gelip çalışmalarımı görmesini, oturup konuşmamızı rica etmiştim. Düpedüz reddetti: “Kesinlikle sizi görmeye gelemem. O iş bitti.”
…
Biri durup dururken “pis bir karakterin var” derse, ne yapabilirim yani? Arkamı döndüm, tek başıma yoluma gittim, ama Mauve’un bana böyle bir şey demeye cüret etmesi yüreğimi derin bir kederle doldurdu. Ne demek istediğini sormayacağım ona, herhangi bir açıklama talep etmeyeceğim, öte yandan özür de dilemeyeceğim.
***
Ve insanın yeryüzünde verilecek bir savaşı olduğu doğruysa, o bezginlik duygusu ve başın yanıp tutuşması, uzun süredir mücadele ettiğimizin bir göstergesi değil midir?
***
Her yaştaki her kadın sevdiğinde ve sevecen olduğunda, bir adama anın sonsuzluğunu değil, sonsuzluk anını yaşatabilir.
***
“Çocukluk da gençlik de boştur” ibaresinin neredeyse tamamen doğru olduğunu, heyhat, şimdiden görüyorum.
***
İki insan birbirine inanmalı.Her ikisi de birbirini yüreklendirmeli desteklemeli.
***
Dış dünyaya karşı öyle çok cesaret, öyle çok enerji, öyle çok sükûnet göstermek zorundayız ki.
***
Yalnız, benim omuzlarımın bunca ağır bir yükü kaldıracak kadar geniş olmadığını vurgulamam gerek.
***
Bir daha kriz geçirmeme umudunu bir yana attım- tam tersine, bu tür krizlerin arada sırada yenileneceğini baştan kabul etmeli ve beklemeliyiz.
***
Ama insan hayatta istediğini yapamıyor, en çok bağlandığı yeri terk etmesi gerekiyor – fakat anılar kalıyor ve kayıp dostlar – aynadaki silik görüntüler gibi – hep hatırlanıyor.
***
Gerçekten sevilmeye değer şeyleri sadakatle sevmeyi sürdürebilirse kişi, sevgisini anlamsız, değersiz, önemsiz şeylere ziyan etmezse, zamanla daha çok ışığa kavuşacak, güçlenecektir.
***
Yorgunsak eğer, bu daha önceden çok uzun bir yolu yürüdüğümüzden değil midir? Ve insanın yeryüzünde verilecek bir savaşı olduğu doğruysa, o bezginlik duygusu ve başın yanıp tutuşması, uzun süredir mücadele ettiğimizin bir göstergesi değil midir? Güç bir görev üstünde çalışıyorsak, iyi bir şeyin peşinde koşuyorsak, tanrının haklı gördüğü bir savaşı veriyoruz demektir. Bunun en yakın ve dolambaçsız ödülü ise, bir çok kötülükten uzak kalabilmemiz.
***
Güzel bir kadından, güzel bir kızdan hoşlanmaz mısın diye sordu bana, ben de dedim ki çirkin, yaşlı, yoksul ya da herhangi bir nedenden ötürü bahtsız da olsa, hayat görgüleri, çektiği acılar, çileler yüzünden bir zekâ ve bir ruh edinmiş olan bir kadınla daha iyi anlaşabilir, uyuşabilirim.
***
İçten, candan yaşayan, gerçek acılar ve hayal kırıklıklarıyla karşılaşıp da yıkılmayan adam, her işi rastgelen ve bir bakıma bolluk içinde ömür süren adamdan daha değerlidir.
***
Çok, ama çok daha uzun süre yaşamamasının ve fazla acı çekmeksizin bu dünyadan ayrılmasının hiçbir şekilde onun için bir talihsizlik olmayacağı sessizce anlaşıldığında, huzur bu anlamda uygun bulunabilir. Önünde nispeten mekanik hayatla geçecek yıllar duruyorsa, yine huzura gerek var.
***
Ve hepsinden önemlisi, yazmak için öğrenim görmen gerektiğine inanmanı çok endişe verici bir mesele olarak bulmaktayım. Hayır, sevgili küçük kız kardeşim, dans etmeyi öğren veya bir ya da birkaç noter katibine, subaya, kısacası kime ulaşabilirsen ona sevdalan; Hollanda’da öğrenim göreceğine her türlü çılgınlığı yapman çok, ama çok daha iyi. O öğrenim kesinlikle insanı serseme çevirmekten başka bir amaca hizmet etmez. Bu yüzden bir daha lafını duymayayım
Kendi adıma, genelde içinden utançla ve rezaletle çıkabıldığım en imkânsız ve son derece uygunsuz gönül maceralarına hâlâ sürekli kapılmaktayım.
Ve bana göre bunda kesinkes haklıyım çünkü kendime şunu söylüyorum: Aşık olmam gereken önceki yıllarda, kendimi din ve sosyalizm meselelerine kaptırdım ve sanatı daha kutsal, şimdikınden daha kutsal saydım Din, hukuk ya da sanat niçin o kadar kutsaldır? Aşk dışında bir şey peşinde koşmayanlar, aşklarını ve gönüllerini bir fikre feda edenlerden belki daha ciddi ve mübarektir. Her ne olursa olsun, bir kitap yazmak, bir işi başarmak, hayat dolu bir tablo yapmak için insanın bizzat yaşayan bir kişi olması gerekir. Senin için de bu geçerli, ilerlemeyi kafana koyduğun sürece, öğrenim fazlasıyla bir yan meseledir. Olabildiğince keyfine bak, elinden geldiğince oyalanacak birçok uğraş bul ve insanların şimdilerde sanatta istediği şeylerin çok canlı, sağlam renkli, çok yoğun olması gerektiğinin bilincinde ol. Bu bakımdan kendi sağlığını, gücünü ve biraz da hayatını yoğunlaştır, en iyi öğrenim budur.
***
Melankoliklerden ya da hırçın, alıngan ve marazi hale gelenlerden biri olmak istemiyorum. Herkesi anlamak herkese hoşgörüyle bakmaktır, eğer her şeyi bilirsek, belli bir huzura ereceğimiz kanısındayım. Çok az şeyi bilirken, hiçbir şeyi kesin bilmezken bile olabildiğince bu huzura ermek, bütün illetlere karşı eczacıda satılanlardan belki daha iyi bir devadır. Bir sürü şey kendiliğinden ortaya çıkar, insanı kendi kendine büyüyüp gelişir. Dolayısıyla çok fazla ders çalışma ve kafa patlatma, çünkü bu insanı kısırlığa götürür. Öyle azıcık değil, alabildiğine keyfine bak ve sanatı ya da aşkı da çok ciddiye insan kendi başına çok az şey yapabilir, çoğunlukla bir mizaç meselesidir bu. Sana yakın bir yerde oturmuş olsaydım, yazmak yerine benimle birlikte resim yapmanın senin için daha pratık olabileceğini ve duygularını bu yoldan daha çok ifade edebileceğini anlamanı sağlamaya çalışırdım. Her halukārda resim konusunda şahsen bir şeyler yapabılırım ama yazmak söz konusu olduğunda bu işin içinde olan biri değilim. Neyse, bir sanatçı olmayı istemen kötü bir fikir değil çünkü insanın içinde ve ruhunda ateş varsa, onu sürekli bastıramaz, boğmaktansa yakmayı tercih eder. İnsanın içinde olan dışarıya çıkmalıdır. Beni örnek alırsak, bir tablo yaptığımda içim açılır ve onsuz şimdikinden daha mutsuz olurum.
***
Küçük yavrunuzu çok sık düşünüyorum. İnsanın tüm sinir enerjisini resim yapmaya harcayacağına, çocuk yapıp büyütmesi çok daha iyi bana kalırsa. Ama ne yaparsınız, ben geriye dönmek, şimdi elimde olandan başka türlü şeyler istemek için çok yaşlıyım -ya da kendimi öyle hissediyorum. Bu tür isteklerden kurtuldum, yalnızca onların yol açtığı ruhsal acılar kaldı geriye.
Haberin olsun ruhum, Hatırı sayılır bir yangın olacak. * Ah, ne güzel günlerdi. Ama ardından hüzün dolu bir günbatımı geldi… * Söyle kalbine! İnsan huzuru kendi kendine vermezse, onu dışarıda boş yere arar. * Altüst olacak, umutsuzluktan öleceğini sanacaksın, ama, iç dünyan seni yine kurtaracak. * Dil pek gereksiz bir şey. Ne yaparsak yapalım asıl söylemek istediklerimiz her zaman için, denizin dibindeki inciler gibi kendi derinlerinde ilişilmeden kalır ve söylenemez. * Evet, insan sevdiğinde her şeyi gören, her şeyi nurlandıran bir güneş, sevmediğinde ise içinde isli bir lambanın tüttüğü karanlık bir ev. * Birbirimiz için artık yokuz, diye düşünmek istiyorum. O zaman buna tüm ruhum karşı koyuyor. Hayır, bu olamaz, diyorum. Böyle olsaydı, sana bir kez daha rastlayım diye konuşulan her dile bürünür, her biçime girer, bin yıllar boyunca yıldızdan yıldıza dolaşırdım. Ama öyle sanıyorum, eşit varlıklar birbirlerine çabuk kavuşurlar. * Yaşamımın bu noktasında bir boşluk var. Ölmüşüm. Yeniden dirildiğimde o eşsiz kızın göğsünde yatıyordum. * Ben de artık öfkemi tutamayacak duruma gelmiştim. Bir dönüş yapamayacak denli ileri gittik. Sevgimizin bahçesini zorla bozuyor, alt üst ediyorduk. Arada bir durduğumuz ve sustuğumuz oluyordu. O anlarda ne istekle, ne de çok zevk duyarak birbirimizin boynuna sarılabilirdik. Ama kalplerimizden yükselen sevgi sesini, kötü onurumuz dinletmiyor, boğuyordu. * Ah, insanoğlunun deli gönlü için yurt bulunamaz. Güneş ışığı topraktaki bitkileri önce yetiştirir, sonra nasıl yakarsa, insan da göğsünde biten tatlı çiçekleri, yakınlık ve sevginin sevinçlerini öylece kendi öldürür. * Ölçülemeyecek kadar uzun zaman süreleri içinde bazen biri, bazen diğeri evrene egemen olur. Evrende mutlak olarak “Sevgi” hüküm sürdüğün de bir araya gelen öğeler uyumlu bir barışın tadını çıkarırlar ve çok büyük bir küreyi oluştururlar. “Nefret”in mutlak egemen olduğu dönemde ise her şey çözüşür ve dağılır. Her iki varsayım da da birbirinden ayrı varlıklar yoktur. Dünyadaki yaşam küresel evrenin Nefret’in gitgide artan gücünden ötürü çözülmeye gitmesiyle, Sevgi’nin gitgide artan gücüyle karşıt sonuca gitmesi arasında gider gelir. * “Ah, siz zor sever insanlar!” dedi, “ne çabuk dayanamaz oluyorsunuz!” * Ben de mutluydum, ama güller gibi kısa sürdü O inançlı yaşam, ah! Ve solmayan çiçekler, Sevimli yıldızlar, o mutluluğu Sık sık anımsatır bana hâlâ. * Ruhum, kendi sularından, kıyıya fırlatılmış bir balık gibi dönüp duruyor ve kendini oradan oraya atıyor, ta ki günün sıcağında kuruyuncaya kadar. * Ben elimden geleni yaptım! Yazgı da ruhumu bana bıraksın, artık. * Bir zaman tam bir çocuk olmayan kimsenin mükemmel bir adam olması zordur. * Ama, sakın yanılıpta bizi birbirimizden ayıran kaderdir deme ! Bunu yapan biziz, biz kendimiz ! * Kalbinizin şarkısı dindi diye yas tutmayın, çok geçmez o sazı yeniden çalacak bir el bulunur! * Ne kadar çok mutluysan, seni çökertip onulmaz hale getirmek de o kadar kolaydır. * Sık sık durup sustuk, binlerce sevinçle birbirimizin boynuna atılmayı nasıl da isterdik. * Ben de artık öfkemi tutamayacak duruma gelmiştim. Bir dönüş yapamayacak denli ileri gittik. Sevgimizin bahçesini zorla bozuyor, alt üst ediyorduk. Arada bir durduğumuz ve sustuğumuz oluyordu. O anlarda ne istekle, ne de çok zevk duyarak birbirimizin boynuna sarılabilirdik. Ama kalplerimizden yükselen sevgi sesini, kötü onurumuz dinletmiyor, boğuyordu. * Ey benim çağdaşlarım! Ruhlarınız ölüyorsa gidip doktorlarınızdan, papazlarınızdan neden sormayın! Siz büyük işlere olan inancınızı yitirdiniz: Bu inanç yabancı göklerden gelen bir kuyruklu yıldız gibi yeniden içinizde yer almazsa, o zaman kurtuluşunuza hiç, ama hiç çıkaryol bulunmayacak. * Sevginin belirli bir dönemi vardır, beşiğimizde mutlu yaşadığımız bir dönem oldugu gibi. Ama yaşam bizi buradan sürüp çıkarır. * Ah, keşke okullarınıza hiç ayak atmamış olsaydım. Gençlik ülkülerine kapılarak bilimden, temiz sevinçlerimde beni destekleyeceğini beklemiş, kuyusunun derinlerine dalmıştım, ama benim her şeyimi yok eden o oldu. * Ah, insan, düş kurabildiğince bir Tanrı, düşünebildiğinceyse bir dilenci.Coşkunluk geçtikten sonra o, eline acıyarak sıkıştırdıkları birkaç paraya bakakalan, baba evinden kovulmuş, kusurlu bir çocuk gibi ortadadır. * Evet, çocuk tanrısal bir varlıktır: İnsanların bukalemun renklerine bulanmadan önce… * Ne denli varsıl olursak olalım, yalnız olamadığımız için; içimizdeki sevgi, biz yaşadığımız sürece yaşadığı için yoksuluz. * Sonunda zorla birbirimizden koptuk. Kalbim didinmekten yorulmuştu. Son anda daha da rahattım. Bir kez daha onu kollarımla sardım. Önünde diz çökmüştüm. Gözlerimi kendisine kaldırdım, yavaşça: «Наyır duanı bekliyorum, babacığım!» dedim. Yüzünde soylu bir gülümseme belirdi, alnını sabahın yıldızlarına kaldırdı, gözüyle göğün derinliklerini yararken: Onu benim için koruyun, siz ey geçmişlerin ruhları!» dedi. Onu kendi ölmezliğinize yüceltin! Göğün ve yerin tüm iyi güçleri, siz onu yalnız komayın!» * «Merhaba, siz, ey göktekiler!« diye içimden konuşurdum. «Siz ey yüce ölüler, selam size! Ben de arkanızdan gelmek istiyorum. Yüzyılımın verdiğini üstümden silkip atmak, ölülerin daha özgür dünyasına çekilmek diliyorum.»
Ama, zincir altında kıvranıp eriyor, susuzluğumu gidermek için uzattıkları tası buruk bir tatla ellerinden kapıyorum. * Evet, insan sevdiğinde her şeyi gören, her şeyi nurlandıran bir güneş, sevmediğinde ise içinde isli bir lambanın tüttüğü karanlık bir ev.
Ah, susmalı, unutmalı ve susmalıyım.
Ama bu çekici aleve dayanamıyorum, pervane gibi onun ta içine düşüp ölmeden rahatlamıyacağım. * Senden ayrılmak mı? Ah, ben, ne yapıyorum? Kendimi ne denli hazırlıklı, ne dayanıklı sanmıştım. Şimdiyse başım dönüyor, kalbim sabırsız bir hasta gibi kendini oradan oraya atıyor. Yazıklar olsun bana, son sevincimi de yitiriyorum. Ama böyle olması gerek. Doğanın haykırışı burada yararsız. Bunu sana borçluyum. Ben aslında yurtsuz, duraksız yaşamak için dünyaya gelmişim. Ey toprak! Siz ey yıldızlar! Sonunda yerleşecek hiçbir yer bulamayacak mıyım? * Ayrılmak mı istedik biz? İyi, akıllıca olur mu sandık? Öyleyse, ayrılınca, neden cinayet gibi sarstı bizi bu iş? Ah! Biz kendimizi az tanırız, Çünkü bir Tanrı buyurur içimizde. * Yaşamımın bu noktasında bir boşluk var. Ölmüşüm. Yeniden dirildiğimde o eşsiz kızın göğsünde yatıyordum. * Ölülerin ölümü duyduklarını sanır da onlara acır, yaslarını tutarız, oysa onlar rahat bulmuşlardır. Asıl acı, yaşamımızın anlamını tümüyle yitirdiği, gönlün kendine dönüp, öleceksin ve senden hiçbir eser kalmayacak, dedigi zaman içimizde duydugumuz o dinmek bilmeyen duyu; sona dek bir eziliş ve yok oluşun duyusudur; bir çiçek dikmedin, bir kulübe kurmadın ki , yeryüzünde bir iz bırakıyorum, diyebilesin. Ne yazık ki, umutları bu denli kırık bir gönül bile yine özlemle dolu olabiliyor! * Sevgini bir sadaka gibi kabul etmeme gönlün razı olur mu? * Böyledir dostum: Ne denli varsıl olursak olalım, yalnız olamadığımız için; içimizdeki sevgi, biz yaşadığımız sürece yaşadığı için yoksuluz. * Sarınacağı olmayan bir asma gibi büyümüştüm… * Ey ebedi yanılgı! diye düşündüm… Kalbimizden, planlarımızdan söz ederiz, sanki kendimizinmiş gibi. Ama aslında bizi oradan oraya fırlatan ve istediği gibi mezara koyan, ne zaman gelip nereye gittiğini hiç bilmediğimiz yabancı bir güçtür bu. * Acı günlerdi bunlar. Acıya nasıl dayanılırmış bunu o zaman öğrendim, ama böyle bir ayrılığa bir kez daha dayanacak güç de bende kalmadı. * Çevremdeki her şeyi öldürmüştüm, yalnızdım ve taşan hayatın artık tutunacak bir yer bulamadığı bu sonsuz sessizlikte başım dönüyordu. * Günlerimizin akşamını yaşıyoruz. Yanıldığımız çok oldu. Fazla umduk ve az iş gördük. Atılmayı, düşünmeye üstün tuttuk. Çabuk başarıya can attık ve şansa güvendik. Sevincin ve acının sözünü çok ettik, ikisini de sevdiğimiz, ikisine de hınç beslediğimiz oldu. Yazgıyla oynadık, o da bizimle aynı şeyi yaptı. Onun eliyle tahtlara yükseldik, onun eliyle avuç açacak kadar alçaldık. Ateşli bir buhurdanı savurur gibi bizi elinde savurdu, biz de yandık, alev saçtık ve ateşimiz söndü kül oldu. Mutluluğun ya da mutsuzluğun sözünü etmiyoruz artık. Yaşam ortasının, ılınan ve yeşeren yerlerin üstüne yükselmişiz. Ama, gençlik bunun daha zoruna da dayanabilir. Soğuk kılıç, kızgın metalden dökülür. Yanıp kül olmuş, ölü yanardağların olduğu yerlerde de ancak iyi meyve yetişirmiş, derler. * Acı olan taraf da zaten ruhumuzun yanılmış gönlün kalıbına girivermesi, geçici acıya isteğiyle sımsıkı sarılıvermesi değil midir dostum? * Yüzyılın düzelmeyeceğini, anlattığım ve anlatmadığım kimi şeylere bakarak iyice kavramıştım. Tek bir insanda olsun kendi dünyamı bulmak, kendi cinsimi hoş bir hayalde kucaklamak avuncu, bu güzel avunç da artık kalmamıştı. * Şaire göre anlam üzerinde düşünmek bir zorunluluktur, çünkü yaşam, yalnızca kendini bir akışa bırakmak değil, fakat akıp giden üzerinde düşünmekle yaşam diye anılmaya layık olabilir; yaşama cesaretinin özünü de doğrudan doğruya düşünme eylemi oluşturur: Ama meraklı insanlar kalkıp sorduklarında bana, bütün bunları hissedebilme cesaretinin anlamını, ne olduğunu kaderin, yücenin ve kazancın, derim ki: O zaman, hem yaşamak, hem de düşünmektir yaşadığını. * Gönlün bunca çabası, bunca düşünme ve didişmeden sonra bugün, çevresinden hiç haberi olmayan o sessiz çocuktan sanki daha mı üstünüm? * İnsan sevdiği varlığın ölümüne kolay kolay inanamaz, bu ne güzel bir şeydir. Bana öyle geliyor ki, arkadaşının mezarına giderken orada ona gerçektenı rastlamak umudunu bu gizli umudu içinde taşımamış insan yoktur. * Ah! Seni gelecekteki güzelliğin içinde görebilseydim! Hoşça kal! * Bozguna uğramış usumun tüm gücüyle düşünüyor, onu önce suçlayıp sonra savunuyor, sonra yeniden ve hiç acımadan suçluyordum. Duyurularıma boyun eğmek istemiyor, biraz açılayım diye uğraşırken, büsbütün kapanıyor, umutlarımı yitiriyordum. * Benden daha değerli birini seçtiğinizde hasta ve huysuz arkadaşınızla mutlu olmayacağınızı anlayacaksınız, umarım mutlu olursunuz. * Kader Tanrıçaları
Bir yaz daha bağışlayın bana siz ey güçlüler! Bir güz daha bağışlayın bana ki, olgun ezgimi verebileyim. O zaman işte yüreğim tatlı oyunlara doyabilir, Ben de daha istekli ölebilirim!
Yaşarken hep tedirgin oldu yüreğim; Aşağıda, yeraltı ülkesinde de durmıyacaktır. İçimde, kutsallığını bulan şiir, olgunlaştı artık …
Ey gölgeler ülkesinin sessizliği, sana o zaman işte hoş geldin der ve sevinirim. Sazımın oyunları beni çekmesin hemen aşağıya; Bir kez olsun hiç değilse yaşatsın beni Tanrılar gibi.
Budur isteğim ! * İçimde, sizler, ey yaşamın kaynakları, akardınız bir zamanlar, dünya derinliklerinden gelerek ve birleşirdiniz. Susayanlar da gelirlerdi hep bana- Kurudum şimdi işte, ölümler de beni gördüklerinde sevinmiyorlar artık-Yalnız mıyım? Burada, yükseklerde, güpegündüz, gece midir? Ne yazık! Ölümlü bir gözün gördüğü yükseği göremez oldu artık. Elleriyle dokuna dokuna dolaşıyor. Neredesiniz sizler, ey Tanrılarım? Eyvah! Beni bir dilenci gibi bırakıverdiniz. * Ey kutsal evren! Canlı varlık! İçli evren! Sana gönül borcu olarak, senden yaratması için, ey ölümsüz sen! Gülerek atıyor ‘incilerini denize, geldikleri yere, yürekli. Olacaktı bu. Böyle istiyor us, olgunlaşan zaman da.. Gereksemiştik biz görmiyenler bir kezcik olsun tansığı.. * Çok zaman var, yazgıya bağlı olmayan ruhun parlak güzelliği, tüm öbür şeylerden daha canlı olarak düşlerimi dolduruyor; kendi içime kapanarak sonsuz güzel bir yalnızlık içinde yaşadığım zamanlar oldu; dış olayları, kar tanelerini silker gibi üzerimden silkip atmaya alıştım; ölüm denen şeyden, o halde neden ürkeyim? Kendimi düşümde binlerce kez kurtarmadım mı? Öyleyse niçin bunu günün birinde gerçekten yapmayayım? Ektiğimiz bu toprağın azat kabul etmez köleleri değiliz ya? Yem yediği çiftlikten uzaklaşmak hakkı olmayan zavallı kümes hayvanlarından farkımız yok mu bizim? Yok, bizler, havalarda av arasınlar diye babalarının yuvadan attığı kartal yavruları gibiyiz. * Bana o zaman Adamas: «Yalnız kalacaksın sevgilim!» demişti. «Uzak ülkelerde baharı aramaya giden kardeşlerin, o soğuk iklimde bırakıverdikleri bir turna yavrusu gibi, gerilerde tekbaşına kalıvereceksin.»
Kanada Başbakanı Mark Carney’den Davos’ta küresel sisteme eleştiriler:“Kurallara dayalı düzen hikâyesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Bu yüzden vitrine tabelayı koyduk. Tabelayı camdan indiriyoruz. Eski düzen geri gelmeyecek. Yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir. Ama bu kırılmadan daha iyi, daha güçlü, daha adil bir şey inşa edebiliriz.”
Bugün, dünya düzenindeki kopuştan, “güzel bir hikâyenin” bitişinden ve büyük güçler arasındaki jeopolitiğin artık hiçbir sınıra tabi olmadığı acımasız bir gerçekliğin başlangıcından söz edeceğim.
Ama aynı zamanda şunu da savunuyorum: Kanada gibi orta ölçekli güçler çaresiz değildir. İnsan haklarına saygı, sürdürülebilir kalkınma, dayanışma, egemenlik ve devletlerin toprak bütünlüğü gibi değerlerimizi yansıtan yeni bir düzen kurma kapasitesine sahiptirler.
Daha az güçlü olanların gücü, dürüstlükle başlar.
Neredeyse her gün, büyük güç rekabeti çağında yaşadığımızı hatırlatıyoruz kendimize. Kurallara dayalı düzenin aşındığını. Güçlülerin istediklerini yaptığını, zayıflarınsa katlanmak zorunda kaldığını.
Thukydides’in bu sözü kaçınılmaz gibi sunuluyor – uluslararası ilişkilerin “doğal mantığının” yeniden sahneye çıkışı gibi. Ve bu mantık karşısında ülkelerde güçlü bir eğilim doğuyor: uyum sağlamak, sorun çıkarmamak, itaatin güvenlik satın alacağını ummak.
Satın almayacak.
Peki, seçeneklerimiz neler?
1978’de Çek muhalif Václav Havel –sonradan cumhurbaşkanı olacak– “Güçsüzlerin Gücü” adlı bir deneme yazdı. Şu basit soruyu sordu: Komünist sistem kendini nasıl ayakta tutuyordu?
Cevabına bir manavla başladı. Bu dükkân sahibi her sabah vitrinine bir tabela asıyordu: “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” Buna inanmıyordu. Kimse inanmıyordu. Ama yine de asıyordu – sorun çıkmaması için, uyum sinyali vermek için, hayatını kolaylaştırmak için. Ve her sokaktaki her dükkân sahibi aynı şeyi yaptığı için sistem sürüyordu.
Sadece şiddetle değil, sıradan insanların içten içe yanlış olduğunu bildikleri ritüellere katılmasıyla ayakta kalıyordu.
Havel buna “yalan içinde yaşamak” diyordu. Sistemin gücü hakikatinden değil, herkesin doğruymuş gibi davranmaya razı olmasından geliyordu. Kırılganlığı da aynı yerden doğuyordu: bir kişi bile bu oyunu bıraksa –manav tabelayı indirse– yanılsama çatlamaya başlıyordu.
Dostlar, şirketlerin ve ülkelerin tabelalarını indirme zamanı geldi.
On yıllar boyunca Kanada gibi ülkeler, “kurallara dayalı uluslararası düzen” dediğimiz yapı sayesinde refah içinde yaşadı. Kurumlarına katıldık, ilkelerini övdük, öngörülebilirliğinden yararlandık. Onun koruması altında değer temelli dış politikalar izleyebildik.
Bu düzen hikâyesinin kısmen yanlış olduğunu biliyorduk. En güçlülerin işine geldiğinde kendilerini muaf tuttuğunu. Ticaret kurallarının asimetrik uygulandığını. Uluslararası hukukun, suçlanan ya da mağdurun kimliğine göre farklı sertlikte işletildiğini.
Ama bu kurgu işe yarıyordu ve özellikle Amerikan hegemonyası kamusal mallar sağlıyordu: açık deniz yolları, istikrarlı bir finans sistemi, kolektif güvenlik ve uyuşmazlıkları çözmeye yarayan çerçeveler.
Biz de tabelayı cama astık. Ritüellere katıldık. Söylemle gerçeklik arasındaki farkları büyük ölçüde görmezden geldik.
Bu pazarlık artık işlemiyor.
Açık konuşayım: Bir geçiş döneminde değil, bir kopuşun içindeyiz.
Son yirmi yılda finans, sağlık, enerji ve jeopolitik alanlarında yaşanan krizler aşırı küresel bütünleşmenin risklerini çıplak biçimde ortaya koydu.
Daha yakın dönemde büyük güçler ekonomik bütünleşmeyi silah gibi kullanmaya başladı. Gümrük vergileri baskı aracı oldu. Finansal altyapı zorlama aracına dönüştü. Tedarik zincirleri istismar edilecek zafiyetler haline geldi.
Bütünleşme sizi bağımlı kılan bir şeye dönüştüğünde, “karşılıklı fayda” yalanının içinde yaşayamazsınız.
Orta ölçekli güçlerin dayandığı çok taraflı kurumlar –DTÖ, BM, COP, yani kolektif sorun çözme mimarisi– tehdit altında.
Bu yüzden birçok ülke aynı sonuca varıyor: Enerjide, gıdada, kritik madenlerde, finansta ve tedarik zincirlerinde daha fazla stratejik özerklik geliştirmeliler.
Bu dürtü anlaşılır. Kendini besleyemeyen, enerjisini sağlayamayan, kendini savunamayan bir ülkenin pek seçeneği yoktur. Kurallar sizi korumuyorsa, kendinizi korumak zorundasınız.
Ama bunun nereye götürdüğünü de açık gözle görelim. Kalelerle dolu bir dünya daha yoksul, daha kırılgan ve daha sürdürülemez olur.
Bir başka gerçek daha var: Büyük güçler kurallar ve değerler iddiasından bile vazgeçip sadece güç ve çıkar peşine düşerse, “işlemcilik”ten sağlanan kazançları sürekli tekrar etmek zorlaşır. Hegemonlar ilişkilerini sonsuza kadar paraya çeviremez.
Müttefikler belirsizliğe karşı çeşitlenir, sigorta alır, seçenek artırır. Bu, egemenliği yeniden kurar – bir zamanlar kurallara dayanan egemenliği, artık baskıya dayanabilme kapasitesine bağlar.
Bu klasik risk yönetiminin bir bedeli var. Ama stratejik özerkliğin, egemenliğin maliyeti paylaşılabilir. Dayanıklılığa kolektif yatırımlar, herkesin kendi kalesini kurmasından ucuzdur. Ortak standartlar parçalanmayı azaltır. Tamamlayıcılıklar herkes için kazançtır.
Orta güçler için soru, bu yeni gerçekliğe uyum sağlayıp sağlamamak değildir. Sağlamak zorundayız. Soru, bunu sadece duvarları yükselterek mi yapacağız, yoksa daha iddialı bir şey mi deneyeceğiz?
Kanada uyanma çağrısını ilk duyanlardan biri oldu ve stratejik duruşunu kökten değiştirdi.
Kanadalılar, coğrafyamızın ve ittifaklarımızın otomatik olarak refah ve güvenlik sağladığı eski rahat varsayımın artık geçerli olmadığını biliyor.
Yeni yaklaşımımız, Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’ın dediği gibi “değer temelli realizm”dir – ya da başka bir deyişle, ilkeli ve pragmatik olmayı hedefliyoruz.
Egemenlik ve toprak bütünlüğü, BM Şartı’yla uyumlu olmadıkça güç kullanımının yasaklanması, insan haklarına saygı gibi temel değerlere bağlılıkta ilkeliyiz.
Ama aynı zamanda pragmatiğiz: ilerlemenin çoğu zaman kademeli olduğunu, çıkarların ayrıştığını, her ortağın değerlerimizi paylaşmadığını biliyoruz. Gözümüz açık biçimde, stratejik olarak geniş bir angajman içindeyiz. Dünyayı olduğu haliyle karşılıyoruz, olmasını dilediğimiz haliyle beklemiyoruz.
Kanada ilişkilerini, derinlikleri değerlerimizi yansıtacak şekilde ayarlıyor. Dünya düzeninin akışkanlığı, bunun doğurduğu riskler ve gelecekte ne olacağının önemi nedeniyle, etkimizi azami kılmak için geniş angajmanı önceliyoruz.
Artık sadece değerlerimizin gücüne değil, gücümüzün değerine de yaslanıyoruz.
Bu gücü içeride inşa ediyoruz.
Hükümetim göreve geldiğinden beri gelir, sermaye kazancı ve yatırımlar üzerindeki vergileri düşürdük; eyaletler arası ticaretteki tüm federal engelleri kaldırdık; enerji, yapay zekâ, kritik madenler, yeni ticaret koridorları ve daha fazlasına bir trilyon dolarlık yatırımı hızlandırdık.
On yılın sonuna kadar savunma harcamalarımızı iki katına çıkarıyoruz ve bunu yerli sanayimizi güçlendirecek şekilde yapıyoruz.
Dışarıda hızla çeşitleniyoruz. Avrupa Birliği ile kapsamlı bir stratejik ortaklık kurduk, Avrupa’nın savunma tedarik düzenlemesi SAFE’e katıldık.
Son altı ayda dört kıtada on iki ticaret ve güvenlik anlaşması imzaladık.
Son günlerde Çin ve Katar’la yeni stratejik ortaklıklar kurduk.
Hindistan, ASEAN, Tayland, Filipinler ve Mercosur’la serbest ticaret anlaşmaları müzakere ediyoruz.
Küresel sorunlara çözüm için “değişken geometri” izliyoruz: farklı konular için, ortak değer ve çıkarlara göre farklı koalisyonlar.
Ukrayna konusunda “Gönüllüler Koalisyonu”nun çekirdek üyesiyiz ve kişi başına düşen katkıda en büyük destekçilerden biriyiz.
Arktik egemenliği konusunda Grönland ve Danimarka’nın yanındayız, Grönland’ın geleceğini belirleme hakkını tamamen destekliyoruz. NATO’nun 5. Maddesine bağlılığımız sarsılmaz.
Kuzey ve batı kanatlarını güçlendirmek için NATO müttefiklerimizle (Nordik-Baltık 8 dahil) çalışıyoruz; ufuk ötesi radarlar, denizaltılar, uçaklar ve sahadaki askerlerle tarihte görülmemiş yatırımlar yapıyoruz. Kanada, Grönland üzerinden uygulanan tarifelere karşıdır ve Arktik’in güvenliği ve refahı için odaklı görüşmeleri savunur.
Çok taraflı ticarette, Trans-Pasifik Ortaklığı ile Avrupa Birliği arasında köprü kurarak 1,5 milyarlık yeni bir ticaret bloğu yaratmayı savunuyoruz.
Kritik madenlerde, arzın tek elde toplanmasından çıkmak için G7 merkezli “alıcı kulüpleri” kuruyoruz.
Yapay zekâda, hegemonlar ve dev teknoloji şirketleri arasında seçim yapmaya zorlanmamak için benzer düşünen demokrasilerle iş birliği yapıyoruz.
Bu safça bir çok taraflılık değil. Kurumlara yaslanan bir yaklaşım da değil. İşe yarayan koalisyonları, konu konu, yeterince ortak zemini olan ortaklarla kurmaktır.
Ve ticaret, yatırım, kültür alanlarında gelecekteki sınamalar için başvurabileceğimiz yoğun bir bağlantı ağı örmektir.
Orta güçler birlikte hareket etmek zorunda, çünkü masada değilsek menüdeyiz.
Büyük güçler tek başına gidebilir. Pazar büyüklükleri, askerî kapasiteleri, dayatma güçleri vardır. Orta güçlerin yoktur. Ama bir hegemonla sadece ikili pazarlık yaptığımızda, zayıflıktan pazarlık yaparız. Sunulanı kabul ederiz. Birbirimizle en uyumlu olma yarışına gireriz.
Bu egemenlik değildir. Boyun eğmeyi kabul ederken egemenlik performansı sergilemektir.
Büyük güç rekabeti dünyasında aradaki ülkelerin seçimi vardır: ya birbirleriyle gözde olma yarışı yapacaklar ya da etki yaratacak üçüncü bir yolu birlikte kuracaklar.
Sert gücün yükselişi bizi şuna kör etmemeli: meşruiyetin, bütünlüğün ve kuralların gücü –eğer birlikte kullanırsak– güçlü kalacaktır.
Bu da beni yeniden Havel’e getiriyor.
Orta güçler için “hakikat içinde yaşamak” ne demektir?
Eski düzen geri gelmeyecek. Yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir.
Gerçeği adlandırmak demektir. “Kurallara dayalı uluslararası düzen” hâlâ anlatıldığı gibi işliyormuş gibi konuşmayı bırakmak.
Adını koyalım: En güçlülerin ekonomik bütünleşmeyi baskı aracı olarak kullandığı, giderek sertleşen bir büyük güç rekabeti sistemi.
Tutarlı davranmak demektir. Aynı standartları dostlara da rakiplere de uygulamak. Bir yönden gelen ekonomik zorlamayı eleştirip, ötekinden gelince susarsak tabelayı camda tutuyoruz demektir.
İnandığımız şeyi inşa etmek demektir. Eski düzenin geri gelmesini beklemek yerine, anlatıldığı gibi işleyen kurumlar ve anlaşmalar kurmak.
Ve baskıyı mümkün kılan kaldıraçları azaltmak demektir. Güçlü bir iç ekonomi her hükümetin önceliği olmalıdır. Uluslararası çeşitlenme sadece ekonomik akılcılık değil; dürüst dış politikanın maddi temelidir. Ülkeler, misillemeye açıklarını azaltarak ilkeli duruş hakkını kazanır.
Kanada, dünyanın istediği şeye sahip. Bir enerji süper gücüyüz. Devasa kritik maden rezervlerimiz var. Dünyanın en eğitimli nüfusuna sahibiz. Emeklilik fonlarımız dünyanın en büyük ve en sofistike fonları arasında. Sermayemiz, yeteneğimiz ve kararlı hareket edebilecek mali kapasiteye sahip bir devletimiz var.
Ve başkalarının özendiği değerlere sahibiz.
Kanada, işleyen çoğulcu bir toplumdur. Kamusal alanımız gürültülü, çeşitli ve özgürdür. Kanadalılar sürdürülebilirliğe bağlıdır.
Kaotik bir dünyada istikrarlı, güvenilir bir ortağız – uzun vadeli ilişkiler kuran ve onlara değer veren bir ortak.
Kanada’nın bir şeyi daha var: olup biteni görme ve buna göre hareket etme iradesi.
Bu kopuşun uyumdan fazlasını gerektirdiğini biliyoruz. Dünyayı olduğu gibi dürüstçe görmeyi gerektiriyor.
Tabelayı camdan indiriyoruz.
Ama bu kırılmadan daha iyi, daha güçlü, daha adil bir şey inşa edebiliriz.
Bu, kaleler dünyasından en çok kaybedecek ve gerçek iş birliği dünyasından en çok kazanacak olan orta güçlerin görevidir.
Güçlülerin gücü var. Ama bizim de bir şeyimiz var: rol yapmayı bırakma, gerçeği adlandırma, içeride gücümüzü inşa etme ve birlikte hareket etme kapasitesi.
Kanada’nın yolu budur. Açıkça ve özgüvenle bunu seçiyoruz.
Ve bu yol, bizimle birlikte yürümeye istekli her ülkeye açıktır.
Eğer uzaktan, artık ayrıldığımıza göre, Hâlâ tanıyabiliyorsan beni, ve geçmiş, Sen, ey acılarımın ortağı! Bugün de Anlatabiliyorsa sana benden iyi bir şeyler,
Söyle, nasıl bekliyor olabilir seni sevgilin? Korkunç ve karanlık zamanların ardından Birbirimizi bulduğumuz o bahçelerde, Burada, kutsal bir ilkülkenin nehirlerinde?
Söylemeliyim, iyi bir şeyler vardı Bakışlarında, uzaklarda bir kez daha Neşeyle etrafına bakındığında, gittikçe İçine kapanan insan, karanlık
Görünüşlü. Nasıl akıp gitmişti saatler, Ne sessizdi ruhum, böylesine Ayrı oluşum karşısında! Evet! Senindim, itiraf etmiştim sonunda.
Evet! Nasıl bilinen her şeyi Bana hatırlatıp yazmak istiyorsan Mektuplarda, benim de aynıdır dileğim, Hepsini söylemek, geçmiş ne varsa
İlkbahar mıydı? Yoksa yaz mı? Bülbül Tatlı şarkısıyla yaşıyordu uzak olmayan Çalılıklardaki kuşlarla birlikte Ve kuşatılmıştık ağaçların kokularıyla.
Işıklı patikalar, kısa otlar, üstüne Bastığımız kum, daha bir haz dolu Ve sevimli kılmaktaydı sümbülleri, Ya da laleyi, menekşeyi, karanfili.
Bütün duvarlar ve surlar boyunca yeşermişti Sarmaşık, yüksek ağaçlı yollarda ise mutlu bir loşluktu Yeşeren. Oradaydık çoğu akşam ve sabah, Pek çok konuşup, neşeyle bakardık birbirimize.
Kollarımda canlanmıştı genç delikanlı, Yalnızlığıyla çıkıp geldiği çayırları göstermişti Bana bütün hüznüyle, ama ender bulunan yerlerin Adlarını söylemeden de edememişti
Ve alıkoymuştu ne varsa güzel olan, Benim için de değerli, kutsanmış kıyılarda, Doğduğumuz topraklarda çiçeklenen Ya da gizli kalan, yüksekten bakıldığında,
Tıpkı her yerden görülebilen, ama kimsenin Görmek istemediği deniz gibi. Yetin bu kadarıyla Ve düşün, sırf gün yüzümüze ışıyor diye Hâlâ neşeli olabileni,
O gün ki, itiraflarla başlamıştı ya da bizi Birleştiren el sıkışmasıyla. Ah! Zavallı ben! Güzel günlerdi. Ama ardından Hüzün dolu bir günbatımı geldi.
Hep onca yalnızlığını söylersin Bu güzel dünyada, sevgilim! Ama sen bilmezsin.
Sevdiklerim ya uzakta, ya ölmüş, hiçbir ses bana artık onlardan haber getirmiyor.
Yeryüzünde görecek işim kalmadı. Görevime var-gücümle sarılmıştım; ben, o yüzden yıkıldım, ama dünya, bu yüzden hemen hiçbir şey kazanmadı.
Şimdi adsız ve yapayalnız geri dönüyor, alabildiğine uzanan yurdumda ölüler ülkesini dolaşırmış gibi geziyorum. Biz Yunanlıları, ormanın av hayvanları gibi keyfince öldüren avcının bıçağı, bana da vurmakta herhal gecikmeyecek.
Fakat sen göklerin güneşi, sen ışıklarını yine de saçıyorsun! Yine de sen yeşeriyorsun kutlu toprak! Irmaklar hep şırıldayarak denizlere dökülüyor, gölgeli ağaçlar öğlenleri hep fısıldaşıyorlar. Baharın sevinç şarkısı bir ninni gibi kalımsız düşüncelerimi uyutuyor. Her yanından yaşam fışkıran dünyanm bolluğu içinde, yoksul varlığım, besinini bulup doyuyor ve kendinden geçiyor.
Ey mutlu doğa! Güzelliğin karşısında gözlerimi kaldırdığımda, bana ne oluyor bilemem, yalnız önünde akıttığım şu gözyaşlarında cennetin bütün tadı var, sevgililerin en başında gelen sevgili!
Havanın nazlı dalgacığı göğsümde oynaştığında tüm varlığım susuyor ve dinliyor. Çoğu zaman, gözlerim göğün ya da o kutsal denizin sonsuz maviliklerinde, kendimden geçtiğimde, ruhuma eş bir ruh sanki bana kollarını uzatıyor ve ben kimsesizlik acısından sıyrılarak tanrısal bir yaşama doğuyorum sanırım.
Her şeyle bir olabilmek; budur tanrıların yaşamı ve insanların mutluluğu.
Canlı olan her şeyle bir olabilmek, haz içinde kendini unutarak doğada yeniden doğmak. İşte sevinçlerin ve düşüncelerin en yükseği; gün ortasının ağır sıcaklığını yitirdiği, gök gürültüsünün sessizleştiği ve kabaran denizlerin başak tarlaları gibi dalgalandığı sonrasız dinlenme yeri, kutsal yücelik.
Canlı olan her şeyle bir olabilmek! Bu sözle erdemlik, kin güden öfkeyi, insan ruhu hükümdarlık asasını bir yana bırakır; uğraşan sanatçının kuralları Urania’nın önünde hiç olduğu gibi, her zaman birleşik dünyanın görünümü karşısında da tüm düşünceler dağılır ve o şaşmaz yazgı egemenliğini yürütmez olur; varlıkların birliği önünde ölüm ortadan kalkar ve ayrılmazlık ve sonsuz gençlikle Dünya mutlanır ve güzelleşir.
Çoğu zaman bu yükseklikteyim, Bellarmin’im! Ama küçücük bir düşünce beni bulunduğum yükseklikten aşağı yuvarlıyor. Düşünüyor ve kendimi yine eskisi gibi, kalımsızların tüm acılarıyla başbaşa buluyorum. Kalbimin sığınağından, o her zaman birleşik dünyadan hiç belirti yok; doğanın kapalı kolları karşısında ben yine onu anlamayan bir yabancı.
Ah, keşke okullarınıza hiç ayak atmamış olsaydım. Gençlik ülkülerine kapılarak bilimden, temiz sevinçlerimde beni destekleyeceğini beklemiş, kuyusunun derinlerine dalmıştım, ama benim her şeyimi yok eden o oldu.
Aranızda iyice akıllandım, çevremdeki şeylerden kendimi ayırt etmeyi iyice öğrendim ve beni saran güzel dünyanın ortasında tek başıma kaldım. Yetiştiğim ve yeşerdiğim doğa bahçesinin dışına atılmışım, öğle güneşiyle kavruluyorum.
Ah, insan, düş kurabildiğince bir Tanrı, düşünebildiğinceyse bir dilenci. Coşkunluk geçtikten sonra o, eline acıyarak sıkıştırdıkları birkaç paraya bakakalan, baba evinden kovulmuş, kusurlu bir çocuk gibi ortadadır.
HYPERION’DAN BELLARMINNE
Kendimden söz etmemi istediğin ve böylece geçmiş zamanları gözümde canlandırdığın için sana teşekkür ederim.
Beni, Yunan ülkesine geri çeken de aslında bu oldu; gençliğimin oyunlarına daha yakın yaşamak istedim.
Bir işçi cana can katan uykusuna kendini nasıl verirse, benim yıpranmış varlığım da suçsuz bir geçmişin kollarına öyle atılıyor.
Çocuk kaygısızlığı! Güzel kaygısızlık! Ne çok kez karşında susup kaldığım, seven gözlerle seyrine dalarak seni düşünmek istediğim olur. Fakat biz ancak, aslında kötüyken sonradan düzeltilmiş şeyleri kavrayabiliriz; çocukluğa, suçsuzluğa aklımız ermez.
Gönlün bunca çabası, bunca düşünme ve didişmeden sonra, bugün, çevresinden hiç haberi olmayan o sessiz çocuktan sanki daha mı üstünüm?
Evet, çocuk tanrısal bir varlıktır: İnsanların bukalemun renklerine bulanmadan önce…
O ne ise hep odur ve onun için bu denli güzeldir.
Yasanın ve alınyazısının boyunduruğu ona ilişmez; özgürlük ancak ondadır.
Çocuk barış durumundadır; kendi karşısına, kendi düşmanı olarak çıkmamıştır daha. Onda hazineler gizlidir; kendi kalbini, yaşamın zavallılığını tanımaz. Ölümsüzdür, çünkü ölümü bilmez.
Ama insanlar bana dayanamazlar. Bu tanrısal varlığın kendilerine benzemesini, onların varlığından haberi olmasını isterler. Daha doğa, çocuğu yaşadığı cennetten çıkarmadan, insanlar onu kandırır, kolundan tutup dışarı çekerler. Varsın o da kendileri gibi alın teri döke döke bu ilenç tarlasının ortasında çalışsın, kendini yitirsin!
Ama, uyanış zamanının da ayrı bir güzelliği var. Yeter ki gelip insanı zamansız uyandırmasınlar.
Kalbimizin, kanatlarını ilk denediği günler, çabuk ve ateşli bir büyümenin hızıyla, o güzel dünyanın ortasında, küçük kollarını sonsuz göklere kaldırarak sabah güneşine gönlünü açan bir bitki gibi durduğumuz o günler, ah, ne kutsal günlerdir!
Nasıl dağlarda ve deniz kıyısında gezip tozardım!
Çırpınan kalbimle Tina tepelerinde oturur da şahinlerin ve turnaların, ya da ufkun ardında batar gibi gözden yiten pervasız ve şen gemilerin ardından nasıl bakar kalırdım! Onların batar gibi gözden yittikleri yere, derdim, oraya sen de günün birinde gideceksin. O zaman içimde, serin bir suya atılıp da, köpüren suları başından aşağı döken bir susuzun ferahlığını duyardım.
Sonra içimi çekerek eve döner, şu okul yılları bir bitse, diye hep düşünürdüm.
Zavallı çocuk! Hâlâ onlar sona ermedi.
Gençliğinde insan ülküyü ne denli yakın sanıyor! Bu aldanış varlığımızın yetersizliğine, doğanın gösterdiği yardımların en güzelidir.
Çok zaman çiçeklerin arasına uzanır tatlı bahar havasında güneşlenirken sıcak toprağı saran parlak maviliklere dalar, ya da yaşam fışkırtan bir yağmurdan sonra, dallar göğün dokunuşuyla ürperir ve suları damlayan ormanın üstünde yaldızlı bulutlar uçuşurken, dağın kucağında, karaağaçlar ve söğütlerin altında oturur ve düşünürdüm. Sonra akşam yıldızı, göğün öteki kahramanları, o yaşlı delikanlılarla birlikte kalbe ferahlık veren görünüşüyle göklerde belirirdi. Onlardaki göksel yaşamın nasıl sonsuz ve çabasız bir düzen içinde aktığını gördüğümde evrenin rahatı, kendim de farkına varmadığım halde, kulak kabartıp dinleyecek denli beni sarar ve sevindirirdi. O zaman Beni seviyor musun göklerdeki iyi kalpli baba! diye yavaş sesle sorar ve sorumun yanıtını sevinç ve güvenle kalbimde duyardım.
Sen ey yıldızların ötesinde sanarak seslendiğim, göğün ve yerin yaratıcısı dediğim, çocukluğumun sevgili tanrısı! Seni unuttuğum için bana gücenme! Neden dünya kendi dışında bir yaratıcı aratacak denli yoksun değil?
Eğer o, bu güzel doğa, bir babanın çocukları ise, çocukların kalbi babanın da kalbi değil midir? Çocukların en gizli yerindeki şey onun ta kendisi değil midir? Ama ondan bende var mı? Ben onu bilir miyim? Kimileyin görür gibi oluyor, ama sonra korkmaya başlıyorum, gördüğüm şey bana kendi biçimim gibi geliyor. Onu, dünyanın ruhunu, elimle tuttum sanıyorum ve uyandığımda tuttuğum kendi parmaklarımdı galiba, diyorum.
&&&
Adamas’ın bana o gün söylediği her bir söz, acısı ve sevinciyle hâlâ içimdedir. Ruhumda, onun o zaman duyduğuna benzer şeyler duyduğum zaman, kendi yoksulluğuma şaşıyorum. İnsan kendini, kendi öz dünyasında bulduktan sonra yitiğin anlamı kalır mı? Her şey bizim kendi içimizdedir. Başmdan bir tel saç düşer de insan buna ilgilenir mi? Bir Tanrı olabilecekken insan neden uşak olmaya savaşır? Bana o zaman Adamas: «Yalnız kalacaksın sevgilim!» demişti. «Uzak ülkelerde baharı aramaya giden kardeşlerin, o soğuk iklimde bırakıverdikleri bir turna yavrusu gibi, gerilerde tekbaşına kalıvereceksin.»
Böyledir dostum. Ne denli varsıl olursak olalım, yalnız olamadığımız için; içimizdeki sevgi, biz yaşadığımız sürece yaşadığı için yoksuluz. Adamas’ımı bana geri ver, benim olan başka her şeyi topla gel, altımızdaki o kocamış, ama yine de güzel dünya yeniden tazelensin. Tanrı bildiğimiz doğanın kolları arasında toplanıp birleşelim, bak o zaman yoksulluğun anlamı kalıyor mu?
Ama, sakın yanılıp, bizi birbirimizden ayıran yazgıdır, deme! Yazgıyı yapan biziz, biz kendimiz! Bilinmezliğin karanlığına, başka bir evrenin soğuk yabanına atılmaktan sanki zevk alırız. Elimizden gelseydi, belki güneşin diyarını bırakır, kuyruklu yıldızın sınırları dışına atılırdık. Ah, insanoğlunun deli gönlü için yurt bulunamaz. Güneş ışığı topraktaki bitkileri önce yetiştirir, sonra nasıl yakarsa, insan da göğsünde biten tatlı çiçekleri, yakınlık ve sevginin sevinçlerini öylece kendi öldürür.
Adamas’ım beni bıraktı diye ona gücendim sanma, ona gücenmedim. Çünkü o dönmek için gitmişti!
Asya içlerinde, bulunmaz yetkinlikte bir budun yaşarmış; içindeki umut onu ta oralara sürükledi.
Nios’a dek kendisini uğurladım. Acı günlerdi bunlar. Acıya nasıl dayanılırmış bunu o zaman öğrendim, ama böyle bir ayrılığa bir kez daha dayanacak güç de bende kalmadı.
Ayrılık saatine bizi yaklaştıran dakikalar geçtikçe bu insanın varlığıma ne denli girmiş olduğunu anlıyordum. Ölen bir insanın veremediği son soluğu gibi ruhum onu tutuyor, bırakmıyordu.
Homer’in yattığı yerde bir iki gün kaldık. Nios, benim için, adaların en kutsalı oldu.
Sonunda zorla birbirimizden koptuk. Kalbim didinmekten yorulmuştu. Son anda daha da rahattım. Bir kez daha onu kollarımla sardım. Önünde diz çökmüştüm. Gözlerimi kendisine kaldırdım, yavaşça: «Наyır duanı bekliyorum, babacığım!» dedim. Yüzünde soylu bir gülümseme belirdi, alnını sabahın yıldızlarına kaldırdı, gözüyle göğün derinliklerini yararken: Onu benim için koruyun, siz ey geçmişlerin ruhları!» dedi. Onu kendi ölmezliğinize yüceltin! Göğün ve yerin tüm iyi güçleri, siz onu yalnız komayın!»
Sonra, daha rahat: «İçimizde yaşayan bir Tanrı var!» diye sözlerine ekledi. «Irmaklar gibi yazgıyı da yönelten odur. Her şey, herbir şey onun elemanıdır. Dilerim, her şeyden önce, O seninle birlikte olsun!»
İşte böyle ayrıldık. Allahaısmarladık Bellarmin’
HYPERION’DAN BELLARMINE
Gençliğimin sevgili günleri de olmasa, kendi kendimden nerelere kaçardım, bilmiyorum. Öbür dünyada rahat bulmayan bir ruh gibi, yaşamımın, çoktan uzaklaştığım bucaklarına geri dönüyorum. Her şey yaşlanıp, sonra yeniden gençleşiyor. Doğanın durmayan bu güzel çarkının acaba biz neden dışında bırakılmışız? Yoksa o, bizim için de geçerli mi?
Eğer içimizde, o her şey olmak isteği, Ätna’nın Titanı gibi varlığımızın derinlerinden ikide bir tepen o derin istek olmasa buna inanırdım.
Ama ne olursa olsun, kamçı ve boyunduruk için yaratılmış olmayı kabul etmektense, içimde, kaynayan bir yağ gibi fıkırdayan bu duyunun varlığı daha iyi değil midir? Köpürmüş bir savaş atı mı, yoksa kulakları düşük bir koşu beygiri mi soydur?
Dostum, benim gönlüm de bir zamanlar büyük umutların güneşinde ısındı. Ölmezliğin tadını tüm damarlarımda duyduğum; sonsuz ormanların kuytularında dolaşırmış gibi yüksek tasarılar arasında dolaştığım, okyanusun balıkları gibi mutlu geleceğimin uçsuz bucaksız derinlerine, daldığım zamanlar oldu.
Ey mutlu doğa, senin kucağından ayrılan genç, ne denli korkusuzca ileri atılmıştı. Daha hiç denemediği silahları ona nasıl sevinç veriyordu. Yayı gergindi, okları da tirkeşin içinde hışırdıyorlardı. Ona yol gösterenler, o ölmez insanlar, ilk çağın büyükleriydi ve bunların ta ortasında Adamas’ı vardı.
Gezdiğim ve durduğum yerde hep o yetkin kişiler benimle birlikteydi. Göğün dev bulutları nasıl birleşir de şen bir yağmura dönüşürlerse, benim düşümde de tüm zamanların başarıları yükselen alevler gibi birbirleriyle bileşiyor, böylece olimpiyatların yüzlerce yengisi benim için tek ve sonsuz bir yengiyi oluşturuyordu. Buna kim dayanabilir? İlk çağın o korkutan güzelliği, kimi, beni sardığı biçimde sarar da onun karşısında insan kasırgayla devrilen genç ağaçlar gibi devrilmez, ayakta kalır? Hele insanın, bende olduğu gibi, güvenlik duyusunu besleyecek hiçbir unsuru olmazsa?
Evet, eskilerin büyüklüğü bir fırtına gibi benim başımı eğdi, yüzümün çiçeğini koparıp götürdü. Çok zaman beni kimsenin görmediği bir yere uzanır, ırmağın yanına devrilip de boynu bükülmüş dallarını sulara sokan bir çam gibi, sessizce gözyaşı dökerdim. Büyük bir kişinin yaşamından alınmış bir an için, canımı vermeye ne denli hazırdım!
Ama ne gezer, ortada beni isteyen yoktu.
Hiçliğini bu denli açık görmek, ah, pek acınacak bir şeydir. Bunu bilmeyen pek soruşturmasın, doğaya şükretsin, kelebekleri olduğu gibi, onu da sevinç için yaratmıştır, gitsin ve yaşadığınca ağzına acı ve mutsuzluk sözcüklerini almasın.
Pervane, ışığı nasıl severse, ben de kahramanlarımı öyle seviyordum; onların tehlikeli yakınlığına sokulur, kaçar, sonra yeniden yaklaşırdım.
Yaralı bir geyik suya nasıl koşarsa, yanan göğsümü serinletmek, içimde kabaran büyüklük ve ün düşlerinden yıkanıp arınmak için, ben de sevinç kasırgalarının ta ortasına kendimi öyle atıyordum. Ama neye yarar!
Çoğu zaman yanık kalbimin acısına dayanamaz, gece yarısı bahçeye, çiğ düşmüş ağaçların altına koşardım. Kaynağın ninnisi, tatlı rüzgar ve ay ışığı taşkınlığımı yatıştırıp da gümüşten bulutlar üstümde başıboş ve hoşnut dolaştığı ve deniz dalgalarının sönen sesi uzaktan uzağa kulağıma vurduğu o zamanlar, kalbim onun sevgisinin sonsuz yankılarıyla ne tatlı oyalanırdı! Üstümde sabah ışığının şarkısı yavaş sesle başladığı zaman: «Merhaba, siz, ey göktekiler!« diye içimden konuşurdum. «Siz ey yüce ölüler, selam size! Ben de arkanızdan gelmek istiyorum. Yüzyılımın verdiğini üstümden silkip atmak, ölülerin daha özgür dünyasına çekilmek diliyorum.»
Ama, zincir altında kıvranıp eriyor, susuzluğumu gidermek için uzattıkları tası buruk bir tatla ellerinden kapıyorum.
&&&
HYPERION’DAN BELLARMIN’E
Ruhlarımız birlikte yaşadıkça özgürleşiyor, güzelleşiyordu. İçimizde ve çevremizde her şey altın bir dinginlik içinde birleşmişti. Bildiğimiz dünya sanki ölmüş, canlı ve güçlü, sevgi dolu, bir yenisi doğmuş gibiydi ve biz bu dünyanın ilk kişileriydik. Tüm yaratıkların birleşerek oluşturdukları bir koro gibi, birbirinin içinde erimiş, mutlu bir bütün olarak sonsuz Esir’in bir başından bir başına yüzüyorduk.
Konuşmalarımız, içinde, zaman zaman altın kum taneciklerinin ışıldadığı duru mavi bir su gibi akıp gidiyordu. Susmalarımız, fırtına ülkelerinin üstündeki güzel yücelerde, gözü pek gezginin, saçlarında ancak tanrısal bir esintiyi duyduğu yücelerin susuşuydu.
Hele hayranlığımız içinde ayrılık saati çaldığında duyduğumuz o olağanüstü ve kutsal acı! O zaman ben: «Bak yine ölümlü olduk Diotima!» der, o da beni: Ölümlü olmak, bu bir duyu aldanışı, diye yanıtlardı, “güneşe çok bakınca gözümüzün önünde uçuştuğunu gördüğümüz renkler gibi bir şey o!»
Ah, sevginin o tatlı oyunları! Gönül alan sözler, üzüntüler, alınganlıklar, sertlik ve hoşgörürlük.
Ya birbirimizin ruhunu okumayı sağlayan sezgi, birbirimizi yücelttiren sonsuz inanç!
Evet, insan sevdiğinde her şeyi gören, her şeyi nurlandıran bir güneş, sevmediğinde ise içinde isli bir lambanın tüttüğü karanlık bir ev.
Ah, susmalı, unutmalı ve susmalıyım.
Ama bu çekici aleve dayanamıyorum, pervane gibi onun ta içine düşüp ölmeden rahatlamıyacağım.
Bu mutlu ve açık iletişim sırasında bir gün Diotima’nın durgunluğunu sezdim. Günden güne durgunlaşıyordu.
Sordum, yalvardım; ama bu soruş ve yalvarışlarla onu büsbütün kendimden uzaklaştırıyor gibiydim. Sonunda Artık sorma! diye o bana yalvardı. Yalvarırım git ve geldiğinde başka şeylerden konuş!» O zaman sustum, kendi kendimi yadırgadığım acılı bir sessizliğe düştüm.
Sanki o anlaşılmaz yazgı, durup dururken, sevgimizin ölümüne andiçmişti, bana böyle geliyordu. İçimde ve dışımda tüm yaşam söndü gitti.
Bu düşüncemden utanıyordum, ama Diotima’nın kalbine rastlantının egemen olamayacağını da iyice biliyordum. Ona hep eskisi gibi, olağanüstü, harika-varlık olarak bakıyordum. Şımarmış, avunç bulmayan ruhun ise, açığa vuracağı canlı sevgisinin özlemiyle yanıyordu; üzerine kilit vurulmuş hazineler, benim için, varolmayan hazinelerdi. Ah! Mutluluk bana umudu unutturmuştu. O zamanlar, elmayı ağaçta görünce ağlayan, dudağına değmeyen yemişi yok sayan sabırsız çocuklardan farksızdım. Duramadım, yeniden yalvarmaya başladım. Coşkun ve düşkünce, sevgi ve tutkuyla yalvarıyordum. Sevgi, dilime, o her şeyi başaran sessiz gücü veriyordu. Sonunda, ah benim Diotima’m! Sonunda o tatlı itirafı duydum. Onu duydum ve aşkın dalgası beni alıp da anayurda, doğanın kucağına ulaştırıncaya dek onu içimde saklayacağım.
Günahsız varlık! Kalbinin göz kamaştıran varsıllığını kendi daha tanımıyordu. İçinin varsıllığını görünce hoş bir korkuya düşmüş, onu göğsünün derinlerine gömmeye kalkmıştı – şimdi itiraf ediyor, kutsal ve yapmacıksız duruşuyla gözyaşları içinde, ne kadar çok sevdiğini, bugüne dek kalbinin bağlı olduğu her şeyden nasıl koptuğunu anlatıyordu. Bahara, yaza ve güze kulak asmıyor, günü ve geceyi ayırt etmiyorum. Şimdi ben eskisi gibi göklerin ve yerlerin değilim artık, bir tek insana vermişim kendimi. Baharın çiçeği, yazın alevi, güzün olgunluğu, günün aydınlığı, gecenin ağırbaşlılığı, yer ve gök, tümü benim için bu insanda toplanmış! Böyle seviyorum işte ben! Sonra kalbinin taşkın isteğiyle beni seyre dalıyor, atılgan ve kutsal bir sevinç içinde beni güzel kollarının arasına alıyor, alnımdan ve ağzımdan öpüyordu. Ah, o tanrısal baş, zevkinden ölerek çıplak boynumdan aşağı kayıyor, o tatlı dudaklar coşkuyla kalbimin üstünde dinleniyor, duyduğum sevgili nefes ta ruhuma işliyordu ah Bellarmin! Kendimden geçiyorum, aklım başımdan gidiyor.
Biliyorum, bunun sonu neye varacak, biliyorum. Dümeni dalgalar götürdü; gemiyi de ayaklarından tutulup fırlatılan bir çocuk gibi, fırtına kayalıklara fırlatacak.
&&&
Şimdi, sakın acıma duyunun seni yanlış yollara götürmesine bırakma. Ne durumda olursak olalım, yine bir yanda bir sevinç bulmamız olasıdır, buna inan. Gerçek acı, coşturucudur. Güçsüzlüğünü ayaklarının altına alan insan yükselir. Özgürlüğü ruhun acısında duymamız, ne denli güzel şeydir! Özgürlük, anlayan için ne anlamlı bir sözcük bu, Diotima! En içli kuşkularla kıvranmış işitilmemiş kerte kırılmış, tüm onurunu yitirerek umutsuz ve ülküsüz kalmış olan ben bile, bu sözcük ruhumda yansıyınca içimde tüm organlarımı tatlı bir ürpertiyle saran yenilmez bir gücün kıpırdanışlarını duyuyorum.
Alabanda’m da henüz yanımda. O da artık, benim gibi, yaşamdan hiçbir şey beklemiyor. Onu yanımda alıkorsam bir şey yitirmeyecek. Bu yiğit insanın yazgısı bu mu olacaktı? Şimdi o denli boynu bükük, o denli sessiz… Bu durumuna baktıkça yüreğim parçalanıyor. İkimiz de birbirimize dayanarak yaşıyoruz. Aramızda hiç konuşmuyoruz: konuşacak şey kaldı mı? Birbirimize, severek gördüğümüz kimi küçük hizmetlerle, bağlılığımızı belirtiyoruz.
Şimdi karşımda uyuyor. Bizim alınyazımızın belirdiği şu anda, onun yüzünde durumundan hoşnut bir gülümseme var. İyi yürekli insan! Benim yazdıklarımdan bilgisi yok. Bilse izin vermezdi. Bana: «Diotima’ya yaz» diye buyurmuştu, ona yaz da seninle birlikte yaşanabilir bir yurda gitmek için yola çıksın.» Bilmiyor ki umutsuzluğu onun ve benimki denli öğrenmiş bir gönül, sevgili için artık önemini yitirmiştir.
Hayır, hayır Hyperion’un yanında asla huzur bulamayacak, sonunda ona olan bağlılığını yitireceksin. Buna da ben katlanamam.
O halde hoşçakal, benim tatlı kızım! Elveda! İsterdim ki sana; buraya, ya da şuraya git, oralarda yaşam kaynakları fışkırıyor! diyebileyim. Özgür bir yurt, güzellik ve anlam dolu bir yurt göstereyim de; işte buraya git ve kendini kurtar! diyebileyim, ama ne yazık! Bunu söyleyebilsem, o zaman ben, ben olmayacağım ve o zaman da, senden ayrılmam gerekmiyecek! Senden ayrılmak mı? Ah, ben, ne yapıyorum? Kendimi ne denli hazırlıklı, ne dayanıklı sanmıştım. Şimdiyse başım dönüyor, kalbim sabırsız bir hasta gibi kendini oradan oraya atıyor. Yazıklar olsun bana, son sevincimi de yitiriyorum. Ama böyle olması gerek. Doğanın haykırışı burada yararsız. Bunu sana borçluyum. Ben aslında yurtsuz, duraksız yaşamak için dünyaya gelmişim. Ey toprak! Siz ey yıldızlar! Sonunda yerleşecek hiçbir yer bulamayacak mıyım?
Nerde olursam olayım, yalnız bir kez daha, senin kucağına atılayım! Bir kez daha sizin içinizde kendimi göreyim, ey engin bakışlı gözler! Dudaklarına bağlanayım da, sen ey anlatılması olanaksız, yalnız duyulan ve söylenemeyen sevimli varlık, sendeki o güzel kutsal ve tatlı yaşamı içime akıtayım Ama sen gel bu sözleri dinleme! Yalvarırım sen bunlara bakma! Onları dinleyecek olursan, o zaman «bunlar seni kandırmak için söylenmiş sözler diyeceğim, sen beni tanır ve anlarsın. Acımamak ve söylediklerime kulak asmamakla düşünceme ne derin bir saygı göstereceğini, sen de bilirsin.
Artık yazamayacağım, dayanamıyorum Tanrısı olmayan keşiş nasıl yaşasın? Ey ulusumun dehası! Ey Yunan ülkesinin ruhu! Evet, inmem gerek, daha derinlere inmem, Seni ölüler dünyasmda aramalıyım.
HYPERION’DAN DIOTIMA’YA
Çok bekledim, doğruyu söyleyeyim, bir sözcük söylemeden ayrılmaya gönlün razı olmaz diye umdum ve ondan kopacak sözcüğü özlemle bekledim, ama sen susuyorsun. Bu da yine güzel ruhunun bir konuşması, Diotima.
Söyle, ruhunun bu dille konuşması, daha kutsal akortların susmasını gerektirmiyor öyle değil mi? Sevgimizin tatlı ışınlar saçan ayı batıyorsa, onun göğündeki yüce yıldızlar hep parıldayacaklar, değil mi? Senden bana hiçbir ses ulaşmasa, o tatlı gençlik günlerimizin gölgesi bile geri gelmese, yine biz ayrılmaz varlıklarız değil mi? Bana kalan son sevinç de işte bu!
Friedrich Hölderlin Hyperion Ya da Yunanistan’da Bir Yalnız Çeviri: Melahat Togar
Yapay zekânın ulaştığı noktayı daha iyi kavrayabilmek için, annemin kucağında olduğum bir çocukluk fotoğrafımı yükleyerek bu fotoğraf üzerinden bir şiir ve bir deneme yazmasını istedim. Ortaya çıkan metinleri burada paylaşmak istiyorum. Ardından, ChatGPT’nin ürettiği şiir ve denemenin sonrasında, yapay zekâ tarafından yazılmış şiirlerin okuyucular tarafından nasıl değerlendirildiğine dair bir araştırmanın sonuçlarına yer vereceğim.
Dizlerde Başlayan Zaman
Bir sandalye kadar eski bir hatıranın üstünde oturuyor çocukluğum. Adımı bilmiyorum, korkuyu da— ama bakışlarım sanki önceden görmüş gibi.
Kollar sarıyor beni, dünya sert olmasın diye. O an kimse söylemiyor: “Bir gün bu fotoğrafa geri dönmek isteyeceksin.”
Ayaklarım yere değmiyor, belki de bu yüzden bu kadar ağır geliyor hayat. Dizlerdeyken hafif olan insan, yere inince öğreniyor yalnızlığı.
Sepya bir sessizlik çökmüş yüzüme. Gülmüyorum— çünkü bazı çocuklar önce susar, sonra büyür.
Bugün aynaya bakarken o bebeği tanıyorum: Daha hiçbir şeyini kaybetmemiş ama her şeye hazır bir hâli var.
ChatGPT
Bu fotoğrafta zaman yavaş.
Henüz acele etmiyor hayat; kimse bir yere geç kalmıyor. Dizlerde oturan bir çocuk var ve dünya, onu tutan kollar kadar büyük. O kolların gücü bilgiden değil, sezgiden geliyor. İnsan, bazı şeyleri öğrenmeden de koruyabiliyor.
Bebeğin yüzünde gülümseme yok. Ama hüzün de yok. Daha çok, susarak anlamaya çalışan bir hâl var. Sanki henüz konuşmadan önce dinlemeyi seçmiş. Ayaklar yere değmiyor; belki de bu yüzden düşmek diye bir kavram yok. Yükseklik korkutmuyor, çünkü bırakılmayacağını biliyor.
Fotoğraf sepya; çünkü hatıralar renkli olmaz. Onlar, zamanın tozunu taşır. Bu karede geleceğin izleri yok gibi görünse de, aslında her şey burada başlamış: güvenmek, beklemek, büyümek. Kimse “hayat zor olacak” dememiş. Zaten söylenmese de bazı şeyler hissedilir.
Bugünden bakınca anlıyorum: İnsan en savunmasız olduğu anda, en güvende olduğu yeri de yaşıyor. Ve bazı fotoğraflar hatırlamak için değil; unutmamak için vardır.
ChatGPT
Okuyucular yapay zeka tarafından üretilen şiirleri insanların yazdıklarına tercih ediyor.
Pittsburgh Üniversitesi’nden Brian Porter’ın yürüttüğü çalışma, okuyucuların ünlü şairler tarafından yazılan şiirlerle yapay zekanın ürettiği şiirler arasındaki farkı anlayamadıklarını ve hatta bazılarının yapay zeka şiirlerini daha çok beğendiklerini ortaya koyuyor.
Bu, yapay zekanın şairlerin stilini taklit etme becerisi ve okuyucuların bu stilin karmaşıklığını yanlış anlamaları konusunda endişelere yol açıyor. Araştırma, AI’nın sanat ve edebiyat alanındaki yerini ve etkisini daha da sorgulanır hale getiriyor.
Araştırma, katılımcıların yapay zekanın şiirlerini şairlerin elinden çıkma şiirlerden ayırt etmekte zorlandıklarını ortaya koydu. Deneyde, 1.634 katılımcıya rastgele bir şair atandı ve her bir katılımcı, hem insan hem de yapay zeka tarafından yazılmış beşer şiir okudu.
Şiirler, katılımcıların değerlendirmeleri için rastgele sıralandı ve ardından katılımcılara hangi şiirin yapay zeka tarafından yazıldığını soruldu. Çoğu katılımcı, yapay zekanın ürettiği şiirleri insan şairlerin eserlerinden ayırt edemedi. Bu sonuç, yapay zekanın yaratıcı yazarlıkta, özellikle şiir alanında insan benzeri üretimler ortaya koyabileceğini ve bunun okuyucular tarafından kolayca fark edilemeyeceğini gösteriyor.
Özellikle Sylvia Plath gibi ünlü şairlerin “yapay zekaya ait” satırlarla yazılmış şiirleri, katılımcılar tarafından gerçekçi ve etkileyici bulunmuştu. Örneğin, Plath’in yazmadığı fakat yapay zeka tarafından oluşturulan şu dizeler:
“Hava gerginlikle dolu Zihnim karmakarışık Duygularımın ağırlığı Göğsüme ağır geliyor.”
Bu tür sonuçlar, yapay zekanın edebi stil taklit etme yeteneğinin yanı sıra, insanların yaratıcı süreçlere olan güvenini sorgulamayı da gündeme getiriyor. Nick Cave’in uyarısı gibi, bu durumun edebi dünyadaki etkileri önemli bir tartışma alanı yaratıyor.
Yazar hakkında bilgi verilmeden yapılan değerlendirmelerde, katılımcılar yapay zeka tarafından üretilen şiirleri daha olumlu değerlendirdi. Bu, insanların bir şiiri sadece içeriği üzerinden değerlendirdiklerinde, şiirin kalitesi hakkında daha açık fikirli olabileceğini gösteriyor.
Ancak yazarın yapay zeka olduğu söylendiğinde, katılımcılar şiirlere daha düşük puanlar verdi. Bu, yapay zekanın insan yaratıcılığından ayrı tutulması gerektiği yönünde bir önyargı ya da toplumsal algının etkisiyle açıklanabilir. İnsanlar, yapay zekanın ürettiği şiirlerin “gerçek” edebi değer taşımadığını düşündüklerinde, bu şiirleri daha düşük değerlendiriyorlar.
Öte yandan, şiirlerin insan tarafından yazıldığına dair bilgi verildiğinde, denekler bu şiirleri daha yüksek puanlarla değerlendirdi. Bu, şairlerin ve yaratıcıların insanların aklında taşıdığı “gerçeklik” ya da “değer” algısının gücünü gösteriyor.
Bu bulgular, yapay zekanın edebi üretimler üzerindeki etkisi ve nasıl algılandığı konusundaki toplumsal önyargıların ve algıların ne denli güçlü olduğunu ortaya koyuyor. Yazarın kimliği, bir eserin değerini değerlendirmede önemli bir rol oynuyor, hatta şiirlerin içeriği ve kalitesinden bağımsız olarak. Bu da edebiyat dünyasında, yapay zekanın yaratıcı sürecin bir parçası olarak kabul edilmesinin ne kadar karmaşık bir mesele olduğunun altını çiziyor.
Peki, ne oldu? Bu çalışma, yapay zekanın sanatsal üretimindeki gelişmeleri ve bu gelişmelerin toplum üzerindeki etkilerini sorgulayan önemli bir tartışma başlatıyor. Araştırmacıların bulguları, yapay zekanın şiir yazma becerisinin giderek daha insan benzeri hale geldiğini, ancak aynı zamanda onun insan yaratıcılarından farklı olarak daha basit ve anlaşılır olmasının, okuyucular tarafından tercih edilmesine yol açtığını ortaya koyuyor.
AI’nın ürettiği şiirler, özellikle karmaşık imgelem ve duyguları açıkça iletme konusunda insan şairlere göre daha doğrudan olabilir. Bu, uzman olmayan okuyucuların şiirle bağ kurmasını kolaylaştırıyor, ancak şiirsel karmaşıklığı ve derinliği olan insan şiirlerinin, AI’nın ürettiği daha düz şiirlerle karıştırılmasına yol açabiliyor.
Bu bulgular, sadece yapay zekanın edebiyat alanındaki yerini sorgulamakla kalmıyor, aynı zamanda sanatın değerinin nasıl algılandığına dair derin bir inceleme sunuyor. AI’nın sanatsal üretiminde, “insandan daha insan” olma olgusu, makinelerin insan duygularını ve ifadelerini daha doğal bir şekilde taklit edebildiğini gösteriyor, ancak bu durum, insan yaratıcılığının doğasındaki özgünlüğü ve derinliği tehdit edebilir.
Çalışmanın sonunda, yapay zekanın sanat üretimini belirli bir etik çerçevede değerlendirme gerekliliği vurgulanıyor. AI’nın ürettiği sanat eserlerinin şeffaf bir şekilde tanımlanması ve ayrıştırılması, okuyucuların ve izleyicilerin bu eserleri ne şekilde değerlediklerini daha net bir şekilde anlamalarına yardımcı olabilir.
Bu bağlamda, AI’nın sanatsal üretimi, sanatın derinliğini, insan ruhunun katkısını ve yaratıcı mücadeleyi atlayarak, sanatın değerini düşürebilir. Dolayısıyla, bu alandaki düzenlemeler, yalnızca üretim sürecini değil, aynı zamanda toplumun sanatla ilişkisini de şekillendirebilir.