Şiir, Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler

Yürek

Yalnızın yüreği,
İçerisinde sevgilisi.
Dışarısında kimsesi.

İlhan Şevket Aykut

 

“Gözümün retinası yırtıldı, biri iki görüyorum.
Eyvallah ben gidiyorum”
İlhan Şevket

İlhan Şevket’in hayatını birkaç kelimeyle anlatmaya çalışırsak bunlardan ilki çocukluğumuzun vazgeçilmez oyunu “saklambaç” olurdu. Bu oyunu öyle iyi oynar ki İlhan Şevket, bulunmayı istemediği sürece hakkında bir yazı bulmak bile imkânsız olur. Bulunduğunda ise mutlaka size katacakları, öğretecekleri vardır bu şahsına münhasır sürgün muallimin.

Ozan 1907’de dönemin Osmanlı toprağı olan Bingazi’de (Libya) “Mehmet Şevket” adıyla dünyaya gelir. Henüz üniversite öğrencisiyken “Senin bu fikirlerin yüzünden ben emekli maaşımdan olacağım,” diyen babası Recep Bey kıdemli yüzbaşıdır. İşte bunun içindir ki İlhan Şevket’in hayatı boyunca sahip olduğu disiplinli yapıyı kimden kazandığının cevabını bulurken hiç zorlanmayız. Babasıyla arasında bu konuşma geçtikten sonra evi terk ederek annesi, kız kardeşi ve babasıyla asla görüşmeyecek, kendisine kalan mirası bile reddedecek ve bu reddi gerçekleştirmek için ihtiyacı olan pul parasını bile borç alacaktır. Ozan, annesinin ölüm haberini aldığı gün gittiği berberde sessiz sessiz ağlarken berber hiçbir şey olmamış gibi işine devam edecektir.

Kırıkkale’de İlkokul, Kayseri’de ortaokul, Trabzon’da lise, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hukuk okur. 1927’de biten hukuk bilinçli bir tercihtir; genç idealist, dünyayı değiştirmenin yolunun hukuktan geçtiği inancındadır. 2 yıl hâkimlik stajı yaptıktan sonra durumun böyle olmadığını görüp hukuku bırakır. 1930’lu senelerde, önce vekil daha sonra asil öğretmenlik yapmaya başlar. Bir taraftan kendisi de öğrenciliğe devam eder ve misafir öğrenci olarak felsefe derslerine katılır. Ne de olsa, dünya, önce düşünerek sonra da düşündüklerini paylaşarak değişir. Üniversite öğrenciliği sırasında birkaç sefer dillendirdiği fakat çok da üzerinde durmadığı polis korkusu/takibi meselesi 1930’lu senelerden itibaren gerçekleşen birtakım olayların akabinde kendini iyiden iyiye gösterir. Dönemin başbakanı İsmet İnönü’yü eleştirdiği bir vapur yolculuğu sırasında tartışmanın hararetlenmesiyle şikâyet edilir. Misafir öğrenciliğine son verilip üniversiteye girmesi yasaklanır.

Yeni rejimi kendi isimleriyle bütünleştiren kişilerin, eleştirisini yapmak bir yana onlar hakkında olumsuz düşünce sahibi olmak bile vatana zarar verebilirdi! İşte bu yüzden aykırı sesler susturulmalı, amacı ilim olan kurumlardan uzaklaştırılmalıydı. Eleştirilerden doğabilecek hiçbir karışıklığa mahal verilmemeliydi.

Galatasaray Lisesi’nin tarif-coğrafya öğretmeni sıra dışı duruşunu her zaman koruduğu için, her yerde olduğu gibi öğretmenlik yaptığı okulda da göz önündedir. O sıralar ünü Almanya sınırlarını aşan Hitler’e karşı buz gibi bir tavır sergiler. Hitler hayranı gençlerin, nöbetçi olduğu günlerde penceresinin altına gelerek “bir… iki… üç… Mehmet Şevket piç… Bu işler güç…” diye tempo tutarak hakaret ettiklerini, öğrencilerinden ressam Selim Turan bizlere aktarır. Hitler’e karşı savurduğu ağır eleştirilerle kimilerine göre bu hakaretleri hak etmiş olur. Aykut’u sevmeyenler olduğu gibi sevenlerinin de sayısı azımsanamaz. Başka sınıflardan da dersine girmek için gelen öğrencilerle kalabalıklaşan dersleri, zeki üslubu, yetenekli ve düşünmeye sevk eden ders anlatımıyla öğrencilerin ilgi odağıdır.

Aykut’un ruhsal olarak en problemsiz dönemleri diyebileceğimiz zamanlar öğretmenlik yaptığı zamanlardır. Mesleğini sevmiş, hatta kendine yakıştırdığı tek meslek olarak benimsemiştir. “Benim öğrencim” diye başladığı cümlelere göğsü kabararak devam eder her zaman. Kendine yüklediği “dünyayı değiştirme” misyonunu başarabileceği alan olarak görmüştür öğretmenliği. Genç beyinlerle beraber olmak, onlara bildiklerini öğretmek, sürekli düşünmek ve düşünmeye sevk etmek… Aykut için dünyayı değiştirmenin yoluydu öğretmenlik. Hayatı boyunca vazgeçemeyeceği iki tutkusunun birinden vazgeçme zorunluluğuyla çok erken yüzleşir. İstanbul ve mesleği… iki tutkusu…

Ozanın saklambaç oyuncusu olmasını sağlayan olaylar dizesi başlamış olsa bile son düğüm 1933 yılının Temmuz’unda, yıl sonu sınavlarını dönemin Cumhurbaşkanı ve maiyetinin teftişi sırasında atılır. Karşısındakinin elini eteğini öperek yüceleceğini düşünen işgüzar meslektaşlarının ve amirlerinin yanında ozanın Atatürk’ün elini sıkması skandalların en büyüğü olur! Bu durum kimsenin dikkatinden kaçmaz. Atatürk, Aykut’un sınıfına girer, 7 saat kalır, 13 kahve içer ve öğrencilere sorular sorar. En sonunda Ozan’a dönerek “Muallim Bey bir soru da siz sorun talebenize!” diyen Atatürk’ten lafı alarak dönemin yönetimine dair fikirlerini soru haline getirir; “Tarihte diktatörler…” diye soruya başlar! İşte bu dönemden sonra, o zamanki adıyla Mehmet Şevket Aykut, 29.04.1934 tarihli mahkeme kararından sonraki adıyla İlhan Şevket Aykut’un “tenzili rütbe” niteliğindeki tayinleri (üstü kapalı sürgünleri) çıkar. Vefa, Darüşşafaka, Çarşamba Kız Lisesi ve en sonunda da Yozgat’a sürülür. 3 sene boyunca bu görevi raporlarla erteledikten sonra Kültür Bakanlığı Zatişleri Müdürlüğü’nden bundan sonra terfi edemeyeceğine ve çalışmak için Yozgat’a gitmesi gerektiğine dair resmi bir yazı alır. Ozan’a istifadan başka yol kalmamıştır.
Aykut o dönemini “Yozgat’a sürülene kadar bir şekilde idare ettim lakin baktım ki bunlar benim peşimi bırakmayacak, ben de 12 yıllık memuriyeti bırakıp neyle geçinirim, ne yaparım diye düşünmeden istifa ettim,” diye anlatır, içlenerek.

Aykut, dostu ve ev sahibi Oktay Gültekin’e o dönem yaşadıklarını yıllar sonra anlatırken; “Atatürk benimle uğraşacak biri değildi. O benim ne olduğumu ve ne demek istediğimi anlamıştı.(…)Ama çevresindekiler tarafından peşime takılan hafiyeler, polisler o gün bu gündür bana huzur vermediler! Ben de, tehlikeli bir komüniste hele ‘talebeyi anarşist fikirleriyle zehirleyebilir!’ nitelikte bir hocaya, bu ülkede o zamanlar nefes bile aldırmayacaklarını, Galatasaray’dan hemen uzaklaştırılarak, 1945’lere dek, hiç terfi ettirilmeden, on sene, o okuldan bu okula sürülmenin ardı kesilmeyince anladım,” cümlelerini kuracaktır.

Aykut’un öğrencilik yıllarında başlayan polis takibi/korkusu derece derece artarak, izini kaybettirme çabasının hayatına yön verdiği aşikâr. İsim değişikliğinin altında başka amaçlar, gerekçeler var mıdır bilinmez ama Atatürk’le karşılaşmasına rastlaması manidar. Öğretmenlikten istifa ettikten sonra ölümüne dek hiçbir resmî kurumda kaydına rastlanmaması ve hiçbir arkadaşının, dostunun, sevgilisinin ev adresini dahi bilmemesi İlhan Şevket’in saklambaç oyununu çok dikkatli oynadığını ve ciddiye aldığını gösteriyor.

İntihar kararı almasını sağlayan yalnız kalma, özellikle yaşlanma, aciz ve muhtaç olma korkusu sürecine bu olayların katkısı olmadığını düşünmek aşırı pozitif bir bakış olur. Yaşlanma korkusu tek başına bile intihar sebepleri arasında yerini alırken, bu korkudan kaynaklanan intiharlara edebiyat dünyasında tek örnek Aykut değildir. Bu korkuya, takip edilme korkusunu ve bir zamanlar yakın dost olduğu filozof Sakallı Celal’in yaşadıklarından ders çıkararak zelil olma korkusunu da ekleyen şair, 40 yıl boyunca önce “75’imden sonra” daha sonra “80” ve en son “85’imden sonra yokum” cümlelerini sık sık kurar. Son yıllarının şahidi, ev sahibi ve dostu Gültekin’e bu noktada yeniden kulak veriyoruz. Bir gün otururken yine konu oraya geliyor ve Aykut evi fazla işgal etmeyeceğini zaten böyle bir hakkı da olmadığını söylüyor ve çalışma masasının arkasındaki rafa yerleştirdiği 600 sayfalık Fransızca sözlüğü göstererek ekliyor “bak, her sayfa bir günün karşılığı, bu bittiğinde ben de gidiyorum.” Bu tehditler, söylevler hiçbir zaman ciddiye alınmıyor. Çünkü Ozan dinç, 70’in üstünde ama hala kadınların ilgisini çekiyor, Ozan dişlerini gösterip “bugüne kadar doktor eli değmedi, hiç eksik yok,” diyor ev sahibine, “eyvah! Ben galiba daha yaşayacağım,” diyor dost meclislerinde, yazdığı şiirleri Eski Türkçeden yeni alfabeye kendisi çevirecek kadar berrak bir algıya sahip, hiçbir yaşlılık alameti henüz vuku bulmamış bünyesinde, Ozan hala dost meclislerinin sohbetine doyulamayan entelektüeli…Günde sekiz saat yürüyerek İstanbul’u geziyor, ustasının ölümünden önce yaptırdığı ayakkabılardan dolabında 1 düzine daha bulunuyor…

İlhan Şevket neden intihar ediyor o halde?

Çünkü yorgun, çünkü korkuyor; insanlara yük olmaktan korkuyor, ev sahibinin getirdiği tavuğu yedikten sonra kendi disiplinini hiçe saydı diye gün gelip kendine kızamamaktan korkuyor, ailesini görmeme pahasına kırmadığı gururunun incinmesinden korkuyor… 84. yaşının son gününde üst kata ev sahibinin kapısına geliyor, Oktay Bey yazlıkta… böyle denk getirmesi maksatlı… Oktay Bey’le verilen sözler var, dostluk var… Kapıyı açan Oktay Bey olsa yüzüne bakıp az sonra, verdiği kararı yerine getirirken eli titreyebilir. Bir bağ var Oktay Bey’le ve gönüller arasında kurulan bu dostluk bağının ayak bağına dönüşmemesi için özellikle seçilen bir gün 17 Mart. Özellikle seçilen bir zaman, Oktay Gültekin’in evinde olmadığı zaman…

Kişinin çevresiyle kurduğu bağların hayatında ne kerte etkili olduğunu görebilmek için çok uzağa bakmaya gerek yok. Herkes bir şekilde “bağ”larının “bağlayıcı”lığını hissetmiştir hayatında. Bazen yaşadığı şehri bırakamamasını, bazen o şehirden kaçmasını bile sağlayabilir “bağ”lar. Aykut’un ömrü boyunca bin bir türlü zorluğa göğüs gererek İstanbul’da kalmasını da sadece kurduğu özel bağlarla açıklayabilir. Nitekim kendisi de bunu, “(…) dışarıya, başka ülkelere gidip yerleşebilir, pekâlâ oralarda da geçinebilirdim. Fakat bende vatan ve İstanbul tutkusu öyle had safhada, öylesine kuvvetliydi ki, bırakamadım buraları… Neredeyse her gün yirmi kilometreden fazla yürüyerek gezdiğim, sokaklarının kaldırım taşlarını tek tek ezberlediğim, her yerine şiirler yazdığım sevgilimi terk edemedim! diyerek en güzel şekilde ifade eder.

17 Mart sabahına dönersek;
Ev sahibinin zilini çalıyor… sabah erken… elinde 4 defter, şiir dolu… bir zarf…Oktay Gültekin’in oğlunun eline alelacele tutuşturuyor elindekileri…buyurgan, tedirgin, her zamanki gibi prensipli; “Al bunları babana ver,” diyerek önce defterleri uzatıyor, bin beş yüz lira paranın olduğu zarfı uzatırken; “Cenaze masraflarımı fazla fazla karşılar, kalanıyla da kız arkadaşını iki sefer yemeğe götürürsün. Üstünü babana verme, vermez sana! Gözümün retinası yırtıldı, biri iki görüyorum [sessizlik olur] Eyvallah ben gidiyorum!” diyerek hızla aşağı bodrumdaki dairesine iner. Gerisini oğul Gültekin şöyle aktarıyor; “Sabah sabah yeni uyanmışım uykudan… tek kelime konuşmadan döndü gitti. Kuşkusuz morali bozulmuş, diye düşünerek 5-10 dakika sonra klasik müzik kaseti alarak aşağı indim. Kapıyı çal çal ses yok! Bahçeyi dolandım ve yatak odasının camından baktım, uzanmış yatağında yatıyor… bu nasıl bir uyku… Camı çalıyorum; kıpırdamıyor bile! Bu kez koştum bizim yönetici hanıma, durumu anlattım. O da henüz uyanmış. Uyku mahmurluğuyla bu davranışın önemini kavrayamadı. ‘Özkıyıma neden olacak kadar umutsuzluk içinde olamaz’ diyorum. Üstelik seksen beşinde olmasına karşın fiziği ve belleği sapasağlamken…”

Polisle birlikte içeri girildiğinde kasetçaların sesi sonuna kadar açıktır ve bütün evde klasik müzik sesi yankılanmaktadır. Aykut koridorda, yerde, kollarını göğsüne kavuşturmuş vaziyette bulunur. Dolabında senelerdir sakladığı kalp ilaçları nihayet! kullanılmış, kendi isteğiyle, kendi seçtiği zamanda, 40 yıl boyunca söylediği gibi; 17 Mart 1991 günü sabahının ilk saatlerinde Fransızca sözlüğün son sayfası da çevrilmiş ve seksen beşine 1 gün kala hayatına son vermiştir. Oğul Gültekin’in yatakta gördüğü Ozan’ı polisler koridorda, yerde bulmuştur. Polislerin gelişine kadar geçen sürede Aykut’un ölümünü gerçekleştiği ya da genç Gültekin’in bir göz yanılması sonucu böyle ifade verdiğini düşünebiliriz. Sonucu değiştirmeyen bu ayrıntının üzerinde durulmasının elzem olmadığı kanaatindeyim.

Mesleğine “şairim” demiş tek bir şiirini bile yayınlatmamış dahası 1950 öncesinde yazdıklarının tamamını yok etmiştir. Defterler dolusu şiirlerini iki sefer kitaplaştırıp yayınlatmaya karar verir lakin ikisinde de vazgeçer (ikincisinde yayınevi sahibi yanında redaktör getirdiği için kapıyı yüzlerine kapatır ve kovar). Mayakovski’yi ana dilinden okuyabilmek için kendi kendine öğrendiği Rusça hariç 5 dil daha bilmektedir. Öğretmenlikten istifa ettikten sonra başkalarının adına çeviriler ve tezler hazırlayarak bir süre geçimini sağlamıştır. Giyimine her zaman özen göstermiştir, ütüsüz, dağınık, sağlıksız asla giyinmez. Her güne ayrı diş fırçası tahsis eder. 80 yaşında bile âşık olmuş ve âşık olunmuştur. Her konuya kafa yormuş ve detaylarda “hayatın gerçeği” dediğimiz o incelikleri görünür kılmıştır, buna en iyi örnek Ozan’ın çocuklarla ilgili söylediğidir; “Bu kadar kıymetli de, neden otomobillerin geçtiği tarafta elinden tutulur?” ya da göç alan ve metropolleşen o zamanın İstanbul’unun ulaşıma ve yerleşime dair problemlerine, dönemin belediye başkanına kadar ulaşan fikirleriyle getirdiği çözümler… Ve daha nice ayrıntıda İlhan Şevket Aykut’u anlatabiliriz. Kolay mı öyle 84 yıllık bir hayatı, çetrefilli bir şair hayatını anlatabilmek? Mümkün mü “ben anlıyorum” diyebilmek? Hangi müntehirin son anlarında ne düşündüğünü bilebiliriz ki? En son gözlerinin önüne gelen görüntüyü? Aykut mektup bırakmamıştır ardında. Hem ne yazacaktı ki, 40 sene boyunca zaten söylemişti “olmayacağını”.

Bordum katları kasvetli olur, İlhan Şevket’in Kadıköy’deki evi öyle değil. Küçük, her taraf hatıralarla, kitaplarla, fotoğraflarla doldurulmuş tek kişilik bir hayatın son sığınağı. Sıcak bir ev, koridorunda boylu boyunca uzanıp son nefesini verdiği anda sıcak mıydı? Bilinmez… Dinlediği son klasik eser hakkında uzun süre düşündükten sonra Beethoven’ın Sonat’ı ile Bach’ın Singet dem Herrn ein neves Lied’ın arasında kararsız kaldım. İkisi öylesine zıt ki… Beethoven ölümü kolaylaştırıyor, Bach “ölme” diyor adeta. Zaten koca bir zıtlıklar yığınının içinde değil miyiz? Zaten her şeyi zıttı ile anlamlı hale getirmiyor muyuz? O halde bu ikisi arasında kararsız kalmış olmam hiç de kabul edilemez bir durum değil. Hangisini dinledi bilmiyorum, ilaçları içerken eli titredi mi bilmiyorum, en son aklından neler geçti, bir şiir mi okudu, bir fotoğrafa mı baktı, en son kimi düşündü; bilmiyorum, daha birçok şeyi bilmediğim gibi… Müntehir öğretmen bana çok şey söyledi, ama bunlara dair hiç konuşmadı, kendisinden bir şeyler anlatmayı sevmiyor, çünkü riayet etmesi gereken saklambaç kuralları var. Prensipli, disiplinli, planlı, düzenli…

Ama
Yalnız, yorgun, onca hırçınlığına rağmen sevgiye aç, içten, kaygılı, huzursuz…
Ozan! Benimle konuşur musun? Anlatır mısın artık gerçeği? Sadece yaşlandın diye, korktun diye, yoruldun diye o ilaçları içmiş olamazsın! Başka bir şey olmalı… Başka bir sebebi olmalı… yoksa yüzyıllar önce söylenmiş ve dilimde pelesenk olan o söze inanmalı mıyım bu defa; “Bunu kendisi bilir yalnız; belki bir gün sende…” O halde kaçmalıyım Ozan! Bir gün bilebilme ihtimalimi uzaklaştırmak için kaçmalıyım ve konuşmamalıyım seninle. Sahibinden başka herkese imgesi, gizi kapalı bir şiirdir şair için intihar. Sadece ahenk için yazılan E.A. Poe şiiri gibi biraz… Susmamız lazım ikimizin, karşılıklı… Senin dediğin gibi;
“İkimizin arasında ne var?
Kim anlayacak, susmak var.”
Ben sayıyorum, sen de yeniden saklan şimdi, sus şimdi…

Son İstasyon Kültür Sanat Dergisi Ocak/Şubat 2010 9. Sayı’da yayımlanmıştır.

Leave a Comment