Kim Bu Çocuk?

Çocukluğum annemdir benim.
Uzun kış gecelerinde anlattığı masallardır.
Deniz diplerinde yürüyen devler, gökyüzünün kapısında bekleyen ejderhalardır.
Çocukluğum Sanamer’dir benim.
Leylek dedenin okul bacasında kurduğu yuvadır.
Kartalların bir dağdan bir dağa uçarken yüzüme düşürdüğü gölgedir.
Güz harmanında saman yeli, yaz bostanında üzerime yorgan niyetine serdiğim kavun karpuz kokusudur.
Çocukluğum Aras’tır benim.
Elleri bedenlerinde büyük adamların Çobandede köprüsünde tuttukları balıktır.
Düşlerimi eyerlerinin kuytusunda gizlediğim atlardır.
Çocukluğum sevinçtir benim, yüreğimdeki keder, dilimdeki hüzündür.
Nice rüzgârın dilden dile, gönülden gönüle aktardığı türküdür.
Şiirdir akarsuların ezbere bildiği.
Ezberimden çıkmayan sevgidir, sevgilidir.
Çocukluğum kuzukulağıdır benim, ebegümeci, madımaktır.
Gün sarısı arpadır, güneş karası buğday, aya bakan ayçiçeği, güne yakışan çavdardır.
Çocukluğum tek odada beş sınıfı okutan öğretmenimdir.
Annemden aldığım sözü ve sözcükleri yazıya akıtan, aktarandır.
Dedemdir, ninem, kardeşim, sevdasını, sevincini hüznünü bölüştüğüm arkadaşım, akranlarım, akrabalarımdır.
Çocukluğum yeryüzüdür benim; akan sular, kimsesiz dereler, kaşı kara ovalar, saçları ağırmış dağlardır.
Çocukluğum gökyüzüdür benim, gökkuşağından geçer gibi gezdiğim bulutlar, yağmurlar ve güneşle, kokusunu topraktan alan rüzgârdır.
Kurtlar, kuzular, korular, kuşlardır.
Akşamın çoban yıldızı, gecenin süsü aydır.
Çocukluğum çocuğumdur benim.
Ben, çocukluğumun çocuğuyum…
Refik Durbaşlegende-yikandigimiz-zamanlar

Bir Başka Şehirde

İlk kez gidilen bir şehirde akşamlar nasıl geçer?
Geçer mi acaba?
Gri bir hüzün, kolları arasına almıştır bütün sokakları…
Renkler, arınmıştır yalnızlığın bedeninden…
Dumanın küfünden balkona çıkılmaz.
Akşamın sığınağı pencerelerdir: Pencereden bakarsın.
Çocuklar, seslerinin çıngırağını ara sokaklara dağıtarak evlerine çekilmektedir.
Bir adam, koltuğunun altında bir somun kokusuyla döner köşeyi…
Bir kadın, sabahtan kalan güneş kokulu çamaşırlarını toplamaktadır, balkonda…
Sen, bir başka zamanda, bir başka şehirde geçen çocukluğunu düşünürsün.
O şehir ki, denizlerle donatılmıştır. Körfezinin dip
sularında yosundan hayaletleri dolaşmaktadır anıların. Suyu gözlerinin ışığı misali tertemizdir. Düşlerinin mayosu ile yüzersin bembeyaz aydınlığında…
Dalgaları gençliğinin genç anılarıyla arkadaştır.
Rüzgârının serinliği sevdalarına yoldaştır.
Aklının ucundan dahi geçmez, bir başka zamanda, bir başka şehirde geçireceğin akşamın iç sıkıntısı çünkü…
Rüzgârın oltasıyla tutarsın daha mazot kokusunu tanımamış balıkları… Bir gaz tenekesinin kapağı, ızgarası olmuştur gecelerinin… İki tuğla arasında yaktığın ateşte pişer balıkları geçmiş günlerinin karşılıksız sevdaları…
Aslında düşlerindir ateşin alevinde kavrulan: Gençliğindir.
Ve annenin sabah uyanmadan saçlarını okşar gibi iner şehre akşam…
Aşkından habersiz bir kızın karasevdası yakar yüreğini…
Evi önünden geçersin sevgili niyetine o kızın…
O, pencerededir. Bir tül perdenin ardına saklamıştır yüzünü…
Bir şarkı söylüyordur, bir bardak suya düşürerek hülyalarının gölgesini…
Bir daha geçersin. Bir daha…
Seni görmüş müdür?
Ne mümkün…
Bir sigara yakarsın durup köşe başında: Umutlarını yakarsın.
Sonra çekip gider akşam da, aşklar da…
Şimdi bir başka zamanda, bir başka şehirdesindir.
Gri bir hüzün genzini yakmaktadır.
Çocuklar evlerine çekilmiştir.
Bir adam, somun kokusuyla evinin kapısını aralamaktadır.
Bir kadın, geçen günün hüznünü dokumaktadır yalnızlığının gergefinde…
Sen, bir bardak çayın buğusuyla bir sigaranın derin nefesinde o yalnızlığın girdabına bırakırsın düşlerini…
Ve düşünürsün bir daha: Ben, ne zaman sevdim?
Sevdim mi sahi?
Sahi, nasıl geçer akşamlar ilk kez gidilen bir şehirde?

Refik Durbaşbir-baska-sehirde

Rüzgara Yazdım Adını

Adını, vadilerin cemresinde
yolunu yitirmiş sulara yazdım
Saçlarına kırağı düşmüş ovalara
Göçmen kuşların konağı ovalara
Rüzgara yazdım bir de…

Seni o rüzgar getirdi bana

Gördüm seni bir daha
gençliğimin ilkçağının
gözleriyle gördüğüm gibi…

O yıllarda da böyle miydi
dudaklarının ve ağzının iklimi
kirpiklerinin karası
alnının serin serinliği
saçlarının ilkbaharı?

Yüreğimde aşkın ve yarası…

Yüreğim çarpardı

Ben çarpardım yüreğimi
çıkmaz ve ara sokaklara

Denizlerin tuzuna
gurbetlerin hüznüne
hüzünlerin sılasına…

Gözlerin,gözlerindi melhem
yüreğimin yarasına…

Alıp gitmek vardı seni o an
‘Bana bir şiir oku’ dediğinde

Alıp gitmeliydim seni…

Bedeni haritalardan silinmiş
bir park kanepesinde oturur
başımı omuzuna koyardım
sana şiirler okurdum

Senin şiirini okurdum

Gökyüzünün en karanlık gecesinden
en aydınlık yıldızını çalar
ve kalbinin üzerine koyardım

O yıldızın aydınlığı ile aydınlanırdı
senin geçmişin ve benim geleceğim

O yıldızın aydınlığıyla
sana sevdalar biçerdim
bana karasevdalar…

Sana sevinçler ve bana hüzünler…

Ah, geçmişimin hatırasından
hatırıma bir daha gelen sevgili

Kalbimin hangi kuytusunda
saklamalıyım şimdi seni?

Hangi vadilerin rüzgarına
yazmalıyım adını ve aşkını?

Hangi rüzgarın elvedasına…

Çık gel şimdi nasıl gelirsen gel
ben beklemedeyim

Bir telefonun sessiz teline
bir mektubun puluna değil
rüzgarlara yazdım adını…

Rüzgarla bekliyorum seni…

Refik Durbaşbana_siir_oku

Kalbim kalbinde misafir kalsın bu gece

İki elim vardı:
Birini sana bıraktım
ötesini yılların yalan aynasına

İki gözüm vardı:
İlkini sana sakladım
ikincisini mazimdeki hatırana
Kalbim:
kalbinde misafir kalsın bu gece

Refik Durbaş

İki Sevda Arasında Karasevda
Ümit Yayıncılık – 1994the_view_that_changed_my_life_by_ronaaa-d49xlx3

Yalnız alnıma değsin ellerin

Sabahın güneşi sabaha kalsın
akşamın güneşi akşama…

Günlerin gündüzlerin güneşi
Alnıma
Yalnız alnıma değsin ellerin

Ol karasevdalar hatırası için
sevdin de, sevmedim mi seni?

Refik Durbaş

İki Sevda Arasında Karasevda
Ümit Yayıncılık – 1994yalniz_ellerin

Değişen Nedir Güvercinleri

Rüzgârın parmaklarımın ucuna düştüğü bir akşamüstü
hüznün yağmur damlası kül kokusuyla yüreğime düştüğü
alaca söğüt dallarının mavi su mağaralarına düştüğü
akşamın bir sesten bir sessizliğe düştüğü bir akşamüstü
Çınaraltı’ndan geçtim yüzümde bembeyaz güvercinlerle

Çınar
yine saçları ağarmış bulutların duldasında
yalnız.
Masalar
yine ayışığının korusunda yolunu yitirmiş yıldız kümesi
kimsesiz ve şaşkın.
Çay bardakları
Gece üç vardiyasında çalınmış yine yarım bırakılmış uykusu
çalınmış alınteri
çalınmış el emeği göz nuruyla bezeli bedeni
çalınmış aşk gücü iş bilinci.
Üç beş sandalye
bir kırık gönül
bir ufak tepsi
ayaza kesmiş merhaba
gençliğim
hayatın nakışlı sularından sulara vuran içimdeki yankıyı
saati soran, durmadan aşkın ve acının saatini
akşamın saatini soran gençliğim
ince bir hüzünden ince bir acıya rehinli
taş baskısı suretim

Sessizce oturdum bir masaya yüreğim bozarmış
bir bardak çay: demi sevda pınarından
bir resim: avucuna kuş konmuş acının resmi
bir yüz: geçen bıldırdan, yalnızlıktan incelmiş
bir sigara: akşam içilir kederle ancak
bir kitap: “Yokuşu Tırmanır Hayat”

Acının bir acıdan bir acının kırağına düştüğü bir akşamüstü
sevdanın bir sevdadan bir karasevdanın berzahına düştüğü
yalnızlığın bir sesten bir bilge aydınlığın avazına düştüğü
aşkın bir umuttan bir sevince düştüğü bir akşamüstü
oturdum Çınaraltı’nda yüzümde bembeyaz güvercinlerle

Oturdum sessizce sana sevdalı
Çınaraltı’nda
yalnızca beyaz güvercinler
yüzümde
yalnızca
beyaz bir hüzün

Oturdum sessizce bana karalı
Çınaraltı’nda
yalnızca beyaz çığlıklar
kalbimde
yalnızca
beyazı uçmuş yüzün

Refik Durbaş

Feleğin Çemberinin Durduğu An

Bir merdiven aralığına açmış tezgâhını.
Üzerinde oturduğu koltuk kimbilir, şimdi emekli olmuş hangi müdürün? Dizinin ucunda bisiklet pompası. Karşısında bir tahta “oturak”. Artık gelecek bir müşteri için midir, yoksa eski bir dostu, arkadaşı için mi?
Gerçi o müşteriler de pek kalmadı ya…
Dostu gelse de nelerden konuşurlar?
Mutlaka eski bayramlardan, bayram yerlerinden mi?
Merdivenin dibinde bir naylon leğende simsiyah bir su kalıntısı.
Rengi de, kokusu da yıllardır sanki hiç değişmemiş…
Bütün hayatı, yaşadıklarının özeti bu suyun aynasında.
Camları dökülmüş bir kapı.
Neden evi olmasın?
Artık o eski bayramlar da kalmadı, bayram yerleri de.
Şimdi bilgisayarın bin bir oyunu arasından çıkıp da kim, hangi çocuk bisiklete gönül düşürecek? Binse de kim, hangi çocuk patlayan lastiğini, yamulan cantını onartmak için getirecek?
– Sen kaç yıldır beklemektesin o kapı aralığında usta? 
Kaç yaşında elinin nasırı, gözlerinin ışığı, merdiven aralığında pas tutmuş anıların?
O çocuklar bilgisayarlara binip gittiler usta. Şimdi kimse yüz düşürmüyor ne bisiklete, ne velesbite…
Ne demişti adı güzel Behçet Necatigil:
“Ben oraya koymuştum, almışlar
Arasına sıkışık saatlerin.
Çıkarır bakardım kimseler yokken;
Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar”
Bu, elbette şair sözü usta. Yoksa seni, sana gösterecek aynaya ne gerek var?
Ayna senin gülen gözlerinin bebeğinin ışığında.
Karşındaki duvara astığın askerlik fotoğraflarında
Geceyle gündüz arasına sıkıştırdığın saatlerin dinmeyen sesinde.
Yalnızlıkla hüzün arasına sıkıştırdığın günlerin ak beyaz aydınlığında, gecelerin serin seherinde…
Adını bağışlamanı istemiyorum usta.
Sen, elindeki işini bitirmeye çalış, ben çocukluğumun bisikletiyle düşerim anıların yoluna. Kuruş hesabıyla kaç tur atmıştım o top sahası çevresinde?
Freni tutmaz, üstelik kiralık bir bisikletle…
Dükkânından bisikletin far ışığı, tekerlek sesi, suyun sureti, rüzgârın kanadı, gecenin ve gündüzün bereketi eksik olmasın usta. Yüzünden sevinçli bayram yerlerinin serin seheri…

Refik Durbaş
İki Sevda Arasında Karasevda / Ümit Yayıncılık / 1994

Bu Şiirler

Kalbimde kan izleri anıların
tarçın kokusu,belki menekşeler

Belki bir ünlem işareti merak
nasıl solgun ve bulanık şiirler

Şiirlere uyanmak istedim de

Çünkü soru da sorgu da gelecek
günler:neyin bedeli bu işkence

Bu ruhsatsız gurbet,tükenmiş sıla
kimin adına yazıldı söylesene

Yüzüme kuş sesleri acıların

Kır çiçekleri getirdim sana
bir umut,tanıdık kokular biraz

Günler:biraz olsun aklında tut
ve unutma nasıl, kime yazıldı

anılarını unutmuş bu şiirler

Refik Durbaş

anilarini unutmus siirler