Çapa

Sabahın demiriyle kapalı sular
sönmesini beklediğin dün yaraları
zamanı gelen aşkın çağırdığı
rüyalar açık deniz
korkular kara parçası
yıldızımın sahibi kalbime saldığın çapa
birlikte yaşlanmayacağımızı bilmenin yaş farkı
Murathan Munganbirlikte-yaslanmayacagiz

Âh!

Her aşkın öldüğünde gittiği yer aynı değil.
aynı değil kalbin kaldırdığı hasat, uğradığı zarar
Ben çıkamazken yüzüne kan oturmuş akşamlardan dışarı
serde bu heves, bu ümit, bu humma
aşk adaşım olana kadar
bendeki bu kalp imkânı!
Biliyorum aynı şafağı sökmüyor gecelerimiz
bu aşk benimle benim aramda artık
gerisi yas tutan kelimelerin âhı!
Murathan Mungankelimelerin-ahi

Öldürdüğümüz Aşklar İçin

                                                         Ziya Yağtu’ya
Bir akşam yemeğinde
Şerefe! niyetine söylenmiş
Fransızca bir sözün yanlış çevirisi:
“Öldürdüğümüz aşklar için!”
İstemediği kadar çok şeyi birden tanımlayarak
Bir zemberek gibi boşalır
İçinde yaşanan ham gerçekliğe
Birbirimizden kaçırdığımız gözlerimiz
Şimdi birbirimizden kaçırdığımız gerçeklerle göz göze
Ne çok karanlık nokta ışığa çıkar
Ne çok şey birden ölür
Kalabalık masaların sessizliğinde, böyle gecelerde,
Bir kahkaha, bir söz, bir bakış
Bekletilmiş ayrılığa ad koyar
“Öldürdüğümüz aşklar için!”
kaldırılan kadehlerde eski zehirler
bütün gücüyle kendini tazeler
sağ kalmak ne mümkün
öldüre öldüre
Bu söz doğru çevirisinden daha güzel, der biri
Aşkın ve şiirin çevirisi olmaz,
diyeri geçirir içinden bir diğeri
Tıpkı doğrusunun da olmadığı gibi
Diz dize gelirsin yanındakiyle
Verdiği kararı duyarsın damarlarında
Yabancı bir kan gibi
Öldürdüğü ilk aşkın sen olduğunu bilirsin
Bir zamanlar senin öldürdüklerinle
Seni öldürenler
Şimdi iç içe
Murathan Munganoldurdugumuz-asklarin-serefine

Sevgilim

Sevgilim,
yetimim benim,
aylar nasıl geçiyor zaman hiç geçmezken
kapılar kapalı, dünya buzlu cam
uyuşmuş gözlerimin önünde
hayat akıp gidiyor hiç kımıldamadan
ikimizin yerine dinliyorum
sevdiğin şarkıları
siyah tişörtünü giyiyorum yatarken
gömleklerini, kazaklarını, kokunu
senin rüyalarını görüyorum ölür gibi uyurken
gün boyu elimde kahve fincanı
kapıyı açmıyorum
telefonlara çıkmıyorum
başını bekliyorum geleceği olmayan hatıraların
Sevgilim,
yetimim benim,
nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata
öldüğünden haberi yok fotoğraflarının
Murathan Mungansevgilim-yetimim

El Yazısı

el yazımı istiyorsunuz benden
ne yapacaksınız el yazımı, diyorum, ben bile bir şey yapmıyorum artık onu
çocukluk hatırası kadar uzak bana elimin altındaki yazı
el yazısı çocukluğudur insanın
ilk öğrenmelerin izini bütün ömrüne taşır
ilkin gözleri öksüzleşir insanın, bakışları
zamanla kendinin olan şeylere bile yabancı gözlerle bakmaya başlar
tanıdıkları azalır kendi hayatının
okuldayken yazım güzeldi, zamanla çirkinleşti, derler, ben de öyle diyorum,
biliyorum izi kalır her güzelliğin geçtiği yerlerde.
özendim mi güzel yazıyorum bir tek,
örneğin yeni başladığım defterlerin ilk satırlarıyla
coşup akan satırları arasında el yazım
ayak değiştiriyor, hız her şeyi kendine benzetiyor
okunaksız oluyor bazen insan kendine bile
ne de olsa yıllar geçiyor
el yazısını geçiriyor zamana
büyüklerimizin altın sorusuydu çocukluğumuzda
el yazın güzel mi bakalım?
beğenilmek arzusuyla yabancı gözlere uzattığımız defterlerde
renkli kalemlerle kenar süsleri yaptığımız sayfalar
el yazımızın sihirli ülkesi defterler
şimdi öksüz satırlarda çoğu kez artık benim bile okuyamadığım el yazım
artık yalnızca mahrem bana
bu yüzden birine kart attığımda benden bir şey olarak gider
ne zaman birine aşık olsam çocukluk fotoğraflarını görmek isterim,
bu sen misin?
o zaman ben nerdeydim?
sonra el yazısını görünce heyecanlanırım, mahremin ürpertisini duyarım
yazın güzelmiş
sevgilinin her şeyi güzeldir
bu satırları yazarken onu düşündüğümü ayrımsıyorum birden
çocukluk resimlerini, el yazısını merak ediyorum
birlikte yemek yediğimiz o akşam bana,
çocukluğundan söz ettiğinde anlamalıydım onu sevdiğimi
çocukluk resimlerini bilmiyorum, el yazısını hiç görmedim
o ise benim her şeyimi biliyor, çünkü
el yazım herkesin elinde
eski sevgilimden ayrılırken notlarını tuttuğu o küçük kırmızı defterini istemiştim
sonraları her okuduğunda, beni heyecanlandıran
beni ne kadar sevdiğini yazdığı satırlar değildi,
el yazısının kendisiydi, o tanıdık yazı,
o eski, güzel günler kadar dipdiriydi
bana, benim sevdiğim zamanlardaki çocuğu hatırlatıyordu
ikimiz değişmişken o yazı hiç değişmemişti
hala yazı masamın çekmecesinde duruyor o defter
o aşkı benim için saklıyor
insana şiirini ve biricikliğini sağlayan pek az şeyden biridir el yazısı
el yazısı, parmak izi, sesi ve gözdeki iris tabakası
taklit edilemeyen, başkasına veremediğimiz şeyler,
insan ancak bunlarla kendisi olur ve şair kalır
bilgisayarın başına oturup bir kerede yazdım bu yazıyı
çıkış aldıktan sonra oturup el yazısına dökeceğim
ve size göndereceğim, biliyorum
el yazısı ellere gider
eğer bu yazıyı okuyacak olursan
son sevdiğim
çocukluk resimlerini göster bana ya da bir mektup gönder
Murathan Mungan032-2

Özenle

Özenle sürdürüyorum seni
Kendimde
Başkalarını severken bile
öylece duruyorsun
çekip gitsen de
Yalnız kalmıyor geride
Özenle sürdürdükçe
Yabancı gövdelerde bile
Özenle sürdürüyorum seni
İzini sürer gibi yaşadığının
yaşadığım serüvenlerde
Önceden bilmediğim bir aşk biçiminde
Murathan Munganozenle-sakliyorum-seni

Sahaf’ın Söylediği

İnsanların okudukları kitapların sayfalarına karışıp kayboldukları günler çok geride kaldı.. Kitaplarına uğrayıp kahraman olarak dönenlerin zamanı çoktan geçti. Yazmakta olduğu kitabın içinde karşısına çıkan bir diğer kitabın içine girdikten sonra ve bir daha kendisinden haber alınamayan hayalkârlar da yok artık. Kelimeler âlemi kalmadı artık. Sayfadaki sihir söndü. Hayat ağır, acımasız bir hakikatle boşalmış ruhların uğultusunda ne şiiri ne sözcüğü ne yazıyı ne kitabı duyuyor. Yalnızca uğultu. Tohumu, ağacı yaradılış zamanlarına kadar giden en eski orman aynı vahşetle uğulduyor dünyada sanki.

Dükkânı kapatıyoruz bu uğultuda. Birkaç yıla kalmaz hiçbirimizin dükkânı kalmaz hayatta. Hayatta kalma pahasına kaptırdıklarınızın hesabını siz yapın, siz düşünün.

Yarın dükkânın mülk sahibine teslim edeceğimiz yalnızca anahtar değil, bir dünyadır efendiler. Kiminizin içinde yaşayıp hiç uğramadığı dünya..

Murathan Mungansirinevler-kitabevi.jpg

Geçiyordum Uğradım

Geçiyordum uğradım
boynuz boruların uğultusundaki bulanık zamanlara
belki bir gömüde birkaç eski eşyanın ışıltısı
vurur şimdiye. merdiven altında unutulmuş bir zaman
ya da eski yüzümle karşılaşmak
girişteki aynada
dinmiş uzaktaki nehrin gürültüsü
ağaçlar yer değiştirmiş
çekmiş küçülmüş onca hayal
oyun ve atlıkarınca sığdırdığım kurak peyzaj
Doğduğum ev artık yavrusunu tanımayan
bir hayvan gibi bakıyor uzaklara

Toz yalnızca toz Zaman
geçiyor içimizden
adılını mırıldana mırıldana

elim çoktan düşmüş kalbimin üzerinden
gözlerim yabancı hatırladıklarına
üzeri tırnak izleriyle kaplı bakır çanın
dağıtacağı hiçbir sis kalmamış oysa
ne burada ne hayatımda
dibi görünen bir sarnıcın çiğ kuraklığıyla
bakıyor gözlerim anlamından çıplak kalmış dünyaya
Neden dönüşler loş zamanlara saklanır
Neden kimse yola çıktığı gibi dönmez geriye
Zaman nerde adılın?
Kimbilir kaç yüz
kulaç derininde kalmış yüzüm
Şimdi ezberini unutmuş kapalı bir ırmak gibi
önümde bomboş akan bu aynanın
Zaman nerde adılın
Beni de mırıldansın

Murathan Mungandogdugum-ev

gümüşali

adı, Gümüşali
tanımazsınız onu
saklanmayı bilir,
yanınızdan geçip gitmeyi
saygılıdır, sessizdir
öfkesine saklar kendini
bana arkası kuşlu bir cep aynası vermişti
bazı baktıklarımda ansızın çıkagelir

kaç dağ bildim onun için, kaç memleket ezberimdir
el yazılarına girdim çıktım görürüm diye
kaç hikayenin içinden selamsız geçtim
kayalar, kuşlar, kafiyeler şahidimdir

uçurumlarda yitirdim sesimi
han rüyaları uykularımı aldı benden
gazabı tenha tüfekleri yağladı yıldız yoksulu gecelerim
tenimin tülüydü yüzümde saklanan peri, suya düştü
ummadığım köprüleri geçerken

bir tas suyu Fırat bildim
iki yıldız yetti bir gece yapmaya
bir tutam ottan çattım
içinde kaybolduğum ormanları
kuş gömleğimdi uçmak için
tutulmak için ateşe attım
kendimi
dedim, Gümüşali
bildin mi beni?

uçarı hançerdi belimin kunt kuşağında
kor zamanların sularında yıkadım ellerimi
günahlarını ödediklerimin kanını
dokundurmadım masumluğuma
koç ile bıçak arasında durdu adanmış boynum
eğdikçe kıldan ince bir besmeleyi
ölüme hamayıl tuttum
bayramlarda azala azala
büyüdü cesaretim
ölmekten geçtim hem yettim yaşamaya
yeminliydi hançerimin kabzası
kimsenin gölgesini düşürmezdi suya
düşmanımdan önce kendi tenimde biledim
dedim Gümüşali, gözlerime bak vurmadan
vurmadı, mutluluk fazla geliyor bazı ölümlere
ölsen olmuyor, yaşanmıyor ölmesen de
bunu bir ben, bir gümüşali bildi
kimsenin geçemediği şiirlerimde
hem benden firardı, hem başkalarından gizlendi

onu görmeyeyazdım kaç şiirimi
içinde rastlarım diye, yazdıkça
hatırasını bırakıp koynuma
yemin tutan gözleriyle
kör etmişti gecemi
o gün bugün onu arıyorum
körler kadar karanlıktan emin
eller, duvarlar boyu
ilerliyorum ikimizden yapılma karanlığın içinde
nerdesin Gümüşali,
nerdesin?
aramakla zehirlendi sol elim,
uzaklaşıyorsun benden kındaki bıçak gibi ilerledikçe içimde
kaçmak dediğin ne ki, adın duruyor yüzüne baktığım dualarda
aşk da bir çeşit intikam, insan bunu da öğreniyor
öldürüldükçe… ette dönen bıçak, şiirde akan kan
kalpte büyük zaman durmadıkça

tarihe tarih düşen boynundaki sahtiyan
gençliğimdi, muskanın kilidi
mahsus selam eden mahpus resimlerin
bir güle, bir buğdaya ettiğin iki yemin
aile atından indiğin ağacın soyu
ikimizin
iç içe uyuyan ikiz yılanlar gibi kollarımızın kaderi
dolaşmış birbirimizin boynuna
ben buradayım, ikimizin hatırası burada,
ya sen nerdesin Gümüşali?
yokluğun yetmiyor yaratmaya
ya beni hiçliğine al
ya eller içimi öldürmeden çık ortaya!

adı, Gümüşali, bana öyle demişti
tanımazsınız onu, belki de bana öyle demişti
saklanmayı bilir, görünürken de
yanınızdan ecel gibi geçip gitmeyi
saygılıdır, sessizdir, ölçüsü gecelerdir
öfkesine saklar kendini, pençeleri her dil bilir,
bana arkası kuşlu bir cep aynası vermişti, kuş duruyor ayna uçtu
bazı baktıklarımda ansızın çıkagelir, dağılıp
kapladığı havaya
çıkagelir başka adlarla
gökyüzü gibi gözlerimde uğulduyor sureti
arayıp durduğuma bakmayın
belki görsem tanımam bir daha

bana, Adım, Gümüşali demişti, bu kadarı yeter bana
vaktim azaldı, hiçbir şey istemiyorum ondan
belli olmaz, her an çekip gidebilirim
nice kalp düşürmüşüm yollarda, nice dayanıksız hatıra
seyreldi suyu nehirlerin, çöl bitti yazılmaktan, dağların ölüsü tükendi
kurtlar gibi şehre indim aşktan
şehrin kanunları yabanım
Mardin kalesinden bu yana izini sürdüm
Gümüşali, artık seni bulmalıyım
eskiden olsa aşk derdim
şimdi vedalaşmak diyorum buna

Ocak-Mart 1999

Murathan Mungangumusali

Sözler, Yaprak

bazı sözler karanlıkta söylenir, diyorum uykularımın birinde
bazı sözler hiçbir zaman, diyorum kendi sesime uyanırken
bazı sözler karanlıkta söylenir
bazı sözler hiçbir zaman
diyorum armaların birinde
öyledir, iki yanı ağaçlı yollar, arasından
geçip gitmektir şiir
ağaçla, yolla, ne tarafa
ve hangi zaman

imgenin şiddetiyle çoğalır anlam
parçalana parçalana

geçtiğimiz yollardan
onca yaprak düşer
birkaç şiir kalır yalnızca
o derin ağaçlardan

kendi sesimize uyandığımız rüyalarda

Murathan Munganbazi-sonler-karanlikta-soylenir