Babamı rüyamda gördüğüm zaman çok seviniyorum, iki üç gün sürüyor o mutluluk.

Babamı çok severdim. Ama o kadar çok çalışırdı ki, pek göremezdik. Zaten polisten kaçtığı ya da hapiste olduğu zamanlar olduğu gibi, ‘Zübük’ gazetesini çıkarırken eve haftada bir geldiği zamanlar olurdu. Büyüdükçe babamla giderek daha fazla arkadaş olmaya başladık. Bana çok güvenirdi, her yaptığımı da beğenirdi. Ben de onun güvenini kırmamak için elimden geleni yapardım. Ders çalışmak dışında!

Babamın baskın biri olduğunu hiç düşünmedim doğrusu. Belki de baskındı ama ben öyle hissetmedim… Hayatımda kendimi yanında en rahat hissettiğim kişi babamdır. Beni anlar, kusurlarımı bağışlar, beni koşulsuz sever… Daha ne olsun?

Küçük yaşlarda babam hep masallar anlatırdı. O kadar güzel anlatırdı ki… Aynı masalı kırk defa dinlemekten sıkılmazdık. Aslında çoğu da masal değildi zaten. Ali’yle Ahmet okula gideceklermiş de çantalarına neler koymuşlar. Bu kadar basit bir hikâye güzel anlatılır mı? Anlatılır! Babamdan dinlerseniz en basit konunun bile büyüsüne kapılırdınız. Ama babamın çok zamanı yoktu; her zaman para kazanmak zorundaydı, çalışmalıydı, sürekli de çalışıyordu zaten. Geceleri ona yalvarırdık “Bize masal anlat” diye, o da dayanamaz anlatırdı.

Babam şömineyi yaktığında karşısına geçip kitap okurdum. Özellikle pazar günleri bütün günümü orada geçirirdim. Bazen bir elma yerdim kitap okurken. O elma o kadar çok hoşuma giderdi ki… Bir gün babamın yanına gidip, “Pazar günleri elmanın tadı daha güzel oluyor değil mi?” diye sordum. Kafasını işinden kaldırıp gözlüklerinin üstünden bana gülümseyerek baktı ve “Evet öyledir” dedi, “pazar günleri daha güzel olur elma.” Yıllar sonra bunu kendisine anlattığımda, “Demek öyle demişim… Doğruyu söyleyecek zamanım yokmuş anlaşılan” demişti.

Babamla birbirimize benzemiyoruz. Babam, bizimle birlikte olduğunda iyi bir babaydı, ben o kadar iyi bir baba değilim. Daha sakindi, ben o kadar sakin olamadım. Ama şunu da söyleyeyim ki ben doğduğumda babam 40 yaşını aşmıştı. Galiba üç ve dört numaralarda babalığım biraz daha babamın babalığına benzemeye başladı. Yaşla birlikte insan elbette her konuda daha tecrübeli oluyor.

Babam öldükten sonra kendimi yalnız ve savunmasız hissettim. Kendi başıma kalmıştım. Artık düşüncelerine güvendiğim, en uçuk düşüncelerimi sınadığım, her türlü sorunun üstesinden gelen kişi yoktu. Daha da önemlisi vakıf üstüme kalmıştı. Haydutlara karşı tek başıma olduğumu çabuk kavradım.

Babamın ölümünden sonra hayatımda büyük bir boşluk oldu tabii. Daha geçen gece rüyamda gördüm. Babamı rüyamda gördüğüm zaman çok seviniyorum, iki üç gün sürüyor o mutluluk. O zaman babam sanki tam olarak ölmemiş gibi geliyor bana. Çünkü rüyalarımda çok canlı, çok kendisi. Ve daha geçenlerde kendimi “Bu konuyu babamla konuşayım” derken yakaladım. Ölümünü hâlâ tam olarak kabullenmiş olduğumu söyleyemem. Ama galiba bir oğul, babası öldükten sonra gerçek anlamda büyüyor. 

Ali Nesin

-Kadınlar konusunda neden iyi değilsiniz?

-Hangisi söyledi?

-Sizden okudum. 

(Ali Nesin ile yapılan röportajdan)

“Oğlum bana akıl vermeye kalkıyor diye kızacak enayi babalardan değilim çok şükür. Oğullarımın aklını gereksindiğim zamanlarım da olur elbet. Kendisini dünyanın en akıllısı sananlar, dünyanın en aptallarıdır. Benim de elbet göremediğim eksiklerim, yanılgılarım, yanlışlarım vardır. Oğlum, 25 yıllık evliliğimde 25 saat mutlu olmadım, müthiş işkenceler çektim. Evet başka kimse dayanamaz, katlanamazdı. Belki birbirimize göre eş değildik ama annen kime göre, hangi erkeğe göre eş olabilirdi ki? Benim bildiğim dünyanın en şanslı kadınıymış. Bunu kendisine çok söyledim, çok anlattım. Oğlum iyi koca oldum, iyi eş oldum, iyi arkadaş oldum ve aslında iyi, çok iyi insanım. Kendimi övmek için söylemiyorum ama böyle. Hep veren insanım. Ne yazık ki, ben bu işi beceremedim. Siz oğullarımın evliliği başarmanızı diliyorum. Bizim kitabımızda ihanet yoktur. Çok söylendiği gibi, benim bütün başarısızlığıma karşın, evlilik modası geçmiş bir kurum değildir. Karınıza hiç ihanet etmeyin. Bu yüzden hep ‘Sizden çok genç kızla evlenin’ deyip durmuştum. Çoğunlukla kadın erkekten önce yaşlanıyor. Karınızdan bıkıp ona ihanet etmenizi istemiyorum. Ben etmedim hiç. Yaşamıma başka kadın girdiyse, buna zorunluydum, artık annen benim eşim değildi. Nikâhın yetmediğini hep anlattım…

(Aziz Nesin’in mektubu)aziz-nesin-ali-nesin

Sivas Acısı

Ben tanırım
Bu bulut bizim oranın bulutu
Hemşeriyiz ne de olsa
Benim için kalkmış ta Sivas’tan gelmiş
Yurdumun bulutu
Başımın üstünde yeri var

Ben bilirim
Bu rüzgar bizim oranın rüzgarı
Hemşerimiz ne de olsa
Benim için kopup gelmiş yayladan
Yurdumun rüzgarı
Kurutsun diye akan kanlarımı

Ben anlarım
Bu acı bizim ora işi, hançer acısı
Bir ülkedeniz ne de olsa
Aynı dili konuşsak da
Anlamayız birbirimizi
Hançerin nakışı
Tanıdım acısından, Sivas işi

Ben duyarım, duyumsarım
Bizim oranın sızısı bu
Binip kara bir buluta Sivas ilinden
Sivas rüzgarında uçup gelmiş
Helallik dilemeye

Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende, ne de sende
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı da olsa bütün vicdan kapıları yüzüme
Bilmelisin, bir yerin var can evimde

Aziz Nesinsivas_isi

Kapılar Açık Kalsın

Hiç kimse buyur etmedi beni
Bu dünyada hiçbir yere
Ama açtım bütün kapıları tekmeleyerek
Bütün engelleri göğüsleyip yıkarak
Buyrun dediler o zaman incelikle
Buyur ettiler
Ve
Buyurdum

Elimden geldiğince görevimi yaptım
Gülümsedim hıçkırıklarımı boğarak
Sonunda kimsenin yorulmadığı denli yoruldum
Artık kapılar açık kalsın
Bundan sonra gireceklere
Şimdi dinlenmeye gidiyorum
Hoşcakal güzel dünyam.

Aziz Nesinaziz_nesin

Mutluluk Anıtı

Mutluluğun capcanlı anıtını gördüm geçen gün
Dimdik bir yokuştan çıkıyor
Çok yaşlı bir kadınla bir erkek
Kol kola elele
Dayanmışlar birbirine
Bakışları gülüşleri titrek titrek
Sanki yapışıp kaynaşmışlar
Buruşuk dudaklarıyla öpüşerek
Bakıyorlar gözbebeklerine
İlk günkü gibi ürkek
Kim görse onları inanırdı
Bu aşk sonsuza denk
İlk günkü gibi sürecek
Bir ayrılsalar birbirinden
Sanki ikisi birden
Düşüp birbirinin kucağına
Hemen oracıkta can verecek

Her ilk aşk böyle bitecek sanılır
Sonu düş kırıklığı olsa bile
Mutluluk anıtına inanılır
En güzel aldanıştır aşka inanmak

Aziz Nesinask-sanati

Harnupun Bağrındaki Çivi

Seni en çok
Güver uçurumundan bakarken aradım
Uçurum bir milyon yıllık
Yüzonbeş metre derinlik
Sevgimiz yedi yıllık
Ama Güver’den çok daha derin

Sonra birden
Tutacakmışsın gibi elimden
Bakarken uçuruma
Uzattım elimi sana
Şu kadar bin kilometreden
Ve tuttum Güver’in uğuldayan çığlığını
Yüzonbeş metreden
Duydum senin sesini
İki saat ayrımı olan o uzak yerden
Sevişmenin doruğundan düşer gibi boşluğa
Bir bilinmeyen kuşun çığlığı
Yuvarlandı dudaklarından uçuruma

Uçurumun kıyısında bir harnup ağacı
Uçurum bir milyon yaşında
Harnup yüz
Yedi yıllık sevgimiz
Harnupun dallarında çiçek açmış adak çaputları
Yaz kış çiçeklerini dökmüyor harnup

Gövdesine kalın bir çivi çakmışlar
Bencileyin acılar çeken harnup
Sakız sakız kanını akıtmış yarasından
Adak çiçekleri renk renk dallarında
Güver uçurumu bir milyon yıllık
Harnup yüz yaşında
Çivi on yıl önce çakılmış
Sevgimiz daha yedi yıllık

Benim tek niyetin sensin
Bu çiviyi çekip çıkarabilirsem bağrından harnupun
Benimsin
Çıkaramazsam olmayacak niyetim
Harnup çektikçe bağrındaki acıyı
Ben de çekeceğim ölene dek

Harnupun sakızı çivinin pasına kaynamış
Yarası derin mi derin harnupun
Tuttum çivinin başını
Ne de güçsüzmüş parmaklarım
Dayan sevdalı yüreğim
Göster gücünü demire
Göster gücünü sakızı taşlaşmış harnupa
Kurtar harnupun yüreğini
Ve kurtar kendi yüreğini
Çek çıkar çiviyi güçsüz parmaklarım
Herkül’se Herkül’ün parmakları
Zeus’sa Zeus’un
Zaloğlu Rüstem’in
Hazret-i Ali’nin parmakları ol

Savaşım zorlu mu zorlu
Kan ter içindeyim
Bir milyon yıllık uçurum
Harnup yüz yaşında
Çivi yarası on yıllık
Sevgimiz yedi
Pas sakıza sakız pasa kaynamış
Çıkarabilirsem çiviyi
Uçsun gönül kuşum kendi göklerinde
Çıkaramazsam
İşte uçurum

Paslı çivi oynadı yerinden
Ya kırılırsa başı çivinin
Canımı takıp dişime
Senin adını haykırdım uçuruma
Sesim geri döndü yüzonbeş metreden
Ve bir milyon yıl öteden
Çivi söküldü harnupun bağrından
Demek benimsin günün birinde sevgilim
Harnupun yarası on yıllık
Benimki yedi
Harnup yüz yaşında
Bir milyon yıllık uçurum
O paslı çiviyi saklıyorum
Güver uçurumunca sabırlıyım
Ölsem de kalsam da
Dünya durdukça seni seviyorum

Aziz Nesin
Kaynak: zeynepnazanarz_ı_halim

Pişmanlık

Herşey herşey belli
Ortada ve açık
Birlikte çekilmiş resimlerimizden pişmansın
Resimde sarıldığın yaşlı adam
Üç beş yıla kalmaz ölür
Kalıtı arasında resimlerin görülür
Onurun iki paralık olur
Herşey herşey belli
Yazdığın mektuplarından pişmansın
O güzelim sevi sözlerinden
Ki yaşlı adamın uğruna can vereceği
Ölürse bugün yarın
Mektuplar ele geçer
Sonra ne derler
Herşey anlaşılıyor
Neden artık mektup yazmadığın
Resim çekilirken soğuk duruşun
Senin için yazdığı şiirler yaşlı adamın
O çiçek o yaprak kurumuş
Altında o tarih
Bakarsın ölüverir
Kalıtında bulunur
Onurun kırılır
Son yolculuğuna çıkmadan
Herşeyi silip kazıyor yaşlı adam
Yakıp yok ediyor
Ne varsa senden gönderiyor
Salt bir acı kalıyor şurasında dinmeyen
Yaşanmamış zaman nasıl dönüp yaşanılmazsa
Yaşanmış zamandan da geri dönülmez
Yaşamak da ölmek gibidir
Artık ne yapılsa boş
Bunca yıldır Adem’le Havva’nın bile
Unutulmadı haram meyveden ısırdıkları
Hem de yaşamamışlarken gerçekte
Siz ki vardınız yaşanmıştınız
Yaşlı adam ölür gider
Gün gelir resimler şiirler yiter
Mektuplar andaçlar biter
Ne yaşlı adam ne de sen
Hiçbir iz kalmaz ikinizden
Ne tanık ne kanıt ne belge
Yine de herşey bilinecek ey pişman kadın
Değil mi ki kalmış zamanda dişlerinizin izi
Saçının teline gözünün rengine dek
Zaman unutmaz sizi
Aziz Nesin

Hepsi Aynı

Kaç sevgiliyi sonuncu saydıysam
Hepsi de aynı kadındı
Bilmiyorlardı kendilerini
Ama ben biliyordum
Çünkü hep aynı bendim.
Kaç kadını seviyorum dedimse
Hepsi de aynı kadındı
Bilmiyorlardı birbirlerini
Ama ben biliyordum
Çünkü hepsini seviyordum.
Kaç kadın ihanet ettiyse
Hepsi de aynı kadındı
Bilmiyorlardı kaç yaram olduğunu
Ama ben biliyordum
Çünkü vurulan hep bendim.

Aziz Nesin

Aşkın Tadını Çıkar

Madem ki bir aşkın var, ne güzel tadını çıkar… Her şeye boş ver ve aşkı yasa… ille de büyük aşk olması gerekmez; yaşanan her aşk büyüktür, yeter ki tadını çıkarmasını bil…

Çok büyük umutlar bağlama, yarini hiç düşünmeden, günü gününe sev,sevginin
tadını çıkar… Sevgide geleceği düşünürsen aşkı bombok edersin …Sakın haaa… Sonsuz monsuz diye herifin başını yeme… Her şeye boş ver; öylesine sev ki, sevdiğin erkeği bile umursama, salt kendin için sev, bencilce yasa aşkı, bütün maddesiyle…

Yaşamdan elinde kala kala salt yaşadığın sevgiler kalır sonunda, aslolan aşktır yasamda… Dolu dolu, dolu dizgin, zilzurna, saniye saniye aşkı yasayarak sev… İki yıl, üç yıl sürecek diye umutlanıp enayilik etme…ister sürer, ister sürmez..Sen o ani yaşa yeter ki…

Yitirdiğin zaman; yasadıklarını kazanmış olacaksın… Sonunda elbet yitireceksin, ama yitireceğini hiç düşünme; çünkü ayni zamanda kazanmışsındır da…Anılar kazanıyorsun daha ne… İç o zaman, sarhoş ol…
Yüce yüce şeyler düşünme severken, sevgiyi berbat edersin; çünkü sevginin kendisinden daha yüce bir şey olmaz…

Aferin sana seviyorsan, seviliyorsan… Sakin kuşkulara kapılma. Severken yirmi yıl sonrasını değil, yirmi dakika sonrasını bile düşünme an an yasa, derin derin hem de…

Aferin sana… Çok sevindim.. İşe güce boş ver… Keyfince yaşa,sev…Sevildikçe sev, sevilmeyince de tastamam boş ver ve o zaman o güzelim yalnızlığına sarıl… o yalnızlık ki, bütün sevgilerden daha güzeldir ve sonunda kollarımızla sararız…

O zaman da hiç üzülmeyeceksin. Çünkü nasıl olsa, sığınacak bir yalnızlığımız var; Günün birinde anamız bile bizi bırakır gider, ama o yalnızlığımız biz yaşadıkça bizi hiç bırakmaz… Severken bunları düşünme, lütfen yarınsız sev ki, sevginin tadını çıkarasın…

Aziz Nesin

Tülsü’yü Sevmek

“Seni Seviyorum TÜLSÜ”

…..yazılı telgrafımı alınca bu da ne demek oluyor, Tülsü de kim oluyor diye şaşırmış olmalısın. Aklı başında bir insanın yazacağı bir şey değildi doğrusu; ama o telgrafı çekerken tam olarak aklımın başında olduğunu söyleyemem, o gün bir uyur gezer gibiydim; istencim dışında o telgrafı çektim sana…

Yabancısı olduğum dünyanın bu sayılı kalabalık kentinde bir haftadan beri ilk o gece bir başıma kalmıştım. Yabancı bir kentte insanın yalnızlığı daha da katmerleniyor. Yalnızlıktan içinde bulunduğum hava sanki yoğunlaşıp ağdalandı ve ben bu ağda içinde zorlukla kımıldıyorum. Bu ruh hali içinde bilincimi içkide yitirip , kendimi unutmaktan başka umarım yoktu. Kaldığım otel dolaylarındaki pahalı restorantlara gazinolara gitmek istemedim. Çünkü kolalı insanlar kolalı masa örtüleri, kolalı konuşmalar değil; buruşuk insanlar, buruşuk masa örtüleri, buruşuk konuşmalar arasında salt kendimle baş başa kalmak istiyordum.

Yan sokaklara daldım çıktım, öyle ki bir zaman sonra o büyük kentin içinde kendimi kaybettim . Yabancısı olduğum büyük kentlerde kendimi kalabalığın akışına bırakıp yitirmeyi seviyorum. Nasil olsa bir taksiye binip otele dönebilirim… Gönlümce bir kaç içkili yer buldum. Kiminin kapısından girip, kiminin dumanlı pencere camından baktım. Tek başıma kalabileceğim, bos masası olan bir yer buldum. Bir tek masa kalmıştı boş, vestiyer yolu üzerinde olduğundan boş kalmış olacaktı! Hoşuma gitti. Konuşmaların uğultusunda bile alkol kokusu vardı.

Yabancılığımı yüzüme çarpan hiç bir şey yoktu. Hizmet eden üç kadın vardı, bunlardan Akdeniz esmerliğindeki kadın masama gelip istediğimi sordu, karışık peynirle salata, beyaz şarap istedim. İstediklerimi getiren kadın küçük cam vazo içinde bir tek kırmızı karanfil getirme inceliğini de gösterdi. Teşekkür ettim… O tek karanfil, göz için olan o irilerden değil ama yanık kokusu olan küçük karanfillerdendi. Bütün kokusunu içime çekip, bitirmek ister gibi kokladım. İçiyor, yavaş yavaş kendime geliyordum…

Yüzüm kapıya dönüktü, kapının açıldığını görmemiştim ama kapının girişinde duran o adamı görmüştüm. Benim yaşımda birisi idi; öylece dikilmiş oturacağı boş masa arıyordu bakışlarıyla. Gözüne beni kestirmiş olacak ki yanıma geldi müsaade ederseniz bende oturabilirmiyim?… dedi. İsteksizce elbette buyrun dedim. Yalnızlığımı bölüşmek istemiyordum; hele böyle biri ile. Canım sıkılmıştı, teşekkür edip oturdu karşıma. O Akdeniz esmeri kadından tıpkı benim gibi karışık peynirli salata ve beyaz şarap istedi. Benim yaptığım gibi tek karanfili derin derin kokladıktan sonra –Ben bu küçük kokulu karanfilleri o gösterişlilerinden daha çok severim. Her kendini beğenmiş gibi gösterişli biçimleri vardır ama kokuları yoktur oysa bunlar her alçak gönüllü gibi kendi çığırtkanlığını yapmaz nasıl da kokar yanık yanık… (!!!)Doldurduğu şarap bardağını kaldırıp “şerefe ” dedi. Bardağımı onunki ile tokuşturup bende “şerefe” dedim. Artık söyleşi açılmış oldu… Bu kentin yabancısı olduğunu bir haftadan beri burada kaldığını söyledi. Bende öyle dedim.

Bu kez incelik olsun diye ben sözü açma gereği duyarak ne iş yaptığını sordum. –Tülsüyü seviyorum dedi. sorumu yanlış anlamış olmalıydı. İşinizi sordum dedim. –Ben de söyledim. Benim işim Tülsü’yü sevmek. şaşırdığımı anlayınca açıklamak gereği duydu. –Dünyada sevmekten önemli iş olur mu? Bugüne dek hep Tülsü’yü sevdim ölene dekde seveceğim . En büyük mutluluk insanın sevdiği işi yapmasıdır. Oysa insanların çoğunluğu neredeyse sevmediği işi yapıyorlar. Ne iş yaptığını sorarken ne işle geçindiğini öğrenmek istemiştim. İşini sevme ne demektir diye sorup kendisi yanıtladı: –Her günün 24 saati hatta uykuda bile sevdiğin şeyi düşünmek. Şaraplarımızı tüketmiştik, bir şişe daha getirttik. O yaşta adamın sevgilisi kimbilir nasıl bir şeydir diye düşündüm yaşınızı sorabilirmiyim?… dedim. –Benim yaşımda birinin sevmeyi yaşamının tek işi saymasını sizde yadırgıyorsunuz. Yetmiş yaşındayım. Aynı yaştayız demek ki dedim. –Elbette Tülsü’yü merak ediyorsunuz değil mi? Herkes merak ediyor çünkü 70 yaşındaki adamın sevgilisi kimbilir nasıl bir şeydir?… Yaşamınızı adadığınız bu kadını merak ediyorum doğrusu. Bardaklarımızı yine tokuşturup şerefe dedik

–Tülsüyü görüşüm gerçekle düş arası bir olay. Çünkü Tülsü’yü ilk görüşümü babamın söylediklerinden anımsayabiliyorum. Babamla bir arkadaşının dükkanında oturuyorduk. Bozuk kaldırımlı bir yokuştaydı dükkan, önümüzden bir kız geçti yada geçmiş. Uzun saçlı 14-15 yaşında bir kızmış. Ben birden irkilip bu kızla evleneceğim dedim yada demişim. Babam bu olay o kadar çok yineledi ki onun anlatmalarından olay gözümde sonradan gerçeklesti kızda somut bir varlık oldu. Babam anlata anlata anımsamadığım bu olayı yaşamış gibi oldum. İşte Tülsü o zaman gördüğüm kızdır. Öyleyse sekseninin aşmış olmalı dedim. –Neden? diye sordu. Siz 4 – 5 yaşındayken O 15 inde olduğuna göre dedim. –Tülsü yaşlanmıyor ki dedi. Sonra onu gördünüz demek ki dedim… –Hep onu arayıp durdum benim niçin burada olduğumu sanıyorsunuz? Dünyanın bilmediğim bir kentinde , bilmediğim bir adreste yaşayan beni bekleyen bilmediğim bir kadındır Tülsü; O’nu bulacağıma inanıyorum ve bu yüzden bütün dünyayı dolaşıp duruyorum dedi.

İlk gördüğünüzden bu yana bir daha hiç görmediniz mi? dedim. –Gördüm dedi. –Ben o zaman 30 yaşlarındaydım yine onu aramak için büyük bir başkentteydim. Metro merdivenlerinden iniyordum ki gördüm onu yanımdan yukarı çıkmaktaydı. Ancak 20 yaşında vardı. Kestane rengi saçlarını çok kısa kestirmişti. Yürüyen merdivende yanımdan geçti. “Tülsü” diye seslenmek geldi içimden ama olduğum merdiven yürüyüp gitmişti aşağıya. Başka hiç görmediniz mi?…dedim. –Gördüm bir kaç kez dedi. –Tuna nehri kıyısındaki o kentte ilk gidişimdi, 40 yaşındaydım o zaman. Trenden yeni inmiştim. Gar çok kalabalıktı, trene binenler inenler telaşla koşuşuyordu. İşte o kargaşada birisiyle çarpıştım. Başımı kaldırıp baktım ki sarışın mavi gözlü açık tenli ancak 25 inde bir kız Tülsü…. Bir an birbirimize bakakaldık!!!… Paketleri toplayıp verdim. O da teşekkür edip yanındaki erkeğin koluna girip gitti… Bu karşılaşmamızdan 5 -6 yıl sonra bir uzak asya ülkesinde otobüste gördüm. Aynı otobüste 4 durak beraber gittik. Konuşmadınız mı? dedim. –Nasıl konuşabilirdim ki onun dilini bilmiyordum. Bir kez de küçük bir kuzey ülkesinin başkentindeki uluslar arası bir toplantıda gördüm Tülsü’yü…. Aynı masada çok kısa bir süre karşı karşıya oturduk. Yanındaki zencide kocası olmalıydı. Kocası zenci miydi? –Evet Tülsü de zenciydi, olağanüstü güzel bir zenci. Yine konuşmadınız mı? –Sizde 3 sayılı bültenden fazla var mı diye sordu bende benimkini verdim. Teşekkür etti…. Yıllar geçiyor ben hep Tülsü’yü arıyorum.

Ama buluyorsunuz onu. –Bulmak ama nasıl?… Bir anlık, bir şimşek parlaması görür gibi ancak, birden parlayıp sönüveren, bulur bulmaz yitiyor yine kavusmak değilki bu. O na kavuşmak için yer yuvarlağını kaç kez dolaştım. Bir Balkan ülkesinin başkentindekibir sarayda gördüm Tülsü’yü… Daha 30 da bile değildi, bense 66 mi geçmistim. İki erkeğin arasında mermerden parmaklığın küpeştesine yanlamasına oturmuştu. Elinde geniş kenarlı bardak, kırmızı bir içki vardı. Ayakta duran iki erkeğin anlattıklarına güldükçe kırmızı içki çalkalanıyordu. Saçları kızıl, gözleri koyu siyahtı. 5 yıl önce hiç ummadığım bir yerde; hep ummadığım yerlerde ve zamanlarda görüyorum Tülsü’yü… Birilçedeki bir bankaya girmiştim birde baktım ki az ötedeki bir banka memuruydu konusuyordu. Gözleri yeşildi saçlarını topuz yapmıştı. Hemen çıktı bankadan kapıdaki arabaya binip gitti. Son olarak geçen yıl gördüm. Bir Akdeniz kentinin motelinde 20 yaşında var yoktu, incecik bir fidan. Ben odamın önündeki çardağın gölgesinde kitap okuyordum. Afedersiniz saat kaç sesine başımı kaldırdım ki, karşımda Tülsü…. Yanında bir delikanlı denizden daha yeni çıkmışlar su damlaları üstünde tomur tomur saati söyledim teşekkür etti. Yüreğim duracak sandim. Gittiler bir dahada görmedim o motelde… Şarabımız yine bitmişti. –Bir şişe daha içermiyiz?… diye sordum, –İçelim dedi.

Akdeniz esmeri kadın bir şişe daha getirdi. –Kime Tülsü’ye tutkunluğumu anlatsam benimle alay ediyor. Tülsü orada burada diye beni oradan oraya göndermeye kalkıyorlar.Beni deli yerine koyup aşağılıyorlar. Tülsüye tutkunluğumu dinleyipte benimle dalga geçmeyen bir tek sizsiniz. Büyük bir acımayla ; –Tülsü’yü bunca sevmenizin nedeni nedir?… diye sordum. –Nedeni pek çok onu arayıp da bulamadıkça bulduğum zamanda kavuşmayınca Tülsü’ye tutkum daha da artıyor, öyle bir tutku ki gittikçe harlanıp yalazlanıp beni yakıyor. İçim köz köz oluyor ona hiç kavuşmadan kendi yangınımdan, kül olup tükeneceğimi biliyorum. Tülsü öyle iyi öyle iyiki… –Neden iyi dedin. –Yanlışlıkla kendilerini Tülsü sanarak, birlikte olduğum diğer kadınlar gibi benimle kavga etmedi, kavga fırsatları yaratmadı, benimle ilişkilerinde çıkarcılık gütmedi, ne versem daha da oburlaşan bir gözü doymaz değildi. Seni seviyorum diye ne beni ne de kendini kandırdı, hiç ikiyüzlülük etmedi hiç bir gizli hesabı olmadı, çünkü bütün bunların olabimesi için paylaşacağımız zamanımız olmadı ki!… Tülsü benim için üçüncü boyutsuz anlık yaşam olarak kalıyor bir şimşek parıltısı süresince yaşayabiliyorum onu, bu yüzden onu seviyorum, hep seveceğim,Tülsü’yü sevmekten başka işim yok olmayacak da….

–Bağışlayın dedim. Geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz. Bir akarınız, geliriniz varmi? –Hiçbirşeyim yok –Nasıl yaşıyorsunuz öyleyse. –Tülsü yü düşünmeme ,sevmeme, aramama bir an bile engel olmayan işler yaparak, engel olmanın tersine Tülsü’yü sevmem önemli ama, yeterli değil Tülsü’yü sevdiğimi bütün dünyaya duyurmalıyım. Herkes bilmelidir ki, ben Tülsü’yü seviyorum. Bunu anlatmazsam yaşamamızın bir anlamı kalmaz. Her insan bu dünyada var olduğunu kendine göre bir yol bulup başkalarına kanıtlamak zorundadır. Yoksa anlamı kalmayan yaşam bir saçmalık olur. Anlayamamıştım açıklamasını, –Nasıl yani?… dedim. –Bir insanın yaşamakta olduğunu, salt kendisinin bilmesi yetmez, insan tek başına değildir ki… Bir insanın bu dünyada var oldugunu, yaşadığını başka insanlarında bilmesi gerekir. Ve bu bunu nice çok insan bilirse, o insan o denli daha çok vardır… Herkesin varolma nedeni başka başka…Benimki Tülsü’yü sevmek. Ben Tülsü’yü severek sevdiğimi de herkese duyurarak var olabiliyorum.

–Nasıl yapıyorsunuz bunu… –Herkese anlatarak işte örneğin bu gece size anlattım. Şimdi siz de biliyorsunuz ki, ben Tülsü’yü seviyorum. Bu yüzden de ben sizin için artık varım, benim yaşamakta olduğumu biliyorsunuz. Herkesede bunu anlatmaya çalışıyorum. Eskiden dağlara, boş kırlara çıkıp ormanlara gidip sesim çıkabildiğince bağırırdım “TÜLSÜ SENİ SEVİYORUM” sesimin yankısını dinlerdim. Hep aynı biçimde bağırmak güzel olmadığından hem sözcüklerin yerini değiştirerek hem de inceltip kalınlaştırarak sesimi değiştire değiştire bağırmaya başladım. Ormanda haykırdığı gibi ama masadakilerin duymayacağı şekilde incebir sesle bağırdı. –Tülsü seni seviyorum. –Seni seviyorum Tülsü. –Seviyorum seni Tülsü. –Seni Tülsü seviyorum. –Sesimi tüm dünyaya duyurarak Tülsü’yü sevdiğimi herkesin öğrenmesini bunu herkes öğrenince de yaşadığımı var olduğumu bütün insanların bilmelerini istiyorum. Bunun içinde yollarda, alanlarda kalabalıklarda başladım şarkı söylemeye.” Tülsü seni seviyorum “

Pekala sesiniz güzelmi bari?… Yaşlı gözlerle bakarak anlatmaya devam etti. –Dünyayı dolaşıyorum. Her gitiğim yerin postanesinden” Seni Seviyorum Tülsü ” diye, Tülsü’ye telgraf çekiyorum. –Öyleyse Tülsü’nün adresini biliyorsunuz. –Hayır nerden bileyim, rastgele bir adres yazıp gönderiyorum. Bulamayınca telgraf size geri geliyordur. –Sanırım ama bana değil zira benim adresimde uydurma. Çokça kaldığım kent postanelerinde artık beni tanıyıp alay ettikleri için değişik postanelerden çekiyorum telgrafları. Alay etsinler ama öğrendiler artık ben Tülsü’yü seviyorum. Tülsü’yü sevdiğim ne denli bilinirse ben de o denli varım. O içkili yerdeki masalar boşalmaya başlamıştı. Bizde gece yarısından sonra yalpalayarak yürüyebiliyorduk ama ne ne konuştuğumuzu bilemeyecek nede konuşulanları anlamayacak kadar sarhoş değildik.

–Dört gündür öğleden sonraları 1-2 saat Kültür Sarayı alanındayım yarın oraya gelin dedi. –Ne yapıyorsunuz orada diye sordum. –Orda Tülsü seni seviyorum diye haykırıyorum sesim kısılana dek. Hani sen ne iş yaptığımı sormuştun ya işte bu benim işim. Bu işe nasıl başladım anlatayım:son telgrafımı çekmiştim o gün Tülsü’ye hiç param kalmamıştı. O yana bu yana dolanıp dururken kendimi Kültür Sarayının önünde buldum. Gördünüz mü bilmem çok eğlenceli bir yer orda herkes kendi hünerini sanatını marifetini gösteriyor. Kimisi köpek cambazlığı yapıyor kimi tek başına 3 -4 çalgı çalıp konser veriyor, biri çalgı çalıp biri de şarkı söyleyen ikililerde var. Kimi isteyenin karikatürünü çiziyor. Bir adam kılıç tutuyor diğeri ağzından ateş çıkarıyor daha neler neler. Bunların başına kalabalık toplanıyor seyrediyorlar. En çok ilgi gören daha kalabalık oluyor numara ve gösteri bitince isteyenler para atıyor onlara. Olağan üstü bir yer orası. Bende böyle bir köşede başladım haykırmaya Tülsü’yü sevdiğimi anlatmaya!!!…. Hiç ummamıştım doğrusu benim başıma da toplanacaklarını ama çok kişi toplandı kimi alay ediyor kimi dinliyordu. Yorulana dek anlattım sustum, Paralar atmaya başladılar. Öyle çok para ki hemen koşup postaneye Tülsü’ye telgraf çektim. O günden beri öğleden sonraları o alana gidiyorum, isterseniz gelin.

Bir taksiye beraber bindiğimizi otelin adını söylediğimizi anımsıyorum, sonrasını hiç bilmiyorum. Demek sandığımdan daha sarhoşmuşum. Ertesi gün sabah uyandığımda dün geceyi bir düş gibi anımsadım. O gün öğleden sonra alana gittim. Gerçekten de dün gece adamın anlattığı gibi eğlenceli bir yerdi. Aralarından geçip dolaştım,sonunda onu buldum seni seviyorum Tülsü haykırışını duymasam onu bulmam kolay olmayacaktı. Bende kalabalığın arasına daldım, beni gördüğünü hiç sanmam çünkü benim geldiğimde seni seviyorum TÜLSÜ diye haykırıyordu gözleri kapalıydı. Aslında oradakiler utanmasalar tüm gücüyle seni seviyorum TÜLSÜ diye haykıracaklar. Oradan sessizce ayrıldım ve hemen bir postanaye giderek seni seviyorum TÜLSÜ diye sana telgraf çektim. Kimbilir ne kadar şaşırmışsındır telgrafı alınca?….

Aziz Nesin

Özlem

O denli o denli çok beklettin
Alıştırdın bekletmeye kendini
Çok zamanlar geçti de geldin
Senden çok seviyorum senin özlemeni.

Aziz Nesin