Sıradan Pencereler

Erkekler o gerçekleri taşıyamaz.
Neredeyse hiçbiri kadınların gizledikleri gerçekleri bilerek yaşamayı sürdüremez.
Kendilerine duydukları güven, büyük ölçüde kendilerine söylenen yalanlara dayanıyor çünkü.
Kadınların söyledikleri yalanların erkeklere yapılan bir iyilik mi yoksa kötülük mü olduğuna karar vermek çok zor.
Hangisi daha vahşice olurdu?
Gerçeği söylemek mi, saklamak mı?
Havuzun kenarındaki şemsiyelerle şezlongları kaldırmışlar. Yaz günlerinde üç-dört garsonun çalıştığı büfe boş raflarıyla geniş bir oyuk gibi gözüküyor, büyük buzdolabının kapısına bir asma kilit takmışlar.
Ortalıkta kimsecikler yok.
Hafif bir yağmur çiseliyor.
Suyun üstünde bir iki kuru yaprak yüzüyor.
Mevsim kapanmış ama suyun temiz tutulması için çalıştırılan motorun vınıltısı duyuluyor, belki yüzmek isteyen birileri çıkar diye suyu hálá temizliyorlar.
Gökyüzü kapalı ama hava ılık.
Suya girdiğinde önce bir serinlik hissediyorsun, sonra ateşe batmışsın gibi bir yanma yayılıyor her yanına, kuvvetli kulaçlarla ısınmaya çalışıyorsun.
Tek kişilik bir “yaza veda” partisi bu.
Terk edilmiş havuzda, zaman zaman avucuma takılan kuru yaprakların arasında yüzerken garip bir sevinç de duyuyorum, sonbaharın tadını çıkarmaya çalışıyorum.
Arada bir sütunların arasından bir görevli şaşkın gözlerle bana bakıyor, eylülün son günlerinde yüzen bir adamın suyun içinde taş kesilip dibe batmasını bekliyor sanırım.
Sırtüstü yüzerken uzaktaki apartmanların üst katlarını görüyorum.
Birbirlerine benziyorlar.
O sıradanlığın içinde nelerin gizlendiğini merak ediyorum.
Mesleki bir çarpılma belki de bu, gördüğüm her şeyde görülmeyen bir şeyler olduğuna inanmak.
O evlerin her birinde de görülmeyen, anlatılmayan, saklanan bir şeyler olduğuna eminim.
Bir şeyler saklıyorlar.
Havuzun bir ucundan bir ucuna gidip gelirken yüzümde bir gülümseme yaratan hınzır bir hayal de dolaşıyor aklımda.
Türlü tuhaf meselelere aklını takan bütün erkeklere, kadınlarının kendilerinden neler gizlediklerini söyleyiverseler mesela.
Kötü kalpli biri, aynı anda bütün erkeklere kadınların onlardan gizli neler yaptığını, neler düşündüğünü, neler hayal ettiğini anlatsa.
Sanırım dehşet filmlerindeki gibi bir sahne yaşanırdı.
Sokaklar, bir yerden bir yere çılgınca koşan erkeklerle, çarpışan arabalarla, çığlıklarla, küfürlerle dolardı.
Hayatın diğer alanlarında olup bitenlere ilgilerini tümüyle yitiren erkekler kadınlarına ait gerçeklerin daha fazlasını, nedenini, ayrıntısını öğrenebilmek için kıyamet kısrakları gibi koşarlardı.
Yaşanan görünür huzuru, belki de söylenmeyen gerçeklere borçluyuz.
Saklananlara.
Kadınların çok büyük kısmının erkeklere asla anlatmadıkları sırları var.
Zihinlerinin özenle kilitlenmiş bölümlerinde erkeklere göstermedikleri duyguları, maceraları, hayalleri, hatıraları duruyor.
Taa çocukluklarından beri babalarına, ağabeylerine, arkadaşlarına yalan söylemek zorunda bırakılan, baskılar sonucunda bir tür yalan eğitiminden geçen kadınlar iki şeyden çok eminler, erkeklerin onların gizlediği bir şeyler olduğunu asla anlayamayacağından ve o koca adamların gerçekleri taşıyacak kadar güçlü olmadıklarından.
Eğer biri, kadınları “ne saklıyorlar” diye dikkatle izlemeye koyulursa, ışıksız bir yeraltı labirentine düşmüş gibi zamanla gözleri karanlığa alışır ve birbirine benzer küçük işaretler görmeye başlar.
Biriktirdiği o işaretleri bir araya getirdiğinde ise bir definenin haritasını ele geçirir.
Kadınlar erkekleri tanıyor ama birbirlerini pek tanımıyorlar.
Ve, sır saklama biçiminin neredeyse hepsinde aynı olduğunu bilmiyorlar.
Hepsi birbirine benzer sırları, zihinlerinin birbirlerine benzeyen bölümlerine, bir cevizi ağaç kovuğuna saklayan sincap gibi aynı mimiklerle ve jestlerle bırakıyor.
Bir erkek, sakladıkları gerçeklerden birinin yanından farkına varmadan geçerse yüzlerinde aynı uçuk pembelik bir anlığına beliriyor.
Aynı kaçamak gülüş.

Konuları değiştirmek için yapılan o aynı muhteşem manevra.

Üstlerine gidildiğinde aynı sinirli tepki.
Birisi, erkeklere o gizli araziye girişin yolunu gösterse…
Bütün erkekler gerçekleri öğrense.
Sanırım, bu konuda kadınlar haklı.
Erkekler o gerçekleri taşıyamaz.
Neredeyse hiçbiri kadınların gizledikleri gerçekleri bilerek yaşamayı sürdüremez.
Kendilerine duydukları güven, büyük ölçüde kendilerine söylenen yalanlara dayanıyor çünkü.
Kadınların söyledikleri yalanların erkeklere yapılan bir iyilik mi yoksa kötülük mü olduğuna karar vermek çok zor.

Hangisi daha vahşice olurdu?


Gerçeği söylemek mi, saklamak mı?

Bazen kadınlar taşıdıkları sırlardan yorulduklarında, kaçmaktan sıkılan bir suçlu gibi yakalanmayı arzularlar.
Ama çok açık, çok berrak bir arzu değildir bu, yakalanma isteği, yakalandığında olacaklardan duyulan korkuyla çatışır.
Onun için açıkça bir şey söylemezler ama yakalanmalarına yol açacak ipuçlarını erkeklere verirler; anlamsız gözüken bir cümleyle, bilmemesi gereken bir konuda sergilediği bir bilgiyle, kuşkulandırıcı kaygan bir gülüşle erkeği soru sormaya kışkırtırlar.
Sanırım çok az erkek karşılaştığı bu “olağandışılıkla” ilgilenip soru sorar.
Bu ilgisizlik, onların işaretler karşısındaki duyarsızlıklarından mı yoksa bilinçaltlarında hep yaşattıkları tuhaf korkudan mı kaynaklanıyor, bunu bilmek çok zor.
Hep öğrenmek ister gibi gözükmelerine rağmen belki de öğrenmek istemiyorlar.
Bütün dünyayı yöneten, savaşlar çıkartan, cinayetler işleyen, bin bir entrika çevirebilen, büyük servetleri idare eden, istihbarat teşkilatları kuran erkeklerin, konu kadınların sırları olduğunda böylesine aptallaşıp saflaşması insanı kuşkuya düşürüyor.
Büyük bir ihtimalle onlar kadınların gizlediklerinin peşine düşmekten korkuyorlar.
Bu, sadece karşılaşacaklarını taşıyamama endişesinden değil.
Daha ürkütücü bir başka tehlike var onlar için.
Bir kadının sırrını çözmeye çalışan erkek, o kadında kaybolur.
Yakalamaya uğraştığı sırrın kölesi olur.
Bütün hayatı, bir kadının karanlığı içinde kör bir yarasa gibi duvarlara çarpa çarpa parçalara bölünür.
Her bir sır için zamanını, ruhunu, varlığını feda eder ve her sırrın arkasından yeni bir sır çıkar önüne.
Bu, öylesine dehşet verici bir kısır döngüdür ki, kadının sırrının peşine düşen erkek bulduğu her ipucuyla ulaşmaya çalıştığı gerçeğin ve o gerçeği içinde saklayan kadının esiri haline gelip bir daha kolay kolay uzaklaşamaz.
Bağımlılık yaratan, hiç çözülmeyen sonsuz bir bilmeceye dönüşür kadın.
Bu duruma düşen erkeğe, gerçeği bir eroinmana eroin verir gibi parça parça verir kadın.

O gerçeğin o erkeği çökertişini izler.

Her çöküşte erkek kadına bağlanırken, kadın erkekten uzaklaşır.
Belki de, kadınların zaman zaman yakalanmak istemelerinde bu oyunu oynama arzusu da vardır, gerçeği ilk gördüğünde silkinip kaçamayan ya da bu gerçeği sağlam bir biçimde taşıyamayan erkeğin köleleşeceğini sezerler.
Bir jileti etine sürmek gibidir bu.
Ürpertici, korkutucu, tehlikeli ve heyecan verici.
Erkek gerçeğe yaklaştığında belki sadece korkudan değil bu tuhaf heyecandan kızarır kadınların yüzü.
Kadınların sakladıkları gerçekleri öğrenmek tehlikelidir.

Çok iyi tanıdığınızı sandığınız birini hiç tanımadığınızı anlayabilirsiniz.

Bir yanıyla size çok yakın olan birinin bir yanıyla çok uzak olduğunu görmek şaşırtır sizi.
Ve, bir erkek aradaki o mesafeyi nasıl dolduracağını hiç bilemez.

O mesafenin neden oluştuğunu da…
Belki de birçok kadının o mesafeye, kendilerine ait gizli bir hayata ihtiyacı vardır.

Yalnız başlarına, sadece kendilerine ait maceralarla ve hayallerle dolaşacakları bir alana.
Erkeklerin pek tanımadığı bir bahçedir orası.
Bir erkeğin kolayca sahip olamayacağı bir bahçe.
Kadını o gizli bahçesinin varlığını bilerek kabul edebilir mi bir erkek?
Kadınlar, kabul edemeyeceğine inanır.
O bahçeyi saklarlar onun için.
Serin bir sonbahar havuzunda avuçlarıma kuru yapraklar değdiğini hissederek yüzerken gördüğüm o sıradan evlerin içlerinde gizli bahçeler var.
Pencereleri ne kadar da birbirine benziyor…
Ne kadar da sıradan görünüyorlar.
Birisi, erkeklere bütün gerçekleri söylese…
Kadınların aklından geçenleri…
Hepsini…
O sakin kadınların rüyalarında gördüklerini…
Bir erkeğin giremeyeceği, sahip olamayacağı karanlık bölgeler.

Bütün bunları bilerek bir erkek bir kadınla mutlu olabilir mi?
Tek hecelik bir değişiklik herkesi mutlu edebilir belki de, “benim olsun” yerine “benimle olsun” diyebilmek…
Aradaki o küçük “le” hecesi…
Bir hece…
Birçok hayatı mutsuz kılan küçük bir hece.
O hecenin üstesinden gelmek zor, değil mi?
“Senin söylediğinden fazlasını sana sormam, benim söylediğimden fazlasını bana sorma” diyen, herkesi kendi gizli bahçesinde özgür bırakan, gerçekleri korkulacak tehlikeler olmaktan çıkaran bir anlaşma…
Bu yapılabilseydi eğer birçok hayat ne kadar farklı yaşanırdı.
Erkekler gerçeklerden bu kadar korkmaz, kadınlar gizli bahçelerinde bu kadar ürpererek dolaşmazlardı.
Yağmur çiseliyor.
Kimse yok.
Şezlongları çoktan kaldırmışlar.
Yağmurla titreyen bir havuzda yüzüyorum.
Uzaktan evler gözüküyor.
Sıradan evler.
İçleri tene değen jilet gibi ürpertici gerçeklerle dolu.
Kimsenin bilmediği, kimsenin sormaya cesaret edemediği gerçekler.
Hayatı böylesine eğlenceli kılan da belki bu.
Yağmurda yüzmek gibi…
Havuzda yağmurdan ıslanıyorsun…
Ahmet Altankadinlarin-gizemi

Huzursuz Ruhlar

Birisini çok sevseniz…
Ona aşık olsanız…
Hayranlık, dostluk ve şefkat bu aşkınızı beslese…
Yıllarınızı birlikte geçirseniz…
Onun için dünyanın en unutulmaz şiirlerini yazsanız…
Ve, bir gün sizi yapayalnız bırakıp ölse…
Perdelerinizi kapatıp her yanında onun izleri olan evinize kapansanız…
Artık yanınızda olmayan sevdiğinizin anılarını düşünseniz…
Sonra, artık size sahipsiz görünen odalardan birine girip onun dolabını açsanız…
İçinde isimler olan bir defter bulsanız…
Sevdiğinizin sizinle beraberken seviştiği ya da sevişmeyi düşündüğü insanların adları, uzun bir liste olarak yazılı olsa orada…
Ne yaparsınız?
Ne hissedersiniz?
Ünlü Fransız şair Aragon, karısı romancı Elsa Triolet öldükten sonra böyle bir liste bulmuştu işte.
Sevdiği kadının seviştiği erkekler…
Yediği bu darbenin ağırlığından uzun zaman kurtulamadı Aragon.
Çok ağır yaralanmıştı.
Ölüm, onların gelecekte birlikte yaşayacaklarını çalıp almış, ona sevdiği kadının bulunmadığı bir gelecek bırakmıştı; bulduğu defter de şimdi geçmişini alıp götürüyor, geçmişi lekeli bir boşluğa döndürüyordu.
Sevdiği insandan ona kalan anıların hepsi şüpheli gölgelerle kaplanıyordu.
Hesap sorabileceği, “niye yaptın” diyebileceği kimse yoktu.
Herhalde, ölene kadar Elsa’nın neden bunu yaptığını merak etti.
Üstelik bu cevabı kolay bulunabilecek bir soru da değildi.
Aragon, büyük bir şair, iyi bir romancı, siyasi mücadelelere girmiş cesur bir adam, halkının taptığı bir kahramandı.

Elsa için yazdığı şiirler neredeyse bütün dünya tarafından ezbere biliniyordu.
“Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
Orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm
Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde”
O “derin gözlerin” sahibi onu aldatmıştı.
Bir kadının isteyebileceği nerdeyse her şeye sahip olan kocasını bırakıp onunla kıyaslanamayacak bir defter dolusu erkekle birlikte olmuştu.
Bir kadın bunu niye yapar?
Kocasıyla birlikte efsaneleşmiş bir aşkın sembolü olarak görülen, adı kocası tarafından aşkla özdeşleştirilmiş, dünyanın en bilinen şiirlerine kendi ismi verilmiş bir kadın niye yapar bunu?
Sadece kocasını, sadece bütün dünyaya “Elsa’nın gözleri” şiirini ezberletmiş bir şairi değil, onların isimlerini kendi aşklarına katmış milyonlarca insanı da aldatmıştı.
Sanırım, bunun cevabı, Elsa Triolet’nin büyük bir açık yüreklilikle tutulmuş günlüklerindeki bir satırda gizli.

“Herkes beni sevsin, bütün erkekler bana hayran olsun istiyorum.”
Dünyanın belki de en korkunç hastalığına tutulmuş, daha doğrusu bu hastalıkla doğmuştu, “herkes tarafından sevilme ve beğenilme” hastalığı onu daha doğarken yakalamıştı.
Öylesine büyük ve imkansız bir şey istiyordu ki bu isteğinin tatmin edilmesi, onun bu tatminle huzura ermesi imkansızdı.
Bu hastalığa tutulmuş herkes gibi neredeyse tüm hayatını huzursuzlukla ve mutsuzlukla geçirmek zorundaydı.
Böyle birine dünyanın en büyük aşkını, dünyanın en iyi şairlerinden birini, yeteneği, başarıyı, kendisine ve kocasına hayranlık duyan bir kalabalığı verseniz de onun elde ettikleriyle yetinmesi mümkün değildi.

Tanrının niye bazı insanlara bu acı dolu hastalığı verdiğini bilmiyorum.
Gerçi yeryüzündeki herkeste bir “sevilme” isteği, beğenilme arzusu vardır ama bütün hayatının yönetimini bu tutkunun emrine vermek çok daha başka bir şeydir.
Neredeyse bütün erkekleri ya da kadınları tek bir insan gibi görüp onların hepsini tek bir insanı kendine aşık eder gibi kendine aşık etmeye çalışmak, aralarından biri bile kendisine yeterli ilgiyi göstermeyince herkes kendini terk etmiş gibi hissetmek, sürekli acı çektirir insana.
Böyle biri kaçınılmaz olarak kendini sevenlerle değil sevmeyenlerle, beğenenlerle değil beğenmeyenlerle ilgilenecektir.
Hep acı ve kırgınlık olacaktır hayatında.
Bir insan niye bu kadar çok sevilmek ister?
Niye diğer insanları hayatının merkezine yerleştirir?
Onların söyledikleri her söz içinde yankılanır, onların bakışlarından, seslerinden anlamlar çıkarmaya çalışır?
Bu kadar çok insanı ruhuna sığdırmaya uğraştığına göre büyük bir boşluk olmalı ruhunda, doldurulması zor bir boşluk.
Nedir o?
Ne yaratır o boşluğu?
“Kainat paramparça oldu bir akşam üzeri
Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın
Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa’nın
Gözleri Elsa’nın gözleri Elsa’nın gözleri.”
Bu mısraların bile dolduramayacağı o boşluk nasıl yerleşir bir insanın içine?
Şiire biraz meraklı her aşık sizin adınızı sevdiğine söylerken siz kendinizi nasıl bu kadar yalnız hissedebilirsiniz?
Bu mısraları sizin için yazan adam sizi severken, siz kendinizi nasıl sevilmemiş biri olarak görebilirsiniz?
Sizi böylesine aç bırakan eksiklik nedir?
Bütün dünyayla doldurmaya çalıştığınız o boşluğu yaratan sanırım aslında bir kişinin sevgisinin ve beğenisinin eksikliği.
Kendisinin.
Bazı insanlar bilmediğim bir nedenden dolayı kendilerini istedikleri gibi güvenle sevip beğenmeyecek bir ruhla doğuyorlar.
Ve, kendilerini beğenmedikleri için kendilerine kızıyorlar.
Garip bir ikilik bu.
Sevilmek isteyen de, sevmeyen de, sevilmediği için kızan da, sevmediği için kızılan da aynı insan, hepsi aynı ruhun içinde kendilerine bir yer buluyorlar.
Bu karmaşa onları yoruyor, hırpalıyor, yalnızlaştırıyor ve diğer insanlara düşman ediyor.
Bir yandan insanların sevgisini ve beğenisini kazanmak için çırpınırlarken bir yandan da o insanlara kızıyor ve kendilerini beğenenleri onların beğenmediği birini beğendikleri için, kendilerini değil de başkalarını beğenenleri de “yanlış insanları” beğendikleri için küçümsüyorlar.

“Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgar
Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince
Camın kırılan yerindeki maviliğini de
Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar”
Bu mısraları onlar için yazan biri bile kurtulamıyor bu öfkeden ve küçümsemeden.
Ama asıl onları tehlikeli yapan, bütün dünya tarafından sevilmedikleri için kendilerini “haksızlığa uğramış” hissetmeleri.
Haksızlığa uğramış biri, bu “haksızlığı” dengelemek için her şeyi yapma hakkına sahiptir onlara göre.
Ve her şeyi yaparlar gerçekten de…
Sevgililerinin bütün arkadaşlarıyla yatıp onların adını bir deftere, “bulunacak” bir deftere yazabilirler.
“Sevilme hastalığına” yakalanmış birinin bencilliğinin sınırı yoktur.
Huzursuz, huysuz, öfkeli ve bencildirler.
Tanrının şakaları bitmez.
Bütün bu olumsuz özelliklerinden dolayı da çekicidirler.
İnsanlar, bu “sevilme hastalarını” tanıyamaz, anlayamaz, onların kendi kendileriyle olan olağanüstü didişmeleri, kavgaları, durduk yerde yarattıkları huzursuzlukları, sürekli, neredeyse an be an değişen duyguları, “sevilmek isteyen”den “sevmeyen”e süratli geçişleri, ruhlarındaki değişik insanları birbiri ardına ortaya çıkarmaları öylesine kuvvetli bir ruhsal girdap yaratır ki buna yakından bakmaya kalkan birinin bir karanlığa yuvarlanması kaçınılmazdır.
“Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Zaman sensin
Zaman kadındır. İster ki
Hep okşansın diz çökülsün hep
….
Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken
Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi

Daha beter seni kaçak
Seni yabancı bilmekten
Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan”
O karanlığa yuvarlanmış bir şairin, o karanlığı yaratan bir kadına yazdığı mısralar bunlar.
Aragon, bir “kaçaklık”, bir “yabancılık” olduğunu hissediyordu herhalde ama bunun sınırlarını tam da kestiremiyordu ta ki o defteri bulana, karısının bilmediği bir hayatı olduğunu keşfedene kadar…
Ama gene de “sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi” diyordu.
O bıçak, asıl Elsa’nın ölümünden sonra o defterle daldı Aragon’un gırtlağına.
Hiçbir soru soramadı.
“Niye” diyemedi, “Niye yaptın Elsa?”
Dünya edebiyatının en büyük aşklarından biri, dünyanın en büyük acılarından biriyle bitti.
“Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Korkuyorum senden
Korkuyorum yanın sıra gidenden. Pencerelere doğru akşamüzeri
El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Sevgilim”
Aragon, “ölmenin sevmekten daha kolay” olduğunu Elsa’nın ölümünden, sırrının aydınlanmasından sonra daha iyi anladı.
Ve hiçbir zaman soramadı.
“Niye Elsa, niye yaptın bunu?”
Ahmet Altanelsa-nin-gozleri

Ülke yıkılırken her gün onlarca insanımız ölürken, hiç bir şey olmamış gibi davrananları çok yadırgıyorum

Ben okuduğumda, siyah pelerinini giymiş, karanlık maskesini takmış Darth Vader’in o boğuk, mekanik sesiyle yok edilecek bir gezegenle ilgili verdiği emri duymuş gibi oldum.
“Yok edin” diyordu. “Yok edin.”
Sadece, verdiği emrin kendi gezegeniyle ilgili olduğunu, kendisinin de yok edileceğini bilmiyordu.
Levent Gültekin’in Özgür Düşünce Gazetesi’nde Hüseyin Keleş’e söylediklerini okudunuz mu?
Aynen şöyle diyordu:
“Adını vermeyeyim, çok üst düzey bir bürokrat, emekliye ayrılma aşamasında Tayyip Bey’le vedalaşmaya gidiyor. Tayyip Bey, o bürokrata yapacakları ile ilgili bazı şeyler anlatınca bürokrat diyor ki ‘bu dediklerinin yarısını yap, iç savaş çıkar bu ülkede.’ Tayyip Bey de ‘çıksın, ezer geçeriz’ diye karşılık veriyor. Bu diyalogu bürokratın kendisinden dinledim. Yani iç savaşı göze almış bir lider var. Ne için? Kişisel hırs.”
Türkiye’yi yöneten adam, yönettiği ülkede iç savaş çıkmasını göze alıyor, “ezer geçeriz” diyor.
Ülkenin “anayasayı dinlemeyen” yöneticisi, iç savaş için “çıksın” diyorsa, o ülkede iç savaş çıkar.
Zaten hızla oraya doğru gidiyoruz.
Kendi gezegeni için “yok edin” emri verdiğini bilmeyen bir Darth Vader gibi Erdoğan da kendi ülkesini ve üstelik kendi hayatını yok edecek bir iç savaşa “çıksın” dediğini bilmiyor.
Amerika’ya Muhammed Ali’nin cenazesine gittiğinde kendisini büyük bir coşkuyla karşılayıp “işte Müslümanların lideri geldi” diye selamlayacaklarını sanıp hem kendini hem de Türkiye’yi nasıl rezil ettiyse, “ezip gececeğini” sandığı için “çıksın” dediği iç savaşla da hem kendini hem Türkiye’yi mahvedecek.
Gerçeklerle bağını koparmış Erdoğan.
Hukukun denetiminden kaçabilmek için “iç savaşı” göze aldığı, dahası “ezer geçeriz” diyerek iç savaşı arzuladığı anlaşılıyor.
İç savaşla ilgili en küçük bir bilgisi yok.
Sarayının duvarları top mermileriyle çöktüğünde, eli silahlı insanlar koridorlarda birbirlerini öldürdüğünde iç savaşın ne olduğunu anlar ama geç kalmış olur.
İç savaş, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felakettir, kimse onun yarattığı facianın kurbanı olmaktan kurtulamaz.

Savaştan çok daha korkunçtur.
Düşmanının nerede olduğunu bilmezsin, düşmanının kim olduğunu bilmezsin, korkunç bir nefret herkesi canavara çevirir, birbirlerini öldürmekle yetinmez insanlar, birbirlerinin cesetlerini bile parçalarlar, çocuklarının, eşlerinin, sevgililerinin, kardeşlerinin ırzına geçerler, evlerini yakarlar.
“İç savaş çıksın” diyen bir lideri destekleyen “havuz medyası”, o medyanın yöneticileri, sahipleri, yakınları kendilerini güvende sanıyorlar galiba.
İç savaşta kimse güvende değildir.
Kaçıp gitseler de yakınları burada kurban olarak kalır.
Sadece sevdiklerini, yakınlarını değil komşularını bile öldürürler.
“İç savaş çıksın” diyen bir adama oy veren AKP’liler, bu iç savaşta “ezip geçeceklerini” düşünüyorlar herhalde.
İç savaşı, Kürt mahallerinde hendek kazan çocukları tanklarla, toplarla öldürmek sanıyorlar.

İç savaş, sabah selamlaştığın adamın akşam evine girip senin gırtlağını kesmesidir.

Gözünün önünde karına tecavüz etmesidir.

Çocuğun kapının önüne çıktığında, etrafta saklı bir nişancının onu kafasından vurup öldürmesidir.
Bu ülkede iç savaş çıktığında, AKP’liler sadece başkalarının “kurban” olacağını mı sanıyor?
Galiba öyle sanıyorlar ama yanılıyorlar.
İç savaş herkesi, bütün ülkeyi kanlı bir girdabın içine çeker.
Üstelik, şu anda topluma yüklenen nefret ve öfke patlama noktasına çok yakın.
Yalnızca şehirleri, köyleri, mahalleleri yok edilen Kürtlerle Türkler arasında değil bu nefret…
“Namaz kılmayanlar hayvandır” diyenlerle, namaz kılmayanları “telef” edilecek yaratıklar gibi görenlerle, “hayvan” denilenler arasında da korkunç bir nefret birikiyor.
Öfke liselere kadar yayıldı.
Erdoğan ve AKP’liler, iç savaş çıkınca “ordu” kendi emirlerinde kalacak sanıyorlar.
“Bol para verdikleri” söylenen komutanların bir kısmını belki yanlarında tutarlar ama iç savaşlarda ordular da bölünür, bir ordunun içinden birbirine düşman ordular çıkar.
Katliamlar olur.
Bosna’da yaşananlara bir bakın.

Ruanda’da yaşananlara bir bakın.

Suriye’de yaşananlara bir bakın.

Kitap okumaya üşeniyorsanız, bu konudaki filmlere bir göz atın.
“İç savaş çıksın, ezer geçeriz” diyerek gözünü karartmış bir adam sizi nereye sürüklüyor bir görün.
Yıllar önce gene yazmıştım, ortaokulda bize okuttukları “Nişancı” diye bir İrlanda hikayesi vardı.
İç savaş sırasında, damlara saklanan bir nişancıyı anlatır.
Damların üstünde başka bir nişancıyı fark eder.
İkisi de çok usta nişancıdır, çok maharetlidir.
Saatlerce çatışırlar.
Sonunda hikayenin kahramanı, diğer nişancıyı vurmayı başarır.
Diğer adam vurulup sokağa düşer.
Nişancı da işini yapmış olmanın rahatlığıyla damdan iner, tam sokaktan çıkacakken, “vurduğum adam çok iyi bir nişancıydı, kimdi acaba” diye merak eder.
Dönüp, vurduğu adamın yanına gider, yüzüstü yatan ölü bedeni çevirip yüzüne bakar.

Kardeşinin yüzüyle karşılaşır.

Vurduğu adam kardeşidir.

İç savaş budur işte… Kardeşin kardeşi vurmasıdır.
Olmaz mı sanıyorsunuz?

Daha dün IŞİD’li bir celladın kendi kardeşinin kafasına kurşun sıkarken çekilmiş resimleri yayınlandı.
Erdoğan’ın “çıksın” dediği iç savaşta yaşanacak olanlar bunlardır, bu facialardır.
Ateşe konmuş bir suyun kaynamaya yaklaştığının işaretini veren küçük kabarcıklar gittikçe hızlanarak görünür oluyor, muhalefet liderinin üstüne “kurşun” atılıyor, bir başka muhalefet liderini hapsetmek için hazırlıklar yapılıyor, toplumu güvencede tutacak hukuk ortadan kaldırılıyor, “din” adına, “milliyetçilik” adına müthiş bir öfke ve nefret sağanağı yaratılıyor.
Ve ülkenin cumhurbaşkanı “iç savaş çıksın” diyor.
Ülkeyi yöneten adam “iç savaş çıksın” derse, iç savaş çıkar.
Ülke parçalanır, milyonlarca insan ölür, açlık, sefalet kol gezer, insanlar ülkeden kaçabilmek için birbirini paralar.
Sonunda da Erdoğan’ın sarayını yerle bir ederler.
Geriye paramparça kanlı bir çöl kalır.
Kimse de kendini kurtaramaz.
Bu anlattıklarım bir “korku masalı” değil, birçok ülke yaşadı bunları, onların da başlarındaki adamlar “çıksın” dedi iç savaş için, oralarda da adım adım yüründü iç savaşa.
Bütün muhalefet partilerinin, Türkiye’ye neyin yaklaştığını, Erdoğan’ın neyi göze aldığını görerek politikalarını belirlemeleri gerekiyor, bir iki demeçle geçiştirilecek bir sorun yok karşımızda.
Ciddi bir felaketin ülkeye yaklaştığını görüyoruz.
AKP’liler de iyi düşünsün.
İç savaş çıktığında herkesle birlikte onlar da yaşayacak bunları…
Kaçmaları da bir işe yaramayacak, “savaş suçlusu” olarak yargılanacaklar.
Darth Vader’in “gezegeni yok edin” emrini duyduk.
“Yok edilecek” gezegenin sizin ülkeniz olduğunu bilin.
Darth Vader bilmese de siz bilin bunu.
Ona göre davranın.
Ahmet Altan
14 Haziran 2016
ic-savas-komsunun-karina-tecavuz-etmesidir
Levet Gültekin’in Özgür Düşünce gazetesinden Hüseyin Keleş’e verdiği yazılı söyleşi şöyle:

Türkiye adına konuşulacak bir şey kaldı mı?
Bu ülkeden başka yaşayacak yerimiz yok. Mecburen konuşup sorunlarımızı çözeceğiz. Bu enkazdan kurtulup burayı yaşanabilir bir ülke yapmamız gerekiyor. Bir insanın kişiliğine, ahlakına, çalışkanlığına zerre kadar katkısı olmayan; yani iyi insan olmamıza etkisi olmayan etnik köken, inanç, ideoloji farklılıklarını bir tarafa bırakıp herkesin huzurla yaşayabileceği bir ülke yapmalıyız. Bunun için konuşup, yazıyoruz.

Bu kadar kutuplaşmanın had safhada olduğu bir ortamda bahsettiğiniz dayanışma nasıl sağlanacak?
Kutuplaşmadan yakınıyoruz ama bu kutuplaşma bize bir şey gösterdi. Ne kadar ayrışırsak ayrışalım, ne kadar koparsak kopalım kaderimiz birbirimize bağlı. Birbirimizden farklı bir hayat kuramayız. Ne demek istediğimi açıklayayım. Mesela; “Ben İstanbul’da yaşıyorum, iyi bir işim var ve çok da güvenlikli bir sitede oturuyorum. Kürt sorunundan bana ne” diyordu kimileri geçmişte. Demek ki öyle değilmiş. O sorunun neden olduğu ateş sonunda gelip seni de yakıyormuş. Aynı şekilde, “başörtüsü sorunu benim sorunum değil” diyenler şu anda o sorunun yarattığı arızanın bedelini ödüyorlar. Yani başörtülülerin öfkeyle, kızgınlıkla yaptığı tercih o sorunu görmezden gelenlerin hayatını da çekilmez yapıyor. Ya da milyar dolarlık iş adamısın. Ülkedeki yoksulluk umurunda değil. Ama kaderin ayda 1000 TL alan adamın elinde. Çünkü onun siyasi tercihi senin geleceğini belirliyor. O 1000 TL alan adamın seçtiği iktidar gelip senin malına el koyuyor. Sen çocuğunu en iyi lisede, üniversitede okut ama o okumayan çocuğun siyasi tercihiyle ortaya çıkan ülkede senin iyi okullarda okuyan çocuğun da yaşıyor veyahut yaşayamıyor. Bu da bize gösteriyor ki ülkenin bütün sorunları aynı zamanda hepimizin sorunu. Ülkede eğitim sorunu varsa o sorun senin sorunun. Çünkü cahil kalmış insanların seçtiği iktidarların yönettiği ülkede yaşamak zorunda kalıyorsun. Ya da Kürt sorunu varsa o sorun senin sorunun. Ya da Aleviler mutsuzsa o mutsuzluğun kaynağı senin de sorunun. Bu da demek oluyor ki Kürtler mutsuzsa sen de mutsuzsun, Aleviler mutsuzsa sen de mutsuzsun, dindar mutsuzsa sen de mutsuzsun, solcu mutsuzsa sen de mutsuzsun. Yani hiçbirimizin ötekinden bağımsız bir hayat kurma şansı yok. Hepimiz bir bütünün parçalarıyız. O parçalardan biri hasta olursa bütün işlevini yerine getiremez. Ayakta kalamaz. Bu nedenle önce ötekinin mutluluğunu hesaba katmamız gerek. “Sen mutlu değilsen ben de olamam ki” diyecek bir yaklaşım. Bunun için de demokrasiyi kendimiz için değil, “öteki” için istememiz gerekiyor.
AK Parti’nin ilk 2 döneminde bu bahsettiğiniz birliktelik var mıydı?
Türkiye’de hiç bir dönem böyle bir yaklaşım tam olarak uygulanmadı. Kısmen Tayyip Erdoğan 2009’a kadar kutuplaşmayı azaltıcı bir politika izledi. Fakat 2010’dan sonra bu politikasından vazgeçip tekrar geçmişte olduğu gibi ayrımcılıktan beslenen siyasete yöneldi.
Oy oranları hep yüksekti, neden böyle bir şeye ihtiyaç duysun ki?
Birincisi; barışçı politikalarını sürdürecek demokrasi kültüründen yoksundu. İkincisi; One Minute çıkışı nedeniyle dış dünya ile bağı zarar görünce, içeride güçlü bir taban oluşturma ihtiyacı hissetti. Üçüncüsü; İslamcı kültürün zihinsel yapısından dolayı. Yani İslamcılar hep kendi mahallelerinde yaşadılar. Türkiye’deki diğer farklı kesimler gibi. Bu nedenle ötekiyle nasıl diyalog kuracağını bilmiyorlardı. El yordamıyla kurulan diyalogla bir yere kadar gelebildiler. Sorunlar büyüdükçe, meseleler çetrefilleştikçe demokrasi kültürleri yetersiz kaldı. Daha sahici çözümlere ihtiyaçları vardı onu da başaramadılar. Bu yüzden Erdoğan, kendini sağlama almak için güvenli gördüğü mahalleye geri kaçtı.
Zaman zaman bu dönem 28 Şubat’la karşılaştırılıyor.
Bu 100 yıllık ertelenen sorunların bir patlamasıdır. Çözülmeyen sorunlar çığ gibi büyüyüp sonunda ülkenin üzerine düştü. Erdoğan, var olan bu sorunları kendi iktidarı için kullandı ve ülkeyi o sorunların altındaki bir enkaza dönüştürdü.
Aslında söylediklerinizden sonra biraz detay kalacak ama Davutoğlu’nun azledilmesi meselesi var. Davutoğlu neyi yaptı ya da neyi yapmadı ki azledildi?
Davutoğlu’nun başına gelen teferruat, Binali Yıldırım teferruat, her şey teferruat. Bir tarafta Türkiye var bir tarafta Erdoğan var. Çünkü ülkesini gözden çıkarmış bir lider ve o ülkede yaşayan 78 milyon var. Bunun dışındaki her şey bana göre teferruat. Çünkü Erdoğan’ın yaptıklarından, ülkeye verdiği zarardan ona destek olan yüzde 49’da olumsuz etkileniyor, etkilenecek. Türkiye’den yana mı olacağız Erdoğan’dan yana mı? Erdoğan’dan yana olunacaksa Türkiye’den, Türkiye’den yana olunacaksa Erdoğan’dan vazgeçmek tercihiyle karşı karşıyayız.Davutoğlu’nun ki tamamen kayıkçı kavgasıydı.

Peki bu durumu AK Partililer niçin göremiyorlar?
Çünkü Erdoğan ülkeyi kutuplaştırdı. Herkesi kendi mahallesine hapsetti. Ve ötekinden gelecek sesi duymayacak hale getirdi. AK Parti seçmenine ulaşıp gidişatı anlatan, onları anladığını, korkularını, hassasiyetlerini, önemsedikleri değerleri anladıklarını gösteren kimse yok. AK Parti seçmeninin önemli bir kısmı Erdoğan’ın hâlâ değişmediğini eski o “dürüst” lider olduğunu düşünüyor. Bunun böyle olmadığını gösterecek, sözüne güvendikleri biri de yok. Zaten ne yazarların, ne gazetecilerin, ne aydınların, ne de muhalif siyasetçilerin AK Parti seçmenine ulaşmak, onları ikna etmek gibi bir dertleri yok. Bunu yapacak dil de bulamıyorlar zaten. Öyle bir hassasiyetleri de yok. Seçmen Erdoğan’ın elinde rehin. Dini Erdoğan’ın elinden saygıyla, hürmetle alacak sonra toplumu bu hipnotize halden çıkaracak ve olup biteni anlatacak bir stratejiye ihtiyaç var. Fakat kimsenin böyle bir derdi yok. Sabah akşam Erdoğan’a kızmayı, AK Parti seçmenine hakaret etmeyi marifet sanan bir muhalif kesim var. Hiç bıkmadan 10 yıl daha suçu AK Parti seçmenine atabilirler ama bu sonucu değiştirmeyecek. Muhalif kesim kibirlerinden kurtulup o seçmenle diyalog kuramıyorlar seçmen de “size inat böyle davranacağım” diyor.

Türkiye’yi gözden çıkarmak? Ne demek bu?
Türkiye’nin yararına olan her şey Erdoğan’ın aleyhine. Erdoğan’ın işine yarayan her şey ise Türkiye’nin aleyhine. Ne yazık ki böyle bir durum var artık. Kendi pozisyonunu sağlama almak için, kendi seçmeni dâhil bütün ülkenin hayatını tehlikeye atıyor. Adını vermeyeyim, çok üst düzey bir bürokrat, emekliye ayrılma aşamasında Tayyip Bey’le vedalaşmaya gidiyor. Tayyip Bey o bürokrata, yapacakları ile ilgili bazı şeyler anlatınca bürokrat diyor ki ‘Bu dediklerinin yarısını yap, iç savaş çıkar bu ülkede’ Tayyip Bey de “çıksın, ezer geçeriz” diye karşılık veriyor. Yani iç savaşı göze almış bir lider var. Ne için? Kişisel hırsı. Başka bir gerekçesi yok.

Nereden duydunuz bu diyaloğu?
Bürokratın kendisinden dinledim. Mesela şu andaki Kürt meselesine yaklaşım. Sorunu çözmüyor, ülkeyi bölüyor. Dış politikadaki hamasi söylem, kabadayı tavır ülkeye ağır yükler getiriyor. Bunun gösterilmesi gerekiyor. Fakat muhalefet ne yazık ki bunu topluma gösterecek siyasi zekâdan yoksun. Eğer Erdoğan’ın dediği gibi bir üst akıl varsa, o mekanizma Türkiye’yi bölmek için uğraşıyorsa “üst akıl”ın iş tuttuğu insan Erdoğan’dır diye düşünüyorum. Bu o kadar açık ki.. Çünkü şu andan ülkeyi Erdoğan’dan daha çok bölen, parçalayan ikinci bir isim yok. Toplumun yarısını düşman, hain ilan edip “üst akıl”ın safına itip sonra da o “üst akıl”dan şikâyet etmek büyük marifet doğrusu.

Neden?
Üst akıl eğer Türkiye ile uğraşıyorsa, lidere düşen içeride barışı sağlamaktır. Duygu birliği sağlamaktır. Ayrılıklara son vermektir. Ülkeyi içeride daha güçlü bir birlikteliğe kavuşturmaktır. Madem bir üst akıl var, o zaman bizimle neden uğraşıyorsun? Diye sormamız gerekmez mi?
Bütün cemaatler hedefte analizine katılıyor musunuz?
Ben bütün Türkiye hedefte, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya diyorum, sen işi getiriyorsun cemaatlere. Bu Türkiye’nin içerisinde cemaatler var, mezhepler var, ateistler var, çoluk çocuğumuz var… Yani geleceğimiz, yaşamımız, hayatımız… Hepsi hedefte ve şu anda zaten enkaz altında.

Bu süreçteki havuz medyası oluştu. Ancak gelinen noktada, bu havuzun içinde de tasfiyeler başladı. Misal, bir dönem Erdoğan’a çok yakın olduğu bilinen Mustafa Karaalioğlu.
Bu bahsettiğiniz kimselerin başına gelenlerin Türkiye’nin aldığı tahribatın yanında bir sinek kadar bile değeri yok. Hatta bugünlerde çıkardıkları itirazların bir sinek vızıltısı kadar bile etkisi yok. Çünkü kendisine saygı duymayana kimse saygı duymaz. Köle gibi itaat edersen, köle gibi kovulursun. Kişilik, haysiyet, onur, ahlak… Hepsini üç günlük iktidar uğruna gözden çıkarmışlardı. Ülke yıkılırken kötülüklerine ortak oldukları lider gücü iyice ele geçirince hepsini bir paçavra gibi attı. Vaktinde itiraz etmedi hiçbiri. Adeta yalvardık ülke yıkılıyor diye. Bize “Erdoğan düşmanı” demekten başka hiç bir şey yapmadılar. Şimdi de çıkmış gidişat çok kötü diye utanmadan feveran ediyorlar.
Mesela, Gezi’de Bülent Arınç ses çıkardı.
Ses çıkarmak ne demek? Sen eline silah aldın birini öldürmeye gidiyorsun. Ben sana diyorum ki ‘Hüseyin yapma, iyi bir şey değil.’ Bu mudur yani? Esas olan engelleyici bir tavır koymaktır. Böyle devam edecekse ben yokum demek kimsenin aklına gelmedi. İki kişi demiş olsaydı Erdoğan bu kadar kontrolsüz bir noktaya gelmezdi. Bülent Arınç’ın, Abdullah Gül’ün, Hüseyin Çelik’in partide kalma çabaları aman “dava zarar görmesin” hassasiyetleri Erdoğan’ın ülkeyi yıkıma götürmede yakıt işlevi gördü. Sessiz kaldıkları için o halkanın içinde durdukları için Erdoğan yaptığı kötülükleri toplum nezdinde meşrulaştırdı. İnsanlar, ‘Erdoğan kötü bir şey yapsa Arınç gibi isimler var, onlar bu kadar suskun olur mu’ diyerek olup bitenin farkına varamadı.
O zaman parti kursalar size göre çok da başarılı olamayacaklar?
Bir karşılıkları olduğunu düşünmüyorum. Çünkü çıkıp insana yakışır şekilde geçmiş hatalarından dolayı bir özür de dilemediler. Toplumun gönlünü kazanacak bir adım atma ihtiyaçları da yok. O nedenle bir kıymetleri de yok.

Peki, çıkış yolu nedir?
Erdoğan’ın kurduğu; bütün patileri, hatta siyaseti bloke eden, sadece onun işine yarayan siyasi paradigma bütünüyle bozulmalı. Mevcut partiler Erdoğan’ın kurduğu sistemde hareket ederek onu yenmeye çalışıyorlar. Bu imkânsız bir şey. Ona laf yetiştirerek, onu kınayarak, utandırarak bir sonuç elde edeceklerini sanıyorlar. Hâlbuki önce kurduğu siyaset oyununu bozmak gerek. Öncelikli olarak saygıyla, hürmetle, topluma da güven verecek bir dille dini Erdoğan’ın elinden almak gerekiyor. Din Erdoğan’ın elinden alınmadığı müddetçe siyaseten mesafe kat etmek imkânsızlaşıyor.
Bu dediğiniz Türkiye’yi kim kuracak?
Hepimiz el ele verip kuracağız. Burası bizim ülkemiz. Çocuklarımızın yaşayacağı ülke. Mevcut partiler ne yazık ki yetersiz. Çünkü hepsi esasında ortaçağdan kalma bir bakış açısına sahip. Kimisi inanç, kimisi etnik köken, kimisi de ideolojik siyaset güdüyor ve Erdoğan’ın onları hapsettiği girdaptan çıkamıyorlar.
O nedenle iş hepimize düşüyor. Mesleğimize, işimize bakmadan yangını söndürmek kendimize başımızı sokacağımız bir ülke kurmak için elimizden geleni yapmalıyız. Mesela sadece bir partide görev alma meselesi değil. Her alanda bir restorasyona ihtiyacımız var ve hepimiz elimizden geleni yaparak ayağa kalkabiliriz. Meseleye böyle yaklaştığım için ülke yıkılırken her gün onlarca insanımız ölürken, hiç bir şey olmamış gibi davrananları çok yadırgıyorum. Kimi sanatçıların, yazarların, iş adamlarının rahatlığını görünce evi yanarken kenarda makyajıyla uğraşan bir kadına benzetiyorum.
Yeni aktörlerle ilgili ışık veren birini ya da birilerini görebiliyor musunuz?
78 milyonluk bir ülke burası. Erdoğan’dan başka insan mı yok burada Allah aşkına. Elbette yüzlerce vardır hem de. Türkiye’de çok iyi yetişmiş insanlar var. Mesela bir sene öncesine kadar Aziz Sancar diye bir adamı tanımıyorduk. Kim bilir kaç Aziz Sancar var bu ülkede. Bu ülkeyi seven, buradan başka bir yerde yaşayamam diyen herkesin hiç bir beklentiye girmeden ortaya çıkması ve elini taşın altına koyması gerek. Yani bir aklın oluşması, bir çıkış ve restorasyon süreci başlatması gerek.
MHP’li muhalif 4 adayı, bu ortaya çıkanlar grubuna dâhil edebilir miyiz?
MHP içindeki genel başkan değişimi bir yenilik değil. Yeni bir Türkiye kuracak anlayışı da, kültürü de barındırmıyor. Meral Akşener’i tanırım. İyi insan. Fakat o partide yapacağı pek fazla bir şey yok. Zaten ne yapacağını da söyleyemiyor. Mesela Kürt sorununda ne yapacaksınız diye soruyorlar? 6 ayda bitiririm diyor. Nasıl? Erdoğan’ın yapmadığı neyi yapacaksınız? Cevap yok. Şöyle diyorlar: Şu anda delegeye göre konuşuyor. Genel başkanlığı alınca gerçek politikalarını açıklayacak. Delegeyi bile ikna etmeyecekse o politikalar halkı nasıl edecek ki? Kaldı ki suyu geçene kadar ayıya dayı derseniz suyu geçtikten sonra da ayıya dayı demekte bir mahsur görmezsiniz. Çünkü ayıya dayı deme alışkanlığına kavuşmuş olursunuz. Peki, Meral Hanım gelirse hiç mi faydası olmaz? Elbette olur. En azından bu gidişatı kısmen de olsa durdurmaya yeter. Erdoğan’ın planlarına sekte vurur.Fakat Meral Hanım’a vermeyecekler. Bana göre aday olmasına bile izin vermeyecekler.
Siyasetteki kartlar bundan sonra nasıl karılır?
Bence şu anda Başkanlık ve partili cumhurbaşkanlığı seçeneği daha zayıf. Her an değişken bir strateji var Erdoğan’ın kafasında. Yeniden erken seçim planı yapıyor. Bütünpartilerin seçmenleri çaresiz. Önemli bir kısmı kerhen oy veriyor. AK Parti seçmenin bir kısmı da çaresiz.  AK Parti seçmeni içerisinde en az yüzde 15’i Erdoğan’ı istemiyor. Gına geldi artık. Ama gidecek yeri yok. Çünkü mevcut partiler onlara hitap etmiyor veyahut mevcutlara güvenmiyorlar. O yüzden bir erken seçim kâbus senaryosu gibi. Erdoğan anayasayı değiştirecek sayıya ulaştığında hepimize geçmiş olsun. Bundan dolayı çıkış yolu tek: Sandıkta halkın önüne Erdoğan’dan vazgeçtiğinde gidecek bir adres koymak. O nedenle bu ülkede bir aklın oluşması ve o aklın da bir parti kurması gerek diyorum.

ABD’de Zarrab meselesi var. Ne diyorsunuz oradaki gelişmelere?
Muhalif kesimin o davaya verdiği tepki gerçekten çok yüzeysel ve de çocukça. Dava ve gelişmeler beni çok tedirgin ediyor. İki nedeni var: Birincisi bizim ülkemizin sırları onların elinde ve nerede ne için kullanacaklarını bilmiyoruz. Onların derdi adalet değil. Hiç umurlarında olduğunu da sanmıyorum. Dertleri kendi çıkarları. İkincisi Erdoğan onların eliyle değil demokratik bir yenilgiyle gitmeli. Oradan gelecek bir kurtuluş bu ülke için bir felakettir. Oradan gelecek bir müdahale Erdoğan’ı daha da kontrolsüz yapar. Bunun bedelini de ülke öder. Zaten kendi sorunumuzu kendimiz çözemiyorsak, böyle bir akıl ve zeka bu ülkede yoksa Amerikalı bir savcıdan medet umacak durumdaysak bırakalım da bu sefil hayatımız sürsün. Demek ki daha iyisine layık değiliz. Hiç bir toplum hak ettiğinden daha iyi bir yönetime kavuşamaz. O nedenle Amerikalı savcıdan medet ummak bana göre zavallılıktır.
Kılıçdaroğlu’na şehit cenazelerindeki saldırıları nasıl okudunuz?
Anamuhalefet liderinin öyle bir muameleye maruz kalması, öncelikle o liderin büyük bir ayıbıdır. Demek ki, o kadar pasif bir görüntü verdin ki, sana onu yapmaktan çekinmediler. Şöyle demeliydiler; ‘Biz bu adama bunu yaparsak, bize Türkiye’yi dar eder.’ Çünkü Erdoğan sana hükümeti kurma görevi vermediği zaman hiçbir şey yapmadın. O gün sarayın önüne yüz binleri dökseydi, bugün böyle bir muameleyle karşılaşmazdın. Diğer yandan, ölümlerin sorumlusu olarak Kılıçdaroğlu’nu göstermek utanmazlık diye bir duygunun artık bütünüyle iflas ettiğinin göstergesidir. Kılıçdaroğlu’na saldırı, bir iç savaş provokasyonuydu. Başka bir izahı yok bunun.
CNN Türk’e eskiden çok sık çıkardınız, son dönemde hiç göremiyoruz. Özel bir sebebi var mı?
Türkiye’deki medya düzeninin ne hale geldiğini hepimiz biliyoruz. CNN Türk’le maddi bir ilişkim yani bir personel değildim. Konuk olarak çıkıyordum. 1 Kasım’dan sonra davet gelmediği için gitmiyorum. Neden gelmediğini hepimiz biliyoruz. Türkiye’de iktidarın görmek istemediği, sesini duymak istemediği bir gazetecinin medyada var olma şansı yok.

Konferanslarınız iptal edildi.
Hiçbir üniversite konferans için salon vermiyor. Gençler davet ediyorlar fakat üniversiteler salon vermediği için gidemiyorum. Devletin bir şekilde etkili olduğu herhangi bir alanda konferans izni vermiyorlar. Kocaeli’nde oldu. Urfa’da oldu. Dersim’de oldu. Bunlar benim için sorun değil başka salonlarda konuşuyorum. Fakat üniversitelerden özgürlüğü, düşünmeyi yok ettiler. Bu utanç onlara yeter.
Yani, bütün muhalif gazetecilere ‘hadi emekli olun’ mu deniyor?
Sadece gazeteciler değil; Türkiye’de insanlığını koruyan herkesi hayatın dışına atmaya çalışıyorlar. Eğer düşünen, vicdanı olan, kötülükle mücadele eden biriysen yani insansan, sadece medyadan ya da üniversiteden değil, ülkeden atmaya çalışıyorlar. Ülkede insan kalmasın istiyorlar. Köleliği kabul ediyorsan yaşam hakkın var. Ya köleliği kabul et ya da git diyorlar. Her alandan.
13 Haziran 2016

Menekşeler aşka düşmüş kederli prensesler gibi…

Önce mimozalar gelir… Önce daima mimozalar gelir.

Ve her seferinde şaşırırsınız… Daha kışın ortasındayken baharın habercisi bu sarışın ağaçlar nereden çıktı diye…

Minicik çiçekleri, ince dallarıyla saçlarını rüzgarda şöyle bir dağıtıp kokular içinde salınırlar.

Ardından nergislerle menekşeler sökün eder.

Menekşeler aşka düşmüş kederli prensesler gibi sırlarını ele vermeden, acı yeşil yapraklarının içinde saklı hüzünleriyle başları dik dururlar.

Uzun kirpikli gözlerini ağır ağır açıp size bakacaklarını düşünürsünüz.

Nergisler çok daha genç ve neşelidirler serin kokularıyla.

Hala bilmediğim bir nedenden dolayı kokuları bana Çalıkuşu’nda Feride’nin sürdüğü “elyotrop” parfümünü düşündürür, “elyotropun” ve Feride’nin nergisler gibi koktuğuna inanırım.

İstanbul’un bahçelerinde çıtır güller belirir.

Pembe Japon gülleri onlara eşlik eder.

Bir sabah aniden bütün ağaçların çiçeklerle donandığını görürsünüz, periler padişahının düğününe hazırlanan nedimeler gibi süsleniverir dallar.

Çiçeksiz ağaçların dallarında, biraz sonra yaprağa dönüşecek yeşil pıtırcıklar sıralanır.

İlk laleler görünür sonra, içlerinde sihirli içkiler taşıyan kadehler gibi güneşe doğru açılırlar.

Ardından, mor beyaz çiçekleriyle yabani manolyalar gelecektir, artık bilirsiniz.

Kuş sesleri çoğalır.

Dedikoducu martılar daha neşeli çığlıklar atarlar.

Lükstrumların esrarengiz kokuları, mahzun bahçelerin gölgeli kuytularında bir belirip bir kaybolarak dolaşır.

Genç kızlar gülüşür sokaklarda.

Olgunca hanımlar, asla öyle yapmadıklarına inansalar da, farkına varmadan saçlarını şöyle elleriyle geriye doğru atarlar konuşurken, nerden geldiği belli olmayan tebessümler gözlerinin kenarındaki incecik çizgilerde bahar çiçekleri gibi gezinir.

Erkekler daha bir çalımlı yürür, bir canlılık gelir hallerine, bir bitirimlik, bir delikanlılık, bir kendine güven, bir “ben erkeğim” edası, bir “dünyanın bütün kadınları bana helal” kostaklanması…

Hayat, taç yapraklarını açar.

Bir “bahar ayini” başlar.

Mucize yeniden gerçekleşmiştir.

Kırıştırmanın, gülüşmenin, sevişmenin, aşkın, bir daha, bir daha yeniden doğmanın mevsimidir bu.

Bu yıl İstanbul’a bahar erken geldi.

Ve ben bir daha fark ettim ki artık sokaklar çiçek koksa da, kuşlar ötüşse de bu toplum aşkın kokusunu taşımıyor teninde.

Yanlış yerinden kırılmış bir dal gibi bir türlü canlanamıyor.

Aşktan konuşmuyor.

Genç kızlar gülüşse, hanımlar saçlarıyla örtülü bir şuhlukla oynasa, erkekler bitirim çalımlarla yürüse de bütün bunlar duvara asılı bir tablo gibi cansız duruyor, hayatı doldurmuyor, donuk kalıyor.

Biz böyle değildik.

En zor zamanlarda, en acılı dönemlerde, en karanlık çağlarda bile şiiriyle şarkısıyla, şakası türküsüyle aşık bir yanımız hep vardı, en koyu siyahlara boyandığımızda bile bir kırmızımız, bir eflatunumuz, keskin bir yeşilimiz, eğlenceli bir mavimiz olurdu.

Bütün renklerimizi kaybettik.

Kirli bir gri, kimliksiz bir kahverengi her yeri kapladı.

Ahmet Altanyabani-mor-menekse

İnsan Sevdiğini Görmeyince

Kıskançlıklarla, kuşkularla, hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerindeki bir sevişmeden sonra adam seviştikleri odadan çıktığında başlayan bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor.
Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz.
O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı Tanrı’ ya sığınıyor.
Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor.
“İnandır beni” diyor, “o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana.”
Ve Tanrı’yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında Tanrı’ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor.
Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı’ya.
“İNSANLAR BİRBİRLERİNİ GÖRMEDEN DE SEVEBİLİRLER, değil mi” diyor, “seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar.”
Graham Greene, “Zor Tercih” isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor.
“O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor olmasını istedim.`
Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti.
Ve onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını fark edip, “keşke ölseydi” diyordu.
Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti.
Romandan yapılan filmde, “Tanrı’ yı görmeden seven insanların” birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini, iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu.
– İNSAN SEVDİĞİNİ GÖRMEDİĞİNDE AŞK BİTER Mİ?
– Düşünsene, Tanrı’ yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.
– Ama benimki o tür bir sevgi değil, Sarah.
– Belki de başka bir tür sevgi yok, Maurice.
Aşk, bir insanı Tanrı’ yı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı?
Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk?
‘Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim’ demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı?
Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi?
‘Tanrı’yı sevdiğim kadar severim seni’ diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk?
Peygamberler bile Tanrı’ ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı?
Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz; kaybedişler unutuşları da getiriyor; bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı da çok sürdüremiyoruz. ’Tanrı’ mız’ olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız.
‘Belki de sevmenin başka türü yoktur’ diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken.
Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz.
Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene’in ‘Tanrı’ yı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim’ diyen bir satırı yazması, bize aşkın çekiciliğini yaşatan.
Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek, bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici, daha heyecanlı kılan.
Hiç rastlamasanız da ‘bir insanı sevmenin bir Tanrı’ yı sevmek gibi bir şey olduğunu’ yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır ki, bence, sizin hayatınıza mana katan.
Aynen, ‘Tanrı’ yı görmeden sevmek’ gibi siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine, o insana hiç rastlamadan inandığınızda, romanların size itaat ettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız.
Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz.
Ve birisini öyle sevmek.
Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesinin fark edersiniz.
Acı dolu, isyan dolu bir mucize.
‘Keşke inanmasaydım’ dedirtecek, ‘keşke onu böyle sevmeseydim’ dedirtecek bir mucize.
Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize.
O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam.
İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, hor görmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz.
Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar.
Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir.
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş…..
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır.
İnsanlar Tanrı’ yı görmeden seviyorlar.
Ama Tanrı’ ya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor.
Ben, Tanrı’ yı inanan Graham Greene’ e inanıyorum, ‘bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi’ sürdürür.
Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler, bu inanç, onların içinde kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak.
Bir gün biri onlara diyecek ki:
– Belki de başka tür bir sevgi yok, Maurice.

Ahmet Altansevdigini-goremediginde

Benim Güzel Allahım

Ey siz inananlar.

Tanrınızın yarattıklarına düşmanlık mı besleyeceksiniz?

Öldürecek misiniz onları?

Yoksul mu bırakacaksınız?

Acılarına sırtınızı mı döneceksiniz?

Sadece kendi kavminiz için mi şefaat dileneceksiniz?

Kendinizi ayıracak mısınız Rabbinizin yarattığı diğer kullardan?

Dininizle, ırkınızla böbürlenecek misiniz?

Ey siz, huzursuz ruhlar… Ey siz, binlerce yıldır kendi ihtirasının dikenleriyle kanayanlar… Ey siz, fıtrattan eksikli yaratılmış olanlar…

Dinleyin.

Fırtına kuşları gibi içinde uçtuğunuz sert rüzgarlarla yorgunsunuz, günahlarınızla, hiç bitmeyen hırslarınızla yorgunsunuz, kavgalarla, düşmanlıklarla, kızgınlıklarla yorgunsunuz, avucunuzda sıktığınız bir ustura gibi sizi yaralayan bencilliklerinizle yorgunsunuz.

Rüzgarın dinmesini özlediniz.

Sessizliği ve sükûneti özlediniz.

Düşmanlarınızla ve kendinizle barışmayı özlediniz.

Daha doğduğunuz gün bir hapishane gibi kapıları üstünüze kapanan hayatın dağdağasından kurtulmayı özlediniz.

Bir lahzalık bir huzur için yakarıyorsunuz.

İçinizdeki öfkeli çığlıklar sussun, dışınızdaki insafsız dövüş naraları kesilsin istiyorsunuz.

Kasırgalardan çıkıp sakin bir vahaya konmak istiyorsunuz.

Rüzgar uğultusundan başka sesler de duymak, gözlerinize dolan o karmaşık karaltılardan başka şeyler de görmek, sükûnetin tadını çıkarmak, soluklanıp gücünüzü yeniden toplamak istiyorsunuz.

Ve, tanrı isteklerinize cevap verdi.

Ve, bayramlar bağışladı size, kendinizden ve kavgalarınızdan kurtulun diye.

Ve dedi ki, “bugün durun, bugün barışın, bugün düşmanlıklarınızı, hırslarınızı unutun, bugün kendi eksiğinizi başkalarının eksikliklerini severek tamamlayın.”

Ve, ben, Rabbimin eksikli kulları o günlerde mükemmeliyete erişip düşmanlarını sevdikleri, ruhlarını hırpalayan kasırgalardan kurtuldukları için bayramlara iman ettim.

Ve dedim ki, “hiddetine değil imanım ama şefkatine iman ediyorum.”

O, benim güzel Allahım.

O, eksik yarattığı kullarını eksiklikleriyle sevecek kudrete sahip olan.

O, kasırgaları ve vahaları yaratan.

O, imanını kaybetmiş bir adamın çocukluğunda kıldığı teravih namazlarında söylenen “salavat-ı şerif”e sesini veren.

Bayramlar, benim inançsızlığımın durduğu, dinlendiği, huzurlu vahalar.

Bayramlar, benim kaybettiğim tanrımı bulduğum büyük ve huzurlu mabetler.

Ey siz, binlerce yıldır kendi ihtiraslarıyla kanayanlar, sizlersiniz bana bayramlarda tanrımı bulduran.

Düşmanınıza gösterdiğiniz merhamet, yoksula gösterdiğiniz şefkat, muhtaca gösterdiğiniz rikkat bana tanrının varlığını gösteren.

Ruhunuzu saran huzur, sizdeki huzurla o müthiş kasırganın ani duruşu, hepimizi kucaklayan hoşgörülü sevecenlik, o temizlik kokusu beni inanmadığıma inandıran.

Bayramlar, benim tanrımın sizin mükemmeliyetinizde ortaya çıktığı muhteşem duraklar.

Ve dedi ki benim Allahım, “kendiniz için değil düşmanınız için dua edin.”

Ve dedi ki, “kendiniz için değil düşmanınız için şefaat isteyin.”

Ve dedi ki, “sizi birbirinize emanet ettim, emanetinize hıyanet etmeyin.”

Ve dedi ki, “düşmanlarınızı da benim yarattığımı unutmayın.”

Ve dedi ki, “bu menzilde öyle yüce bir merhamet gösterin ki bana inanmayanlar sizin merhametinizin ışığında görsünler beni.”

Bayramlar, dünyadaki imtihanları en zorlu geçenlerin, yoksulların, kimsesizlerin, evsizlerin, çocuğuna portakal alamayan işsizlerin, dağda ölümü bekleyenlerin, nöbet yerinde hasret çekenlerin, hastaların, gurbete çıkanların, hapistekilerin, kaderin kendilerine daha iyi davrandığı insanlar tarafından tevazuyla, ağırbaşlılıkla, şefkatle kucaklandığı duraklar.

Kendimizden yıkandığımız, kendi öfkelerimizden arındığımız, menfaatlerimize sırtımızı döndüğümüz kutsal yunaklar.

Bir ihtiyarın elini öpen genç, bir çocuğun başını okşayan adam, bir yoksulu sevindiren zengin, bu huzurlu vahanın çiçeklerini dikenler.

O davranışların her birinde ben kendi tanrımın tebessümünü görürüm.

Kullarının merhametinden sevinir benim tanrım.

Hayatın kasırgasını bunun için durdurur.

En huzursuzumuz bile böyle günlerde huzur bulur.

Bir başkasına merhametle, şefkatle, tevazuuyla uzanan her elde tanrının eli vardır ve o el değdiği her yere huzur ve güç verir.

O huzuru herkesle birlikte duyarım.

Ruhum sakinleşir.

Her gülümseyen yüzle birlikte hafiflediğimi, zincirlerimin çözüldüğünü, ihtirasların ve öfkelerin hapishanesinden azat edildiğimi hissederim.

Ve, iman ederim kendi tanrıma.

Ve, her gülümseyen yüze, her sevecen sese minnet duyarım.

Onlardır benim tanrımın dünyadaki yansıması.

Onlardır beni inandıran.

Ben her bayram iman ederim.

Ey siz, huzursuz ruhlar…

Ey siz, binlerce yıldır kendi ihtirasının dikenleriyle kanayanlar…

Ey siz, fıtrattan eksikli yaratılmış olanlar…

Dinleyin.

Sizsiniz beni Allah’a yaklaştıran.

Kendi eksikliğinizi başkalarının eksikliğini severek tamamladığınızı görmek inandırır beni tanrının varlığına.

Ve derim ki, “hiddetinden korkmuyorum ey Rabbim, şefkatin titretiyor dizlerimi.”

Ve derim ki, “bana varlığını kullarının merhametinde göster.”

Ve derim ki, “sen olmasaydın da onlar böyle kötü olabilirlerdi ama sensiz iyi olamazlardı, onların iyiliklerini göster bana.”

Ve derim ki, “senin adına kötülük edenler varken nasıl inanacağım sana.”

Ve derim ki, “senin cennetini istemiyorum ey tanrım, bütün istediğim seni tebessüm ettirecek bir iyilik yapma gücü, onu ver bana.”

Ve, bayramlarda benim tanrım bana kullarının iyi yanlarını gösterir.

Birbirine sarılan her düşmanla ben imana doğru bir adım atarım.

Huzur bulan her ruhla biraz daha inanırım.

Sizi, bir mükemmeliyete doğru yürüyün, ruhunuzun eksikliğini kendiniz tamamlayın ve böylece O’nun kendi başına mükemmeliyete ulaşabilecek canlılar yaratabildiğini gösterin diye eksik yaratan tanrı, bu ıstıraplı yürüyüşte durup dinlenebileceğiniz menziller yaptı size.

O menzillerde durun.

Durun ve eksik yanlarınızın tamamlanmasını bekleyin.

Sahip olduklarınız, sizin eksikleriniz.

Öfkeleriniz, düşmanlıklarınız, hırslarınız, kıskançlıklarınız, hasetleriniz, böbürlenmeleriniz.

Onlardan kurtuldukça tamamlanacaksınız.

Ve, bayramlar tamamlanma vakitleri.

Ey siz inananlar…

Tanrınızın yarattıklarına düşmanlık mı besleyeceksiniz?

Öldürecek misiniz onları?

Yoksul mu bırakacaksınız?

Acılarına sırtınızı mı döneceksiniz?

Sadece kendi kavminiz için mi şefaat dileneceksiniz?

Kendinizi ayıracak mısınız Rabbinizin yarattığı diğer kullardan?

Dininizle, ırkınızla böbürlenecek misiniz?

Onun yarattığı kulları sevmeden tanrınızı nasıl seveceksiniz?

O benim güzel Allahım.

Görür içinizdeki kötülükleri.

Düşmanlıklarınızı görür.

Bir kulunun bir kuluna ettiği kötülük üzmez mi onu?

Ey siz inananlar…

Siz korkmaz mısınız onu üzmekten?

Onun üzülmesinden üzülmez misiniz?

Bayramlar, sadece birbirinizi değil, tanrınızı da sevindirme vakitleri.

Onu sevindirdiğinizde, onun da tebessüm ettiğini imanla görürüm.

Ve der ki, “hepinizi eksikli yarattım, birbirinizin eksiğini hor görmeyin.”

Ve der ki, “hepiniz benimsiniz, benim olana kötülük etmeyin.”

Ve der ki, “her bir kulum eksiğini, bir başka kulumun eksiğini hoş görerek tamamlar.”

Ve der ki, “düşmanlarınız da benim kullarım, onlar için dua edin.”

Ve der ki, “merhametim hiddetimden fazladır, sizin de merhametiniz hiddetinizden fazla olsun.”

Ve, bayramlar eksikli kulların merhametle huzur bulduğu zamanlardır.

O huzurda görürüm ben onu.

Benim güzel Allahım.

Öyle kullar yaratır ki, inançsızları merhametleriyle inandırırlar.

Ben her bayram inanırım.

Onun yarattığı kulların şefkati beni yaklaştırır ona.

Ve derim ki, “hiddetinden korkmuyorum ey tanrım, şefkatin titretiyor dizlerimi.”

Ve derim ki, “sana her bayram inanıyorsam ey tanrım, bu, her bayram senin kullarının şefkatine inandığımdandır.

Başkaları için kötülük düşünmezsem, onun varlığına inanmasam bile beni affedeceğini sanıyorum.

Affetmezse de gücenmeyeceğim.

Çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarının huzurunu hiç unutmadım.

Bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim.

O huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar.

Ben bir daha o huzuru bulamayacağım.

Ama, ‘yanağını dışarının soğuğunu hissederek cama dayayıp, evin çaprazındaki caminin ışıklarının yanmasını bekleyen’ çocuğu anlatmayı hep deneyeceğim.

Sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim.

Ahmet Altan
(22 Ekim 2006 / Hürriyet)

Cami Işıklarına Bakan Çocuk

Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, ‘Yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin’ demişti.

Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.

Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.

Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.

Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.

Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.

Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim ‘allah umme salli ala’nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet…

Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.

Allah’ı çok sevmiştim.

Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm.

Doğrusu ya ondan pek korkmazdım.

Ama beni sevmesini isterdim.

İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine benzemiyordu.

O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.

Biz dede-torun değildik.

Beni sevmiyordu.

Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti.

Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak istiyordu.

Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.

Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.

Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım ‘yakınımı’ benden koparmıştı.

Sonra büyüdüm.

İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.

O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.

Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.

Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.

Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.

Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana yardımcı olmuyordu.

Yirmili yaşlarımda Ankara’da bir işçi kooperatifinde karımla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir ‘inançlı insanlar’ grubuyla karşılaşmıştık.

Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.

Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra ‘inancı’ bulmuştu.

Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ‘Ahmet, kardeşim’ diye başlardı lafa, beni ‘doğru yola’ getirmek için uğraşırdı.

Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.

Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.

O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.

Dindarları sevdim.

İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.

Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını, huzuru hatırlatıyorlardı.

Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı.

Onlara saygı göstermeyi öğrendim.

Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.

Zor günlerde bir ‘inançsıza’ bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım.

Din hakkında düşünmeye başladım, ‘din bir afyondur’ ezberinden ‘din nedir’ sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.

Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm.

İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde, yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.

Dindar olmadım, inançlı olmadım.

Hálá da değilim.

Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.

Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum.

Tanrı’yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu.

Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum, annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi ‘ona’ emanet ediyorum.

Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum.

Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı ‘ilişkim’ şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun adına benim gibi ‘inançsızlara’ öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları ‘onunla’ arama sokmuyorum.

Tanrı’dan bir beklentim yok.

Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa,

Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan kaynaklanmadığını o biliyor.

Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de.

Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden önce ‘başkaları için kötülük düşündün mü’ diye soracak bir tanrı.

Ahmet Altan
(22 Ekim 2005/ Hürriyet)

cami_isiklarina_bakan_cocuk

Biraz Oyalanmak

Beni çevreleyen sükunet içimdeki sükunetle birleşti, ben sabahın solgun sessizliğine karıştım.
Küçük bir sazan balığı, bir dağ yemişi, bir zakkum çiçeği gibi o sakin güzelliğin bir parçası oldum.
Böyle bir sabah vakti inci grisi bir gölü, nefti dağları, sulara çizilmiş lacivert çizgiyi, kızılımsı zakkumları sevmek için buraların sahibi olmak gerekmiyordu, burası benim vatanım olmasa başkalarına ait bulunsa da hissettim ki ben orayı gene sevecektim.
Bu toprakların tarihi ise, binlerce yıldan beri oraların sahibi olmak için birbirlerini öldüren insanları, savaşları, baskınları, felaketleri anlatıyor.

O insanlar yok artık.
Hiçbir yerin sahibi değiller.
Bugün bu ıssız sabah vakti, onların ele geçirmek için savaştıkları göle bakan, huzuru huzursuzlukla karşılayan beyaz sakallı adam onların adını bile duymadıkları bir ırkın çocuğu; hâlâ bir yeri sevmek için oranin sahibi olmak gerektiğine inanan, hâlâ toprağı insandan önemli sayan, hâlâ tanrının kendi şaheserini insanlara tadını çıkarsınlar diye bağışladığını, tadını çıkarmak yerine bunu ölüme dönüştürmenin akılsızlığını anlamayan ırkıyla pek de anlaşamayan, herhangi bir sabahın parçası olmayı bir ırkın parçası olmaktan daha değerli bulan biri.

Onca insan, sonunda bu gölü bir sabah benim gibi biri seyretsin diye mi öldü; onlar ölmese belki tarih başka türlü yazılacak, belki bu sabah burada ben olmayacaktım ama başka bir adam olacaktı.
Başka biri yerine bu sabahı ben seyredeyim diye bunca insanın ölmesine değmezdi.

Bana sormuş olsalardı, ‘boşuna ölmeyin’ derdim onlara, ‘tanrı bir sabah bakıp, bir parçası olacağım o kadar çok güzellik yaratmış ki ben de gider onlardan birine bakarım, benim yerime de buraya bir başkası baksın.’
Yeter ki gördüğünü sevsin.

Kendini oranın sahibi değil de bir parçası gibi hissedebilsin.
Vakti geldiğinde herkes gibi görmüş olduklarından, yaşamış olduklarından minnettarlık duyarak buralardan ayrılacağını, yerini bir başkasına bırakacağını, kimsenin hiçbir yerin sahibi olmayacağını bilsin.

Seyrettikleriyle o seyrettiklerinin ardında duran tarihin birbirine değdiği anda Yunus Emre’den bir dize hatırlasın, bu hayata ‘biraz oyalanmaya’ geldiğini farketsin.
Yunus’un ‘oyalanmak’ dediği hayatın kısacık bir parçasını inci grisi bir gölün kıyısında geçirdim.
Ahmet Haşim’in dilediği gibi ‘bu dem göllerde kamış’ oldum.
Hiçbir şeyin sahibi değilim, ne toprağım, ne vatanım, ne ırkım var.
Bir sabah göle bakarım.
Minnettar bir sazan balığıyım.

Ahmet Altan

Meçhul Bir Kadına Mektup

Dağınık kaşlarınızın sınırlarını çizdiği o ışıltılı gözlerinizden bir pırıltı uçuverdiğini sanki görüyorum.

Aşkı aşk yapan duygunun, bütün kadınların peşine düştüğü o suçortaklığının tadını tadıyorsunuz.

Bu yazı size bir suç armağan ediyor.

Sanırım Stefan Zweig’ı pek okumadınız, zaten şu sıralarda pek moda değil… Eğer, Zweig’ı okusaydınız, onun bu yazının başlığının tam tersi bir başlık taşıyan muhteşem hikâyesini bilirdiniz… Hani şu ‘Meçhul Bir Kadından Mektuplar’ isimli şaheserini.

İnanin, o hikâyeyi çok severdiniz.

O, her kadının içinde saklı olan ‘meçhul bir kadın’ olma arzusunun bütün yakıcılığını, çekiciliğini ve acısını bir tek hikâyede yaşardınız.

Zweig’ın karısıyla birlikte intihar ettiğini de bilmiyorsunuz tabii.

Niye intihar ettiğini tahmin edemezsiniz.

Dünya Savaşı çıktığı ve insanlar birbirini öldürdüğü için, böyle bir dünyayı daha fazla paylaşmaya tahammül edemeyip kendini öldürdü… Halbuki o sıralarda, Latin Amerika’da savaştan epeyce uzakta ve güvenlikteydi.

Ama başkaları ölürken, kendini güvende hissetmeye dayanamayacak kadar ilgiliydi başkalarının hayatlarıyla. Bu ilgiyi kendi hayatıyla ödedi.

‘Ne kadar aptalca, ‘ demeyin ne olur, beni çok kırarsınız.

Zweig’ın karısının niye intihar ettiğini ise hep merak etmişimdir. Savaşa dayanamadığı için mi kocasıyla birlikte öldü, yoksa kocasını ölüme gönderirken yalnız bırakamadığı için mi? Dünyanın yanması mı o kadına daha çok acı veriyordu yoksa sevdiği bir erkeğin acı çekmesi mi?

Bütün yazarlar ölüme karşı Zweig gibi davranmaz elbet.

Zweig’ın görmeye tahammül edemediği savaşa Hemingway gönüllü gitmişti.

Eğer ikisi de bugün Türkiye’de yaşasalardı, Hemingway Güneydoğuda bir savaş muhabiri, Zweig İstanbul’da kendini vurmak için elden düşme bir tabanca arayan mutsuz bir yazar olurdu.

Graham Green buralarda olsaydı, istihbaratçıların, teröristlerin, kaçakçıların ortaklaşa gittikleri, sınır yakınlarında bir kerhanenin romanını yazardı.

John Le Carré, Türk, Alman ve Amerikan casusları arasında geçen görüşmeleri, yapılan anlaşmaları, ikili çalışan casusların psikolojisini anlatır, savaşsız ve düşmansız bir ortama kavuşan gelişmiş dünyanın, kendisini konusuz bırakan sıkıcılığından Türkiye sayesinde kurtulurdu.

Savaş ve ölüm, yazarların ilgisini çektiği kadar kadınların da ilgisini çekiyor mu sizce?

Avrupa’nın, PKK’yı desteklemekten vazgeçerek, PKK’yı güçsüzleştirirken Türkiye’deki darbe sevdalılarını da güçsüzleştirmesi günlük tartışma konularınız arasında mı?

Eğer içtenlikle konuşursak, bunlarla çok da fazla ilgilendiğinizi sanmıyorum.

Aşk sizin daha çok ilginizi çekerdi.

‘Acaba beni seviyor mu’ sorusu, ‘savaş çıkacak mı’ sorusundan daha heyecan verici gelirdi size.

Sevildiğinizi öğrenseniz, bu kez de ‘yeteri kadar sevilip sevilmediğinize’ takılırdı aklınız. Ah, biliyorum, hiçbir kadın ‘yeterince’ sevilemez. Sarah Bernard, boşuna ‘Aşk oburluktan ölür, ‘ demiyor.

Biliyor musunuz, Tanrı erkeklere ‘yaşanan günü’, kadınlara ise geçmişle geleceği armağan etti.

Siz yaşanan anla pek ilgilenmezsiniz, geçmişin hesaplaşması ya da geleceğin endişesi vardır sizde. Onun için size ‘o an’ hiç yetmez. Siz geniş bir zamana yayıldığınız için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.

Zweig gibileri ise ne o ana sığarlar, ne de geleceğin kancalarına takılırlar.

Onların hayatı, karanlık bir boşluktan, arkalarında ışıklı bir iz bırakarak ölüme atlamakla geçer.

İçinden geçtikleri boşluğu yazılarıyla ve bazan da aşklarıyla doldururlar.

Zweig’ı mutlaka okumalısınız.

Yazarların, nasıl yazı yazdıklarını incelediği bir denemesi var.

Müthiş bir tevazuyla kendini de sıradan insanlar arasına koyarak şöyle diyor:

‘İlk bakışta onlar da sizin benim gibi insanlardır.’

Yazarların da herkes gibi yaşadığını, herkes gibi giyindiğini, herkes gibi dolaştığını anlatıyor.

‘Bizim yaptıklarımızı yaparlar, ‘ diyor, ‘sonra da masanın başına geçerler ve bizim yapamadığımız bir şeyi yapıp yazı yazarlar.’

Aklına su soru takılıyor elbette!

Bize bu kadar benzeyen insanlar bizim yapamadığımız bir işi nasıl yapıyorlar?

Zweig’a göre, bir yazar yazı yazarken kendisinden başka bir şey oluyor. Ne yaptığını aslında kendisi de fark edemiyor.

Yazıyı yazdıktan sonra, ona yazıyı nasıl yazdığını sorsanız, o size, ‘işlediği cinayeti bilmeyen bir katil’ gibi bakacaktır.

Aynı sizin kimliğiniz gibi, yazının nasıl yazıldığı da meçhul kalıyor.

Meçhul kalan yalnızca bu değil ki…

Dağlarda birbirlerini öldürenler, bir insan öldürürken ne yaptıklarını biliyorlar mı, bir insan başka bir insanı öldürürken tam manasıyla kendinde mi? Herkes gibi âşık olan, herkes gibi seven, herkes gibi gülen biri, tüfeğini bir insana çevirdiği anda hâlâ kendisi midir, yoksa o anda başkası mı olur?

Cinayetin, yazının ve aşkın arasında garip bir ortaklık var gibi.

Bu üçünü de yaparken insanlar kendilerinden başka biri oluyorlar.

Âşık olan biri, kendinin âşık olmayan halinden ne kadar farklı.

Cinayeti işleyen, öldürmediği andaki kimliğinden ne kadar uzak.

Yazıyı yazan, yazmadığı zamanki yapısından ne kadar değişik.

Bir insanin, kendinden başka biri haline geldiği anı çok merak ediyorum. Tüfeği kaldırdığı, kalemi tuttuğu, özlemden yandığı anda ne değişiyor içinde?

Cinayet, yazı ve aşk, insanın tanrısallığa en çok yaklaştığı üç durum.

Biri öldürerek tanrısallaşıyor, biri yaratarak, biri de kendini çoğaltarak.

Cinayet, aşk ve yazı birbirine benziyor, ama Zweig cinayetlere dayanamadığı için kendini öldürüyor, Yesenin ise aşka dayanamadığından vuruyor kendini.

Siz Yesenin’i de bilmiyorsunuz.

Ben bütün bunları, size anlatabilmek için biliyorum.

Yesenin, Sovyet Devrimi sırasında yaşamış serseri bir şairdi. Herkes de onun serseri olduğunu söylerdi zaten.

Bir şiiri, yanlış hatırlamıyorsam, şöyle başlıyordu:

‘Bilmiyorum niçin bana su Yesenin rezili
Bilmiyorum bana şu şarlatan diyorlar.’

Devrime içi pek ısınamadı nedense, devrimciler de onu pek sevemediler.

Sonra, Isadora Duncan adlı o dans büyücüsüne aşık oldu. Onun peşinden dolaştı durdu dünyayı.

Devrimin katılığına ayak uyduramadığı gibi, aşkın acısına da katlanamadı.

İntihar mektubu yerine bir şiir bırakarak vurdu kendini.

Biliyor musunuz, mutlu yazar pek yoktur.

Mutlu katil ve mutlu âşık pek olmadığı gibi.

Mutluluk daha sıradan olanlara mı nasip acaba, yoksa daha sıradan olanlar mutsuzluğa daha kolay mı dayanıyor.

Siz soruları seversiniz, bütün kadınlar gibi… Cevapları sanki sorular kadar sevmiyorsunuz, sanki cevapsız soruları keşfetmenin peşindesiniz.

Erkekler cevapları arar, siz soruları ararsınız.

Siz sorularınızla huzursuz, erkekler cevaplarıyla SIKICIDIR.

Huzursuzluklarınız ve huzursuzluğunuza duyduğunuz merak, aşkı doğurur.

Siz Zweig’ı mutlaka okumalısınız.

Zweig, sevgilisiyle birlikte intihar eden bir Alman şairi olan Kleist’in biyografisini yazmıştı. Şöyle diyordu Kleist için:

‘Bazan, ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şair yaratabilen biri de bulunmalıdır.’

Yazdığı kitaptaki gibi, ölümden bir şiir yaratarak öldü kendi de.

Ölümlerin bu kadar çok olduğu ülkemizde, ölümden şiir yaratanların çok az olduğunu biliyorum. Ölümü, şiirinden soyduğumuz ve sıradan acılara, manasızlıklara çevirdiğimiz bir zamanda yaşıyoruz.

Ölümün manasızlaştığı yerde aşk da ölüyor.

Ben ölümden değil, şiirsiz bir ölümden kurtulmak için âşık oluyorum.

Zweig, ölümün manasızlaşmasına dayanamadığı için ölüyor.

Siz ise… Evet, biliyorum, siz mutlu bir gelecek var mı, diye merak ediyorsunuz. Ve, hep aynı soruyu soruyorsunuz kendinize:

‘Ne olacak? ‘

Dağınık kaşlarınız altında ışıldayan gözleriniz her yerde bu soruyu yaşıyor.

Zweig öldüğü ve ben âşık olduğum sürece mutlu bir gelecek var.

Zweig ölerek, ben âşık olarak, kendi geleceklerimizi yaksak bile…

Ahmet Altan

Nereye Gidersin Sevdiğim

Nereye gidersin sevdiğim…
Hatırlamak için harcadığımızdan çok daha fazla çabayı unutmak için harcıyoruz herhalde.
Unutmak…
Çaresizlerin, fırtınalar arasında, bir gün oraya ulaşmanın düşünü kurdukları o acıklı sığınak.Hayatımıza girenleri ya da girmek için kapılarımızı zorlayanları silmek aklımızdan, onlar yokmuş gibi davranıp onlar yokmuş gibi yaşamak.
Geçmişi, o geçmişi yaşayan parçamızla birlikte çıkartıp atmak içimizden, atılan her parçayla birlikte içimizde bir boşluk kalacağını bilerek yapmak bunu.
Ya da yaşanacak birşeyler vaat edenleri, bir gün onları da unutmak zorunda kalacağımızı düşünerek, daha baştan unutmaya çalışmak, geçmiş gibi gelecekten de parçalar ayıklamak.
Geçmişimiz ve geleceğimizle bir kazı yerine çevirmek hayatımızı.
Nasıl bir öğüt vermeliyiz kendimize?
“Unut “ mu demeliyiz?
Sana zevk vermiş olanları ve zevk vaat edenleri unut.
Hiçbir zaman yekpare bir kıta olamayıp birbirine köprülerle bağlı yüzlerce, binlerce küçük adacıktan oluşan hayatın parçalarını birbirine iliştiren köprüleri yakmalı mıyız?
Hafızamızın en çok dönmek istediği, en çok özlediği adacığı mı, köprülerini yıkıp, hayat haritamızdan silmeliyiz?
Geçmişimizde en çok özlediğimiz mi en çok unutmaya çalıştığımız?
En unutulmaz olan mı en unutulmak istenen?
Ya da geleceğimizde en fazla zevk vaat eden mi, köprüsünün başında en uzun oyalanıp gözlerimizi kapayarak, belki ben gözlerimi açana kadar, ışıklarıyla beni çeken o adacık aklımın haritasından silinir diye beklediğimiz?
Hatırlamak için harcadığımız çabadan çok daha fazlasını unutmak için harcıyoruz.
Unutabiliyor musunuz bari?
Hayatınıza kazdığınız o çukurların etrafından dolaşıp geçebiliyor musunuz?
Bir zamanlar bütün dünyayı birbirine katan o şarkıyı dinlediğinizde, sorulan sorunun cevabını verebiliyor musunuz:
“Nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken? ”
Nerelere gidiyorsunuz yalnızken yatağınızda? En çok gitmek ve en çok kaçmak isteğiniz yere mi?
Geçmişte en yakınınız olmuş olan”şimdiki yabancıyı” ya da gelecekte en yakınınız olabilecek “şimdilik yabancıyı” hafızanızın derinliklerinden söküp uzak sürgünlere gönderdiğinizde onunla birlikte giden birşeyler olmuyor mu?
Her “unutuş” bir “eksiliş” gibi gelmiyor mu size?
Unuturken eksilmiyor musunuz?
Ve korkmuyor musunuz, sımsıkı kapadığınızı sandığınız o sürgün kapıları bir gün aniden açılıverecek, sürgünleriniz, “nerelere gittiğinizi”hiç söyleyemeyeceğiniz yalnız yataklarınıza gülümseyerek geliverecekler diye?
Ansızın geliveren bir zarftan çıkan Haydar Ergülen’in yanına mavi çarpı atılmış şiirindeki mısralardan haberdar mısınız:
“Gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız
göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır”
Acıyor mu gözleriniz, göze alamadığınız yakınlıklardan?
Geçmişe ya da geleceğe doğru uzanan kaç köprü yaktınız bugüne dek; hayatınızın haritasını çizerken kendi ellerinizle, sevgiyle, gülümseyişle, sevişmeyle denizlerinize kondurduğunuz kaç adanın, unutuluşun depremleriyle suların derinliğine battığına tanıklık ettiniz?
Kaç adayı batırmak için kaç deprem yarattınız, bir adanın üstünü kapatsın diye depremlerinizle yükselttiğiniz o dalgalar, o adayla birlikte daha başka neler yuttu sizden?
Yıllar sonra bütün bu depremleri yarattığınız için affedebilecek misiniz kendinizi?
“ ve gözleri ancak gözler bağışlayabilir,
öyle acıyor ki gözlerim kim bağışlayacak”
Acıyor mu gözleriniz?
Gözlerinizi bağışlayacak “öbür” gözleri aramıyor musunuz?
Unutulanlar arasında en zor unutulanı olan o gözleri aramıyor musunuz?
Kim bağışlayacak gözlerinizi, kim bağışlayacak?
Kim bağışlayacak bu unutuşları?
“sis değil, uykusuzluk değil, iki uzak
şehir gibi ayrılıktan kavuşmuyor gözlerim”
Hatırlamak için harcadığımız çabadan çok daha fazlasını unutmak için harcıyoruz
Bize zevk verenleri ya da zevk vaat edenleri unutmak, onları aklımızın haritasından silmek için.
Unutuyoruz, her unutuşta biraz daha eksilerek.En hatırlanacak olanları unutmak derin sürgün yaraları açıyor içimizde.
Ve biri soruyor bize şarkılar söyleyerek: ”
“Nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken”
Geçmiş köprüleri yakıyor, geleceğe uzanan köprülerin başında, o gelecek de kaybolsun diye bekliyoruz, geçmişi unuttuğumuz gibi geleceği de unutmaya çalışıyoruz.
Zevk veren ve zevk vaat eden her şeyi unutmak için çabalayıp duruyoruz.
Gözlerimiz unutmaktan ve ayrılıktan acıyor.
“biri hepimizle göz göze gibi hala uykusuz,
biri sis içinde kirpiklerine kadar açık
bu sessizliği kim bıraktıysa, göremiyorum
konuşkan gözlerinde tek sözcük bile,
gözlerimiz birbirine değmiyor gecenin iki şehrinde.”
Bu sessizliği kim bıraktı size?
Gözleriniz birbirine değmiyorsa gecenin iki şehrinde bunun suçu kimde, neden değmiyor gözleriniz?
Neden tek sözcük bile yok o konuşkan gözlerde?
Geçmiş… Olan her şeyi biliyor ve unutmak için kıvranarak unutuyorsunuz.
Gelecek… Olacak her şeyi tahmin ediyor ve kıvranarak unutmaya uğraşıyorsunuz.
İki ucunu birden yıkıyorsunuz köprünüzün.Nereye gider bu köprüler, kendi eksilmişliklerinizden başka?
Ve sen nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken?
“İki şehri var gecenin, biri gözümde
tütüyor, birinin dumanı üstünde yağmur
gibi çöken siste, bana bu uykusuz
şehri niye bıraktın, göze alamadığım
bir şehrin yerine bütün şehirlerdesin.”
Belki de hatırladıklarımızdan ziyade unuttuklarımızı taşıyoruz şehirlerden şehirlere, ”göze alamadığımız bir şehir” yerine her şehirde, yalnız yatağımıza yattığımızda unuttuklarımıza gidiyoruz.
Hatırlamak için harcadığımızdan daha fazlasını unutmak için harcıyoruz.
Ve bir şehirde unuttuklarımızı her şehirde hatırlıyoruz.
Yekpare bir kıta değil çünkü hayat, adacıklardan oluşmuş dantelli bir harita ve unutmayla hatırlamanın med cezirlerinde, silindiğini sandığımız bir ada birden çıkıveriyor ortaya.Her şehirde çıkıyor.
Unutmaya çalıştıklarınız zevk verdi çünkü, unutmaya çalıştıklarınız zevk vaat etti çünkü size.
Unutmak, yaşanmış ve yaşanacak olanları yok etmek, silmek, haritanızı derin boşluklara koyu lacivert noktalara boyamak ve eksilmek istiyorsunuz.
Unuttukça eksiliyorsunuz.
Eksiliyorsunuz, ama unutabiliyor musunuz?
Gözleriniz acımıyor mu gerçekten?
Gözlerinizi bağışlayabildiniz mi?
Peki şu şarkıyı dinliyor musunuz?
“Nerelere gidersin sevdiğim, yalnızken yatağında? ”

Ahmet Altan