Deneme, Hayali Cihan Değer

Bir masala inanmak istemiştim

Bir masala inanmak istemiştim; ‘ben masalın kahramanı, o ise balkabağı’. Dışarda kaybolmuş ve onun tarafından bulunmuştum, işaret parmağım onun avuçlarında yarım adım gerisinden koşuşturmaya çalışıyordum. O masalda; ‘karşımda otururken, bir anlık kırptığımda gözlerimi, kirpiklerim bir birinden Aşkla ayrılsın’ ve gözlerimin içine bakıp onu ne kadar sevdiğimi söylediğimi anlasın istemiştim.
‘Korkma’ demişti, ‘korkma ben diğerlerine benzemem tuttuğum eli bırakmam.’

21.11.2011

Altı Çizili Satırlar, Deneme, Elif Şafak

Firarperest

Uzaktan da sevilirdi yar. Mümkündü. Hem mümkün hem imkânsızdı aşk. Hayatın bir parçasıydı dokunmadan sevmek. Yaklaşmadan.

Kelime cömerdi, duygu cimrisi bugünün insanı. Konuşmaya gelince açıyor ağzını, duygulanmaya gelince tutuyor kendini. Zaman yok ya, hep bir telaş halindeyiz ya, bunca koşuşturma arasında kimsenin durup da duygulanmaya vakti yok.

Erkekler nedense yalnız kalamıyorlar. Ürküyorlar yalnızlıktan. Karanlıktan korkan oğlan çocukları gibiler.

…kaç hezimetten sonra bezgin, kaç sevdadan sonra kalpsiz, kaç kelimeden sonra lal olur kişi?

Ne adam göze alabiliyor çekip gitmeyi, ne kadın. Kalıyorlar aynı yerde, tıpatıp aynı şekilde. Evlilikleri orada burada konuşuluyor, “en başarılı evlilikler” arasında sayılıyor.

Diyemiyorlar ki “karşılıklı sevgi ve saygı bir de karşılıklı bir türlü çekip gidememek…

Her seyyah bilir ki, gittiği yerde onu gene kendisidir karşılayacak olan.

Yalnızlık Efendi…Okumayı, düşünmeyi ve hayal etmeyi sever;haftada en az üç kitap bitirir. Tefkkürü de bilir tevekkülü de. Özgüveni yüksektir, kedi kendine yeter. Kimseye yalakalık etmez, hesap kitap yahut pazarlık ve çıkar işlerinden hazzetmez.El alemin nabzına göre şerbet vermez, kula kulluk etmez. Vefalıdır. Kendisine yapılan iyilikleri asla unutmaz, ama kötülüklere gelince hafızası balıkların hafızasına döner; kemlikleri ve kinleri çabuk unutur. Kimseye düşmanlığı yoktur. Kancıklık sevmez. Dedikodu etmez. Başkasının gölgesine muhtaç olmadan tek başına yaşayan hür ve gür bir ağaç gibidir. Canı sıkılınca duvarında asılı eski bir yazıya bakar; kim bilir hangi mahir hattatın elinden çıkma yazıda şöyle yazar:”Bu da Geçer Ya Hu.”

Bugün ellerde teraziler, adeta gramla tartılıyor aşk.

Ve işte o zaman bir de bakmışsınız ki aşk bitmiş nefret başlıyor. Ne çabuk geçiyoruz bir uçtan bir uca.

“büyük ego.”Biz elmanın da muhakkak bizi sevmesini bekliyoruz.

Dönmüş karısına, “Dilediğin yere git” demiş usulca. “Ben hakkımı sana helal ettim. Sen de bana helal et, öyle çık yola.”
Bu hikâyeyi ilk duyduğumda bir masal gibi dinlemiştim. Gerçek olamayacak kadar romantik… Ta ki böyle insanlar tanıyana kadar.

Bense ne bir şeyleri değiştirmek peşindeyim, ne de bir yere varmak. Ne sahip olmak derdindeyim, ne kendimi kanıtlamak. Her şey olduğu gibi kalsın istiyorum. Ben hep bir sıfır mağlup olayım; sen hep uzak bir hayalden ibaret. Sen olduğun gibi kal. Ulaşılmaz. Dokunulmaz. Koklanılmaz. Ben olduğum gibi. Merkez Efendi’nin dediği gibi,’her şey zaten dengede ve ahenkte, canım efendim. Her şey zaten merkezinde.’

Ben senin ismini tarçın kokulu akide şekeri gibi tutuyorum ağzımda, damağımda, ruhumda. Kaygılarını biliyorum, yalnızlıklarını, kızgınlıklarını ve hırslarını da. Kalbinin ritmini duyuyorum;yanında olmasam, elini tutmasam da. Ruhunun en çirkef, suretinin en çirkin, zihninin en çiğ hallerini biliyorum; hiçbirini gözlerimle görmemiş olsam da.Ne bir mükafat verdin bana ne bir ceza. Ama cennetini de biliyorum, cehennemini de.

Seni olduğun gibi sevdim, tüm günahların ve arızalarınla. Uzaktan sevmenin en güzel yanı bu zaten. Kimseyi değiştirmeye kalmıyorsun. Her şeyi olduğu gibi kabulleniyorsun. Aynı gök kubbenin altında yaşadığımızı bilmek yetiyor bana. Başımızı kaldırdığımızda gördüğümüz sema yanı, yıldızlar aynı, dolunay aynı. Bunu bilmek yetiyor bana. Umurumda değil ki nerede uyuyorsun, kimin yanında.

Bacağında şarapnel parçasıyla yaşayan bir asker gibiyim. Etimde yabancı bir madde, kemiğimde bir metal parçası gibi duruyor aşkın bende. Başkası duysa korkar ‘aman’ der. ‘Nasıl olur? Böyle de yaşanır mı?’ Hâlbuki ben alıştım. Rahatsız etmiyor beni, onu anladım. Şarapnel ve ben, gül gibi geçiniyoruz, yan yana ama birbirimize karışmadan.”

Uzaktan sevmek daha güzeldir bazen. Ne incitir, ne acıtır. Ne yaralar, ne kanatır. Gözlerinle görmediğin ama sesini duyduğun, varlığıyla huzur bulduğun bir denizin yakınında yürümek gibidir böyle bir sevmek… Uzaktan sevmek en güzelidir bazen.

Bir labirent şeklinde inşa edilmiştir gül bahçesi. İç içe dönemeçler, çıkmaz sokaklar, beklenmedik sapaklar… bilmece içinde bilmece… Saptığın her yol seni labirentin daha da içine sokar. Merkezine. Göbeğine. Öyle bir hal alır ki en nihayetinde, bu labirente ne zaman ve nasıl girdiğini bile hatırlamaz olur; geri dönüş yollarını hepten yitirip kaybolursun. Bu arada “eski sen” en bekâr, en genç ve toy halinle labirentin dışında bir duvar dibinde sessizce bekler. Elinde solmuş beyaz çiçekler. Yüzünde mahzun bir ifade. Bekler ki hatırlayasın. Bekler ki geri dönesin. Bekler ama nafile…

Zira “dış dünya” diye bir ihtimal kalmamıştır artık labirentin içindekine.

Tavizler, dengeler, sessiz sitemler. Birikmiş, ama dışa vurulmamış öfkeler. Kabuk tutmuş yaralar. Azıcık kaldırsan kabuğun ucunu, tazeymiş gibi hemen kanar. İnce diplomasi hassas terazi.

Çoğu evli insanın zihninin çekmecesinde sakladığı bir defter vardır. Muhasebe ve muharebe defteri! Tüm hatalar ve ihmaller, kusurlar ve eksikler satır satır oraya yazılır.

Kaçınılmaz sondur: Bekâr birinin varlığı etrafındaki evlilere dert olur.

Hâlbuki kırgın olduğumuz her kim varsa, o da en az bizim kadar yaralı.

Henüz 17 yaşında. Öyle bir yaş ki zor, hem de ne zor. N e çocuksun, ne kadın. Ne küçük diye severler, ne büyük diye dinlerler. Yalnızlığın en yoğun hissedildiği yıllar bunlar. Hâlbuki herkes yalnız aslında. Onu bilmezsin. Bir tek senin başına gelmiş zannedersin. Hâlbuki herkesin kalbi sırça. Onu da bilmezsin. Bir tek seninki bu kadar acır zannedersin. Ne bu dünyanın içinde ne, ne ötesindesin.

Lise öğrencisiydi…”Gün gelir gidersin elbet, zaten alıştı gönlüm uzaktan sevmeye. Sen de git şimdi ardına bile bakmadan. Eğer dönersen bil ki ben arda olmam, ÇÜNKÜ yoruldum artık…”

Aklımın kancaları takılıyor bu kelimelere. Düşünmeden edemiyorum, nasıl olur da yorulur 17 yaşında bir insan.

14–18 yaş arası kesime yönelik çalışmaların artmasına acil ihtiyacımız var. Onların sorunlarını dinleyen, yaratıcılıklarını geliştiren ve en önemlisi her birine “birey” olarak davranan bir yaklaşımı ne kadar geniş bir tabana yayarsak, toplum olarak bundan o kadar yarar görürüz.

Öte yandan hemen her kadın kocasının hayran olduğu sanatçılarla gizliden gizliye anlamsız ve mantıkdışı bir rekabet halindedir.

Arkadaş bir esinti ise, ferah ve latif; dost kuvvetli bir rüzgâr demen, bir deli-güzel yel, saçıp dağıtan, tutup silkeleyen. Arkadaş çiseleyen bir yağmur ise, dost bir fırtına demek.

Dost hekimdir, lokmandır, şifacıdır. Herkese karşı billur bir köşk yahut camdan bir parça olan kalbin, dostunun elinde lastik bir top oluverir. Dost atar topu yere, vururu duvardan duvara, gene de bir şey olmaz. Lastik top seker, zıplar, mama kırılmaz. Dost yalakalık yapmaz, lafı dolandırmaz, diplomasi falan bilmez, çat diye söyler meramını, sözünü sakınmaz.

Kadınların kanattığı yaralarını dostlarının yanında sarmış…

Kadınlar en çok sevdiklerini incitiyor ve gene en çok sevdikleri tarafından incitiliyor. Yüreklerinin kapısını açtıkları insanlardan alıyorlar en ağır darbeleri.

Belki de aralarındaki mesafe sandığımızdan daha azdır.

Gurbette erkek olmak da çileli şüphesiz, ama gurbetteki kadınların yaşadıkları içsel yalnızlık bambaşka…40 metrekare bir kutucukta; iki arada sıkışmışlı duygusuyla yaşamak…

…kıyının ne tarafta olduğunu anlayamıyorsun. Uyandığında okyanusun ortasında bir salda tek başına buluveriyorsun kendini.

Sekiz sene geçiyor aradan. Babasının fenalaştığı haberini alıyor. Kızının elini tutup gidiyor İstanbul’a. Hastanın durumu ağır. Yaşlanmış iyice. Çoktan azalmış gözünün feri. Ömrü hayatının sonlarına geldiğini anlayan her insan gibi onun da bakışlarında bir başkalık var.

İlk defa gördüğü torununa bakıyor uzun uzun, sonra oğluna dönüyor.”Karın nerede?” diye soruyor.

“Getirmedik” diyor oğlu. “Görmek istemezsin diye düşündüm.”

“Olur mu, gelseydi keşke…”

Son sözleri bunlar. Bir ömrü noktalayan iki kelime.

Bir telaşsızlık hali ki bize yabancı.

Sebepsiz, mantıksız, öylesine birdenbire… Kimseyi göresim yok, b,r günlüğüne görünmez olsam keşke.

Kadın ise ayın halleri gibidir. Parlarken bile bir yanı karanlıkta kalır. En görünür olduğu zamanlarda bile bir parçası bulutların ardında.

“…Her insanın zaman içinde ilerleyip bunalımlı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerini soldurup kendi içine düştüğünü gördüm.”

Ve ne zaman ruh haliniz tökezlese, sizden daha bedbin birinin sesine kulak verin. Belli olmaz iyi gelebilir. Çivinin çiviyi söktüğü olmuştur.

Tasavvufu kitabi bir bilgi boyutunda bırakmamak. Yani yaşamak. Yaşatmak. Bugüne taşımak. Gündelik hayatın ufak tefek adımları içinde aramak be bulmak bulabildiğince. Gayret etmek kadrince. Yoksa teorik, uzak, “eski” ve temelde hissedilmez bir boyutta kalıyor bilgi. Hâlbuki bilgiyi de yaşamak lazım.

İdris Şah.“İnsanın işi öğrenmektir…”

Kendi evliliğinde içten içe mutsuz olan ya da senelerce çevresiyle sorunlar yaşayan; velhasıl bir türlü kendini tam geliştiremeyen, potansiyelini açığa çıkaramayan nice anne varını yoğunu, oğluna, oğullarına adıyor…Sonra o çocuklar büyüyor ve kendi mutsuzluklarını yaşıyor, yaşatıyor.

Kadınlar durmadan kendilerini sansürler, hareketlerini kısıtlarlar. En kadınsı hallerini bastırırlar. Ne kadar kapatırlarsa ruhlarını, bedenlerin, o kadar korunaklı olacaklarını sanırlar.

…o eski halim geliyor gözümün önüne. Uzaktan el sallıyoruz birbirimize…

“N’aber görüşmeyeli?” diyor eski halim gözlerini kısarak.”Bakıyorum artık sigarasız yazıyorsun. Sen de mi uydun yoksa toplu yasağa? Sen de mi uydun bu sağlıklı beslenme-yoga-detoks modalarına? Kereviz suyu içerek roman yazılır mı?”

Cevap vermiyorum. Çünkü biliyorum ki ne desem yanlış anlayacak, ne söylesem kızacak. Çünkü biliyorum ki, hırçın olmayı sevdiği için hırçın kalacak.

İllaki bir uyumsuzluk olacak seninle yaşadığın dünya arasında. Mutluluk beden için iyidir, sağlıklıdır, ama mesele bedeni değil de beyni geliştirmekse eğer, o zaman mutluluktan değil, ancak hüzünden hayır gelir.

Sonra nasıl oluyorsa bunca hayhuy içinde bir an durup, kendimize minnacık soluklanma parantezi açıp da etrafa bakabildiğimizde, tüm ihtişamıyla gözümüzü alıyor İstanbul. Şehri aniden fark ediveriyoruz. Bir dolmuşun penceresinden, bir lokantanın masasından, bir sahil kenarından ya da evimizin penceresinden baktığımız ve gördüğümüz o nadir anlarda İstanbul muazzam bir sürpriz, beklenmedik bir hediye paketi gibi dikiliveriyor karşımıza. Şaşırıyoruz.

İçinde yaşadığımız şehri görmeden yaşadığımızı anlıyor, dalgınlığımızdan utanıyor ve adeta af dilercesine İstanbul’a methiyeler düzüyoruz… İstanbul dinliyor iltifatlarınızı. Biz ki şikâyette cömert, iltifatta cimri davranıyoruz. İstanbul duyuyor ender övgülerimizi.

Sahi niye bir türlü “bilmiyorum” diyemiyoruz şu hayatta hemen hemen hiçbir konuda?

Kitap okumak veya derinlemesine sabırla araştırma yapmak yerine, internetten üstünkörü bir şeyler öğreniyoruz. Yetiyor. Televizyon kanallarında her akşam ha bire tartışma üstüne tartışma izliyoruz. Sanki her konuda zıt fikirlerde olmak ve çatır çatır tartışmak durumundayız.

Tek gördüğüm kayıtsızlık oldu” demiştir Atay.

Romancı, sanatçıların en yalnızıdır.

Roman okuru da okurların en yalnızıdır.

Kadınlar özel alanda geveze ve açık, kamusal alanda suskun ve kapalılar.

Anlaşılan, ya yolculuklarını yazıya geçirmeyi alışkanlık edinmemiş bir toplumuz ya da o kadar seviyoruz yolculuk etmeyi.

…en diplere iniyoruz. Gribe yakalanır gibi alınganlık hastalığına yakalanıyoruz. Derimiz inceliyor, direncimiz azalıyor.

Tüy kaya oluyor omuzlarımızda. Damlada boğuluyor, meltem esince üşütüyor, buluttan nem kapıyor, çakıl taşına takılıp tökezliyoruz. Hani az evvel dalgaların üstünde sörf yapan biz değiliz sanki. Ne oldu da pat diye yuvarlanıverdik karamsarlık çukuruna, bilmiyoruz.

Yağmur çiseliyor hafiften, ruhumuzda bir gök gürültüsü. Kimse duymuyor. Ha koptu kopacak fırtına. Patlayabiliriz, kimse bilmiyor. Derken güzel bir haber alıyor ya da bir dostumuza rastlıyor, anında değişiyoruz..

Avrupa’nın ortasında Avrupalılara “turist” diyoruz ya…

Türkçenin en güzel kelimelerinden biridir “edep”.

Haddini aşmamak, kalp kırmamaktır edep.

Sadece o değil; haddini aşıp, kalp kırmaktan ödünün patlaması demektir… Dışı nasıl olursa olsun özü narin ve nazenindir.

Dedikodudan, haksızlıktan ve ithamdan uzak durmaktır edep.

Bilmediğin konuda susmak, bildiğin konuda ahkam kesmemektir edep.

İnsan ayrımı yapmamaktır edep.

Aşırılığa gitmemektir edep.

Edep bir ahenk meselesidir. Akort edilmektir.

Derken tüm bu hengâme içinde, beklenmedik bir anda ve yerde edep sahibi biri çıkar karşımıza. Duraklarız. Şaşırırız. Sahici olup olmadığından hemen şüphe ederiz. Belki de yapmacıktır. Belki de rol yapıyordur.

Edep insandan insana geçer. Aynadan aynaya yansır.

Elif Şafak – Firarperest

Ali Şeriati, Deneme

Sevgi ve Aşk- Ali Şeriati

Aşk, görme engelli bir coşku, görmezlikten kaynaklanan bir bağdır. Oysa sevgi, bilinçlice bir bağ; apaçık, duru bir görmenin sonucudur. Aşk genellikle içgüdüden su içer, içgüdüden kaynaklanmayan başka bütün olgular değersizdir. Oysa sevgi ruhun içinden doğar, bir ruhun yükselebileceği bütün yerlere, sevgi de onunla birlikte doruğa tırmanır.

Aşk, gönüllerin genelinde benzer biçimler ve renklerde gözlenmekte olup, ortak nitelik, durum ve görünümler taşır. Oysa sevgi her ruhta kendine özgü bir albeni taşır. Ruhun kendisinden rengini alır. Ruhlar da içgüdülerin tersine kendilerine özgü ayrı ayrı renk, tırmanış, boyut, tat ve kokular taşıdığından; ruhların sayısınca sevgiler olduğu söylenebilir.

Aşk, kimlikle ilişkisiz değildir. dönemlerin ve yılların ilerleyişinden etkilenir. Oysa sevgi; yaş, zaman ve kişiliğin ötesinde yaşar. Onun yüksek yuvasına günün, çağın eli yetişmez.

Aşk, her renkte, her düzeyde, somut güzellikle bağlantılıdır. Schopenhauer’ın deyişiyle: “Sevgilinizin yaşına bir yirmi yıl daha ekleyin de onun duygularınızda bıraktığı doğrudan etkileri gözlemleyin.”

Oysa sevgi, ruhun içine öyle bir dalgınlıkla dalar; ruhun güzelliklerine öyle tutulup kendinden geçer; somut güzellikleri bambaşka bir biçimde görür. Aşk; tufan, dalga, coşku niteliklidir. Oysa sevgi durgun, dayanıklı, ağırbaşlı, arılıkla dolup taşar bir durumdadır.

Aşk, uzaklık ve yakınlığa göre değişir. Uzaklık uzun sürecek olursa azalır. İlişki sürecek olursa değerini yitirir. Ancak korku, umut, sarsıntı ve acı çekmenin yanı sıra “görüşüm-uzaklaşım”la diri, güçlü olarak kalabilir. oysa sevgi bu durumları bilmez. Dünyası başka bir dünyadır.

Aşk, bir yönlü bir coşkudur. sevgilinin kim olduğunu düşünmez. “Öznel bir özcoşu”dur. İşte bu yüzden hep yanlışlık yapar. Seçimle hızla sürçer. Ya da hep bir yönlü kalır. Yine de yer yer benzeşmeyen iki yabancının arasında bir aşk kıvılcımlanır, olay karanlıklar içinde geçip birbirlerini görmedikleri için ancak bu yıldırımın düşüşünden sonra onun ışığında birbirlerini görebilirler.

Oysa sevgi aydınlıkta kök salar. ışığın gölgesinde yeşerir; büyür. İşte bu yüzen hep tanışıklıktan sonra ortaya çıkar. Gerçekte başlangıçta, iki ruh birbirinin yüzünde tanıma çizgilerini okur. “Biz” oluşları ise “tanışım”dan sonra olur, iki ruh, iki kişi değil daha sonraları; birbirlerinin söz, davranış ve konuşma biçiminden yakınlığın tadını, yakınlığın kokusunu, yakınlığın sıcaklığını duyumsarlar. İşte bu konaktan sonra birden, iki yoldaş kendiliklerinden sevginin uçsuz bucaksız çölüne ulaştıklarını, sevginin karartısız açık göğünün başlarının üzerinde sere serpe serilmiş olduğunu, “inanış”ın aydın, arı içtenlikli ufuklarının kendilerine açıldığını, tatlı okşayıcı bir esintinin hep başka göklerin, başka ülkelerin yepyeni esinlerinin iletileri ve başka bahçelerin güzel, gizemli çiçeklerinin kokularının birlikteliğinde oyuncu, tatlı, şen bir sevgi ve albeniyle kendisini hep bu ikisinin yüzüne, başına vurduğunu… Kendi gözleriyle görürler.

Aşk, çılgınlıktır. Çılgınlık ise “anlayış” ile “düşünüş”ün bozulmuşluk ve yıpranmışlığından başka bir şey değildir. Oysa sevgi tırmanışının doruğunda, beyin ötesini aşar, anlamayı ve düşünmeyi de yerden çekip, doğuşun yüksek doruğuna götürür.

Aşk, sevgilide içinin çektiği güzellikleri yaratır. Oysa sevgi, içinin çektiği güzellikleri sevgilide görür, bulur. Aşk, büyük güçlü bir kandırmacadır. Oysa sevgi; sonsuz, salt, dosdoğru, içten bir doğruluktur. Aşk, denizin içinde boğulmaktır. Oysa sevgi, denizin içinde yüzmektir. Aşk, görme duyumunu alır, oysa sevgi, verir.

Aşk, kabadır, şiddetlidir. Bununla birlikte dayanıksız, güvensizdir. Oysa sevgi, tatlıdır, yumuşaktır. Bunun yanı sıra dayanıklı, güven içindedir.

Aşk hep kuşkuyla bulunur. Oysa sevgi, baştanbaşa kesin inançlıdır. Kuşkuya yer vermez. Aşktan içtikçe kanarız, sevgiden içtikçe susarız. Aşk korundukça eskir. Oysa sevgi yenilenir.

Aşk, sevenin içinde varolan bir güçtür. Kendisini sevgiliye çeker. Oysa sevgi sevilende varolan bir albenidir. Seveni sevilene götürür. Aşk, sevgiliye egemenliktir. Oysa sevgi, sevilende yok olma susuzluğudur.

Aşk, onun baskısı altında kalabilmek için sevgiliyi belirsiz, kimliksiz olarak ister. Aşk, kişinin bencilliği ile alım-satımsal, hayvansal ruhun bir çekiciliğidir. Kendisi kendi kötülüğünün bilincinde olduğu için de onu bir başkasında görünce ondan nefret eder, ona kin besler. Oysa sevgi, sevileni sevgili, değerli olarak ister. Bütün gönüllerin de kendisinin sevdiği için beslediğini, beslemelerini diler. Sevgi, kişinin Tanrısal ruhu ve Ahurasal doğasının bir çekiciliğidir. Kendisi kendi doğaötesi kutsallığını görebildiği için onu bir başkasında görünce onu da sever. Kendisine tanış, yakın bulur.

Aşkta, rakip sevilmez. Oysa sevgide, “Köyünün tutkunlarını kendi özleri gibi severler.” Kıskançlık aşkın özelliğidir. aşk, sevgiliyi kendi lokması olarak görür. Bir başkası onun elinden kapmasın diye hep acılar içinde kıvranır durur. Kapması durumunda ise ikisine de düşmanlık beslemeye başlar. Sevgiliden nefret edilir.

Sevgi ise inançtır. İnanç ise salt bir ruhtur. Sınırsız bir sonsuzluktur. Bu gezegenin türlerinden değildir. Aşk, doğanın kemendidir. Doğadan almış olduklarını kendi elleriyle geri verip; ölümün aldıklarını aşkın oyunlarıyla ellerinden bıraksınlar diye başkaldıranları yakalar. Oysa sevgi, kişinin doğanın gözlerinden uzak, kendi yarattığı, kendi ulaştığı, kendi “seçtiği”, bir aştır. Aşk, içgüdünün tuzağında tutsak olmaktır. Oysa sevgi, isteklerin baskısından kurtulmaktır. Aşk, bedenin görevlisidir. Oysa sevgi, ruhun elçisidir.

Aşk, kişinin yaşama dalıp güncel yaşamla oyalanmasına yönelik büyük, aşırı bir “bilinçsizlendirim”dir. Oysa sevgi, yabancılıktan dolayı yabansıllıktan doğma, kişinin bu pis, gereksiz yabancı pazar içerisindeki, korkunç özbilincidir.

Aşk, tat aramaktır. Oysa sevgi, sığınak aramaktır. Aşk, aç bir düşkünün yemek yiyişidir. Oysa sevgi, “yabancı bir ülkede dildaş bulmak”tır.

Aşkın yer değiştirdiği olur, soğuduğu olur. Yaktığı olur. Oysa sevgi; yerinden, sevdiğinin yanından kalkmaz. soğumaz, kızgın değil; yakmaz, yakıcı değil.

Aşk, kendinden yanadır. bencildir, kendisi için ister. Kıskançtır. sevgiliye tapar, onu kendi için över. Oysa sevgi, sevilenden yanadır, sevilencildir. Sevgili için ister. Kendini sevdiği kişi için ister. Onu onun için sever. Kendisi ortada değildir.

Ali Şeriati

Altı Çizili Satırlar, Deneme, Şibumi, Travenian

Şibumi

«Ben de işte bu nedenle Go’yu seçtim efendim.» «Anlıyorum.» Ne garip bir çocuk, diye düşündü. Hem her an kı-rılabilecek kadar hassas, dürüst, hem de küstah. «Peki okuduğun kitaplar sana bu oyunu iyi oynayabilmek için nelerin gerekli olduğunu öğretti mi?»

Nicholai cevap vermeden önce bir saniye düşündü. «Şey… önce tabii dikkati toplama yeteneği gerekli. Cesaret. Kendini kontrol. Bunlar çok normal. Ama hepsinden önemli olan, insanda bir… nasıl söylemeli bilemiyorum. İnsan hem matematikçi olmalı hem de şair. Sanki şiir bir bilimmiş, matematik de bir sanatmış gibi. İnsanın Go’yu birazcık iyi oynayabilmesi için proporsiyona sevgi duyması gerekli. Demek istediğimi iyi anlatamıyorum efendim, özür dilerim.»

«Tersine. Anlatılamayacak bir şeyi anlatmaya çalışırken olağanüstü başarılısın bence. Peki bu saydığın nitelikler arasında senin en kuvvetli olduğun hangisi Nikko?»

«Matematik efendim. Bir de dikkat toplama ve kendini kontrol.»

«Peki zayıf noktaların?» «Şiir dediğim kesimde.»

General kaşlarını çatıp bakışlarını çocuktan ayırdı. Bunu bu yaşta farkedebilmesi şaşılacak şeydi. Bu yaş çocuklarının böyle kendisi dışına çıkıp kişisel niteliklerini tarafsız ölçüler içinde ayrıştırması olacak şey değildi. Nikko’nun bu oyunu iyi oynatabilmek konusunda batılı kavramları sayması beklenirdi. Dikkat toplama, kendini kontrol ve cesaret gibi. Ama algılamayla ilgili duygusal faktörler, yani onun şiir diye adlandırdığı şey, batılı bir zihnin kapasitesi dışındaydı. Beri yandan çocuğun Avrupa’nın en soylu kanlarından gelmekle birlikte Çin atmosferinde yetiştirildiği düşünüldüğü zaman… Acaba onu batılı saymak da doğru muydu? Doğulu da olmadığı kesindi. Irk kültürü yoktu onda. Belki de onu kendine özgü bir ırk kültürün tek üyesi diye düşünmek daha doğruydu.

«Aslında bu zayıflığı ikimiz de paylaşıyoruz efendim.» Nicholai’nin yeşil gözleri espri doluydu. «Şiir dediğim alanda ikimiz de zayıfız.»

General şaşkınlıkla başını kaldırdı. «Ya!»

«Evet efendim. Benim oyunumda bu nitelik pek yok. Sizinkinde ise gereğinden fazla var. Oyun boyunca üç kere hamlenizi gerilettiniz. Vurucu ve bitirici oyunu seçmek yerine, zarif olanını seçtiniz.
..
Onlara veda etmeme yardım edecek misin, Nikko?»

Nikko hafifçe öksürerek bağızını temizledi. «Bunu nasıl yapabilirim efendim?»

«Kiraz ağaçları arasında benimle yürüyerek. Sessizliğe dayanamadığını anlarda seninle konuşmama izin vererek.”

Son günü kiraz ağaçlan altında daha uzun süre kaldılar. Akşama kadar gezinip durdular. Gökyüzünün rengi kararmaya başlayıp yerden esrarengiz bir ışık yükselıyormuş gibi olunca, dökülen çiçekler alttan aydınlatılıyorlarmış gibi bir görünüme hüründüler. General sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi alçak sesle Nicholai’ye anlatıyordu. «Şansımız varmış, Kiraz çiçeklerinin en güzel olduğu üç günün tadını çıkardık. Çiçeklerin vaat gününde buradaydık. Henüz kusursuzluğa erişmemiş oldukları günde. Kusursuzluk günleri sonra geldi çattı. Bak artık en güzel hallerinde değiller. Doruğu aştılar bile demek ki bugün anılar günü. Üç günün en hüzünlüsü. Ama en zengini. Bir tür sükûn var bugünde. Yok, sükûn değil… rahatlık var. Zaman denen şeyin ne tür bir sihirbaz hilesi olduğunu bir kere daha anlıyorum. Artık altmış altı yaşındayım, Nikko. Senin bulunduğun noktadan ileriye bakıldığında altmış altı yıl çok uzun bir süredir. Senin hayat tecrübenin üç katından fazla. Ama benim bulunduğum noktadan bakıldığı zaman, yani geçmişe doğru bakıldığı zaman, bu altmış altı yıl, tıpkı şu dökülen kiraz çiçeklerine benziyor. Hayatım alelacele çizilmiş, ama vakit yetmediği için ayrıntıları doldurulamamış bir resme benziyor. Vakit. Elli yıl önce… oysa daha dün gibi… gene bu yamaçta babamla birlikte yürüyordum. O zaman henüz kiraz ağaçları yoktu. Daha dün gibi… oysa başka bir yüzyıl. Rus donanmasına karşı zaferimizi kazanmamıza daha on yıl vardı. Büyük savaşta müttefiklerden yana savaşmamıza ise yirmi yıldan çok zaman vardı. Babamın yüzü gözümün önüne geliyor. Anılarımda hep başımı kaldırıp onun yüzüne bakıyorum. Küçük elimi kavrayan elinin ne kadar büyük ve kuvvetli gördüğünü hatırlıyorum. Sanki sinirlerimin de kendi belleği varmış gibi göğsümün ta içinde hissettiğim bir başka anım da… babama onu ne kadar sevdiğimi bir türlü söyleyemeyişim. Bu kadar açık ve dünyasal

kelimelerle konuşma âdetinde değildik. Babamın sert fakat hassas profilinin her çizgisi gözümün önünde. Elli yıl. Her biri önemsiz bir sürü şeyle dolu. Asıl önemli olanlar belleğimden yıkılıp gitmiş. Zaman zaman babama acıdığımı hissederdim. Ona kendisini çok sevdiğimi söylemediğim için. Ama aslında kendime acıyordum. Benim söylemeye duyduğum ihtiyaç, onun işitmeye olan ihtiyacından fazlaydı.»

«Bu bir ders mi, hocam?»

«Pek sayılmaz.»

«Arıtıcı bir konuşma mı?»

«Sana öyle gözükebilir. Aslında bir eleştiri. Ama yalnız seni eleştirmiyorum. Uçucu ve tehlikeli bir karışımın eleştirisi ve… analizi. Konu sen ve senin geleceğin. Önce çok parlak bir oyuncu olduğunu kabullenerek konuya girelim.» Otake-san tekrar elini havaya kaldırdı. «Yo, nezaket kurallarına uyup itiraz etmeye kalkışma. Gerçi senin kadar zekice oynayanlar gördüm ama, asla senin yasinde kimseler arasında değil. Üstelik onların hiçbiri de artık hayatta det ‘ Ama başarılı bir kimsenin parlak zekâdan başka şeylere de ihtiyacı vardır. Bu yüzden seni gerçek dışı iltifatlara boğacak değilim. Senin oyununda insanı tedirgin eden bir şey var, Nikko. Soyut bir şey. İyilikle, anlayışla ilgisi olmayan bir katılık. Oyun tarzın organik değil. Yaşayan bir şey değil. Bir kristal kadar güzel ama, bir goncanın güzelliği yok onda.»

Nicholai’nin kulakları yanmaya başlamıştı. Fakat utancını ve öfkesini hiç açığa vurmadı. Eleştirmek, uyarmak, düzeltmek bir hocanın göreviydi.

«Oyununun mekanik ve kalıpçı olduğunu söylemek istemiyorum. Genellikle hiç de öyle değil. Ve onu öyle olmaktan kurtaran şey de senin o inanılmaz…»

Otake-san derin bir soluk çekip içinde tuttu. Gözleri karşıdaki bahçeye görmeden bakıyordu. Nicholai’nin bakışları hâlâ yerdeydi.

Hocasının sancıyla mücadelesini seyredip onu utandırmak istemiyordu. Uzun saniyeler geçti, Otake-san soluğunu tutmayı sürdürdü. Sonunda sarsıldı, ciğerlerindeki havayı yavaş yavaş dışarıya bıraktı. Her an sancısını kontrol etmeye çalışıyordu. Derken kriz geçti. Hoca peşpeşe iki soluk aldı… şükreder gibi gözlerini kırpıştırdı, ve devam etti.

«Oyununu mekanik ve kalıpçı olmaktan kurtaran şey senin o inanılmaz ataklığın., güvenin. Ama onda bile insanlık dışı bir taraf var. Sen oyunu yalnızca tahtadaki duruma karşı oynuyorsun. Karşındaki rakibinin önemini, hattâ varlığını bile reddediyorsun. Bana sen kendin söyleyiştin. Mistik yolculuklarına çıkıp bulunduğun yerden uzaklaştığın zaman, dinlenir ve yeniden güç toplarken, rakibini düşünmeden oyun oynuyormuşsun. Bunda şeytanca bir şey var. Zalim-cesine bir üstünlük. Küstahça. Senin şibumi amacına biraz ters. Bunu sana söylemişim düzeltesin, değiştiresin diye değil, Nikko. Bu nitelikler senin kemiklerinin içindeki nitelikler. Onları değiştirmezsin. Mümkün olsa bile değiştirmeni ister miydim… ondan da emin değilim. Çünkü bunlar bir yandan senin kusurların sayılırken, bir yandan da o korkunç kuvvetini oluşturuyor.»

«Biz yalnızca Go oyunundan mı söz ediyoruz, hocam?» «Go deyimleriyle konuşuyoruz.» Otake-san elini kimonosunun altına daldırıp göğsüne bastırdı, ağzına yeni bir nane attı. «Bütün zekâna karşın, sevgili öğrencim, çabuk kınlabilecek, hassas tarafların var. Bir kere tecrübe eksikliğin var. Tecrübeli bir oyuncunun alışkanlık ve bellekle yapabileceği bir hamle için dikkat ve konsantrasyon harcıyorsun. Ama bu önemli bir zaaf değil. Olayları boşa harcamazsan tecrübe kazanabilirsin. Bazı el sanatçıları yirmi yıllık tecrübeleriyle övünürler. Oysa aslında bir yıllık tecrübeyi yirmi kere geçirmişlerdir. Sen bu hataya düşme. Senden büyüklerin tecrübe avantajına da kızma. Unutma ki onlar bu tecrübeyi kazanmak için karşılığım hayat keselerinden ödemişlerdir. Yemden doldurulamayacak bir keseden.» Otake-san hafifçe gülümsedi. «Sonra yaşlıların tecrübelerinden mutlaka yararlanmak isteyeceklerini de hatırından çıkarma. Ne de olsa ellerinde ondan başka bir şey kalmamıştır artık.»

Bir süre Otake-san’in gözleri bahçeye dalgın baktı. Bahçenin jZgileri sisin etkisiyle bulamklaşıyor, kesinliğini kaybediyordu. Yaşlı adam bir çaba harcayarak zihnini ebedî şeylerden geri çekti, vermekte olduğu derse devam etti. «Hayır, senin en büyük kusurun tecrübesizliğin değil. Kayıtsızlığın. Yenilgilerini senden daha zeki ve yetenekli olanların elinden tatmayacaksın. Seni yenenler, sabırlı, sinsi, orta düzeyde insanlar olacak.»

Nicholai kaşlarını çattı. Kajikawa kıyılarında gezinirken Kişika-va-san da kendisine buna benzer bir şey söylemişti.

«Senin orta düzeydeki kimselere karşı duyduğun aşağılıyıcı nefret, onlardaki geniş, kapsamlı kuvveti görmene engel oluyor. Sen kendi parlaklığının orta yerinde dururken, gözlerin öylesine kamaşıyor ki, odanın kuytu, karanlık köşelerini göremiyorsun. Oralarda kalabalıkların, beyinsiz insan kalabalığının ne tehlikeler hazırladığını görecek şekilde gözlerini ayarlayamıyorsun. Ben sana bunları söylerken bile, sevgili öğrencim, sen kendinden yeteneksiz kişilerin, sayıları ne kadar çok olursa olsun, seni yenebileceklerine inanmakta güçlük çekiyorsun. Oysa biz artık orta düzeydeki insanların çağında yaşıyoruz. Orta düzeydeki insan sıkıcı, renksiz, aptal gibi görünür… fakat ölümsüz tekdüzeliğine devam eder… hiç bıkmaz. Amipler her zaman kaplanlardan çok yaşar. Çünkü durmadan bölünür, yenilenirler. O ölümsüz tekdüzelikleriyle. Kalabalıklar zorbaların en sonuncusu olacaktır. Gözlerini bir an için sanata çevir. Bak, Kabuki can çekişirken, No beri yanda sürünürken, şiddet romanları kalabalıkları nasıl peşinden sürüklüyor. Dikkat edersen hiçbir yazar romanına kahraman olarak gerçekten üstün bir insan tipi seçmeye cesaret edemiyor. Çünkü seçerse, kalabalığın içindeki orta düzeydeki insan öfkelenecek, utanacak, ve kendisini savunması için kendi yojimbo’-sunu, yani eleştirmenleri ortaya sürecektir. Kalabalığın çıkardığı gürültü mantıksızdır ama, kulakları sağır edecek kadar güçlüdür. Beyinleri yoksa da, binlerce kollan vardır. Bunları seni yakalamak, çekmek, aşağıya indirmek ve batırmak için kullanırlar.»

«Hâlâ Go’dan mı söz ediyoruz, hocam?»

«Evet, Go’dan. Ve onun gölgesi olan hayattan.»

«O halde bana ne yapmamı öğütlersin?» «Onlarla temastan kaçın. Kendini bir terbiye örtüsünün altına sakla. Onlara aptal ve uzak görün. İçlerine girme. Ayrı yaşa ve şibu-mi’yi incele. Hepsinden önemlisi de, seni çeşitli yemler kullanarak öfkeye ve saldırıya itmelerine izin verme. Saklan, Nikko.»

«General Kişikava da bana hemen hemen aynı şeyi söylemişti.» «Bundan kuşkum yok. Burada kaldığı son gece senin konunu enine boyuna konuşmuştuk. Batılı buraya geldiği zaman sana karşı nasıl davranacağına ikimiz de karar veremedik. Sen sonradan bizim kültürümüze dönmüş birisin. Ve sonradan dönenlerin aşırı bağlılığı var sende. Bu senin kişliğinde bir kusur. Ve trajik kusurlar da eninde sonunda…» Otake-san omuzlarını kaldırıp sustu.

Nicholai başını salladı, gözlerini indirdi. Hocasının odadan çıkmasına izin vermesini bekledi.

Bir sessizlik süresinden sonra Otake-san ağzına bir nane şekeri daha attı. «Seninle önemli bir sırrı paylaşabilir miyim. Nikko?» dedi. «Bunca yıldır herkese nane şekerlerini karnımın ağrısını geçirdiği için aldığımı söylüyordum. Oysa aslında bunları sevdiğim için yiyorum, ama koskoca bir insanın herkesin ortasında şeker emmesi yakışıklı bir hareket olmuyor.»

«Şibumi’ye mi uymuyor, efendim?»

«Evet, öyle.» Otake-san bir an hayale dalmış gibi göründü. «Evet, belki de haklısın. Belki dağ sisi gerçekten sağlıksız. Ama gene de bahçeye melankolik bir güzellik katıyor. Bu yüzden ona da şükran duymamız gerek.

Le Cagot tembel bir sesle, «Evet, iyi bir hayat,» dedi. «Ben çok seyahat ettim, dünyayı avucumun içinde çevirdim ve bir şeyi iyice anladım. İnsanı en mutlu eden şey, ihtiyaçlarıyla varlıkları arasında bir denge bulunmasıdır. Bütün sorun, bu dengenin nasıl sağlanacağı. İnsan bunu belki varlıklarını yükseltip ihtiyaçlarının düzeyine çıkararak yapabilir. Ama bu budalalık olur. Bunu yapmak, arada bir sürü doğa dışı şeyler yapmayı gerektirir. Pazarlık etmek gibi, çalışmak gibi, çabalamak gibi. Öyleyse? Öyleyse akıllı bir adam dengeyi, ihtiyaçlarını azaltarak, yani onları varlıklarının düzeyine indirerek sağlar. Bunu yapmanın da en iyi yolu, bedava olan şeylerin değerini bilmektir. Dağların, kahkahanın, şiirin, bir dostun verdiği şarabın, yaşlı ve şişman kadınların, Bakın bana! Ben elimdekilerle mutlu olmayı çok iyi bilen biriyim. Bütün mesele elimdekileri yeteri kadar çoğaltmak.»

«Yazık. Oysa seni apayrı bir familyanın son örneği olarak korumaları gerekirdi. Biliyor musun son günlerde seni epey düşündüm, Nicholai Aleksandroviç. Sık sık demeyeceğim tabii. İnsan hayatının son anına yaklaşınca kendi kişisel farsı içindeki önemsiz karakterleri düşünmeye fazla vakit ayırmıyor. İşin en acı yanı da, insanın kendi biyografisi dışındaki her biyografide, önemsiz bir karakter olduğunu farketmesi. Senin hayatında ben, çok küçük role sahip biriyim. Sen de benimkinde öylesin. Birbirimizi yirmi yılı aşkın süredir tanıyoruz ama, iş ilişkilerini çıkarırsan… ki her zaman çıkarmak gereklidir… aramızdaki yakın ve içten sohbetlerin toplamı belki on iki saat ancak tutar. Birbirimizin zihnini ve kalbini yokladığımız saatlar demek istiyorum. Yani seni tanıyışım yarım günden ibaret, Nicholai. Bu da hiç fena sayılmaz. Nice yakın dostlar ve evli çiftler (biliyorsun ikisi de her zaman aynı anlama gelmez.) bu kadar da tanımamışlardır birbirini. Bir ömür boyu sürmüş tatsızlıklar, kavgalar ve tartışmalara rağmen. Durum bu… seni yarım günden beri tanıyorum ve çok sevdim. Bu işi başarmış olmamdan ayrıca büyük gurur duyuyorum çünkü sen kolay sevilebilecek bir insan değilsin. Beğenilmek elbette. Saygı? Eğer korku da saygının bir parçası sayılıyorsa, ona da evet. Ama sevgi? O başka bir mesele işte. Sevginin içinde bir affetme niteliği vardır çünkü. Seni affetmek ise epey zor. Bir yanın azizler kadar estetik, öbür yanın Vandallar kadar vahşi. Bu karışımla kendini pek affa elverişli kılmıyorsun. Bir kişiliğin affın çok üzerinde, öteki kişiliğin ise çok altında. Üstelik affı istemiyorsun da. Herhalde seni affetmeye kalkan biri çıksa, sen onu asla affetmezsin. Bunu yapmaya cesaret ettiği için. Belki bu sözün pek anlamı yok ama, kulağa güzel geliyor işte. Şarkı dediğinin anlamı olduğu kadar müziği de olmalı. İşte böyle. Seni on iki saat süresince tanıdıktan sonra, bir özetlemek gerekirse, yani seni tanımlamak gerekirse, bir Ortaçağ anti kahramanı derdim.

Sesinin tonunda beni tedirgin eden bir şey var. Kuşku değil ama, tehlikeli bir kadercilik. Yoksa kaybedeceğine baştan karar mı verdin?»

Hel bir süre sessiz kaldı. «Çok derin bir gözlemcisin, Maurice.»

«İşim bu.»

«Biliyorum. Bu işte gerçekten bir terslik, bir düzensizlik var. Emekliliğimden geri dönmekle antişans oranını zorladığımın farkındayım. Sonunda bu olayın beni saf dışı bırakacağını sanıyorum. Yapacağım işin değil. Her halde o Kara Eylülcüleri rahatlıkla öldürebilirim. O tip tehlikeler daha önce de başımdan geçti. Alışkınım. Ama o bittikten sonra işler biraz karışacak. Beni cezalandırmaya kalkacaklar. Bu cezayı kabullenirim, ya da kabullenmem. Kabullenirsem tekrar arenaya çıkmanı gerekecek. Hissettiğim şey bir tür…» Hel omuzlarını kaldırdı. «Bir tür duygusal bezginlik. Kadercilik falan değil, tehlikeli bir kayıtsızlık. Küçük düşürücü olaylar birbirine eklenirse belki de hayata o kadar sıkı sarılmak için neden görmeyebilirim.»

Şibumi – Travenian

Baba Şiirleri, Deneme, Hayali Cihan Değer, Kızım

Son Buluşma

Sanki son olduğu belliydi.. Uzun zaman sonra ilk kez gerçek bedeniyle karşı karşıyaydım. Tahmin ettiğim gibi yüz hatlarını unutmuştum.. Sadece o mükemmel ayrıntısız görünüşü aklımdaydı. Şapkası, her şeye rağmen hastalıksız gibi duran bedeni, insanın içini titreten gözleri ve güvende hissettiren elleri…

Hafızamda geriye doğru bakarsak; dedem hiçbir zaman kötü biri gibi kayıtlara geçmemiş. Hep iyi, sevecen, sıcak kanlı.. Karşılaştığımız anda da öyleydi gözümde… Benim bitanecik dedemdi. Odaya girdiğim an “Ayşe’n geldi hacı dede” dedi bir kadın. Sonra dedem ağır bedenini bana çevirip gözlerime bakarak “Ayşe’m” dedi. Ne diyerek karşılık verebilirdim ki? Karşımda ki bir yabancı gibiydi… Dede diyebildim gerisi gelmedi… Aslında ona söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki. Görüşmediğimiz 13 sene içinde anlatacak çok şeyim olmalıydı, ama olmadı.

Babam ellerine kapanıp “affet” dedi suçluymuşçasına.. O da cümlesini devam ettiremedi ellerine kapanıp ağladı! Bir baba ağlar mıydı ki? O gün uzun süren ayrılığın ilk ve son buluşmasıymış meğer. Bir daha yanına gidemedim. İstanbul’a döndükten 3-4 ay kadar sonra eve geldiğimde muhteşem bir sessizlik vardı. Her zaman ki deli dolu halimle salona dalıp “bu ne ölü evi gibi yaa” dedikten sonra annem “deden…” dedi. Anlamıştım! Evimiz ölü eviydi! Dedem ÖLMÜŞTÜ. Oysa ben daha ona doymamıştım. O saf kokusu bende bağımlılık yapmıştı ve benim o kokuyu tekrar içime çekmem gerekiyordu! Ölmüş olamazdı! O gün uyandığımda dedemin ölüm haberini alacağım aklıma gelmezdi… Ölümü ilk kez bu kadar yakınımda hissetmiştim. Fazla yakınımda! Her gün biraz daha alışmış olarak uyanıyorum yokluğuna. Ama hiçbir zaman tamamen alışmış olarak değil! Hala aklımda ve kalbimde… Seni çok özledim dede…

Ayşe’n

Osman Sarı, Şiir, Türk Şiiri

Taş Gazeli

I.

Taş taş değil bağrındır taş senin
Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin

Bir katılıktır dinamit söker mi yürekleri
Başın bir kez bu kalbe çarpmasın ey taş senin

Kazmayı kayalara değil kalplere vur ey
Ferhat niçindir kırdığın bunca taş senin

Anne seninle bağrın döğer gider mi acı
Hanidir Ferhad’dan aldığın ders taş senin

Sen de mi taşla bir oldun ey sevgili
İşitmez oldun beni kalbin taşdan taş senin

Ölüm sendendir bana nedir taşlamak beni
Bana güldür çiçektir attığın her taş senin

Gözünü dikme taşa işte parça parçadır
Şimşektir bir bakışın dayanır mı taş senin

Deprem değildir dağı ve beni sarsan
Bir bakışın komaz taş üstünde taş senin

Niçin çıktın dağlara evren çöl oldu leyla
Topuğun öpmek için toz oldu dağ taş senin

II.

Taş taş değil bağrındır taş senin
Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin

Ülkendir taş ve beton bu yanlışkent
Her gün bir yanın biraz daha taş senin

Taş alanlarıdır taş insanları taşır bir
Nereye gelsen ey aşk karşında bu taş senin

Uygarlık taşla taşımak çağlar üzre
Kolların bu denli güçlü müdür senin

Bir taş devridir ama bağışla beni
Niçin bunca geldim üstüne ey taş senin

Bir İbrahim bıçağı ikiye biçer taşı
Sevgili nasıl kırdı kutlu dişin taş senin

Ölüm bir kasırgadır çevirir seni beni
Nedir kucağında kocaman taş senin

III.

Bir bir yürürlükten kaldırılıp çürümüş devrimleri
En gürbüz bir devrimi dikmek yerine taş senin

Nereye koysam seni söyle ey yüreğim
Bir gün beni ele verir bu güçlü atış senin

Osman Sarı

Deneme, Senem Gezeroğlu

Kalbine iyi bak sevgili sufi

“Dikkat ediniz ki insanın cesedinde bir et parçası vardır.
O et parçası sâlih oldukça bütün vücuddaki âzâlar sağlam olur.
Eğer o fâsid olursa bütün cesed bozulur.
O et parçası kalptir.”
(Hadîs-i Şerif)

Kalbine iyi bak sevgili sûfî… Mevlânâ’nın Uzak dediğin yer ancak bir karış diyerek adres verdiği kalbine… Aşk’ın Hüsn için nice basamaklardan geçip nice engelleri aştığı kalp ülkesine… Sadef içinde inci gibi parlayan kalbine… Öyle iyi bak ve öyle iyi gör ki; himmetle inen ve hikmetle süslenen aşkın senden aşkın bir hâl alsın. Taşkınlarca sevgilinin diyârına ulaşsın. Korkma… Âşık ve mâşuk arasında öyle bir yol vardır ki içinden geçen bütün cümleler hurûfî bir edayla tek tek ulaşır muhatabına. Kalpten kalbe yol vardır. Çünkü Fi’l kalbi mine’l kalbi ile’l kalbi sebîlâ…

Kalbine iyi bak sevgili sûfî… Kalp ki maddeden öte mânâ dikenden öte gül-i rânâ… Sula sevgili sûfî sula. Kan nehirleri arasında kalan kalp vadisini istek aşk marifet istiğna tevhid hayret ve yoklukla sula. Sonrası bekâ… Sonrası sıla… Kalbin ki bütün yolların kaynağı ve bütün yolların son durağı. Cânânı aramak için kalbinden çıktığın bu yolda varacağın yer yine kalbin aynası… Çünkü ey sevgili sûfî… Seven ve sevilen birbirinin aynısı. Mevlânâ boşuna söylemedi ya: Gönül kemâlinden bir iz bulunca; can canı içinde seni buldu. Mevlânâ mıydı bulan yoksa Şems-i Tebrizî miydi arayan? Aranmakla bulunmuyorsa ancak bulanlar arayanlarsa neydi bu ikiz ruhları karşılaştıran? İki bedeni tek ruha iki kalbi tek aşka bağlayan zincirin adı neydi? Dil muhabbet dese de bütün dillerden yüce bütün dillerden öte bir şeydi. Lisân-ı hâl bile bu muhabbetin sırrını çözmeye yeterli değildi. Aynı anda fikretmek aynı anda hissetmek ve aynı anda zikretmek… Kalpten kalbe giden yolu sözden öze dökülen bir sohbetle gözden gönüle akan bir ateşle beslemek… Doyumsuz bir ateşle beslenmek… Ve Aşkî’nin kaleminden:

İftirâk-ı sohbet-i cânâna doymaz gönlümüz
İhtirâk-ı âteş-i hicrâna doymaz gönlümüz

Kalp kalbin diğer yarısı ve bundandır ki kalp kalbe karşı… Çünkü üç harfe ve beş noktaya gizlenen bir lugat var arada. Çünkü Fi’l kalbi mine’l kalbi ile’l kalbi sebîlâ…

Kalbine iyi bak sevgili sûfî… Çağlar öncesinden devraldığın ve çağlar ötesine sakladığın her yanını aşkla donattığın kalbine… O kalp ki mücellâ o kalp ki müstesnâ… Sen değil miydin Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidâdı var diyen? Âşık-ı sâdık isen kalbine iyi bak sevgili sûfî… Hikmeti gör. Gör… Aşk odu evvel düşer ma’şûka andan âşıka diyor Fuzûlî. Bil ki pervanenin kül olması için ilkin mumun alev alması gerekli. Yanan kim Mevlânâ mı Şems mi? Aşk dâvâsında sen ben ne fark eder ki? Âşık gelmiş mâşuk gitmiş ne fark eder ki? Üzerine bastığın toprak aynı ise geçtiğin yollar aynı ise yan yana durmak şart mıdır vuslat ânında? Kavuşmak bedenen değil kalben bir olmaktır aslında. Çünkü Fi’l kalbi mine’l kalbi ile’l kalbi sebîlâ…

Kalbine iyi bak sevgili sûfî… Gülden bülbüle uzanan bir dal varsa mâşuktan âşığa uzanan bir kol varsa kalpten de kalbe giden bir yol vardır. Bu yolda lisân-ı hâlle örülmüş bir muhabbet vardır. Kalbine iyi bak ey sevgili sûfî!.. Kalbini noktalara sakla. Bil ki bu yolda hükümdar… Hükümdar bile (Muradî) ancak ve ancak bir nokta kadardır:

Elbette bu hâlimden o yârin haberi var
Fi’l kalbi mine’l kalbi ile’l kalbi sebîlâ

Senem Gezeroğlu

Şiir, Türk Şiiri

gündelik ayrıntılarda düşünüyorum seni..

peki sen biliyor musun ;
asıl bunları söylemezsem delireceğimi..
deli olmak kaçınılmaz sonsa;
dinle beni..

edebiyatın umurumda olmadığı yerdeyim..
alabildiğine edepsiz bile olabilirim üstelik..
çünkü seni düşünüyorum..
seni düşünmekten kaçıp kaçıp
“artık düşünmüyorum”
dediğim anda yakalanıyorum
sesinin aklımla oynadığı oyuna..
derin bir nefes alıyorum
sigaranın refakatinde,
adını dumana yazıp,
karanlığa saklıyorum..
sakladığımı sanıyorum
sayfanın ortasına harflerin düşünceye dek..

hızla kapatıveriyorum defteri
sana dair cümleler yazmamalıyım ..
çünkü “dur” dedin..
artık burda durmalıyım..

gündelik ayrıntılarda düşünüyorum seni..
çayını karıştırırken mesela,
mesela sigaranı söndürürken..
caddede karşıdan karşıya geçerken..
ayağın bir taşa takılıp tökezlediğinde,
yanından geçen bir çocuğun başını okşarken..

gülümsüyorum..
sonra kendime kızıyorum yine..
ne işim var diyorum
“senli hayaller”in içinde..

sıradan cümleler kurmak istiyorum sana
çarpıcı olmak telaşından uzak
iddiasız cümleler..
hayır sana cümleler değil
tek bir cümle kurmak istiyorum..
noktasız, virgülsüz,öznesiz, yüklemsiz
tek bir cümle..
bence’den..

zaman-zemin-insan üçlüsünün
en yanlış kombinasyonundayım..
sesimin takınmaya çalıştığı olağanlık
eften püften mevzular seçişim
hepsi bu yüzden..
hem ben akıllı kadınım değil mi..
kocaman aklı selim bir kadınım..
öyleyse, burda durmalıyım değil mi?
durmalıyım..

Sen öyle san..
bir gün gelecek..
bir gece yarısı,
karanlığa gizleyip cismimi
elimde renkli balonlarla dayanacağım kapına..
gel kaçalım burdan diyeceğim..
tek bir anda yapalım hadi devr-i alemi..
şaşkın şaşkın bakacaksın yüzüme,
işte o gün
şimdi sustuğum herşeyi söyleyeceğim..

şimdi değil..
birgün ..
ama mutlaka söyleyeceğim..

?

Sabahattin Ali, Şiir, Türk Şiiri

Melankoli

 

beni en güzel günümde
sebepsiz bir keder alır
bütün ömrüm beynimde
acı bir tortusu kalır
anlayamam kederimi
bir ateş yakar tenimi
içim dar bulur yerini
gönlüm dağlarda dolanır

ne bir dost ne bir sevgili
dünyadan uzak bir deli
beni sarar melankoli

ne kış ne yazı isterim
ne bir dost yüzü isterim
hafif bir sızı isterim
ağrılar sancılar gelir
yanıma düşer kollarım
görünmez olur yollarım
hem sevgini hem elleri
önüme ölüm serilir

ne bir dost ne bir sevgili
dünyadan uzak bir deli
beni sarar melankoli

Sabahattin Ali

 
 
İsmet Özel, Şiir, Türk Şiiri

Yaşamak Umrumdadır

Sabah şairin üstüne saldırıyor
yaşamaktan bir güneşle kaplanıyor onun kalbi
onun kalbi topraktan sıyrılıyor
aşk dahi sıyrılıyor topraktan
gözlerini tanıyorsunuz: çaylak sürüleri
beyni: aç kuşlardan bir ambar.
Bir kıyısına ilişmiyor dünyanın
Allah’ın ve devletin dibinde insanlar
onu barutla karıştırıyor
ve zerdali çiçekleriyle.
Ahali kapısını taşlıyor onun
onun için develer kesiyor halk
aşka ve kavgaya aydınlık getiren kalbi
topraktan sıyrılıyor.

Ben
topraktan sıyrılıyorum
buğular
ve aşiret rüzgarları kanımda.
Arklardan gece vakti sular
kaç zaman ayaklarıma
yaslı bir selam gibi dokundu
kopartılmış yapraklarımdan ibaretti hüzün
dedim rahmet yağar ben yürürken
gece benim ardımda
taşıdım kara gençliğimi dağların damarında
hep döşümde yaratkan, patlayıcı bir kimya
beynimde hep manalı bir uçurum.

Benim hayranlığımdan inlerdi şehir
ben atlara ve uzaklar hayrandım
kendi ehramlarını bile tanımayan kadınlar
ansızın patlak verirdi baharda.
Dudaklarımda çürükler vardı
dağ çiçeklerinden ötürü.
Irmaklara salardım kendimi
ruhumda kaynar adımlarla gezinen dünya
bana hain sevgilimdi.

Yaşamak debelenir içimde kıvrak ve küheylan
beni artık ne sıkıntı ne rahatlık haylamaz
çünkü ben ayaklanmanın domurmuş haliyim
Yürüsem rahmet boşanacak.
ve sana bir karşılık vereceğim

Sana bir karşılık vereceğim
toprağı deşen boğuk sesimle
sana bir karşılık vereceğim
amansız kum fırtınası altında
sana bir karşılık vereceğim
birbiri üstüne yığılırken günler
ey taşan suların imkanı
ey taşan suların bekareti sana
bir karşılık vereceğim.

(1967)

İsmet Özel