Deneme, Konfüçyüs

Karanlık

Kopkoyu karanlık bir odada simsiyah bir kediyi bulmak çok zordur,
özellikle odada siyah bir kedi de yoksa.

Konfüçyüs

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Metin Altıok, Şiir, Türk Şiiri

Sarıl Bana

Bu yaşa geldim içimde bir çocuk hala
Sevgiler bekliyor sürekli senden.
İnsanın bir yanı nedense hep eksik
Ve o eksiği tamamlayayım derken,
Var olan aşınıyor zamanla.

Anamın bıraktığı yerden sarıl bana.

Anılar kar topluyor inceden,
Bir yorgan gibi geçmişimin üstüne.
Ama yine de unutuş değil bu,
Sızlatıyor sensizliği tersine.
Senin kim olduğunu bile bilmezken.

Sevgiden caydığım yerde darıl bana.

Metin Altıok

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Şiir, Turgut Uyar, Türk Şiiri

Kim Bilir

1.
böyle , bu sazlı bahçe neresi ?
nasıl da içiyorum , ölürcesine.
sahnede bir bezgin kadın,
bir gariplik vermiş sesine.
o niçin şarkı söylüyor şimdi ,
ben neye ağlıyorum ?…

II.
elbet hep böyle geçmeyecek ömrüm, biliyorum
bu çeşit yaşamak, zor.
kimbilir tanrım, kimbilir
hangi güzel yerde beni,
hangi ölesiye sevda bekliyor?..

Turgut Uyar

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Hasan Tan, Pejmurde Dilim, Şiir, Türk Şiiri

öyle sitemkar susma nolur

öyle sitemkar susma nolur
beni hüzne ihbar ediyorsun
tarih boyunca en ince sızlayan yürek kimindir
ve o zı şimdi evrenin neresindendir diye sorma
bu azap nerde başlar
ve nerde biter bu suskunluk
bunu en iyi sen biliyorsun

her şeyi bilişinden ürküyor şiir
mavi bir düş gören bütün şehirlerde
şimdi sevdalar tayakkuz halindedir
bense gözlerimdeki çocuğun ölümüne aşina
biraz da faili meçhul
barikatlar ardında
hayra yormayı unuttuğun bir düşten
sesleniyorum sana;
bıktım yenilgilerden n’olur gel ve beni bul!

kocaman bir yalnızlıktan
ölümlerden yıkımlardan
ve her dilde söylenmiş sevda şarkılarından
kopup gelmişim bu yalnızlığa
bulmak yitirmenin şartıdır
bunu en iyi ben bilirim diyorum
ağlıyorsun;
kuru bir hüzün yağmurunda ıslanıyorsun
gözyaşın nemlendirirken nazlı seherleri
gözlerin gözlerime karışıyor
yitir beni artık bu azap bitsin!

‘ya kanayan bir dudak öpeceksin
ya öptüğün dudağı kanatacaksın’ dedim
güldün
ne de öpülesiydi dudakların gülerken
hayatıma çirkin suratlı bir ayna düşürdün
ne milattan önce ne de sonrayım
dul bir insanın şehveti kadarım
işte şimdiyim ve burdayım
beynimi hangi fahişeye armağan edeyim? !

Pejmürde Dilim

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Replik

Yoruldum patron

“Geceleri yatakta hep onu düşünüyorum ve bekliyorum. Sevmiş olduğum ama ölen insanları düşünüyorum. Güzelim Jan’ı ve onu nasıl yıllar önce kaybettiğimi düşünüyorum. Ayrıca her birimizin Yeşil Yol’da kendi hızımızla ilerleyişimizi düşünüyorum. Fakat bir düşünce var ki geceleri beni uyutmuyor: Bir farenin bu kadar uzun yaşamasını sağladıysa benim daha ne kadar zamanım var? Her birimizin bir ölüm borcu var. İstisnalar yok. Fakat Tanrım.. bazen Yeşil Yol çok uzun görünüyor.”

“-Sence bir insan, yaptıklarından gerçekten pişmanlık duyarsa en mutlu olduğu zamana geri dönüp sonsuza dek orada yaşar mı? Orası cennet olabilir mi?
-Ben de buna inanıyorum.”

“Yoruldum, patron.. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından yoruldum. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri.. En çokta insanların birbirine kötü davranmasından yoruldum. Her gün dünyada hissettiğim ve duyduğum acılardan yoruldum. Çok fazla var, sanki her an için kafama cam parçaları batıyor. Anlıyor musun?”

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Replik

Esaretin Bedeli

+ Müzik buradaydı yani içimde. Müziğin güzelliği budur. Bunu sizden alamazlar. Hiç müzik için böyle şeyler hissetmemiş miydiniz?
– Ben genç bir adamken mızıka çalardım. Sanırım ilgimi kaybettim. İçerideyken fazla bir anlamı yok.
+ En fazla anlamı olduğu yer burasıdır. Unutmamak için ihtiyacın var.
-Unutmak mı?
+ Dünyada taştan ibaret olmayan başka yerlerin de olduğunu. Birşeyler var… İçinde… Alamayacakları ve dokunamayacakları birşeyler. O sana aittir.
– Sen neden bahsediyorsun?
+ Umut…

‎”- Hala o iki İtalyan bayanın ne soylediği hakkInda fikrim yok. Doğrusunu isterseniz, bilmek de istemiyorum. Bazı şeylerin söylenmemesi daha iyidir. Söyledikleri şeyin, kelimelerin ifade edemeyeceği kadar güzel ve kalbinizi sızlatacak kadar duygulu birşey olduğunu düşünmek istiyorum.”

Andy Dufresne: Meksikalılar Pasific hakkında ne derler biliyor musun ?
Red: Hayır.
Andy Dufresne: Hafızası olmadığını söylerler. Hayatımın geri kalanını yaşamak istediğim yer burası. Hiç hafızası olmayan sıcak bir yer.

-Unutma Red, umut iyi bir şeydir, belki de en iyisi. Ve iyi şeyler asla ölmez.

‎-buradan hiç çıkabileceğini düşünüyor musun?
-ben mi?
-evet.
-bir gün uzun beyaz sakallarım olup 2 veya 3 misketin yukarılarda zıpladığı zaman.
-sana nereye gideceğimi söyleyeyim. zihuatanejo.
-ne dedin?
-zihuatanejo. meksika’da. pasifik okyanusu’nda küçük bir yer. meksikalılar pasifik hakkında ne derler biliyor musun? hiç hafızası olmadığını söylerler. işte hayatımın geri kalanını burada yaşamak istiyorum. hiç hafızası olmayan sıcak bir yer. tam kumsalda küçük bir otel. eski değersiz bir tekne alıp onu yeniymiş gibi onarmak. misafirlerimi balığa çıkartmak. zihuatanejo. böyle bir yerde, birşeyler temin etmesini bilen bir adam işime yarar.
-dışarıda başaracağımı sanmıyorum. hayatımın çoğunu burada geçirdim. ben kurumsallaşmış bir adamım. aynen brooks gibi.
-kendini küçümsüyorsun.
-hiç sanmıyorum. burada herşeyi getirebilecek bir adamım; fakat dışarıda ihtiyacın olan tek şey sarı sayfalar. nereden başlarım bilemiyorum. pasifik okyanusu mu? lanet.
bu kadar büyük birşey,beni korkudan öldürür.
-beni değil. karımı vurmadım ve sevgilisini de vurmadım. her ne suç işlediysem, fazlasıyla ödedim. bir otel, bir tekne…fazla şey istediğimi sanmıyorum.
-bunu tek başına yapmamalısın. bu sadece lanet olası bir rüya. meksika buradan bayağı uzakta ve sen de buradasın. ve olan herşey bundan ibaret.
-evet, haklısın. herşey bundan ibaret. orası uzakta ve ben buradayım. sanırım basit bir seçim yapmalıyım. hızlı yaşamak mı… yoksa hızlı ölmek mi?

BROOKSUN MEKTUBU

sevgili dostlarım,
dışarının bu kadar hızlı büyüdüğüne inanamadım. çocukken bir keresinde araba görmüştüm… fakat şimdi her yerdeler. dünya büyük lanet bir acele içinde. şartlı tahliye komisyonu beni bu yarım eve soktu adı “biracı”… ve bir iş; alışveriş mağazasında yiyecekleri poşetliyorum. zor bir iş ve ben dayanmaya çalışıyorum fakat çoğu kez ellerim acıyor. mağaza müdürünün beni pek fazla sevdiğini sanmıyorum. bazen işten sonra, parka gidip kuşları besliyorum. ve jake’in ( not: brooks’un hapishanede besleyip sonra özgür bıraktığı kuş) birden çıkıp bana merhaba diyeceğini düşünmeye başlıyorum. fakat bu hiç olmuyor. umarım, her neredeyse, iyidir ve yeni arkadaşları vardır.

geceleri uyumakta zorlanıyorum. kötü rüyalar görüyorum yere düşüyormuşum gibi. korkarak uyanıyorum. bazen nerede olduğumu hatırlamak biraz zamanımı alıyor. belki bir silah alıp mağazayı soymalıyım ki beni evime geri yollasınlar. oradayken müdürü vurmalıydım. bir çeşit ikramiye gibi. sanırım artık bu tür saçmalıklar için çok yaşlıyım. burayı sevmiyorum. her zaman korkmaktan yoruldum. kalmamaya karar verdim. sanırım benim gibi yaşlı bir hırsız için fazla üzülmezler.



Esaretin Bedeli

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Şiir, Turgut Uyar, Türk Şiiri

Ne o beni kandırmıştı

Ne o beni kandırmıştı.

Ne ben onu baştan çıkarmıştım. 
İkimizde bildiklerimizin ötesine, bulduklarımızın üstüne çıkmak istemiştik. 
Bir noksanlığı var sanıyorduk bütün olanların belki. 
Ama aslında bütünlüklerimize bahaneydik.

Turgut Uyar

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Deneme, Fulya Codal, Hayali Cihan Değer

Yoksa seni içimsıra çok mu hızlı yaşadım

Bu yazının bir adı, bir türü ve bir cinsiyeti henüz yok. Annem hep derdi ki; ’samimi olmak en doğrusu… İçten ol, dürüst ol. O zaman hayatın sana açamayacağı kapı yoktur.’ Aslında yalan söylüyorum. Annem öyle bir şey söylemedi. Belki de söylemiştir, hatırlamıyorum ama söylemediyse bile bu felsefeyi annemin düşünmüş olmasını dilerdim. Şimdi yine her zamanki şaşkınlığımla dürüst ve samimi olmayı deneyeceğim. Çünkü elimde daha iyi bir kozum yok ve daha şahane bir yanılgı edinemedim henüz.

Yazmaya yazmaya delirdiğimi düşünebilirsiniz. Haksız da sayılmazsınız. Bence yazmamak da, en az yazmak kadar delice bir şey. Bunu bire bir yaşadım desem yeridir. Ailesel olduğunu düşündüğüm dertlerim, baharatların olduğu rafta depresanlarım ve tezgahta dünden kalmış bulaşıklarım var. Tipik bir kadınım ben. Dağınık ve sıradanım. Kahveyi çaydan daha çok sevdiysem burada bir mantık hatası var haklısınız. İroni yapacak halde de değilim üstelik. Bir sigara daha yaktım şimdi. Şairin dediği gibi; ’yaşanmışlıklara, yaşanmamışlıklara ve hiç yaşanamayacaklara’ keder niyetine olsun bir sigara da…

Evet ne diyordum… Nedense içimden bu yazıyı San Fransiskolulara (nasıl yazıldığını bilmiyorum, okuduğum şekliyle yazmak istiyorum. Biliyorsunuz yabancı dile vakıf değilim ve yazım kuralına bakamayacak kadar üşengecim bu aralar, ’hatta vakıf kelimesinin içerisindeki ’a’nın üzerinde de şapka olması gerekiyordu lakin buna takılmıyorum. Lakin de de şapka olmalıydı.. neyse), Bedevilere ve Afrikadaki çıplak ayaklı çocuklara ithaf etmek istiyorum. Biliyorum umurlarında bile değilim. Ama kim bilir, birgün belki olurum…

Haa bir de; Frida ve Diego var elbette. Bu yazının, tam da bu yazdığım satırlarında ikisi mutlaka olmalı. Onlar idolüm. Frida’nın Diego’ya yazdığı ’Senden neden vazgeçtim’ine bir gönderme de ben yapmak istiyorum. Frida’nın vazgeçiş nedenlerini okuduğumda, hayır dedim. Çünkü içimde bir şeyler sızladı. Çünkü Frida Diego’yu sevmekten hiçbir zaman vazgeçmedi. Aslında vazgeçişini değil, vazgeçemeyişini anlatıyordu. Öyle çaresiz bir haldeydi ki, içindeki ayaklanmayı bir türlü izah edemiyordu. Bu kadar yetenekli insanlar bile tek bir his uğruna darma dağın olabiliyor. Aslında Frida, neden bir türlü bu cerahatli aşktan kurtulamadığını yazıyordu. Yazıyordu, çünkü başka düşündüğü bir şey yoktu. Yazıyordu, çünkü Turgut Uyar’ın dediği gibi; ’başka türlüsü güçtü’. Canını Diego’dan daha ustaca acıtan bir adam daha tanımamıştı. Acısını seviyordu. Onu acıtmayı seviyordu. Daha mühim bir saçmalığı yoktu hayatta.

Yazımın bu kısmında sezdiğim kısa bir hikayeyi anlatmak istiyorum. Sezdiğim dediysem, öyle işte. Bu kısmını anlamasanız da olur… Hikaye bir oğlanla bir kızın arasında geçiyor. İlk buluşmalarında yaşadıkları absürük bir durum söz konusu. Oğlan ve kızın yaşadıkları birkaç saatin kısa özeti…

Oğlan buluşma yerinden alıyor kızı. Planladığı süprizin gerektirdiği üzere, allayıp pullayıp gözlerini bağlıyor kızın, elinden tutuyor. Bir çocuk oyunu kuruyor aklında. Mavi bir göl var geçmişte bir yerde bıraktığı. Oraya götürüyor sevdiğini. Vardıklarında hesaba katmadığı bir şey karşılıyor onları. Göl buz tutmuş. Bembeyaz… Üzerinde incecik bir sis. Oğlan kızın gözlerini açıyor usulca. Kız büyüleniyor. Oğlan maviliği göremediğinden hayal kırıklığına uğruyor. Yine de buruk buruk gülümsüyor. Kız, gördüklerinden mutlu ve biraz hüzünlü gibi… Kalpleri buz tutmuş insanlar geçiyor akıllarından. Hüzünle dalıyorlar beyazlığa…

(biliyorum siz böyle okurken manasız geldiğini, ama tam da böyle oluyor)

Buzdan gölün orta yerinde birkaç genç ve ellerinde bir bidon. Az sonra gölün üzerine dairesel aralıklarla döktükleri benzini ateşe verip kıyıya koşuyorlar. Kız oğlanın omuzuna dokunuyor. ’Bak!’ diyor… Göl yavaş yavaş çözülüyor. Beklenilen koyu mavilik parıl parıl parıldıyor. Tıpkı sevgi içmiş kalplerin çözülüşüne benziyor. Oğlanın gözlerinden yaşlar süzülüyor. Kız eğilip oğlanı öpüyor… Herkes rüyadan uyanıyor. Hayat olmadık bir melodide raks ediyor, çember daralıyor. Güneş deliriyor. Yağmur susuyor. Toprak, toprak kokuyor…

(hiç beklemeyin, sonu mutsuz bitmiyor)

Yazımın bu kısmında düzenli aralıklarla ve sürekli gel git kıvamında aklımı zorlayan buhranlarımdan söz etmeliyim. Bazen acayip şeyler hissediyorum. Düşüncelerim çıldırmış gibi… Kader.. diyorum… Nasıl oluyor sahi? Kader; ’İyiliği seçtiğinizde iyi olan yolun, kötülüğü seçtiğinizde kötü olan yolun kolaylaştırılacağı’ diye açıklıyor. Sorgulamalar orada tıkanıyor. Her şey öylesine açık ki… Seçimlerimiz ve kararlılıklarımız belirliyor kaderi. Bankada ölen o adam, su faturasını yatırmak için orada olsaydı keşke…

Fakir bebeğin içemediği sütü, zenginin köpeği içiyorsa; bana adaletten bahsetmeyin…
( p.samuelson )

Tekvir Sûresi… Şimdiye kadar işlediklerimiz içerisinde en zorlandığım… Çünkü kıyametten söz ediyor. Kıyamet! Yani; ’geri dönüşü olmayandan…’

’Bizim zamanımızda gelinler kayınbabalarının yanında zeytin yiyemezlerdi’ diyor.
’Neden!’ diyorum. ’Öyle şey mi olur!’
’Zeytin çatalı batırdığında kayınbabaya sıçrarsa büyük saygısızlık olur’ diyor. Böyle bir şeyi ilk kez duyuyorum. Zeytinle saygımı olur efendim.

Durup yatışmayı, biraz sakinleşmeyi umuyorum. Ne karga olabiliyorum, ne de tarladaki korkuluk. Öyle ıssızım ki, soluğumu duyuyorum. Uyan! diyorum; gafletten. Uyan ey ölüm. Kederden tanınmayacak haldeyim. Her yeni gün biraz daha tükeniyorum. Yanımda yoklar. Yoklukla imtihan oluyorum. Sesleri duyamıyorum. Tesellileri işitemiyorum, düşsel yardımları geri çeviriyorum. Adımlarım boşlukta sallanıyor, koşmalarım boşluktan yuvarlanıyor, durmalarım boşluğa devriliyor… Neyse..

Yazdıklarımı siliyorum. Silinmeyenler sizde kalsın istiyorum. Acıyı büyütmeliyim galiba. Yazmak böyle gerektiriyor kanımca.

Koluma yazdığım cümleye takılıyor gözüm. Yavaş yavaş silinmeye başlamış. Unutmamak için yineliyorum;

’Allah’ım benim kalbimi de yıka!’
’Allah’ım benim kalbimi de yıka!’
’Allah’ım benim kalbimi de yıka!’

Bu bir dua… Şimdiye dek en içten dilediğim, okuduğum dua… Çok ağlıyorum o sıra…
Leyl.. diyor… Ondan önce; ’nereye gidiyorsunuz?’ ’Öyleyse nereye gidiyorsunuz?’
Öyleyse nereye gidiyorum sahi?
Aidiyet bir imtihan mı? Bir intihar mı? Benim sınavım bu mu? Ben kimseye ait olamam, kimse de bana olmasın. Sizi kırdımsa, mutlaka kırmak istememişimdir. Biliyorum. Biliyorum ben berbat bir insanım. Biliyorum ben berbat bir insan değilim. Bedbaht insan soyundan geliyorum..

Beni tanımak istediğinizi sanmıyorum. Ben vahşi bir kurt oluyorum geceleri. Geceleri kalbimi yiyorum! Yiyorum da bitmiyor.. Elim yüzüm kan içinde… Bir kuyuya atsınlar beni, ipsiz, merdivensiz… Bir ömür sızlansam oracıkta… Bu sıkıntı çöplüğünün yığınları arasından sıyrılamıyorum. Sanki son günlerin demindeyim, sanki kötü haberim yakın…

İçindeki yılanı öldür, içimdeki yılanı ez! Nefsimi boğazla. Nefsimle boğuşmaktan yoruldum. Yorulmak ve her şeyden sıkım sıkım sıkılmak aynı cümle içinde geçiyorsa korkuyorum. Korkuyorum onu yenemeyeceğim. Korkuyorum delirecek gibiyim. O kertenkeleyi gördüm, tanıdım. Sonra bir kirpi oldu. Sonra bir kaplumbağa. Kafasını içeri çekti. Anı kolladı. Saldırmadı. Yokladı. Beni bekledi…

Vazgeçtim… Evet vazgeçtim Allah’ım kirli kalbim onmaz artık. Yunmaz yıkanmaz. Allah’ım; beni ölümle ihya et… Of, çok ileri gittim. Susuyorum biraz. Müzik dinlemeliyim. Bir bardak daha kahve içmeliyim. Okumamı bekleyen yığınla kitap var. Beyaz Geceler, her ne kadar rengime ters düşsede merakla sayfalarını çeviriyorum. Arkadaşlar merak etmişler. Aslında merak edilecek bir şeyim de yok hani. Omuzlarımda bir yılgınlık, ellerimde üşengeçlik… Onur duyuyorum. Ne ihtişamlı bir duygu bu. Siz bile merak etmezken akıbetinizi, birilerinin sizin için endişelenmesi ne hoş. Kendimi mi kandırıyorum? Aslında kimsenin kimseyi düşündüğü falan yok. Geçenlerde ölseydim örneğin, kim hayatını durdurabilecekti benim için? Üzüntü dediğin şey, bir gün, iki gün, bilemedin üç gün sürer. Sonrası alışkanlık.. Allah kullarına sabır denilen bir tohum aşılamış, ki en darlandığın anında büyüt ve yeşert o tohumu, fidan olsun diye… Benimkilerde dahil biliyorum herkesinki asırlık ağaçlar, yıllanmış çınarlar gibi boy veriyor tüm haybetiyle içimizde..

Diyor ki bana, malumunuz;
’Benim burada ne işim var dercesine yerini yadırgayan, yarım saat boyunca yerinde duramayan, yavaş yavaş hareketlerle birçok şey yapan, çevresindeki eşyalara ilk defa görüyormuşçasına bakan, zihni sandığından ve odasından daha derli toplu (değil)’

Yaz(a)mıyorum artık, hem yazacak ne var ki bu dünyada? Kahır mektubuymuş, kan revanmış, yalanmış dolanmış, neresinden tutarsan elinde kalırmış.. Hey gözünü sevdiğimin çemberi… Döndükçe içine çekilen benim eşsiz mabedim.. Bana koymazmış, hem o zavallı kapıyı da çarpıp çıkıncaya kadarmış, mış, mış… hadi ordan! Kendisini Sakarya Nehrine bırakan o kadın… Mahvetti beni… Perişan oldum, beter oldum… Umarım huzur bulmuştur…

Ablam iyi değil bu sıralar, çok üzülüyorum. Onu üzenleri öldürmek istiyorum. Ama ben cani değilim. O yüzden en tehditkar halimi takınıp, cana kastetme eylemini elbette es geçiyorum. Henüz o kadar delirmedim. Bazen gözüm dönüyor. Bu bir suç sayılabilir ve yazdıklarımın kanıt unsuru taşıyan halleri de var, biliyorum. Ateş olan cürümü kadar yer yakarmış. Ben ateş değilim, cürümüm de o kadar göz korkutucu sayılmaz. Bunları okumak ona keyif verecek, bu satırları ona hediye ediyorum…

’Nice yıllar sevgilim’ (-yetimim benim / Nazım Hikmet)
’Benim ne suçum var ki? Sen benim kaderimsen…’
’Boyun büktü hep çiçekler, koklanacak gül kalmadı’
’Çok sevdiğimi anlayacaksın’ (-…sevmediğim zaman/Pablo Neruda)
’İçimde bir ümit var, geleceksin diyorum’
’Ben hala bekliyorum’
’Yalnızlık içiyorum’

Acıyı seven insanlar tanıdım ben! Her gece göğe merdiven dayayıp kendini ihbar eden, kendi kendisinin yargıcı ve kendi kendisinin suçlusu adamlar ve kadınlar… Bildim, tanıdım onları! Ne vakit böyle hissetsem hüzün kokuyorum… Ey gece, ey aş(ı)k.. Ey kadrini kıymetini anlayamamış mutluluk… Sana tutunmak, harcım değil…

Biliyorum artık çok geç… Kaktüsleri dikecek saksı da kalmadı elimde. Yarın çıkıp toprak almam gerek. Çay buz olmuş. Sigaram bitmelik… Biraz sigara sarmalıyım…

Şimdi satırlarıma en damardan girip, dozu kıvamında enjekte edip azad etmeliyim kelimelerimi. Bunu yaparken en sevecen halimi takınmalıyım yüzüme. Bakın ben neler düşünüyorum ama sonsuz bir tebessümüm da var hala yüzümde, dercesine… Bir söyleşi yapmam gerek ama kabuğuma öylesine çekilmişim ki, sus yutmuş gibi tökezliyorum. Ayıp oldu adama, ayıp ettim diyorum. kabahatim büyük ve henüz özür dileyecek bir gerekçe bulamadım. Bulduğumda bütün mahçubiyetimle varacağım kapısına…

Bu kısımda adı olmayan yazımın can damarını kesip veda etmem gerekiyor. Çocuklar uyanmadan öldürmeliyim düşündüklerimi. Kafamda öyle planlamış olmalıyım. Sevgili ’cici’ kuşu anmalıyım bir de. Solucanlardan nefret ediyorum. Rahat uyu, seni çok sevdim, hala seviyorum…

Ha! bir de, tahminen ne zaman seversin beni diyor ya şair, tahminen ne zaman ararsın beni yazıyorum. Bu söz içimde ukde… Muzipce yazıp, gülümsüyorum…

Ve bir söz içime çok oturdu. Noktayı onunla koymak istiyorum…

“Yoksa seni içimsıra çok mu hızlı yaşadım”

Attila İlhan’a rahmetle… Eyvallah olsun….

fulya/mart2012

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Haydar Ergülen, Şiir, Türk Şiiri

Küs Nefes

sana küstüğümde sen yoktun daha
yokluğuna küsmüştüm sonra sen geldin
kendime isteyemezdim seni öyle güzeldin
şimdi varmışsın gibi küsüyorum yokluğuna

alınganlık, ah, bilmezsin, küsmem de küsülecek
zamanda, n’eyleyim varlığın yokluğundan tenha
senden başka küsülecek kimse mi bıraktın bana
bir ben kaldım bir de bıraktığın küskünlük tenha

sen kimseye küsmezsin bilirim, gözlerin de
yaprak hırsızı güz: anılar düştükçe göz
dolar, yaz gelmeden temizlemek gerekir
gözleri yoksa küskünlük de gözyaşıyla kirlenir

küsecek kadar sevmeli insan birini
o gelince küsmeli: nerdeydin bunca zaman
niye sevmedin beni, küsecek kimsem yoktu
demeli o varken de kimseye küsmemeli

Haydar Ergülen

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page