Altı Çizili Satırlar, Mehmet Alagaş, Öykü

Taş

Yaklaşık yirmi dakikadır yokuş yukarı tırmanan yolcu otobüsü son düzlüğe geldiğinde, motor gürültüsü arasında bir ses duyuldu.

“Şoför bey! Burada ineceğim.”

Temiz yüzlü, temiz giyimli bir gençten, genç bir adamdan gelmişti bu ses. Muavin önce gence, sonra etra­fına bakındı. Issız bir dağ başıydı burası! Yakınlarda ne bir köy, ne de bir ev vardı. Gence tekrar baktı. Onun uyku sersemi olup olmadığını anlamak istercesine “Burada mı?” diye sordu.

“Evet, burada!”

Otobüstekiler de bir garip, bir tuhaf karşılamışlardı bu isteği. Bu dağ başında kim niye inmek isterdi ki!. Aca­ba bu temiz giyimli genç, bir anarşist, bir terörist miydi? Ayağa kalkarak kapıya yanaşan gence bu sorularla, bu şüpheli gözlerle bakmaya başladılar.
Gencin yüzünden, gencin hareketlerinden bu sorula­ra cevap bulmak mümkün değildi. Soğuk ve sakin adımlar­la kapıya yanaşmış, sanki her gün indiği aynı durakta iniyormuş gibi doğal bir yüz ifadesiyle otobüsten inmişti.

“Bagajın var mı abi!”

Yanı başındaki muavinin bu sorusuna ne bir cevap ve­ren, ne de muavinin yüzüne bakan genç otobüsün arkası­na doğru yürümeye başlamıştı.

Gencin arkasından meraklı bir dalgınlıkla bakan mua­vin, hareket eden otobüsün motor sesiyle dalgınlığından kurtuldu ve “Vatandaşlar manyaklaştı!.” diyerek otobüse atladı.

Muavinin hem ilk sorusunu, hem de son sözünü du­yan fakat hiç etkilenmeyen genç otobüsün sesi kulağında yitinceye, her şeyiyle kayboluncaya kadar yürümeye devam etti.

Sesler kesildi. Sadece kendi ayak seslerini duyuyordu. Ve ayak sesleri de kesildi!.

Yol kenarında dik, dimdik duran genç derin bir nefes aldı. Limandan kurtulan bir gemi gibi rahatladığını hissetmişti. Onu rahatlatan şey, toplumdan ve insanlardan uzak­laşmış olmasıydı!.

Uzun yıllardır bıkmıştı, uzun yıllardır usanmıştı bu insanlardan!. İnsanlarla birlikte yaşamak yani toplumsal olmak, çok beygirli bir at arabasına, bir at gibi koşulmak, bir at gibi bağlanmaktı onun için!. Yöneticilik adına dizginleri ve kırbaçlan ellerin­de tutanlar ise at olma haysiyetlerini bile yitiren eşeklerdi!. Bu duruma dayanabilmesi, bu duruma tahammül edebil­mesi artık mümkün değildi!.

Çocukluk ve delikanlılık dönemlerinde pek fark edemediği, pek hissedemediği bu rahatsızlık, dünyayı ve dünyadakileri tanımlamaya başladıkça kapkara bir denizaltı gibi su üstüne çıkmaya başlamıştı!.

Her geçen gün daha da artan bu rahatsızlığı örtebilmesi, bu rahatsızlığı gizleyebilmesi mümkün olmuyordu. Öyle bir hale öyle bir duruma gelmişti ki, lüks bir resto­randa insanlarla beraber ıstakoz veya havyar yemek, sürü halindeki hayvanlarla birlikte yayılmak, onlarla beraber ot­lamak gibi geliyordu gözüne!. Kendilerine çoban denilen narin ve nazik hayvanların kavalından çıkan sesler ise adab-ı muaşeret kurallarını belirliyordu. Restorana şöyle gi­receksiniz, şöyle oturacaksınız, şöyle konuşacaksınız, yemeğinizi şöyle şöyle yiyeceksiniz gibi!.

İnsanların hoşuna gidiyordu bu durum!.

Kavaldan çıkan acayip seslerin gereğini yapabilmek için çırpına çırpına birbirleriyle yarışıyorlardı!. Aptallığın ötesinde açık bir salaklığı yaşıyordu bu insanlar!. İki par­makla tutup rahatça yiyebilecekleri bir lokma et için, yarım saat çatal bıçak gösterisi yapıyorlardı!.

Öksürmek istedikleri zaman öksüremeyen, kaşınmak istedikleri zaman kaşınamayan, esnemek istedikleri zaman esneyemeyen, yani, yani yaşamak istedikleri gibi yaşayamayan bu insanlar, yine de memnundular, yine de memnundular bu tuhaf ve tutsak durumlarından!.

Fakat o, o diğer insanlar gibi değildi!

Bu insan sürüsüyle beraber gezinmek, bu insan sürüsüyle beraber otlamak, bu insan sürüsüyle beraber yaşa­mak, sanki, sanki bu insan sürüsüyle beraber tuvalete git­mek, bu insan sürüsüyle beraber def-i hacet yapmak gibi tiksinti veriyordu kendisine!.

Bir insandı, fakat ne tuhaftır ki en çok insanlardan rahatsız oluyordu!. Belki de salt olarak insandan değil, insanların meydana getirdiği bu sürüden veya sürüleşen bu insanlardandı rahatsızlığı!.

Kendisi ise özeldi, gerçekten özel bir insandı ve hep bu özelliği yaşa­mak istemişti. Fakat toplum denilen sürüye dâhil olduğu zamanlar, bu özel kimliğini, bu özel yapısını yitirdiğini hissediyordu. Ne kadar özel olursa olsun, içine girdiği bu in­san sürüsünden bir insan olarak görüyordu kendisini. Sü­rünün genel tanımı kendisine de yansıyor, kendisi de bu seviyesiz, kendisi de bu kalitesiz tanıma dâhil oluyordu.

Ama artık bitmişti.

Sürüden de, bu sürüyü güden çobanlardan da uzaktı artık.

Etrafına bakındı.

Hiç kimse, evet hiç kimse yoktu burada.

Dünyada yalnız kalmanın ve dünyayı yalnız yaşama­nın verdiği rahatlıkla gerindi. Bir şey söylemeli miyim, bağırmalı mıyım, haykırmalı mıyım diye düşündü.

Sonra gülümsedi, gülümsedi bu düşüncesine!.

İstediğini, istediği biçimde yapabilirdi. Kendisinden kim, hangi insan hesap soracaktı ki!.

Çocukluk günlerini hatırladı. Dünyayı kendinden, kendisini dünyadan bağımsız zannettiği o günler, gerçek­ten kendince yaşadığı günlerdi. Seke seke yürümesini se­verdi o günlerde.

O günlerin anısına bir ayağı üzerinde seke seke yürümeye ve yürüdükçe gülümsemeye başladı. Bu hareketi şehirde, şehirdeki herhangi bir caddede yapsa bütün insanlar kendisine bakar ve birçok işgüzar büyük bir ciddiyetle neden böyle yürüdüğünü sorardı. Bu işgüzarlara “Canım böyle istedi” dese, dilleriyle veya gözleriyle “Sen deli misin?” derlerdi. Oysa şimdi neden böyle yaptığını, niye seke seke yürüdüğünü soran yoktu.
Durdu. Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş ciddiyete dönüştü. Bir alemden, başka, bambaşka bir aleme geçiyordu sanki!.

Ve bakışlarını karşıya, karşı dağın yüksek yamacına çevirdi!.

Git gide artan bir heyecanla gözleri büyümeye, bakış­ları ışıldamaya başladı. Duygulanmıştı. Titreyen dudakları kendiliğinden aralandı ve beyniyle hiçbir irtibatı olmayan dilinden şu cümleler döküldü.

“Veda yamacı!. Merhaba!.”

***

“Burada ne yapıyorsun?”

İhtiyar gence dönmüş ve “Bu nasıl soru?” der gibi gence bakmıştı. Fakat yine de basit bir cevap vermişti bu sorusuna.

“Yaşıyorum.”

“Yalnız mı?”

“Hayır, sadece insanlar yok!.”

“Bunun adı yalnızlık değil mi?”

Değil!. Yalnızlık, bütün İletişim bağlarının kopması, koparılması demektir.

***

İhtiyar kulübenin içinden seslendi.

“Şimdi mi gideceksin, yarın mı?”

İhtiyarın bu sorusu karşısında yine şaşırdı. Ne biçim bir soruydu bu!.

İhtiyarı düşünmeye, ihtiyarı anlamaya çalıştı.

Anlayamadı!. Ölüme giden bir insana sanki “Güle güle” diyen bu acayip ihtiyar, anlaşılır gibi değildi!. Kulübe­nin kapısında gözüken ihtiyara bu şaşkınlıkla baktı.

“Niye sordun?”

“Yemeği ona göre yapacağım.”

Gayriihtiyarî gülümsedi. Kendisini bıraksa belki de katıla katıla gülecekti. Kapının önündeki ihtiyara, ihtiyarın gözlerine baktı. İhtiyarın bakışları, ne kal, ne de git diyor­du.

Dilindeki soru, gözlerinde de vardı.

“Şimdi mi gideceksin, yarın mı?”

***

– İnsanları sevmiyor musun?

İhtiyar çayından bir yudum aldıktan sonra kendisine baktı.

– Genel bir soru mu?

– Evet.

– Seviyorum.

– O halde niye tek başına yaşıyorsun?

– Kendimi de seviyorum. Zaman zaman kendimi başkasıyla paylaşmak istemiyorum.

– Ama sevgi paylaşmaktır diyorlar.

– Doğru. Fakat herşey paylaşılmaz. Çünkü paylaşmak, parçalamak değildir.

– Anlayamadım!..

– İnsanlarla paylaştığın bir değer, insanlarla paylaştığın bir güzellik, bu paylaşmadan sonra bölünüyorsa, bu paylaşmadan sonra değer ve anlamı küçülüyorsa, bu paylaşmak değil parçalamaktır.

Genç adama göre ilginç ve gizemli cevaplardı bunlar. Cebinden sigara paketini çıkardı.

– Sigara içer misin?

– Bıraktım.

Bir sigara çıkararak yaktı. Çayından da bir yudum alarak bardağı masanın üzerine koydu.

– Ben insanları sevmiyorum!..

Söylediği söze kendisi de şaşırdı!. Ne olmuştu kendisine!. İnsanların sorularına cevap vermek istemezken, bu ihtiyara sorusuz cevap veriyordu.

– Genel bir cevap mı bu?

– Evet, genel.

– O halde bir insan olarak kendini tanımıyor, kendini sevmiyorsun.

İhtiyarın bu teşhisini hiç beğenmemişti. Bu kesin kanıya nereden ve nasıl varmıştı ki! Fakat yine de düşündü, yine de düşündü kendisini sevip-sevmediğini!..

Aklı ve duyguları karıştı.

Açık ve net bir cevap bulamadı sorusuna. Buna rağmen ihtiyarın teşhisini cevapsız bırakmak istemedi.,

– Kendime değer veriyorum.

İhtiyarın yüzünde ilk kez bir şaşkınlık ifadesi gördü. Onun neden şaşırdığını düşündü. İhtiyar şaşırmakta haklıydı. Bu ihtiyara göre kendisine değer verdiğini söyleyen birisi intihara gidiyordu. Kendisini anlamaktan aciz olan bu ihtiyarın, acizliğini yüzüne vurmak istedir.,

– Beni anlayamazsın!.

– Önemli olan bir insanın kendisini anlaması, doğru anlamasıdır.

Bu sefer ikisi de şaşırmıştı. İhtiyar sözlerine devam etti.,

– Kendisini anlayan, doğru anlayan bir insan, bence anlaşılır bir insandır.

İhtiyarın bu bilgiç edası canını sıkmıştı. Bu nedenle cevabını çürütmek istedi.,

– Neden sigara içtiğimi anlıyor musun?

– Evet.

Hiç sigara içmeseydin anlayabilir miydin?

– Hayır

Biraz sustu ve ilave etti.,

– Ne demek istediğimi anladın değil mi?

– Evet.

Rahatlamıştı. Güzel bir örnekle meramını güzelce anlatmıştı. Sigara içmeyen bir insan, sigara içen bir insanın psikolojisini nasıl anlayamazsa, bazı olayları, bazı duyguları yaşamayan bir insan da, o duyguları yaşayan bir insanı anlayamazdı.

Sigarasını bu keyif ile içine çekti.

Konuşmanın kontrolü kendi elindeydi. İhtiyara belli bir seviyeden bakıyor ve istediği soruyu, istediği rahatlıkla sorabiliyordu.,

– Kaç yıldır buradasın?

– Sekiz yıldır. Fakat sürekli değil. Her yılın üç-dört ayı.

– İnzivaya mı çekiliyorsun?

– Halvet veya inzivanın hassas gerekçeleri vardır. Ben bu gerekçelere sahip değilim.

Pek anlayamamıştı bu cevabı.,

– Neden?

İhtiyar derin bir nefes alıp verdikten sonra tane tane konuşmaya başladı.,

– Bak genç adam!. Bu sorgulayıcı tavrın pek hoş değil. Daha birbirimizi hiç tanımıyoruz. Sen ise bir amir edasıyla bana sorular yöneltiyorsun!. Bütün bunlar burada misafir olmanın bir bedeliyse, ben geceyi karşıda, karşı ağacın dibinde geçirmeyi yeğlerim.

Bu sözleri hiç beklemiyordu. Öylece ihtiyara baktı. Her nedense bu ihtiyara acıdığını hissetti. Ev sahibi bu ihtiyar değil de, kendisiydi sanki. Evi kendisine bırakarak, karşı ağacın dibine gitmekle uyarmıştı kendisini.

Hafifçe gülümseyerek âfedersiniz dedi.

İkisi de susmuştu. İhtiyar adam kalkarak kendisine bir bardak çay daha koydu. Çayını alarak sandalyesine oturdu. Bu ihtiyarla birçok ortak noktası vardı. insanları sevdiğini söylemişti ama insanlardan rahatsız oluyor gibiydi. İhtiyarla yaptığı konuşmaları zihninden geçirdi.

Bazı şeyleri daha iyi anlamaya başlamıştı.

Veda tepesinden atlayacağını söylediği zaman tepki göstermemesinin nedenini de bulmuştu sanki!.

Herhalde bu ihtiyar da yaşamaktan bıkmış,

Bu ihtiyar da yaşamaktan usanmıştı. Belki o da ölmek istiyordu, ölmek istiyordu ama o bir müslümandı. Allah inancı, onun bu isteğini engelliyordu. Sormadan edemedi.,

– Yaşamaktan bıktın mı?

– Sadece yorulduğumu hissediyorum.

– Ölmek istiyor musun?

İhtiyar, genç adamın gözlerine baktı. Bu sorunun ne anlama geldiğini, bu soru ile ne kastedildiğini görmek istiyordu.

– Hayır.

– Doğru mu söylüyorsun!.

İhtiyar bu ithamlı soru karşısında kızmadı.

– Sen yalan söyler misin?

– Gerekirse.

İster misin bu gecelik bir anlaşma yapalım, birbirimize hiç yalan söylemeyelim.

Genç adam bir an duraksadıktan sonra cevap verdi.,

– Tamam. Şimdi söyle, ölmek istiyor musun?

– Ölümden korkmuyorum, ölümden kaçmıyorum fakat ölmek de istemiyorum.

– Neden?

– Çünkü yaşamamın bir gayesi, bir anlamı var.

Bu anlamın, bu gayenin ne olduğunu sormak isteme­di. Çünkü ihtiyarın “Ebedi cennet hayatı” diyeceğini biliyor gibiydi!.

Tanıyordu Müslümanları. Cennete inanan bu Müslümanlar, içinde bulundukları hayat cehennem de olsa buna katlanıyorlardı. Böyle inanıyorlar, böyle avutuyorlardı kendilerini!.

“Sen korkuyor musun?”

İhtiyarın bu sorusunu pek anlamamıştı..

“Neden korkuyor muyum?”

“Ölümden”.

“Niye korkayım ki? Bu dünyada yaşamak daha kor­kutucu değil mi?”

Hiç düşünmeden verdiği bu cevabı kendisi de beğen­mişti. İhtiyarın yüzüne bakıyor, sorusunun cevabını ihtiya­rın gözlerinde arıyordu. İhtiyar ise sorusuna soruyla karşı­lık vermişti.

“Korkutucu olan dünya mı yaşamak mı?”

Duraksadı. Bunu hiç düşünmemişti. Şaşkınlığını gizle­meden cevap verdi.

“Yaşamak ile dünyayı birbirinden hiç ayrı düşünme­dim. Herhalde ikisini birden kastediyorum.”

“Şimdiye kadar korkarak mı yaşadın?”

Yine duraksadı. Zihninden geçenleri toparlamaya ça­lıştı.

“Genel olarak korktuğumu ya da korkmadığımı söy­leyemem”. Yaşantımı kendi kontrolüme, kendi tasarrufuma aldığım zamanlar, korkmadan yaşadığım zamanlardı. Kork­madan yaşayabilmem, yaşam üzerindeki hâkimiyetime bağlıydı. Bu hâkimiyeti kaybettiğim zamanlar, kendimi akarsuda bir çöp gibi gördüğüm, açıkçası korktuğum zamanlardı.

İhtiyarın bakışları yumuşadı. Merhametle baktı gence ve aynı merhametle konuştu.

“Çok zor ve yalnız bir yaşam!.”

Bu tanımlama hiç de yanlış değildi. Gerçekten zor ve yalnız bir yaşam sürmüştü. Fakat ihtiyarın kendisine acıyarak bakmasını da içine sindiremedi.

“Bana acımanı istemedim!.”

“Ben de isteyerek acımadım!.”

Bu cevap daha çok canını sıktı. Hayali bir inanca yaslanan, bu inanç ile dik durmaya çalışan bu ihtiyar, ken­disini acınacak bir durumda görüyordu. Oysa acınacak du­rumda olanlar, boş inançlarla kendilerini avutan, kendileri­ni aldatan bu insanlardı.

“Yaşam karşısında yenilgiye razı olsaydım, diğer in­sanlar gibi korkmadan yaşayabilirdim.”

İhtiyar yavaş yavaş başını salladı. Herhalde doğruladı­ğı, tasvip ettiği bir cevap olmuştu bu. Nitekim aynı istikamette, aynı manada konuştu.

“Yenilgiyi kabul eden insanlarda, yenilmek korkusu yoktur değil mi?”

Aferin yaşlı adama!. Ne kadar kısa ne kadar anlamlı konuşuyordu!.

“Tabi ki yoktur.”

“Peki, sen, sen bu savaştan galip çıkacağını umuyor musun?”

“Önemli olan yenilgiye razı olmamaktır, önemli olan savaşmaktır.”

İhtiyar adam cevabı yeterince belirgin, yeterince açık görmemiş gibi kendisine bakıyordu. Anlaşılan daha açık bir cevap bekliyordu. Duygu ve düşünceleri Veda yamacı­na yükseldi. İhtiyara Veda yamacının üstünden, en üst noktasından bakarak, İhtiyarın beklediği cevabı, ihtiyarın istediği açıklıkta verdi.

“Galip çıkacağım!.”

İhtiyarı düşündüren, düşüncelere daldıran bir cevap olmuştu bu.

“Nasıl?”

“Yaşama ve ölüme teslim olmadan. Kurbanlık bir koyun gibi ölümü beklemeden. İstediğim zaman, istediğim yerde, İstediğim gibi ölerek!.”

İhtiyarın düşünceli tavrı, değişmemişti. Sorusuna hiç cevap verilmemiş gibi kendisine bakıyordu. İhtiyarın meraklı yüzüne bakarak “Anlayamadın değil mi?” dedi. İhti­yar, anlayamadım manasında kaşlarını kaldırdı.

“Neyi anlayamadın?”

İhtiyar biraz duraksadıktan sonra cevap verdi.

“Galibiyet ölmek ise mağlubiyetin ne olduğunu?”

Durdu. Düşündü. İhtiyarın ne demek istediğini pek anlayamadı. Alaycı, küçümseyici bir cevaptı bu. Yoksa bu ihtiyar kendisiyle dalga mı geçiyordu!. Fakat bakışlarında bir alay, bir küçümseme yoktu. Kendi cevabına açıklık ge­tirmek istedi.

“Ben ölüme boynumu değil, kılıcımı uzatıyorum. Ölüm bana vurmadan, ben ölüme vuruyorum.”

“Netice?”

“Netice, kendi istediğim zamanda, kendi istediğim yerde, kendi isteğimle ölüyorum!.”

İhtiyar hafifçe gülümsedi.

“Neden gülümsedin!.”

“Hoca Nasreddin’in bir fıkrasını hatırladım.”

Bu ihtiyar meseleyi sulandırmaya başlamıştı. Fıkranın ne olduğunu sormak istemedi. Ama ihtiyar konuşmasını sürdürdü.

“Nasreddin hoca eşekten düşmesine gülenlere, “Ne­den gülüyorsunuz? Zaten inecektim!” demiş.

Biraz durdu.

Bu ihtiyar ne kastetmişti ki!.

Fakat yine de Nasreddin hocanın bu olayı ve bu ce­vabı ile kendi durumu arasında bir bağlantı kurmak isteme­di. İhtiyara küçümser ve alaycı gözlerle bakmayı denedi. İhtiyarın ciddileşerek yükselen bakışları karşısında bunu da beceremedi.

Mevzuyu değiştirmek istedi.

Fakat aklına hiçbir şey gelmedi. Gecenin güzelliğin­den veya buraların sakinliğinden bahsetse, gülünç bir duru­ma düşeceğini hissetti. Başka bir mevzu bulamadan ihtiyar yine konuşmaya başladı.

“Ölüme teslim olmak, galibiyet değildir.”

Argo tabirle “Yakamdan düş” demek istedi bu inatçı ihtiyara. Tuttuğunu bırakmayan bu ihtiyar, canını sıkmaya başlamıştı.

“Beni anlamıyorsun!. Ölümüme ferman çıkmışsa, ferman sahibi benim, başkası değil!.”

“Peki, suçun ne?”

“Ne suçu?”

“Kendini hangi suçundan dolayı öldüreceksin?”

Bu sorular karşısında hem sıkıldığını, hem de merak­landığını hissetti. Hiç aklına gelmeyen, hiç düşünmediği sorulardı bunlar. Sıkıldığını belli etmeden cevap verdi.

“Suçlu olduğumu da nereden çıkardın?”

“Suçsuz bir insanı mı öldüreceksin?”

“Ölecek olan da, öldürecek olan da benim. Benim dışımda bir katil veya benim dışımda bir kurban yok ki!.”

İhtiyarın bakışları daha da keskinleşmişti. Sapla sa­manı birbirinden ayırmak istercesine sordu.

“Hem katil, hem de kurban olduğunu söylüyorsun. Peki, “Galip geleceğim” derken kimi kastettin? Yani kim galip gelecek? Katil mi, kurban mı?

Genç adam yine şaşırdı!.

Kendisini ikiyüzlü bir yaratık gibi görmeye başladı. Bir yüzünde katil, bir yüzünde kurban vardı. İhtiyar adam ise sorusunun cevabını bekliyordu.

Peki, ama “Ben” derken hangi yüzü, hangi kimliği, hangi kişiliği seçecekti? Hangi yüzle, hangi kişilikle cevap vermeliydi?

Bu sorularına cevap bulamadı. Çünkü ne katil, ne de kurban kişiliği, sahiplenmek istediği bir kişilik değildi. “Ben” derken kastettiği bir bütünlük vardı. Bu bütünlüğün parçalanmasına izin vermemeliydi.

Meseleyi dramatik bir hale getirme. Bu sadece be­nim bir tercihim. Dikkat et, benim tercihim diyorum. Yani istediğim zaman, istediğim yerde, istediğim şekilde öl­mek!.

“Meseleyi çarpıttığını, lafı yuvarladığını kendisi de an­lamıştı. Fakat başka ne yapabilir, ne cevap verebilirdi ki?”

“Her neyse” dedi kendi kendine!.

“Nerede öleceksin?”

“Orada, Veda tepesinde!.”

“Veda tepesi mi?”

“O tepeyi küçük yaştan beri bilirim. Seviyorum ora­yı. Oraya Veda tepesi diyorum.”

İhtiyar öylece dinliyordu. Düşünceli bir tavrı vardı. Herhalde o da Veda tepesini düşünüyordu. Gence sordu.

“O tepeye daha önce hiç çıktın mı?”

“Hayır”

“Anlaşılan Veda yamacının hep zirvesine bakmışsın. Hiç aşağısına da, aşağıdaki çukura da baktın mı?”

“Ne çukuru?“

İhtiyar kısa bir suskunluktan sonra hafifçe cevap ver­di.

“Leş çukuru.”

“Anlayamadım.”

“Kusura bakma, benim tabirim bu!. Zirvenin adını sen vermişsin, çukurun adını da ben verdim. Nedenine gelince, her sene o yamaçlarda otlayan hayvanlardan birkaçı o çukura düşer ve orada, o çukurda kokuşur.”

Öylece kalakalmıştı.

İhtiyar sandalyesinden kalkmış ve “Artık yatsıyı kıl­mam gerek!” diyerek kulübenin kapısına doğru yürümüştü.

“Söylesene, sen ne demek istedin.”

“Diyorum ki sen o zirvede ölmeyeceksin. O zirveden aşağıya düşecek, aşağıdaki leş çukurunda öleceksin!.”

Bunları söyledikten sonra tekrar kapıya yönelen ihti­yar biran duraksadı, Bir eliyle kapıya yaslanarak gence döndü ve kendisine göre yarım kalmış olan sözünü tamamladı.

“Zirvedeyken öldüğünü zanneden birçok meşhur gibi!. Oysa önemli olan hangi zirveden ayrılındığı değil, hangi çukura düşüldüğüdür!.”

Genç adam sustu!.

Ne diyeceğini, ne söyleyeceğini bilemedi!.

Kulübeden içeriye giren ihtiyarın arkasından öylece bakakaldı!. Bakışları ihtiyarın biraz önce durduğu kulübe­nin kapısına çakılı kalmıştı sanki.

Düşünmeye başladı…

İhtiyar kulübeye gireli yaklaşık yirmi dakika olmuş­tu. Yirmi dakikadır öylece oturmuş, ihtiyarın söylediklerini ve kendi durumunu düşünmüştü.

Doğru söylemişti ihtiyar.

***

Bütün bu konuşmaları bir kenara bırakarak, meseleyi masanın üstüne, taşın yokluğuna getirmek istedi. Kısık bir sesle sordu.

“Masanın üstünde hala taş yok?.”

İhtiyar kısa bir süre gencin gözlerine baktıktan sonra eliyle masanın altını gösterdi.

“Söylediğim taş, masanın altında!.”

Genç adam eğilerek masanın altına baktı. Masanın altında yumruk büyüklüğünde bir taş duruyordu. İhtiyar adama şaşkınlıkla bakarak şöyle dedi.

“Bu, bu bir taş. Mucize değil ki!.”

“Mucize olması için konuşması mı gerekli? Oysa va­r olması yeter demiştin!.”

“Var olması yeter demiştim ama taş masanın üstün­de olacaktı!. Bu taş masanın altında!.”

“Masanın üstünde olsaydı iman edecektin değil mi?”

“Evet.”

“Anlaşıldı genç adam. Haydi, yatalım artık. Allah (c.c.) neden iman etmediğini sorarsa, taş masanın altın­daydı dersin!..”

Mehmet Alagaş
Taş / İnsan Dergisi Yayınlarıintiharin-esigine-gelmek

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page