Cemil Kavukçu, Öykü

Erik Zamanı

Cami avlusundaki çeşmeye ağzını dayayıp kana kana su içti. Hava sıcaktı. Çok sıcak. Vanayı bütün gücüyle sıktı ama kapatamadı, ip gibi ince bir su akmakta inat ediyordu. Musluğun çevresinde dönüp duran sarı arıyı izledi bir süre. Arı konup konmamakta kararsızdı. Sonunda kondu. Gözlerini kısıp arının inip kalkan bedenine baktı. Ramiz olsa hemen öldürürdü. Bal yapmazmış bunlar, öyle demişti. Eşekarıları. Yani eşeklere mi konarlar? “He,” demişti, “senin gibi eşeklere; hem konarlar hem sokarlar.”
Yüzünü soluk okul önlüğünün koluna sürttü. Ne zaman karne alacaklardı?  Ne zaman önlüğünün cebinde kitaplarını, defterlerini taşımaktan kurtulacaktı? İşte yaz gelmişti, ne zaman kapatacaklardı okulu? Torba gibi kocaman cebinden çok utanıyordu. Kimsede böyle bir şey yoktu.
“Yırtıcam bu torbayı,” demişti bir gün annesine, “hem de Katana’nın çakısıyla.”
“Hele bir yırt,” demişti annesi, “baban eşek sudan gelinceye kadar döver seni. Kaç kere söyledim sana, Katana’yla, Sıkıntı’yla, İhsan’la arkadaşlık yapmayacaksın diye. Bu yaz sokaklarda sürtmek yok zaten, babanın fırınında çalışacaksın, hayatı öğreneceksin. Büyük amcan gibi olursun yoksa…”
“İyi” de, demişti “herkes çantayla gidiyor okula.”
Annesinin cevabı kesindi:
“Kıymetini bilseydin çantanın.”
Herkes dalga geçmişti. “Bu ne lan,” demişti Ramiz, “beygir yemliği gibi.” Katana, Sıkıntı, İhsan falan hep gülmüşlerdi.
“Hani tahta çantalarımızı tokuşturuyorduk ya,” demişti Ramiz’e “hani benim çantam parçalanmıştı ya, işte o zaman annem yemin etti; okul bitene kadar çanta manta yok.”

Dondurmacının sesi. Sokağın başında, elektrik direğinin dibinde. Bağırırken “dondurma” demiyor da başka bir şey söylüyor; ama herkes onun dondurma sattığını anlıyor. Hiç parası yok. Artık annesi harçlık vermiyor. Çocuğa para verip şımartmak çok tehlikeliymiş. Al işte büyük amcası! Dedesi onu o kadar şımartmasaymış ziyan olup gitmezmiş o da. Evde her şey önüne konuyormuş, para da nesiymiş… Dondurma var mı evde, gofret var mı, sakız var mı? Yok.
Arabasını güçlükle itiyor; hem  hava sıcak hem dondurmacı zayıf. Gidip arabayı itmesine yardım etse bedava dondurma verir mi? Terzi Cemile Teyze’nin evinin önünde durup yeniden bağırdı. Çırak kızlara duyurmak istiyor sesini. Kimseye bedava dondurma koklatacak göz yok bunda. Pencerenin tülü aralandı. Üç dört kız başı göründü. Gülüşüp itişiyorlar. Dondurmacıya beklemesini söylediler. Sokak kapısında ağzında çiklet, ayağında takunyalar. basma entarili bir kız çıktı. Öbür  başlar pencerede. Bisikletleriyle bu sokaktan çok sık geçen, geçerken de bu evin önünde zillerini ya da pilli düdüklerini öttüren delikanlılardın hiçbiri yok ortalıkta. Belki sıcaktan. Dondurma almaya çıkan kız da işi ağırdan alıyor. O çocuklardan biri geçsin de onu görsün istiyor. Dalgası var. Hepsinin var, biliyor. Dört külah dondurmayı iki eliyle tutan kız, takunyalarını tıkırdatarak içeri girdi.
“Lan Miskoye, burada ne yapıyorsun?”
Dönüp baktı, Ramiz ile Katana.
“Hiiç” dedi. “Okula mı?”
“Ne okulu oğlum, daha erken. Katana’ylan erik çalmaya gidiyoruz. Sen de gelir misin?”
“Ya okula geç kalırsak?”
Katana gururla saatine baktı. “Kalmayı” dedi. “koşa koşa gider geliriz, erikleri de senin heybene doldururuz.”
Başını kaşıyor kararsız.
“Yürü lan.” dedi Katana Ramiz’i kolundan çekerek. “Miskoye korkuyorr.”
“Ne korkması! Heybeye erikleri koyunca kitapları defterleri ne yapacağım diye düşünüyorum.”
“O kolay ben taşırım.” dedi Katana.

Cami avlusundan koşarak çıktılar. Ramiz, Katana’dan da büyüktü. Kocaman bir kafası, iri iri elleri vardı. Okul önlüğü beline geliyordu. Yaka takmadığı için Naci Bey birkaç kez kocaman kafasına tahta cetvelle vurmuştu. Ama asıl avuçları iyi tanıyordu o cetveli. Onca sopayı yerdi de yine bildiğinden şaşmazdı. Saçları hiç uzamıyordu Ramiz’in, çünkü babası her hafta düzenli olarak kardeşleriyle birlikte tıraş ediyordu onu. Oğlan çocuğunda saça hiç dayanamıyordu. Uçları yukarı doğru bükülmüş, koç boynuzu gibi bıyıkları vardı babasının. Kasketi düşecekmiş gibi yan dururdu başında. Onun ıslığının hangi amaçla çalındığını anası da, Ramiz’de, kardeşleri de, öküzler de, sarı köpekte bilirdi. Islık kime çalınmışsa o koşardı. Sınıfta en arka sırada otururdu Ramiz. Çünkü ondan uzun boylusu yoktu. Ne okulu severdi ne de Naci Bey’i.  Ama okuma yazma öğrenecekti. Babası bunun askerlikte cezasını çok çekmişti.
Çayırlığa çıktılar. Koşmaktan soluk soluğa kalmışlardı.
“Şimdi erik zamanı,” dedi Ramiz, “nah böyle  olmuşlar.”
“Korucu var mıdır?”
“İyice kollarız” dedi Katana, “yoksa dalarız”.
Bir mısır tarlasına girip boydan boya koşarak geçtiler. Erik ağaçları ile aralarında bir hendek engeli kalmıştı. Gerilip atladılar.
Korucu yoktu.
Katana, Ramiz’in sırtına çıktı.Ağacın gövdesinin çatallandığı yerden kavrayıp ayaklarının yardımıyla tırmandı. Ramiz ilk sıçrayışta  aynı  yere tutundu. O da kendini yukarı çekti. Miskoye aşağıda kalmıştı. Onların dallardan yolup attığı erikleri torbasına dolduruyordu.
“Bu kadar yeter” dedi. İnin de gidelim artık.
Duymuyorlardı. Erikler başlarını döndürmüştü.
“Hadi lan! Zil çoktan çalmıştır.”
Korkmaya başlamıştı. Dalların hışırtısından başka ses gelmiyordu. Neden sonra Katana ağaçtan süzülüp aşağı atladı. Önlüğü ile atleti sıyrılmış, karnı görünüyordu. Üstünü topladı. Saatine baktı. Ramiz hala ağaçtaydı.
“Hadi lan geç kaldık Naci Bey’den dayak yiyeceğiz.” “Tamam” diye seslendi Ramiz. Bir dala tutunup bir süre sallandı. sonra da pat diye aşağı atladı.
“Hadi koşalım!” Koşmaya başladılar. Hendekten atlarken Miskoye’nin ayağı kaydı. Düştü. Pantolonu dizlerine kadar ıslandı.
Okula soluk soluğa geldiler. Arka bahçede kimse yoktu.
“Sopa yiyeceğiz” dedi Miskoye.
“Yemeyiz.” dedi Ramiz. “Önce ben girerim sınıfa, öğretmenim derim. öğlende tarlaya babama yemek götürdüm onun için geç kaldım.”
“Eee sen tarlaya yemek götürdün biz ne yapacağız?”
“Lan tamam sizi de kurtaracağım,  var mı öyle kalleşlik. Öğretmenim diyeceğim köpeklerden korktuğum için Miskoye ile Katana da benimle geldi”
“Katana deme!”
“Tamam demem İbrahim’le Muharrem derim.”
“İnanır mı?”
“İnanır.”
“Üçümüz birden girsek” dedi Miskoye, “sonra bunları anlatsan…”
“Karıştırma” dedi Ramiz.
Sınıfın kapısını tıklattı. Miskoyenin kalbi öyle bir çarpıyordu ki göğüs kafesine sığmıyordu.
Naci bey şu sayfadan şu sayfaya kadar okuyun demiş sınıfta bir uğultudur gidiyor.
Ramiz biraz daha güçlü vurdu kapıya.
“Giir” diye gürledi Naci Bey.
Ramiz sınıfa girdi. Başını önüne eğip kapının önünde dikildi.
“Nerdeydin?”
“Öğretmenim babam tarlada çalışıyordu..”
“Geeeç.” dedi gözlerini kapayıp başıyla sınıfın arka sıralarını göstererek.
Ramiz hala anlatmakta diretiyor:
“Evde yemek götürecek kimse yoktu öğretmenim sonra annem bana…”
“Geç geç” dedi Naci Bey eliyle sinek kovar gibi yaparak. Ramiz yerine oturuncaya kadar da gözlüklerinin üstünden onu izledi.
O ara kapı yeniden tıklatıldı. Naci Bey ellerini göğsüne çaprazlayıp yüzünü buruşturdu. Canı sıkılmıştı.
“Giiir” diye gürledi.
Katana içeri girdi. Başına gelecek her şeye hazır bir duruş aldı.
“Nerdeydin”
“Öğretmenim Ramiz’in  babası tarlaya…”
“Başını kaldır! Hah şöyle yüzüme bak ta konuş. Ne Ramizi?”
Bu arada Ramiz arka sıradan ayağa kalkmış, arkadaşını savunmaya hazırlanmıştı.
“Ramiz’in babasına yemek götürdük” dedi Katana duyulur duyulmaz bir sesle.
“Kendi götüremez miymiş?”
“Götürürmüş de öğretmenim… Köpekler varmış… Ramiz, beraber gidelim dedi elimize de sopa aldık…”
Naci Bey dik dik baktı Katana’ya sonrada gözleriyle sıraları gösterdi. “Yutmadım ama bu seferlik geç otur yerine” demek istiyordu. Katana başı önünde yerine doğru yürürken Ramize kaçamak bir bakış attı. Naci Bey hala sınıfa bakıyordu. Sinek uçsa vızıltısı duyulacaktı.
Kapı yeniden tıklatıldı.
Naci Bey masaya öyle bir vurdu ki ön sırada oturan kızlar “hiiii” diye bağırıp yerinden sıçradılar.
O anda Ramiz de Katana da her şeyin bittiğini anladılar. Naci Bey gözlüklerini çıkarıp ceketinin ön cebine yerleştirdi. Tahta cetvelini aldı.
Ramiz yerinden kalkmış Naci Bey’in yanına kadar sokulmuştu.
Kapı bir kez daha tıklatılınca Naci Bey iyice sinirlendi. Büyük adımlarla yürüyüp sertçe açtı kapıyı. Karşısında pantolonunu dizlerine dek ıslanmış önlüğündeki torbası yeşil erikle dolu İbrahim dikiliyordu.
“Nerdeydin?” diye bağırdı.
O arada geri dönüp olanları anlatmaya çalışan Ramiz’in kafasına indirdi tahta cetvelini.
“Hemen geç yerine otur! Sana değil ona soruyorum. Nerdeydin!”
İbrahim hazır ola geçip kollarını iki yana birleştirdi. Ezberlediği şiiri okuyan biri gibi gözlerini yumup başını yukarı kaldırarak:
“Erik çalmaya gittik öğretmenim,” dedi.

Cemil Kavukçuerik-calmaya-gittik-ogretmenim

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page