Şiir Gibi, Zehra Betül

Yedi yaşındaki oğlumun uyumadan önce sohbet etmek gibi bir alışkanlığı var. Daha doğrusu uyumadan önce gevezeliği tutuyor. Muhtemelen uyumak istemediği için yapıyor. Ama uykudan önce onun acayip sorularına cevap vermek, uykuya direnişini  ve konuşmaktan yorulup gözlerinin yavaş yavaş kapandığını  seyretmek benim için de güzel bir alışkanlık haline geldi. Dün geceki sohbetimizde, tatile gitmekten, denizden, havuzdan, nasıl yüzme öğrendiğinden, bahçeli ev hayalimizden bahsettik uzun uzun ve heyecanla. İzinlerimiz iptal olduğu için askıya aldığımız tatil planımızla ilgili dua etti önce, ‘’Allahım nolur annemin izinleri açılsın’’ diye. Sonra birden bire ‘’Anne darbe gecesi ben çok uyandım yanına geldim di mi?’’ dedi. Nerdeyse onbeş gündür gündemimizde ‘’darbe’’ olmasına rağmen onun küçük sesinden bu sözcüğü duyunca irkildim. Evet o gece çocuklar alçaktan uçan f16ların ‘’sonic’’ ses patlamalarından çokça uyanmışlardı fakat sabah uyandıklarında hatırlayacakları kadar bilinçleri açılmamıştı çok şükür. Ayrıca, olup biteni, elimize bayrağımızı alıp sokağa çıktığımızda ‘neden’ diye sorduğunda şöyle anlatmıştım: Kötü adamlar ülkemizi ele geçirmeye çalıştı ve biz de ülkemizi korumak onlara vermemek için sokağa çıkıyoruz. Ama darbe dememiştim. Gerçi duymaması mümkün değil niye şaşırıyorsun ki dedim kendi kendime. Neredeyse onbeş gündür evde başka konu konuşmuyorduk. Aman çocuklara yansıtmayalım gibi bir kaygıyı duyamayacak kadar stresli ve üzgündük. Hatta ‘’Anne ben yaramazlık yaptım diye mi üzüldün’’ diye üzerine alınıyor, gelip gidip boynuma sarılıyordu, o yüzden bir şeyin farkında olmadığını düşünüyordum. Kendime kızdım, çocukların yetişkinlerden daha kuvvetli hissedeceklerini ve anlam veremeseler de daha fazla etkileneceklerini hesap edememiştim. Çünkü şunu da biliyordum, çocuklar oyun oynarken, başka şeylerle ilgilendiğini sandığınız zamanlarda aynı anda kulaklarının birini dikkatlice size verebiliyorlar. Sorusunu geçiştirdim. Hadi artık uyuman gerekiyor, çok gevezelik ettik filan dedim. Bir süre sessizlik oldu, gözkapakları  yarıya düşüp uykuya geçeceği sırada tekrar ‘’Anne!’’ dedi. Onun anne deyişinden gelecek sorunun zorluğunu tahmin edebiliyorum artık.  ‘’Anne, siz ölüp cennete gittiğinizde beni de yanınıza çağırırsınız değil mi? Beni de çağırın.’’Sesi titreyerek devam etti: ‘’Anne çok korkuyorum senin ölmenden’’ Ve sıkıca sarılıp ağlamaya başladı. Onu teskin etmek için, arka arkaya bir sürü cümle kurdum. Uyumadan önce son söylediği şey: ‘’Anne sana sarılayım, sarılınca rahatlıyorum’’ oldu. Bir çocuk için kaygılarını korkularını dindirecek şey kelimeler cümleler değil, başını sıkıca yaslayabileceği anne-babasının şefkatli göğsüdür. Sımsıkı sarıldı, iç çekerek sakinleşti, nefes alıp verişi düzene girdi ve uyudu.

Çocuk ölümü ne bilsin. Çocuk ölümü ne anlasın. Çocuk annesinin, babasının sinesinden kokusundan kucağından ayrılınca onu ne rahatlatsın. O an yani oğlumun ‘’ölürseniz’’diye kurduğu cümlenin hemen ardından  aklıma tam onbeş gündür resimlerine rastladıkça içimdeki suları yükselten o çocuklar geldi. ‘’o gece’’ babalarının soluklarını kesip, göğsünden ayrı bıraktıkları çocuklar…

Onbeş temmuz ikibinonaltı gecesinin etrafında dönüyorum. Onbeş gündür dönüyorum.  Öfkeyle… üzüntüyle…  Söyleyeceklerim bitmedi. Yazacaklarımı yazamıyorum.

Geçmiyor.

Sanki…

kalbe yakın yaralarımın üzerine kuşlar yuva yapmış da, kapanmasına izin vermiyorlar gibi…

Geçmiyor.


Zehra Betülzehra-betul

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Deneme, Zehra Betül

Aşk kuvvetli bir duygu ve kuvvet gerektiriyor. Aşkın elinden kurtulmayacak iş yok. Sanırım ben o ‘’aşk’’ı kaybettim. Kısa bir süreliğine içimden aşk ve iştiyakın alındığını düşünmeliyim. Kısa bir süre diyorum ki, kendimden ümidi kesmeyeyim. Allahım ne çok ihtiyacım var. İlk listem şu olsun:

1. istemeyi istemek
2. istemek
3. ümit
4. güç
5. yeni güzel bir liste
6. aşk ile yeniden…

Bu sıralama değişebilir… Kafam karıştı. Önce belki de ümit ve güç istemeliyim.

Boş mu duruyorum sanki. Bana bugün yaşamak nedir diye sorsalar, ‘’hiç durmadan koşmak’’, derim. Yetişmeye çalışmak… Yetmeye çalışmak… Durup da kendine ‘’nereye koşuyorsun’’ diye soramayacak kadar hızlı koşmak… Ben bi yazarken kendime soru sorabiliyorum. Bu yüzden o harici listede ‘’yazmak’’ hep var. ‘’Mutluluk odası’’ demiştim ya…  İşte o odanın dört duvarında da ‘’fe eyne tezhebun’’ yazıyor. O odada okuyor, o odada yazıyor, düşünüyor, düş görüyorum. O odada musıki var, kamış var, simsiyah is mürekkebi var, şiir var, masal var… O odaya girebilmek için durmak lazım. Kilidi her zaman görünür olmuyor. Anahtarının dişlerinde ‘’aşk’’ yazıyor. 

Durmazsa ‘’kendiyle söyleşemiyor’’ insan. 

***

‘’Neden’’ sorusu tek başına bir isyan cümlesidir. ‘’Bu da benim payıma düşen imtihan’’ diye cevaplamaya çalışsanız da soruları, ayıklamaya çalıştığınız taşları birer birer yutmak bazen çok zor. Yürürken koşarken Allah ile konuşmak çok zor.

‘’Neden Sana yaklaşmama izin vermiyorsun’’ diye bitiriyorum cümlelerimi.

***

Mesela çocuklar her zaman güneşli sıcak yaz günleridir, ağlamaları bile yaz yağmuru gibi sevinçle gelir ve aniden buharlaşıp gider. Bazı insanların ise yaz ve kışları yoktur. Keskin/kesin hatları, ifadeleri, bakışları olmaz. Yine de berrak ve okunaklıdırlar. Bahar da işte o insanlardan. Hüzünlü fakat asla rahatsız edici ve yorucu değil. 

***

Bir çocuğu uykuya geçerken izlemek… Göz kapaklarının yavaş yavaş kapanmasını, uyumamak için direnirken yenilmesini ve yüzündeki tüm o güzel minik kasların gevşemesini… İşte bir süredir o geçiş anını dikkatlice seyrederek kendimi tedavi ediyorum. Çocukları uyurken seyretmek, üzerlerini açtılar mı diye kontrol edip yorganlarını örtmek,  her defasında onları koklamak hep yaptığım şeyler… Fakat o anın, yani o bir anlık melek dalgınlığının iyileştirici etkisini yeni farkediyorum. Ömerin yüzünde rengarenk bir masal okuyorum, Alinin gözleri şifalı bir ninni söylüyor.

***

Yani neden bu kadar önemli ki yazmak? Yazar değilsin, yoğun yorucu bir işin var, konuşarak kendini ifade edebiliyorsun ve konuşarak kendini ifade edebileceğin insanların da var. Çoluk çocuk eş dost ahbap tanıdık tanımadık onlarca yüz… Hepsiyle de konuşuyorsun, her biriyle de farklı farklı şeyler konuşuyorsun, anlatıyorsun… O halde ‘’yazarak’’ bu anlatma çabası niye? Yazmadığın zaman neden bu kadar ‘’eksik, dolu, taşacak, patlamak üzere, rahatsız’’ hissediyorsun? İşte! Aslında şu an, her zaman yaptığım gibi, neden yazdığımı ve neden yazmadığımı sorgulayarak bir yol açmaya çalışıyorum. Kendimi o kadar iyi tanıyorum ve bu sorduğum soruların cevabını o kadar iyi biliyorum ki! Fakat her seferinde bu soruları sorarak, cerrahların cerahati akıtmak için yaraya dokunduğu neşter gibi ya da ameliyat yerindeki dren gibi ya da su kaynağının yönünü tayin eden ve yeşerecek topraklara ulaştıran bir ark gibi, yol arıyorum… Yol açmaya çalışıyorum. 

***

Hiçbir zaman dört dörtlük hayatlarımız olmadı ve olmayacak. Bunu kabul ederek başlayabilirim konuşmaya. Her insanın doğar doğmaz başlayan bir hikayesi var. Kişisel hikayelerimiz, farklı farklı… Düşünsenize, dünya üzerindeki insan sayısı kadar hikaye, milyarlarca… Başlangıcı ve sonucu başka milyarlarca hikaye… Gördüğüm tanıdığım ve izlediğim hikayeleri kısmen biliyorum, kendi hikayemi de kısmen bilebiliyorum, geri kalanını bilmem imkansız fakat net ve emin olarak şunu söyleyebilirim ki, pür mutluluk diye birşey hiçbirimizin hikayesinde yok. Olsa burası cennet olurdu ve biz şimdilik dünyada ikamet ediyoruz. Bunu da kabul ediyorum. Niyetim mutluluk ya da mutsuzluk tarifi yapmak değil. Kimseye muhteşem mutluluk formülleri de vaadedemem. Sadece, dün gece uykumu kaçıracak kadar kafamın içinde dolaşan o iki kelimelik tamlamaya nasıl ulaşırım diye uğraşıyorum şu an. Bu kadar laf kalabalığının sebebi o iki kelime. Kestirme bir yol bulmaya çalışıyorum. ‘’Mutluluk odası’’ nın ne olduğunu, önce kendime anlatabilmek niyetim.

***

Tam uçurumun ucundan sonsuz bir boşluğa bakarken ve uçabileceğime kanaat getirmişken, Ferahfeza bir nefes ensemden yakalayıp savuruyor beni. 

***

Anne olmakla ilgili söylenebilecek bütün sözler söylenmiştir. Anlatılacak tüm duygu durumları anlatılmıştır şimdiye dek .. Tüm anlatılamaz ve anlaşılamaz güzelliklerinin yanısıra, hep söylediğim ve çok yoğun yaşadığım bir şey var ‘’Anne olmak, ömrünüzün sonuna kadar endişe etmek demektir.’’ Evet endişe… Saf, filtresiz, yoğun endişe…

***

Bu gürültüde kalbimi duyamıyorum. Başımı göğsüme doğru eğemiyorum, eğersem, kaldır kafanı, bize bak, bizimle konuş diyen binlerce göz var sanki. Bu kalabalık, bu gürültü, bu şehir, bu dünya, bir kalbimiz olduğunu hatırlamamıza ancak kendi istediği zamanlarda izin veriyor. Asri zamanlar… Yetişilmesi gereken yerler, yapılması gereken işler, bizzat dişi olduğumuz ya da dişlerin arasında ezildiğimiz çarklar… Fırsat kollayıp, gizli saklı kalbinizle söyleşirseniz onu yorgun ve dertli buluyorsunuz. 

Biz hekim milletinin ‘’taşikardi’’ diye seslendiği bir kuş vardır. Çırpınıp durur göğsün orta yerinde. Sesini duyurmak için…

***

Polikliniğin camından arka bahçeye bakıyorum.Birkaç meyve ağacı ve  hatırı sayılır miktarda toprak mevcut. Ağacın ve toprağın olduğu yerde kuşlar da konaklıyor. İstanbul’un kuşları, serçeler, kargalar, kumrular… Küçük bir bahçe bile yemyeşil bir köyün hayalini kurmaya yetebilir. Bazen billur bir akarsu ekliyorum o bahçeye. Isırganotları ve kır papatyaları… Hayal kuralım…

***

Ölüm demişken…



Bu yorucu ve üzücü günlerin biteceğine dair ümidim ve inancım var. Tuhaf. İnsan herşeye rağmen ümit edebilen bir varlık.

***

Sevdiklerimi yazmak istiyorum, vazgeçiyorum. Üzüldüklerimi yazmak istiyorum, vazgeçiyorum. Bir süre daha, içimde çarpışıp dursunlar…

***

…küçük hayatlarımıza ne çok şey sığdırmaya uğraşıyoruz’dur.

***

Ferahfeza ferahlık veren demekmiş. Ferah dinlemelerin, dinlenmelerin olsun. Zira yakinen bilmekteyim ki tababet sanatı tahsili ve icrası oldukça meşakkatli bir yoldur. Zaman zaman kendine nefes alacak pencereler açman gerekir.

***

Bir zamanlar şiire meraklı bir zat var imiş. Şiir okumayı çok severmiş. Güzel şiirler okur, şairlerine imrenir, keşke ben de şair olabilsem diye iç çeker durumuş.  Yaşı ortayı geçmiş bu zat, bir gün şair olmaya karar vermiş. Şiir yazma aşkıyla yanıp tutuşur olmuş. Fakat şair olabilmek için, şair bir mürşidin rahle-i tedrisinden geçmek gerekiyormuş. Müstakbel şair, kendine bir mürşid bulmuş ve şiir meşk etmeye başlamışlar. Şair hocamız talebesinin şiirlerini okur, kırmızı mürekkepli kalemiyle düzeltmeler yaparmış. Üstü çizilen mısralar talebe tarafından tekrar yazılır, tekrar tekrar meşk edilirmiş. Fakat ne yazık ki her seferinde, üzeri çizilen mısraların sayısı artarmış. Hoca, incelikli adam tabii… Bu şiir şiir değil, sen de şair değilsin diyemiyor. Şiir talebesi ısrarla şiir yazıp getiriyor, hoca da ısrarla kırmızı mürekkeple düzeltmeler yapıyor.  Bir gün yine yazdığı şiiri hevesle hocasına götürmüş, müstakbel şair. Hoca ne yapsam ne yapsam diye düşünürken gözü kırmızı mürekkep kovasına takılmış. Kalemi elinden bırakıp, şiir yazılı kağıdı mürekkep kovasına batırıp çıkartmış ve talebesine kıpkırmızı bir kağıt vermiş. Sonrasında ne olmuş bilmiyorum. Hevesli zat-ı muhterem şiir yazmaktan vaz geçmiş mi, kıpkırmızı şiirini yeniden yazmış mı… Şiir öğrenilir mi? Şiir nedir? Şair kimdir? Şiirin şiir olduğuna kim karar verir?

Bazen kendimi o yaşını almış şiire merak salan şair gibi hissediyorum. 

***

yani, ‘’ innallâhe meas sâbirîn’’

yani, biraz beklersek geçiyor.

***

Mesai bitimine doğru, eve gitmeden bu içimdeki sıkıntıyı nasıl atabilirim diye düşünürken, yürümeliyim dedim… Yürümeliyim… Çünkü, sokağa çıkıp yürüyünce, gerçek hayata dokununca işlerin yoluna gireceğine inanmam daha kolay oluyor. 

Bahar da yetmiyor bazen iyi olmaya Allahım!

***

-B. hanım niçin gelmiyorsun? Sorun ne?

-Doktor hanım, ben her ilaç yazdırmaya geldiğimde ilaçlarla ilgili bir sürü soru soruyorsunuz. Bunu niçin kullanıyorsun? Bu ilacın raporlu mu? Sanki ben ilaç kaçakçısı mıyım? Kendimi hırsız gibi hissediyorum……..

Anlattım. Hem de uzun uzun…

Helalleştik, ilaçlarını yazdım ve çıktı.

Sonra da çok şükür, Abidin amca ve Nursel teyze geldiler. Bana çikolata getirdiler…

Çabuk yoruluyorum bu aralar… Çok çabuk…

***

Sınanıyoruz. Yüzümüzün ve kalbimizin nereye baktığıyla… 

***

Fakat çocukların zihninde sözlerin ve nasihatlerin çok kalmadığını biliyorum. Çocuklar, görmeden, dokunmadan hissetmeden ikna olmuyorlar. Onları kandırmak kolay değil. Biliyorum ki, çocuklar etraflarında iyi insanlara dokunmazlarsa, “iyi insan” olmaları çok zor. Biliyorum ki “iyi insan” olurlarsa diğer herşey çok kolay. İyi insanlar olma ve iyi insanlarla karşılaşma içerikli dualarım var. Ve önce sevmek… Sevgi hatta aşk, bütün iyiliklerin besmelesi.

***

Yağmurun, karın, rüzgarın Sahibi, Mikailin Sahibi, büyük hüzünlerle, sıkıntılarla, kederle, dertle yerini hissettiren sonra minik sebeplerle aydınlanan, ferahlayan, umutlanan kalplerin Sahibi Allah’ım! Göğü de kalplerimiz gibi evirip çeviren, karartıp aydınlatan Allah’m!  Hani kar tanelerini senin meleklerin indiriyormuş ya yeryüzüne… Ayşe, o melekleri görmek istiyormuş, onlarla konuşmak istiyormuş… Daha dün söyledi… 

***

Bugünlerde biraz böyleyim, piyano ve viyolonsele yaslanıp, eski bir ilahiyi söylemeye çalışan caz solisti gibiyim, çiçeklerini döken menekşem gibiyim…

***

Hastalarla ilgili yazdığımda tedirgin oluyorum. monoklinik notlarının benim açımdan en zorlandığım kısmı budur. Tıp etiğini filan boşverelim, hastalarla aramızdaki sırları da boşverelim. Aslında tek önemsediğim onları satırlarımda gezdirirken onları rahatsız etmemek. İsimlerini değiştirsem de bu böyle… 

“Rabbim, kolaylaştır, zorlaştırma…”

Amin!

***

Dün Hüdayi amcanın oğlu, ilaç yazdırmaya geldi. Hüdayi Amca, evine girdiğim hastalarımdan. Bana bir not göndermiş. Parkinsonlu elleriyle yazdığı nottan sonra, son bir haftadır, canımı sıkan herşey anlamını yitirdi. Şikayetlendiklerim, alındıklarım, kırıldıklarım üzerine içime yazdığım sayfa sayfa mektuplar bir anda silindi. Ellerim henüz titremiyor, hatta güzel yazı yazmak için daha çok kalem alıyorum elime, kamış kalemlerim var, mürekkebim… O ihtiyar elden çıkan ve zor okunan çarpık çurpuk yazı üzerine, saçma sapan hırslarımız ve kibirlerimizle boşalttığımız hayatlarımızı iliştirmeliyiz. Ölüm mü büyük, şımarık arızalarımız mı?

zehra-betul

***

Şimdi mesela en sevdiğin yazar şair kitaplarını imzalayacakmış deseler, ki oluyor hala böyle şeyler değil mi, gidip kitap imzalatamam gibi geliyor. Sebebini bilmiyorum. Belki de okuduğumuz yazarların çok yakınına yaklaşabilir olduk, onları sanki daha iyi tanıyor olduk, belki hayal kırıklıklarımız oldu, ne bileyim… Şimdi hemen netleştiremedim, gerek de yok… 

***

Sakıncası yoksa, şiirin bir köşesine yaslanıp dinleneceğim.

***

İnsanların kalbini, samimiyetlerini, duyarlılıklarını ölçmek gibi bir gayretim hiç olmadı. Kalplerde olanı sadece Allah bilir. Kalpölçerim yok. Zaman zaman kendimi bile ölçemiyorum. İçimden geçenlerin samimiyetini sorgulayıp, kendimle kavga ettiğim çoktur. Yaptıklarımdan ve yapmadıklarımdan hesaba çekileceğim. Bu konuda Allah’tan hep yardım dilerim. 
Çok takipçi , çok okunmak, çok “kalp” almak gibi bir derdim yok fakat yazdıklarımı okumasını istediğim insanlar var.

Yazmak da bir çeşit hâl tebliğidir. Kötü söz söylemekten Allah’a sığınırım. Yazarken bazen içimde hain bir kibrin büyüdüğünü hissediyorum. İnsanız, arızalarımız var, beğenilmekten, güzel söz işitmekten hoşlanıyoruz. Allah Rasûlünün karşımızdakini övmekle ilgili topraklı tavsiyesini biliyorum. Ama sevdiğinizi söyleyin, dediğini de biliyorum. Allahın sevmediğine benzememek gerektiğini de… Yani böyle… Gizli ve açık kibirden de Allah’a sığınırım.

Bu kadar açıklamayı yapmayı canım istedi. Hastayım, burnumdan nefes alamıyorum, iki gündür uyuyamıyorum ve bu ağzımıza aklımıza geleni söylediğimiz yeni konforlu mekanlarımızdan çok bağımsız birebir dokunduğum kafa kırışıklıklarım ve karışıklıklarım var.

Şu an burayı kapatıp gidecek kadar bile önemsemiyorum. Siz de önemsemeyin…

Zehra Betül

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Baba Şiirleri, Şiir Gibi, Zehra Betül

mn-106

İlkokul birinci sınıfa giden bir çocuğun ne derdi olabilir ki… Öğretmen biraz fazla ödev veriyordur, kalemi zor tutuyordur, harfleri birbirine bitiştiriremiyordur, okulda bir arkadaşına canı sıkılmıştır ya da ne bileyim yaramazlık yapmıştır da annesi ceza vermiştir, babasına küsmüştür, kardeşiyle kavga etmiştir… Ne derdi olabilir ilkokul birinci sınıfa giden altı yaşında bir çocuğun…

Bu sabah babaannesiyle birlikte muayene olmaya gelen Mehmet altı yaşında, ilkokul birinci sınıfa gidiyor. Geçen hafta aşı olmuş, kolu şişmiş, boğazı ve kulağı ağrıyormuş, ateşi de yükselmiş. Babaannesi anlatıyor.

Mehmet, solgun biraz gülümsemiyor, benden korkmuyor muayene olurken, itiraz etmiyor, ağlamıyor, nazlanmıyor. Önden iki süt dişi düşmüş, yenileri çıkacak daha güzel dişlerin olacak diyorum gülüyorum, hiç tepki vermiyor. Babaannesi anlatıyor. ‘’Yemek yemiyor doktor hanım ama çikolata cipse hayır demiyor.’’

Benim de oğlum bire gidiyor biliyor musun diyorum Mehmet’e. ‘’Senin de öğretmenin çok ödev veriyor mu?’’ Yine babaannesi anlatıyor. Mehmet’le konuşamıyorum. Soluk ve halsiz… Bademcikleri şişmiş, kulağında da iltihap başlamış, ciğerlerinde bişey yok, antibiyotik başlayacağım bir hafta sonra kontrole gelin diyorum babaanneye. Mehmet’e de çikolata ve cipsi azaltmasını meyve yemesini söylüyorum, ‘’daha çabuk iyileşmelisin’’…

Babaanne anlatıyor. ‘’Dün tansiyonum yirmiye çıktı doktor hanım, o kadar çok ağladı ki Mehmet. ‘’ Hastalığına yoruyorum içimden, bilemem ki… Merak etmemesini, inşallah ilaçlarla düzeleceğini, düzenli kullanmaları gerektiğini filan söylüyorum yine. ‘’Tansiyon ilaçlarınızı hergün alıyorsunuz değil mi?’’

Babaanne anlatıyor. ‘’Dün misafirliğe gitmiştik Mehmet’le. İçerde çocuklarla oynuyordu. Arkadaşları koşarak yanıma geldiler. Mehmet camdan aşağı atlayacak diye bağırıyorlardı. ‘’ Fısıltıyla anlatıyor babaanne. Mehmet duymasın diye. Niye yaptın oğlum diye sormuş. Babasının yanına gitmek istiyormuş Mehmet. ‘’Babamın yanına gitmek istiyorum.’’ Fısıltıyla soruyorum, ‘’Mehmetin babası nerede?’’ ‘’Öldü’’ demiyor babaanne. Sağ avucunun üzerine kafasını yatırıyor gözlerini kapatıyor, yine fısıltıyla ‘’iki sene önce’’ diyor. Gözleri kıpkırmızı oluyor birden fakat ağlamıyor Mehmetin yanında. Arada dönüp Mehmetin başını okşuyor. Gülerek, çikolatayı cipsi az yesin di mi doktor teyzesi deyip bana dönüyor. Gözleri kan çanağı…

Bu sabah ilkokul bire giden altı yaşında bir çocuğu muayene ettim. Solgun ve mutsuzdu. ‘’Babamın yanına gitmek istiyorum. Camdan atlarsam ölürüm siz de beni babamın mezarının yanına gömersiniz.’’ demişti, bir gün önce onu pencerenin önünde yakaladıklarında. ‘’Ne yapalım doktor hanım?’’ diye soran babaannesine bir profesyonel(!) olarak söylemem gerekenleri söyledim. Fakat çok uğraşsam da Mehmet’in yüzünü güldüremedim.

‘’Yetimin başını okşamak’’ yetimi güldürmek yetimi mutlu etmek… Bitmek bilmeyen savaşlar, savaş coğrafyalarının yetim çocukları, çocuklar… Gülen çocuklar, ağlayan çocuklar, ölen çocuklar… Üç noktalı yerleri doldurmuyorum. Bütün gün doldurmaya çalıştım yapamadım.

Sadece…

İnsan ömrü uzun bir cümle. Noktadan önce cümle içinde kullanmamız gerekenler var. Yetim başı okşamak da onlardan biri…

Masamın üzerindeki şekerlikte şeker kalmamış. Çekmecemdeki balonlar bitmiş.Biliyorum Mehmetin bir balon ya da şekerle halledebileceğimden büyük sıkıntıları var. Fakat şeker çikolata ve balonlar güzel başlangıçlardır.

Ben bugün hazırlıksız yakalandım. Mehmet odamdan bir kere bile gülümsemeden çıktı.

Zehra Betül

Kaynak: zbetulzehra-betülbabamin-yanina-gitmek-istiyorumbir-baba-yikilirsa-dunya-yikilir
Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Şiir Gibi, Zehra Betül

mn-103

Bir gece önce herşey çok net ve bulutsuzken sabah uyandığımda bu bulanıklık neden. Ruhumun güneşli, parçalı bulutlu, fırtınalı ve ya yağmurlu hava durumunu hangi meleğinin eline verdin Allahım. Sebepsiz yere yükselip kanatsız uçmaya başlıyorum, kollarım önce bir çift kanada dönüşüyor sonra birden felçli kuşlar gibi yere çakılıyorum. Hiç kanatları felç olmuş kuş görmedim, kuşların kalbine de felç iner mi? Hiç bir kuşun yere çakıldığını da görmedim, gösterme… Seninle aramızda mektuplar var, içleri ayna dolu. En güzel cevap yazan Sensin. Ben sabırsızım, öyle halketmişsin, kalbime dokunmayan cümlelerimi dinleme…

hamdolsun evrendeki dehşetten korkulardan
koruyana ki
çekip dizimizi karnımıza
toprağın geldiğimiz noktasına eğilerek yumuşaklıkla eserimizin içine bakarak
cennet hediyen cehennem benim eserim
hamdolsun hamdolsun dünyadaki dehşetten
koruyana ki
bize gizli kendisine açık nedeni
bir hüzünle korur parçalanıp giden özümüzü


Ve ben duruyorum ölümümün başında
Bana bu gece ölümüm gösterildi
Büyük ak saçlı başım
Dolunay gibi kaydı iki taşın arasına
Dört kutsal kelime duydum
Acz
Nasip
Rahmet
Ölüm

Cahit Zarifoğlu (Yaşamak)

Ödev yaparken, küçük ‘’e’’leri ve küçük ‘’a’’ları ‘’çok zor, yazamıyorum’’ diye ağlayan Aliemir’in, Senden istediği sabrı istiyorum.

Zehra Betül
Kaynak: zbetulzehra_betul

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Şiir Gibi, Zehra Betül

‘’Bilâkis biz, hakkı bâtılın başına çarparız da onun işini bitirir; bir de bakarsınız ki bâtıl yok olup gitmiştir. (Allah’a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size! Göklerde ve yerde olanlar hep O’na aittir. O’nun huzurunda bulunanlar, O’na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah’ı tenzih ederler. ’’ Enbiya /18-19-20

‘’Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler. ‘’ Nahl/ 61


Bismillahirrahmanirrahim.

Bu aralar diye başlayan cümleler kuracağım.

Zaman dilimi olarak ömrümün hangi kısmındayım bilmiyorum. Bu belirsizlik içimdeki bazı şeyleri öldürürken bazı şeyleri de diriltiyor. Bu aralar yıkılmış, yenilmiş, huzursuz, yorgun ve aşırı endişeli hissediyorum. Yenilgim kime karşı bilmiyorum, kimle savaşım, muhatabım kim… Yıkılacak kadar dert yok sırtımda, neden bu kırık döküklük, bu kırgınlık. Huzursuzluğumu açıklayabilirim kendime belki, yorgunluğum zaten kronik… Öyle ki bu hali toparlayıp, toparlanıyor önüme çıkan ilk engelde takılıp düşüyorum. Hadi başa saralım…

Hiçbir şey yazacak, hiçbir şey anlatacak mecalim yok. Hiçbir söylediğim bir yaraya merhem olmayacak. Bu aralar, sanki ne söylesem anlamayacak insanlar. Bu aralar bardak boş, bardağın yarısını doldurup bir müddet dolu kısma bakıyorum sonra bardak kırılıyor. Yeni bir bardak alıp tekrar yarısını dolduruyorum, sonra tekrar, sonra tekrar… ümidim de böyle seyrediyor bu aralar.

Hastama ne şikayetin var diye soruyorum, ‘’Canım ağrıyor doktor hanım’’ diyor. Canı ağrımayan var mı, diyorum. Onsekiz yaşında, daha fiziksel gelişimini tamamlamamış, sokakta top oynayıp en büyük isyanını, ergenlik nazlarını akşamları annesinin dizine döken çocuklar gelip, askerlik için sağlık raporu istiyorlar. Askerliğe elverişlidir yazıp nasıl altına imzamı atayım, diyorum. Çocuklar bütün yaz evde hapistiler, biraz hava alsınlar, denize girsinler kemikleri güneşe doysun büyüsünler diye tatile götürüp, deniz kenarında eğlendirip döndüğümde kıyıda ölü yatan yavrunun ıslak fotoğraflarını görüyorum. Kalbim çok yoruldu diyorum. Kalbim çok yoruldu.

Geçenlerde küçük oğlum ömerefeye bir sebepten kızıyordum. Yapma diyordum. Önce başını yukarı kaldırdı, sonra iki elinin iki işaret parmağını… ‘’Gökyüzü’’ diye ağlamaya başladı. Bazen ömerefenin o an yaptığı gibi, gökyüzüne bakıp konuyu değiştirmek istiyorum.

Biliyorum, dünyadaki kalbi yorgunluklarımızın ‘’ebedi istirahatgah’’ da çok tatlı bir dinlencesi var. Eğer her yorulduğumuzda bunu hatırlarsak ve ferahlatan, gönüle su serpen fırsatları kaçırmazsak. Huzursuzluğun da yorgunluğun da ümitsizliğin de şifası elimizin kalbimizin ulaşabileceği yakınlıkta. Biliyorum.

Fakat bazen, dünyanın kalbime doldurduklarını nereye boşaltacağımı şaşırıyorum.

Mutluluk odası demişim. Evet var öyle bir oda. İyi ki var. Çok şükür… Şu an elimde yeni pırıl pırıl bir bardak var. Önce bardağı dolduracağım ve billur bir suya bakıp yazacağım mutluluk odasını.

Zehra Betül
zbetulof_bile_demeyiniz

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Deneme, Zehra Betül

Bizim derdimiz bize yetiyor da, keşke bir bülbül olaydı şurda, ötme demezdim…

Bir ara kapıya çıktım, Suriyeli kadını ve o eski-püskü arabadaki bebeğini gördüm, kadının yüzündeki şaşkınlık ve mahcubiyetini, kızaran yanaklarını, müdahale etmek istedim ama yapamadım. Bu da benim ayıbım olsun.

Tam o sırada Kemal Sayar’ın ”merhamet”le ilgili bir yazısını okuyordum. O kadının sınandığını ve merhamet bahsinden kaldığını düşündüm. Allahu alem tabii… Ama müdahale etmediğim için hala kendime kızıyorum.

Olan bitene içimiz yanıyor ya, hani her fırsatta zalimi kınayıp mazlumun yanında oluyoruz ya, ve her defasında elimiz ulaşamıyor diye hayıflanıyoruz ya… İşte Allah mazlumu kapımıza getiriyor. Bize merhamet ve iyilik için fırsatlar veriyor. Bu hepimizin imtihanı.

***

Bu dünyada, bir çocuk tarafından koşulsuz sevilmek kadar büyük hediye olabilir mi.

***

Ali, ilk gelişinde, uzun uzun duvardaki eserleri incelemiş ve aralarından en büyüğü parmağıyla işaret edip:

-Anne, bu tabloların efendisi mi? diye sormuştu.

O günden beri o tablonun adı, ”tabloların efendisi” kaldı.

Geçen gelişinde de hocanın masasında duran eski radyolu kasetçalar, eskiden teyp de derdik, dikkatini çekti.

-Anne, bu ne?

Radyonun ne olduğunu bilmemesinin bir zararı yok da, asıl dijital herşeyden haberdar olmaları rahatsız edici.

***

Hep söylüyorum. Hayal kurmak bir çeşit dua etme şeklidir. Hayaller samimi, kuvvetli, şiddetli dualardır. Ayrıca oturduğum yerden istediğim uzaklığa yolculuk yapabilmemi sağlar. Gerçeğe döndüğümde gözümü açtığımda yüzümde bir gülümseme kalbimde de hafifleme hissediyorsam, hayalleri ilham Edene neden şükretmeyeyim.

***

mn-69

İncinsen de incitme. Kırılsan da kırma. Yorulsan da yorma. Bunlar insanın elini kolunu fazlasıyla bağlayan sözler değil mi? İnsanın içindeki canavarı çileden çıkartan sözler… Öfke ve kendine yapılana şiddetle cevap verme güdüsü, içimizde dönüp duran, herşeyi parçalayan sevimsiz bir tazmanya canavarına benziyor. Kendi kendimize ve onu dışarı saldığımızda etrafımıza zarar veren bir canavar. Onu öldürmenin yolları var. İster nefes egzersizleri yapın ister gidip abdest alın. Allah rasulü, hayat rehberim demiş ki, öfke şeytandandır, şeytan ateştendir, ateşi su söndürür… Sonra ayaktaysan otur demiş… Kızdığınızda ”susun!” demiş…

Çünkü, Allaha sığındığımızda, sustuğumuzda ve oturduğumuzda düşünmek için kendimize fırsat vermiş oluyoruz. aslında öfkelendiğimiz mevzunun ne kadar gereksiz olduğunu görüyoruz. Ve ne kadar kibirli olduğumuzu…

Mesela çevreme bakıyorum, menekşem açmaya devam edecek gibi, tomurcuklar biraz daha canlanmış, dolgunlaşmış. sonra bir klasik kemençe bir balkan ezgisi açıyorum hafif sedatif, sonra yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum…

Mesela son günlerde beni sevindiren ilk üç şey neydi diye düşünüyorum. İki aydır geçemediğim hat dersimi geçişim, yeni dersimi alışım, Ali ve Ömer’le ilgili birkaç şey, Geçen gün çok zorlandığım bir işte beklenmedik şekilde O’ndan yardım almam…

Yani geçiyor…

***

Göz her zaman yanılır fakat ”kalp” yanılmaz. Bu yüzden kalbi sık sık yoklamak, arada bir nasılsın diye ona hal hatır sormak, kirini pasını temizlemek gerekir.

***

Bazen de hiç tanımadığım biri yanımdan geçerken sessizce selamun aleyküm diyor. İşte bu çok kıymetli. Hem ”selam” sünnetini ve geleneğini uygulamış oluyor hem de beni sevindirmiş oluyor üstüne insanlara tanıdık tanımadık herkese selam verme cesareti veriyor. Hayatlarının bir ucundan birbirine dokunan insanların bu çarpışmalarının rastlantısal olmadığından eminim. Karşıma çıkan insanların, polikliniğe gelen ve evlerine girdiğim hastalarımın, metroda yanyana yolculuk ettiğim yolcuların hatta gerçek ya da değil bir şekilde bu satırları okuyan insanların bile hayatıma dokunduğunu ve kimsenin figüran olmadığını düşünüyorum. Görüyorum da…

Evden çıkarken şemsiyenizi unuttuysanız, ve yağmur sizi incitmeden yağıyorsa, melekleri hatırlayınız ve Allah’la konuşunuz…

***

Soğuyan havaların,  Mikail’in, menekşelerin, rüyaların, hayallerin ve kalemin Rabbi’ne, Rabbi’me şükür ile… Ya Vedud…

İçimi daraltan, beni mutsuz ve huzursuz eden, kalbimi kıran tüm olaylardan ve insanlardan, dünyanın kötülüğünden, yolunda gitmeyen işlerden bahsetmeyeceğim. Böyle zamanlarda yazarak iyileşmenin yolu, etrafıma bakıp mutluluk sebepleri araştırmak ve onları ballandıra ballandıra anlatmak olabilir. Çoğunlukla işe yaradığını söyleyebilirim. İçimden gelmeyerek ve coşkusuz yazmaya başlayıp, yazının sonunda kendimi iyi hissettiğim, yorgun oturup dinç kalktığım çok tecrübem oldu. Bir süre bu niyetle yazacağım sanırım.

***

Doğar doğmaz başlayan upuzun bir rüyanın içindeyiz ve ölünce uyanacağız. Yani hepsi geçecek. Yani yaşadığımız herşeyin tabire ihtiyacı var. Yani yaşadığımız süre boyunca hem rüya tabircisi hem de rüya tamircisi olmayı öğrenmemiz gerekiyor.

***

Besmele… Bir türlü, ”mim” e uzanan ”sin”in kuyruğunun ölçüsünü tutturamıyorum. Ya çok kısa oluyor ya çok uzun. Geçen ders hocaya o uzunluğu sordum. Dedim: Hocam kaç nokta ya da ne kadar o uzunluk ya da o kadar olmak zorunda mı? Dedi ki: Levh-i Mahfuz’a kadar. Nasıl yani, dedim. Ama içimden. Eski alışkanlığım, çekingen öğrencilik. Bir soru sormadan on defa düşünürüm. Nasıl sorayım diye düşünürken hoca anlattı.  Peygamberimize (SAV) vahiy katipleri sormuşlar ‘besmeleyi’ neden o şekilde yazdıklarını… O’da şöyle cevap vermiş: ”Levh-i Mahfuz’da besmeleyi böyle gördüm.’

***

Hatıralarla muhatap olmayı seviyorum ve bazen yazmak olmazsa olmaz haline geliyor. Bazen de yazmak, hayatımda yaptığım en lüzumsuz işmiş gibi hissediyorum. Kişisel tarihimde kara delikler oluşuyor. O kara deliklerin yuttuğu günler anlar saatler kaybolmuyor. Aksine içimde sağa sola çarpıp dışarı çıkmaya çalışan kör kuşlara dönüşüyor. Ben nereden alıştım bu kadar yazmaya!

Yazmak ile alakalı bu iç dökmeden sonra nereden başlayacağımı buldum. Evet. Besmele ve şükürle başlamalıyım.

***

Harfleri koruyan melekler aşkına…
Yazmayı ve okumayı yeniden öğreniyorum.

***

Bizim derdimiz bize yetiyor da, keşke bir bülbül olaydı şurda, ötme demezdim…

***

Sabırsız, kavgacı insanları sevmiyorum. Böyle bir hakkım var değil mi?!

***

Sessiz çocuklar fotoğraflarının çekilmesine öyle mutlu oluyorlar ki… Aşıya ikna için fotoğraf kozunu koyuyorum ortaya… Bir aşıya bir fotoğraf… Resimleri çekildikten sonra sadece yanıma gelip kendilerine bakıyor ve tatlı bir tebessümle uzaklaşıyorlar . Resimlerinin çekilmesine bu kadar istekli olmalarına önce şaşırıyorum… Oysa ki ‘görüntü’ sessiz dünyalarına açılan tek kapı değil mi…

***

Çünkü, Mehmet sessiz adamlardan. Onun dilini bilmiyorum. Yanında gelen anlatır derdini mehmetin.

En son nişanlısına ve ona evlilik raporu düzenlemiştim. Sessiz bir kız ve sessiz bir adamın birbirlerine aşklarına, elleriyle ve gözleriyle nasıl konuştuklarına ilk defa şahit olmuş ve çok etkilenmiştim.

Mehmet ve Ayşe o gün evlilik raporu için gerekli tahlilleri yaptırmaya gelmişlerdi. Odadan çıktıklarında içerideki sessizliği delip geçen tuhaf bir ‘şey’ bırakmışlardı bana. Kuş cıvıltısı gibi, bahar çiçekleri gibi bir ‘şey’. pastel tonda huzurlu bir kaç renkten oluşan bir resim… Anlatabileceğimi sanmıyorum…

***

Twitter benim için travmatik bir yer. Yukarıdan aşağıya olup biteni seyrederken kendimi cehennemin tam ortasında hissediyorum. Ölüm haberleri, katliamlar, savaşlar, zalimler ve mazlumlar… Hepsi sanki bir film gibi canlanıp simsiyah bir yumruğa dönüşüyor, kalbimi tekmeliyorlar.

***

Şimdi bana nasılsın  ya da ne yapıyorsun diye soracak olursanız, ‘Bir ölünün yanından geliyorum. Ölümün başucundaydım az önce” derdim. Diyorum.

Bilmiyorum ki bunu nasıl formüle edebilirim. Farkında olmadan dünyaya sıkı sıkı tutunduğumuzda, birden yolumuza çıkan, yakamızı tutan, sarsan, titreten birşeyler oluyor sanki. Denizin yüzeyinde sırt üstü yatarken, tüm ağırlığımız sıfırlanmışken, bir girdapla denizin dibine inmek gibi, derinlerimizi kurcalıyor hayat.

Öleceğiz. Miadımızın ne zaman dolacağını bilmiyoruz. Hepimiz eninde sonunda öleceğiz. Bunu tekrar etmek, tekrar tekrar hatırlamak, hatırlatmak nabızsız, kanı çekilmiş, soluksuz ölümü yanımızdan ayırmamak kötü birşey değil. Hatta yaşamayı kolaylaştırıyor. Katlanmayı, tahammül etmeyi, sabrı, kötülüğü değil sadece iyiliği kolaylaştırıyor. Nasıl olsa öleceğiz dedikten sonra içimizi kemiren ve boşaltan tüm hırslarımızdan kurtulmuyor muyuz, suyun yüzüne tekrar çıkmıyor muyuz, hafiflemiyor muyuz?

***

Sokakta ölünce ”adli vaka” oluyormuşsun.

***

Konu kilit! Dilim kilit! Kapı kilit! Elim kilit! Ayağım kilit! Kıpırdayamıyorum. Üstelik kilitlerin anahtarları yok, beynim ve kalbim her zamankinden fazla çalışıyor. Beynim, gözlerim ve kalbim arasındaki  sinir ağı tıkır tıkır çalışıyor. Kapılar sonuna kadar açık… Kalbin seri halde ürettiği acı, sıkıntı ve üzüntü birikip gırtlağa dayanıyor. Orada da bir kilit!

İşte kilit kilit diye başladığım ve anlatamadığım şey tam olarak bu. Bazen o ateş dilimizi bile tutuyor, konuşacak derman bırakmıyor.

Neden?

Dört tane çocuk sahilde  oyun oynarken öldü…

Sonra bir bebek daha öldü…

Ölen çocuklara ve bebeklerin yerleri yurtları belli, cennette onlardan bize yer kalmayacak… Sanıyorum, ölen çocuklardan çok, geride kalan acı içindeki anne-babalarının yerine koyuyoruz kendimizi. Değil oyun oynarken hangi şartta masum bir çocuk öldürülebilir ki… İsrail asıl bombardımanı, seyredenlerin vicdanlarına yapıyor, ustaca…

ennetin çocuk nüfusu arttıkça, dünya üzerindekilere dair umudum azalıyor… Umudum, neşem, heyecanım hergün daha da azalıyor. Hayallerim azalıyor.

Böyle zamanlarda, katliam ve kötülük yıldönümlerinde, katliamlara şahit olurken tüm enerjimin tükendiğini hissediyorum ve beni heyecanlandıran şeylere zoraki de olsa tutunmaya çalışıyorum. Yoksa devam edemem.

***

Çocukların ceplerine güzel hatıralar doldurmalı. Çocukların hafızalarına güzel insanlar dokunmalı.

Çocukluğumdan, çocuklarımın çocukluğundan, cadde üzerinde dilenen kadının kucağındaki çocukların çocukluğundan, filistinli çocuğun, suriyede doğan çocuğun, doğu türkistanlı çocuğun, afrikalı çocuğun çocukluğundan ama en çok çocuklardan bahsedip duruyorum kendime dün geceden beri. İşte içimde böyle bir sürü çocuk konuşuyor.

***

Ufacık şeylere kolayca kırılabildiğim zamanlar oluyor. İnsanlarla ilgili beklentilerimi arttırdığım zamanlar daha çabuk kırılıyorum. Ben böyle davranmazdım dediğim durumlar, ben olsam şöyle davranırdım dediğim durumlar… Oysa beklenti biriktirecek vaktim olmuyor çoğu zaman. Kırgınlığım çabuk geçiyor, unutuyorum, kendi kendimi teselli edebiliyorum ve beklememeyi her defasında yeniden öğreniyorum. Geçiyor…

***

Bazı insanların yüzlerini hiç unutmuyorum, onların dokunup havaya bıraktığı ”şeyler” uzun süre zihnimde dolaşıp duruyor.

***

Bu sabah hızla ölü bir serçenin yanından geçtim. Durmadım.

Çaresini bulamadığım bir hızı var hayatın. Durup üzülmeye bile izin vermiyor.

Kalbi Allah’a çevirmek ne kadar zor… Oysa hızımı yavaşlatabilsem, etrafımda binalar, sokak tabelaları, sağımdan solumdan hızla geçen arabalar, olmasa… Asfalta değil toprağa basıyor olsam yavaş adımlarla… Şimdiye kadar kokusunu duymadığım ağaçlar, sesini duymadığım kuşlar olsa etrafımda…

İnsan, Allah’la kalbi arasındaki kirli şeyleri, yani şehri, yani dünyayı bir de kendini nasıl çıkartır aradan…

***

Kalp ile dua, hal ile dua, yürürken, otururken, konuşurken dua… Sadece dua değil, Allah ile konuşmak, dertleşmek, birşey istemeden, ”ne istediğimi biliyorsun, ihtiyacımı biliyorsun” diyebilmek… Ya Şafi! diye seslenmek mesela… Aliemir, ”Anne, Allah nerede?” diye soruyor ya… Ya da geçen gün : ”Anne Allah’la bi konuşur musun, ona sorar mısın?” demişti ya renkli bir oyuncak hakkındaki merakını… Yani, O’nu her an yanımızda ve bizimle hissedebilmemizin şartı başka ne olsa gerek… Ah yapabilsek… Kalp ölmeden, kalbe o dili öğretebilsek… Şapkasını takmadığım a’lardan özür dileyerek amin diyorum.

***

Bütün güzel şairlerin, kuş uçurdukları mısraları var…

***

Sırma teyze, hastalanmış bugün, geldi, muayene ettim, ilaçlarını verdim. Kimsesi yok biliyorum. Şikayet etmiyor, şükrediyor ama yaşlıların kırıklığı başka oluyor. Evlatlarının ölümüne yetişmiş ölmemiş anneler o kadar kırıklar ki…

Sırma teyze: ”Kimse yok!” dedi. ”Kimsemiz Allah!”

Kimsesizlerin kimsesi Allaha şükretmek için, kimsesiz çocuklara ve kimsesiz yaşlılara kalplerimiz gülümsesin… Amin!

Zehra Betül

Kaynak: zbetul

(Buraya kadar okuduklarıma dayanabildim, evlatlarının ölümüne yetişen Sırma Teyze’de iki damla gözyaşı döktüm. Bu defa şiir gibi değil de, ağıt gibi geldi.)

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Deneme, Hayali Cihan Değer, Zehra Betül

insan dokunduğu ölüleri hiç unutmuyor
Geçen gün sokağın ortasında dokunduğum ölümden sonra birşey farkettim. Dokunduğum ölülerin yüzünü asla unutmuyorum. Kalp masajı yaptığım o kadının yüzü hala gözümün önünde. İntörnken başında beklediğim adamın kolundaki çapa şeklindeki dövme ve dudaklarındaki morluk dün gibi… Gecenin bir yarısı Lalelide ölüm raporu düzenlediğim yaşlı adam da hafızamdaki mezarlıkta yerli yerinde duruyor. Anladım ki, insan dokunduğu ölüleri hiç unutmuyor. Ya şu önümüzdeki bilmem kaç piksellik ölüm fotoğraflarına da dokunsaydık… Ya dokunanlar… Ya sevdiğimiz birinin ölüsüne dokunmak…

Zehra Betül

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Deneme, Hayali Cihan Değer, Zehra Betül

şiir gibi ya hu!

Tıp-psikiyatri “yas”a ömür biçer. Der ki, ölülerinizin ardından en fazla altı ay üzülebilirsiniz. Altı aydan fazla süren yas, artık hastalığınızdır ve bizim sizi tedavi etmemiz gerekir. Bu matematiği, boşverelim. Zaten, “dünya” denen illetli mekanımız altı ayı doldurmamıza müsade etmiyor. Üstelik toplu ölümlerimizin üzerinde kirli gölgeler geziniyor. Ceset, toprakla toprak olup çürüyene kadar üzüntümüz geçiyor da, o kirli gölgeler ve ” kötülük” hiç bitmiyor. Asıl hastalık da bu!
*
Meğer mum çiçeğim küsmüş. Bugün bir hastamdan öğrendim. Öyle mazlum, sessiz, efendi duruyor ki… Anlamamışım ben.
*
Balkonum güzel güneş alıyor ve bir de aliyle ömerin tertemiz neşeleri var.
*
Bir de, karadut lekesi ellerden çıkmıyor…
*
mübarek yağmur! ismini sevdiğim melek! Bugün ne kadar kararsızsınız…
*
Bir süredir, kavgaya benzer hoş olmayan dialoglara şahit oldum. Çok anlamadım, baktım midemi bulandırıyor bu konuşmalar, ekranımdan siliverdim hemen…
*
Büyük bir sessizliğin başındayım sanki. Bir adım daha atsam, çocukluk rüyalarımdaki apartman boşluğuna uçacağım. İçimden sessizlikten başka birşey gelmiyor. Neden? Yağmurdan mı? Yine mi yorgunluk? Biliyorum yine geçecek. Geçmesini bekleyelim o halde… Mor tesbihim nerede…

Biraz susmaya gidiyorum, döneceğim…
*
Şehir insanına, yıldızlar ve gökyüzü her zaman uzak durur. Çünkü şehir insanı da alıcı gözüyle kafasını kaldırıp gökyüzüne şöyle bir bakmaz. Kendi hafızamı yokluyorum da… Gökyüzünü uzun uzun en son seyredişim, çocukluk yazlarımdan birine denk geliyor.

Büyük marmara depreminin olduğu gece… İşte bir de o gece hiç görmediğim kadar yıldız görmüştüm. Çünkü büyük ve korkunç bir uğultuyla şehrin bütün ışıkları sönmüştü. Arabaların alarmları çıldırmış gibi bağırıyor, herkes gecenin üçünde sokaklarda koşuşuyordu. Evimize yakın bir parkta günlerce sabahlamış ve hiç uyumamıştık. Yıldızlar, saklandıkları yerden çıkmışlardı, çekingen, sönük ve yine uzakta… Ama çok fazlaydılar… Kaydıklarını görmedim… Dilek tutmak aklıma bile gelmedi. Uzun uzun seyrettim sadece…
*
-Bi rahat bırakmıyorsunuz insanı!!!

-Ama anne! sen insan değilsin ki annesin!
*
televizyonun yokluğuna çok alıştık ve televizyon alsak mı acaba sorusu bile bizi ürkütüyor.

Eskiden insanların daha mutlu olmasının sebebi, daha az haberdar olmasıydı diyebilir miyiz? Yoksa dünya, kurulduğu günden bu yana aynı kötülükleri yaşatıyor üzerinde. Özellikle üst üste çocuk ölümleriyle ilgili izlediğim haberlerden sonra, sırtında çocuğunun minik tabutunu taşıyan babanın yüzünü, öfkeli ve acılı insanları gördükten sonra, bir süredir hiçbir suçu ve günahı olmayan çocukların acısı üzerinden siyaset devşirip acının bile bizleri farklı uçurumlara sürüklediğini gördükten sonra, umudumun biraz daha eksildiğini hissettim. Bugün umudumu tamir etmeye uğraşacağım.
*
Yazmak unutkanlığıma iyi geliyor.
*
Sadece bütün gece, soruların ve cevapların arasında Hz. Ebubekir’in bir duası kalbime, bir sağ ventriküle bir sol ventriküke sağlam tokatlar indirip durdu. Bu, sorduğum soruyu da verdiğim cevapları da iyice içinden çıkmaz hale getiren bir dua… Ne kadar doğru hatırlıyorum bilmiyorum, yanlışım varsa düzeltebilirsiniz:

”Allah’ım bedenimi öyle büyüt öyle büyüt ki, cehennemin tamamını kaplayayım ve orada başkası yanmasın!”

Tam o sırada rüyama tumblrdan biri girmişti. Geçtiğimiz haziran ”gezi” olayları sonrasında benimle yollarını ayırmayı tercih eden bir arkadaşım diyeyim. Hala kendisi için aklıma geldikçe hayır duası ederim. Niye rüyama girdi bilmiyorum… Acaba çok mu önemsiyorum bu, aslında hayaletten çok farkı olmayan siber alemi dedim kendi kendime… Eğer öyleyse, bu önemseme durumunu azaltmam gerek . Ölçüyorum tartıyorum, hızla akan hayatımın içinde, pazartesiyle cumayı göz açıp kapayıncaya kadar birleştiren hızın içinde, siber alemi de önemli kılan ve ona vakit ayırtan, rüyalarıma kadar sokulabilen şey ne bilmiyorum. Onu da piskoterapistler filan araştırsın. Kafamı çok yoramayacağım…
*
Aynı kır çiçekleri gibi zayıf narin ve dayanıksız bir sevinç… Biraz ümit var içinde… Biraz mutluluk…
*
…fakat ağaçlar çiçeklerini dökmeden bahçeye çıkmam lazım.
*
Hiçbir bahar ve hiçbir çiçek, dışarıda dönen dünyanın kötülüğünü, bu kadar tuhaf ve anlamsız bir çağın içinde ezilip duran kalplerimizi iyi etmiyor.
*
Biraz ölümden bahsedeyim mi? Zannediyorum, tüm olup bitene, öfkelendiğimiz anlayamadığımız hırslandığımız herşeye ceplerimizden birinde ölüm olduğu sürece katlanabiliriz. Bu yüzden sık sık ölümü hatırlamam gerektiğini düşünüyorum. Bir cebimde baharla beraber heyecanlanan yaşamayı ve sevinci, bir cebimde de ölümü sıkı sıkıya tutmaya çalışıyorum. Fakat bazen cepler eskiyip deliniyor… Tamir etmek gerekiyor.
*
”Ben yokum, beni karıştırmayın!” lütfen… Üzülüyorum…
*
İte kaka mutlu olup, ruh sağlığımıza palyaço makyajı yapıp idare etmeye çalışıyoruz… Sabah sevindiysek, akşamına sevindiğimize bizi utandıran kötülük… Bit artık!
*
Pencereyi açmalıyım… Menekşelerin başucunda güneşin doğuşunu beklemeliyim. Hava aydınlanır aydınlanmaz su isteyecekler benden… Kadife saçlı güzel çiçekler…

Akasya kokusu, havanın aydınlanmasıyla rengi siyahtan maviye dönen denizin kokusuna karıştı işte… Penceremin sağından ve solundan erguvanlar sabah selamı veriyor… Kumrular, benimle mi konuşuyor birbirleriyle mi?! Yine olmayacak bir yere kurmuşlar çalı çırpıyı. Uyarıyorum anlamıyorlar sakar kuşlar… Bi ara gizlice o ağaca çıkıp yuvayı düzeltsem mi?!
*
”Esselam Ey! her sözü ferman olan son Nebi!”
*
”Kalbe kaplumbağa kabuğu gerek… Kaplumbağalara kumrudan ödünç kanat… İsterim ki… Kaplumbağalar uçsun, kelebeklerin ömrü uzasın… ”
*
Karşınızda gülen bir insan olduğu zaman mecburen gülümsüyorsunuz. Gülmeyi, güleryüzlü insanlardan öğreniyoruz bence. Tebessümün sadaka olduğunu ve yüzümüzde mükafatı olan bir mimik kası olduğunu düşünürsek eğer, güleryüzlü insanları daha çok sevmeliyiz.
*
Bugün haftanın son günü. Odam dağınık, kafam dağınık, biliyorum ki şu yazdıklarım da epey dağınık. Toplamayacağım…
*
Dört yaşlarında, esmer, tombul yanaklı, zeytin gözlü sevimli bir çocuk. Onu tanıdıktan sonra istasyon caddesine her turlamaya çıkışımda gözüm onu arardı. O kadar çok sevmiştim onu. İnsanın yakasına yapışmaz, ısrar etmez, dört yaşında efendi bir çocuk. Gele gide onunla arkadaş olmuştuk. İlk tanıştığım zamanlarda sohbetlerimizden birinde, çocuklara muhakkak sorulan kutsal sorulardan birini Hasan Basriye de sormuştum. ”Büyüyünce ne olacaksın Hasan Basri?” Doktor, öğretmen, pilot, asker… gibi cevaplar bekliyordum tabii ki… Ben mesela o soruya kendimi bildim bileli ”doktor” demiştim. Hasan Basri, ” Büyüyünce Allah’a hakiki kul olucam” diye cevapladı beni büyük bir ciddiyetle. Şaşırdım, etkilendim, saniyelik bir afallama yaşadım. Kimbilir, belki nabza şerbet hesabı babası ya da annesi mi öğretmişti öyle cevap vermeyi. Politik bir manevra mıydı, bilemem. Ama dört yaşında bir çocuktan o an için hakiki bir hatırlatmaydı. Hem çocuklar yalan söylemezdi…
*
… büyük bir heyecanla önce mum çiçeğime sonra da kırmızışemsiye çiçeğime sordum:Ne olacak bu memleketin hali?! Kırmızışemsiye çiçeğime uzun zamandır dikkatli bakmıyormuşum ki görmemişim. İki tane kırmızı tomurcuk vermiş. Sevindim ve bunu cevap olarak kabul ettim. Sonra mum çiçeğine döndüm, ”pembe çiçeklerini, çocukluğumun kokusunu, çiçek balı tatmayı bekliyorum” dedim. Oralı olmadı. Aliemirin getirdiği krizantemler hala canlı gibiler, belki beni duymuyorlardır ama onlara da ”iyi dayandınız. aferin size!” dedim.
*
Dergilerin ilk önce şiirlerine bakarım hep. Aslında şiir okumanın daha zor olduğunu bilerek…Okurken satır aralarında kalbimi yerleştirecek yer arıyorum. Fakat bulamıyorum. Belki de bir şiir yazmalıyım diyorum, her defasında olduğu gibi. Kendi kendime vuracak ve sadece bana çarpacak bir şiir… Hep söylerim de, yazamam, yazsam da kendime bile çarpamam biliyorum. Biliyorum, ben şair değilim. Şu an cümlelerimi devrik kuruyor oluşum da hep bu şairlik hevesinden olabilir.
*
Ayrıca her sükut ikrardan değildir…
*
sana önemli bir sır vermek istiyorum.

hayallerimiz gökyüzünde ne kadar çok gezinirse bir meleğin kanadına takılma ihtimali o kadar artar.

hayaller ezber edilmiş dualardan daha kuvvetli dualardır.

oysa çoğumuz memur çocuğuyuz ve sloganları narin seslerimize yakıştıramıyoruz

ne söyleyeyim, ben arada bir kaçak sting dinliyorum, şiir yazıyorum filan

ne diyeyim, annemlere yalan söylüyorum ilk defa

ve aslında o kadar iyi biliyorum ki

içimdeki o kafiyesiz uyaksız şiirin yavaş yavaş öldüğünü… (iki ocak ikibinoniki)
*
Allaha sığınarak, dua ederek buraya geliyorum. Zihnim ve kalbim yorgun, bazen üzgün eve döndüğümde beyaz önlüğümü çıkartmam, üzerime yapışan tüm mikroorganizmaları temizlemem ve tüm yorgunluğuma rağmen gülümsemem, hatta biraz fazla neşeli olup çocuklarla oyun oynamam gerekiyor.Burada kadınların, özelde de çalışan kadınların genel olarak yaşadığı tüm zorluklardan, kırıklıklardan, yorgunluklardan bir çırpıda bahsedebilirim ama bu konularda hem şimdiye kadar söylenmedik söz kalmamıştır hem de isyana varan bir ruh halim şimdilik yok. Ne olursa olsun, sağlık ve huzur olduğu müddetçe bedenen biraz fazla yorulabilirim, sorun değil.
*
”Anne işi hiç sevmiyorum. Keşke çalışmasaydın. Keşke biz de buradaki kuşların evinde yaşasaydık!”
*
O eski koltuklarda oturup uzun bir hikaye dinlemek geçiyor içimden. Uzun hikayesi olan evleri seviyorum. Oymalı kadife döşemeli koltukları da… Annesine ”anacığım” diyen insanları da…
*
Hiç yaşlanmayacakmışız ve ya hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Kendi adıma konuşayım. Öyle yaşıyorum. ”Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, Yarın ölecekmiş gibi ahiret için…” dengesini kurmak ne zor.
*
İstanbul’un eski semti, eski evleri ve eski insanları… Doğduğum sokak hemen caddenin karşısında, hergün okuduğum ilkokulun yanından geçiyorum, elimde elifba cüzüyle yazları kapısını aşındırdığım çocukluğumun camisi de yolumun üzerinde. Herşeye rağmen, tüm hayallerime, hayallerimdeki ıssızlığa rağmen koskoca bir kalabalığa sıkı sıkı bağlanmam bu yüzden. Bu kocaman ve kirli şehir, her kaçmak istediğimde kollarımdan tutup yakalayan bir ebe sanki, sürekli koşuyorum, çok hızlıyım fakat o çok daha hızlı… Oyunum, beni sürekli sobeleyen bu şehirin kollarında bitecek sanırım.
*
Fillerin tepindiği çimenler, evinin yolunu kaybetmiş karıncalar ve minicik mavi mine çiçekleri… Yağmur servisi yapan meleklere şikayet dilekçesi yazıp veriyorlar. Altına imzamızı atalım, dedi.

Şair olmak istiyorum, dedi. Kumruların kalbine dokunacak şiirler yazmak… Deniz görmemiş pencere perdeleri ve aynı dalgayla kıyıya vuran ölü balıkların telaşından istiyorum. Şair olmak istiyorum…
*
Burayı, bu bloğu açma nedenim kendime vakit ayırmak, yeterince yorucu ve yoğun günlük hayatımda yazarak soluklanmak, edebiyatla, müzikle, estetik olan herşeyle kendi kendimi terapi etmekti.Açıkçası kimin beni takip edip etmediğiyle, kaç takipçim olduğuyla çok fazla ilgilenmedim. Ama tabii ki, buraya bir şiir bıraktığımda ya da bir hikaye yazdığımda bir şarkı mırıldandığımda birilerinin benimle ortak zevklerinin olduğunu bilmek, ortak zevkler üzerinden uzaktan da olsa ünsiyet kurmak güzeldi. Ortak zevkler, edebiyat ve sanat insanları birbirlerine yakınlaştıran, iyi hissettiren şeyler… Hayatımızda olması gereken şeyler… Şeyler işte…
*
Elbette, susuyor oluşum olan bitene dair fikrimin olmadığı anlamına gelmiyor. Fakat terapi maksatlı kullandığım hayatımın bu odasında fikirlerimi dillendirmemek gibi bir tercihim var…
Yarın öbür gün bir sabah uyandığımızda herşey normale dönmüş olduğunda, meseleler ve problemler bir şekilde (inşallah) çözülmüş olduğunda birbirimizin yüzüne tekrar bakmak istiyor muyuz?
*
Fesleğenlere elimizi sürmeyi sonra da kokusunu içimize çekmeyi unutuyorsak, çok zorsa herşey, herşey gerçekten çok zorsa, dolunaydan, tutulan aydan, aydedenin üzerinde saklı asık suratlı gölgelerden korkuyorsak, içdök(eme)me yazıları yazmak istiyorsak sürekli, fakat yazmıyorsak, cümleler kendiliğinden devriliyorsa, şiir çok uzaktaysa, en önemlisi burnumuzun dibindeki fesleğenleri koklamayı unutuyorsak…
*
Ali’yi ve zaaflarını keşfetmeye ve onu tanımaya başladığımdan beridir de yemek yedirme konusunda olduğu gibi şurup içirme konusunda da yeni yöntemler keşfettim. Şimdilerde:’ bak oğlum, bu şurup var ya! mikropların kafasına pat küt girişiyor, onlarla savaşıyor ve seni hasta eden mikropları yokediyor’ diye başlayan aşırı aksiyonlu birkaç cümleyle devam eden bir hikaye anlatıyorum ve Ali değil bir ölçek, bir şişe şurup içecek kıvama geliyor. Her iki yöntem de şiddet içerikli olduğu ve kelebekli şuruplu masalım hiç işe yaramadığı için üzgünüm.
*
Mesela içinde ali ve ömer geçen yazıları okurken mutlu oluyorum. Eskiyle şimdi arasında kocaman bir fark var ama. Bunları herkesin okuyor olması.
*
Beni uyandıran yağmur hızlı ve ince ince yağıyordu. Yağmurun sesi farklıydı. Asfalta, toprağa, betona ya da çatıdaki kiremitlere çarpma sesi değildi bu. Suyun suya çarpma sesiydi. Önce başımın döndüğünü sandım, midem bulanmaya başladı. Meğer gerçekten sallanıyormuşum. Cesaretimi toparlayıp gözlerimi tekrar açtım. Bembeyaz bir sandalda tek başımaydım. Kimse yoktu, kürek yoktu… Uzaktan cızırtılı bir akordeon sesi geliyordu. Bir de suyun suya çarpma sesi…

Sen Nehri’nin üzerindeymişim. Kimse söylememişti ama biliyordum. Daha önce görmemiştim ama tanıyordum.
*
Soluyorlar. Onlara şiir okudum, müzik dinlettim, çocukluğumdan bahsettim biraz. Sonra aliyle ömeri anlattım. Kahve bile ikram ettim almadılar, su kafiymiş. Aslında vadelerini doldurabilmeleri için toprağa sıkı sıkı sarılmaları gerek biliyorum ama bilmezden geliyorum. Pet şişeyi sevmemiş olabilirler ya da belki hastalardan biri yapraklarına mutsuzluk öksürdü. Yani çabucak soluyorlar. Az önce bi tanesi, gülün sağ tarafındaki nergislerden biri fısıldadı, çiçekçi dükkanlarını, parlak jelatin kağıtlarını sevmiyoruz ve biz zaten ölüydük, dedi. Tabii ki demedi, uyduruyorum fakat yine de soluyorlar.
*
Sakin olmaya çalışıyorum. Sakinleşmeye çalışıyorum. Bir bardak çay, birkaç tane büsküvi, birkaç ‘Lâ havle’… Odamın ışıklarını söndürdüm, nefret ettiğim floresan ışığını… Saat beşte buradan çıkıcam, önce Ali’yi, sonra Ömer’i alıcam. Her gün, her seferinde aynı şiddette beni gördüklerine seviniyorlar. Buna hiç alışmıyorlar yani… Ve sadece oyun oynamak istiyorlar. Muhtemelen onlar uyuyana kadar bin çeşit oyun oynayacağız ve Aliye masalını anlatırken sinirim ve üzüntüm geçecek fakat geçmezse sağlam bir şikayet mektubu yazacağım Allah’a… Allahım diyeceğim… Sana havale ediyorum…
*
Belli etmedim ama, sadece gülümsedim. Aslında hani biraz daha nazlasa beni, oracıkta dizlerine kapanıp ağlayarak herşeyi bir bir anlatabilirdim. Tabii ki tuttum kendimi, ilaçlarını yazdım ve gitti.
*
‘Bu da geçer ya Hu’ diyebilmenin birçok kimyasaldan daha gerçek olduğunu düşünüyorum. Çoğu psikiyatrik ve nörolojik bozukluğun da tedavi edilemez olduğunu öğrendim. Ve ”deli” leri seviyorum.

İnternet, sosyal medya ya da sanal alem, siber alem adına her ne derseniz deyin, insanlar hakkında fikir sahibi olabilmek için doğru yer değil. Mesela benle ilgili yapboz parçalarını burada birleştirmeye kalkarsanız ortaya şahane mükemmel bir tablo çıkabilir. Fakat bu tamamen ilüzyondur çünkü yeni varoluş mekanımız küçük ekranlarımızda, canımız ne göstermek istiyorsa onu gösteriyoruz. Karşılıklı kahve içip sohbet etmeden o yapboz tamamlanmaz.
*
…youtube’un ‘sizin için önerilenler’ diyerek önerdiği şarkılar bunlar… youtube’un bile beni tanıdığını ve gözetlediğini hissetmek, korkutucu. fakat şarkılar güzel… çok güzel…
*
Bir de bugün karda uçabilen bir saka gördüm. Çok güzeldi… Arka bahçedeki cılız ağaçlardan birinin dalına konup selam verdi ve gitti…
*
Kanatları ıslanmış sığırcık sürüsü, ağlayan böcekler, kozasını parçalayamayan kelebekler, göç edemeyen kumrular, keyifsiz İstanbul kedileri… Kimin kalbinde bir saçak altı bulursunuz?
*
Yeri gelmişken anlatayım. Mesela yaşadığım bana göre anlamlı rastlaşmalardan biri de Sylvia Plath ile ilgilidir. Hani içinde Sylvia geçen herşeye dikkat kesilirim de bu başka. Bilgisayarımda ‘müntehir şairler’ adıyla sakladığım bir klasör var. Neden var bilmiyorum. Ama uzun zamandır var. Klasörün içinde de neler neler var. Arada açar bakarım, eklerim, okurum, kopyalar yapıştırırım… Geçen yıl onbir şubat’tı, akşamdı, birden aklıma düştü, yine açtım ‘müntehir şair’ leri ve yine aklıma düştü başladım Sylvia’yı okumaya… Çocuklar uyumuştu ve muhtemelen yine tek başımaydım, evin ışıklarını azaltmış, tüm sesleri kısmıştım. Ve Sylvia’nın biyografisindeki o parantez içi ayrıntı gözüme çarptı. Sylvia, tam da aylardan şubatta, tam da onbir şubatta ölmüştü. Ürperdim…

Bu aralar böyleyim, tam da bir üstte, kaldığım ve çizdiğim satırlar gibiyim. Siz nasılsınız?
*
Tüm cami güvercinlerini kanatlarından öpüyorum…
*
…yolunun üzerindeki sarıklı mezar taşlarına selam vermeyi asla ihmal etmezdi.
*
Çocukların ninnilerden uzaklaşmaları, sonra masallara yaklaşmaları, sonra masallardan da uzaklaşmaları, büyümeleri işte… Hep çok hüzünlü… Bazen zaman dursun istiyorum. Oysa ninniler hep, ‘uyusun da büyüsün’ için…
*
Efendim! Bu hitabı bol ünlemli söyleyebilmek, kalpteki suların yükselmesi, kan akışının kan basıncının aniden değişmesi nasıl da zor…Avuçta kor tutmak gibi aynı… Öyle zor!

Kalp sesini tıp kitapları ‘lup’ ‘dup’ diye tarif eder. Lup dup lup dup ya da güp güp güp güp… ne farkeder… Kalbin çıkarttığı sesin bir anlamı olmalı… Eğer, dilimiz söylediğinde kalbimizin sesinde, renginde, dolup boşalmasında herhangi bir değişiklik olmuyorsa, o söylenenin ne anlamı var ki!

İşte öyle Efendim! demeli, diyebilmeli… Buraya bir amin!
*
Ama ben şair değilim… Ancak boğazıma diziliyor inci bir gerdanlık gibi şiir yapmayı beceremediğim tüm sözlerim..
*
İkibuçuk yaşındaki bir çocuğun yüksek binalar arasından gökyüzünü farketmesi ve dikkat kesilmesi bizlerin beceremediği birşey.
*
Kur’an öyle bir kitap ki defalarca okuyup görmediğiniz Allah’ın bir sözü birden görünür oluyor. Kur’an’ın insana nüzul sırası da değişiyor dolayısıyla. Kalbe inmeden ‘inşirah’ olmuyor mesela. Bu da onun gibi bir şey…
*
Allah da ‘deli’leri bizden daha çok seviyor biliyorum.
*
Şiirin ve şairlerin sonsuz olması ne güzel Allahım. Kelimelerin sonsuz permütasyonu var… henüz yanyana gelmemiş kelimeler var.
*
…bir sonraki aşamada hepimiz kelebek oluyoruz zaten ve dilediğimiz yöne uçuyoruz, tercihlerimizle başbaşa kalıyoruz…
*
‘la tahzen’ ile başlayan o ayet

yağmurla kalbime yeniden insin diye…

kalbe inmeli…

bekliyorum…
*
ondört asırdır değişen bi’şey yok Efendim…

hala çocuklar namazı oyun sanıyorlar. namaz kılanların secdesini kolluyorlar, sırta tırmanmak için…

ali, bu konuda oldukça başarılı, hiç düşmedi şimdiye kadar. ömer ise yavaş yavaş tutunup ayağa kalkabiliyor ama o da yakında öğrenir.

keşke diyorum, akşamleyin bize gelseniz Efendim… ali ve ömerle tanışsanız… akşam namazınızı bizde kılsanız sırtınızda aliyle…

keşke diyorum, akşamleyin bize gelseniz Efendim… doğum gününüzü birlikte kutlasak…
*
istanbulun göğünden yağan kar, apartman dairesinin pimapeninin ardından iki yaşındaki bir çocuğu ne kadar heyecanlandırabilir ki. tam o sırada ali heyecanla, annee baaak dedi. işaret parmağıyla karşı binanın bacasına konmuş güvercini gösterdi. yerinden doğruldu cama biraz daha yaklaştı ve bağırmaya başladı. kuuuuş düşeeeysiiiin! kuuuş düşeeeysiiin!

kuş düşersin!

şiir gibi ya hu!

Zehra Betül (Ali’nin ve Ömer’in Annesi)

Kaynak: http://zbetul.tumblr.com/

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Öykü, Zehra Betül

‘inna lillahi ve inna ileyhi raciun’

”Mustafa amca mahallenin şekerci dedesidir ve aynı zamanda şeker gibidir… Yusyuvarlak yüzü, küçücük gözleri, tombul yanaklarıyla, hep tebessüm eden haliyle Hulusi Kentmenden bile daha şirindir. Elinde şeker dolu poşeti ve yanında yöresinde çoluk çocuk hiç eksik olmaz… Ezan sesini her işittiğimde, camdan bakarım arkasından, sıyırdığı gömleğinin kollarını alelacele iliklerken, kendine has tombul yürüyüşüyle zihnime kazıdığım fotoğrafı, her vakit güncellerim… Ah mustafa dedeciğim, kim der sana, yirmi yıldır yatağa bağlı hanımına bebekler gibi bakıyorsun, diye… Hiç bir gün mü yorgun görünmez insan, hiç mi yüzünde keder olmaz… O tonton ellerini öpsem alnıma koysam, sabrından, tevekkülünden ve vefandan bir parça bulaşır mı bana da… Allah sana sağlık ve kuvvet versin…”

2008-Ayvansaray

‘inna lillahi ve inna ileyhi raciun…

Sela sesine kulak kesiliyorum, odadaki hastaya sus işareti yaparak… Camı açıp iyice dinliyorum selanın son kısmını. Yok, kim olduğunu anlayamadım, makamlı nağmeli selanın arkasına sıralanan cümleden ismi ayıramadı kulağım. Sanki selası okunan her ismi tanıyacakmışım gibi, her seferinde susup dinler,/ bir de ayağa kalkın derdi büyüklerim/, ayaklanırım. ‘Öğle namazını müteakip…’ Sona doğru boğulan ses… Sabahleyin her zamankinden daha sessiz karşıladı beni bu eski mahalle… Sela sonrası daha bir sessizleşiyor sanki…İçimden tekrar ediyorum, ölümü gözümde güzelleştiren ve anlamama yardımcı olan o ahenkli cümleyi… İnna lillahi ve inna ileyhi raciun…

İki kadın giriyor içeri, orta yaşın üstünde, belli ki bizim mahalleden değiller… Elindeki sıra numarasını ve yazdıracağı birkaç ilacın kutusunu masanın üzerine bırakırken biri hemen doğruluyor kendini, ’ Aslında burada oturmuyoruz, cenazemiz var, annemizi kaybettik de…’ Sabahki selada ismi okunan merhumenin kızları. ‘Hemen karşıda oturu…’ diyecekken ’ Mustafa amca’ diyorum ’ Mustafa amcanın kızlarısınız…’

Dışarıdan bakanlar için beklenen ölümler vardır bir de beklenmeyenler… ‘Sıralı ölüm’ diler büyükler küçüklerden sırayı alıp… Sıralı ya da sırasız, her kayıbın acısı geride kalan için aynı değil midir? Mustafa amcada kalıyor aklım bütün gün boyunca…

‘Yarın uğrayacağım Mustafa dedemin yanına…’

Yüzü daha da nurlanmış sanki… Elini öpüyorum, dilim damağım kuruyo… Ne söylesem teselli etmeyecek biliyorum. ‘Nasılsın’ diyebiliyorum sadece…

‘Kızım… O benim bebeğimdi, nasıl alışacağım yokluğuna…’

Yirmi yıl, o güzel tebessümü hiç eksilmeden, yüzünde isyankar bir tek çizgi belirmeden, elleriyle besler, Mustafa dede bebeğini… Üstelik ‘Kıymet bilmez ve huysuz demans’ bir gün bile üff dedirtmez ona… Tek başına sabırdır, vefadır Mustafa dede… Hatta tek başına seksen yıllık bir aşk şiiridir…

Pencerelerimiz karşılıklı, hep gözüm üzerlerindeydi. O sıkılmasın, yattığı yerden geleni geçeni seyretsin diye pembe perdeleri sonuna kadar açtığından, kafamı arada uzatıp davetsiz misafirleri olurdum. Mustafa dede hep bebeğinin başucundaydı, çoğunlukla elinde bir mushafla… Sabrı hatırlattığından, uzaktan defalarca dua edip, o huzurlu resmi karşıma astığı için Allaha şükrederdim…

Şimdilerde o pembe perdeler sıkı sıkı kapalı… Buna alışmak benim için de zor olacak Mustafa dede…’

2009-Ayvansaray

Zehra Betül

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Şiir, Türk Şiiri, Zehra Betül

mesela işte…

bazen şöyle hayaller de kurmuyor değilim…
sakıncası yoksa…
mesela…
fatih camiinin avlusuna kedileri ziyarete gidiyoruz ali ve ömerle.
bir tas su ve bir tas yemek elimizde.
kuşları da unutmuyoruz, güvercinlerin en çok sevdiklerinden
avuçlarımıza ceplerimize dolduruyoruz.
önce kedilerin yanına gidiyoruz,
ali ve ömer elleriyle bir yavru kediyi besliyor.
mesela işte…
o yavru kedi de bizimle birlikte güvercinlere yem vermek istiyor.
demir parmaklıkların çevrelediği güvercin besleme alanları var ya camilerde.
ali, o alanı reddediyor.
ali ömer ben ve kedi yavrusu,
hepimiz gidip, avucumuzdaki ve ceplerimizdeki yemleri şadırvan avlusuna serpiyoruz,
tam da cemaatin dağılma vaktinde.
şadırvan avlusunun içi güvercinlerle doluyor.
cemaat, bize hiç kızmıyor ve namaz ertesi dualarını güvercinlere ve bize okuyor.
mesela işte…
güvercinlerden biri ömerin omuzuna konuyor ve bizimle gelmek istiyor.
ali ömer ben yavru kedi ve güvercin, hepimiz birlikte eve dönüyoruz.
yavru kediye ve güvercine birer yatak ve birer isim veriyoruz.
aliye ‘ebu hureyre’ diyoruz ömere ‘ebu umeyr’…
bir gün ‘umeyr’ hastalanıyor,
ne ilaç verirsek verelim onu kurtaramıyoruz.
‘umeyr’i yolcu ediyoruz
ali ben yavru kedi ve en çok da ömer, ağlarken
birden kapı çalıyor.
mesela işte…
ali kapıyı açıyor ve içeri sesleniyor:
anneee
peygamber efendimiz taziye ziyaretine gelmiş…
sonra..
sonra mı…
sonrasını hayal etmek bile imkansız.
işte bazen böyle hayaller kuruyorum
sakıncası yoksa…

Zehra Betül
Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page