Ahmet Telli, Şiir, Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler

O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler, o çekip gittiler.
 
Yaşar Kemal

Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
Ama atıldı yine de serüvenlere
Vakti olmadı acıların hesabını tutmaya
Durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı.

Yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı
– ki onlar daima birer yalnızdılar

Nerde doğmuştu ve ne zaman kopup
Gitmişti o kentten anımsamıyor artık
Hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hala
Sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği
Gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine
Korkular geçiren o kız nerededir şimdi
Sensiz olursam yaşayamam diyen
O liseli kız hangi kentte kaldı
Ve o sarışın
O afeti devran bekler mi hala
Atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını

Üşüten bir acıydı belki her ayrılık
Her yolculuk yangınların başladığı yereydi
Ama vakti olmadı hesabını tutmaya
Aşkların, ayrılıkların ve acıların

İstese de kalamazdı vakti gelince
Geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda
Yürek burkulması ve hüzün ve keder
Aralıksız doldururdu acıların bohçasını
Dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği
İçinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi
Ay bile soğuktur o zaman
Bir buz parçasıdır
Çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara
Ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler

Biraz da serüvendi yaşamak
Belki yatkındı büyük yolculuklara
Ki serüvenler daima büyük aşklar
Ve büyük yolculuklarla başlar

Anıları aşkları ve bir kenti
Bırakıp gidebilirdi apansız
Apansız başlardı yolculuklar
Hangi saatinde olursa günün
Ve hep kar yağardı nedense
Durmadan kar yağardı yol boyunca
Ve nasılsa yok olup giderdi hüzün
Kent görünmez olunca arkada
Ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarından
Ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun

Ne zaman yollara düşse biterdi acılar
Gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından
Kavaklarsa oynak bir çingene kızı
Her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları

Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta
Güneşin batışını seyretmek ölümdür biraz
Ölümdür biraz hep aynı yatakta
Aynı kadınla sevişerek sabaha varmak
Kitapları hep aynı raflara sıralamak
Aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz
Soluk soluğa yaşamalı insan
Her sabah yeni bir şeyler görebilmeli
Ve cehenneme dönse de bir ömür
Mutlaka bir şeyler değişmeli her/gün

Ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı
Okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre
Ölüme ve aşka durmadan kement atan
Serüvenlerle geçsin yaşamak

Buz tutmuş bir dünya ortasında
Yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
Önünde dağlar, uçurumlar
Sarsılan gök, yarılan toprak
Çelik uğultularla burgaçlanırken
Yaşamak işte öylesine kucaklardı onu
Ve her nasılsa keklik sekişli
Bir aşkın sevinci dolardı yüreğine
Çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa
Ne kalmışsa bir önceki serüvenden

Soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları
Bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde
Pervasız bir acemi, bir çılgın
Soyu tükenen bir bilgeydi belki de…

O yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe
Avucundan dökülen kum taneleriydi her şey
Ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı
Ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında
Ölüm fermanları çıkartılan biriydi belki
Sevince deli gibi severdi
Pervasız severdi sevince
Dövüşmek ancak ona yakışırdı
Ona yakışırdı aşklar ve yolculuklar
Yoktu bağlandığı herhangi bir şey
Bulutlar gibi çekilip giderdi seslerin arasından

Ne bilir ömrün değerini bir çılgın
Yalnızca kendini yaşamayı nereden bilebilir
Ve başarısız eylemler çağında o
Kaçabilir mi binlerce kez ölmekten

Yerleşik yargıları olmadı hiç
Kurmadı güzel gelecek düşleri
Nerede bir yangın, nerede tehlike
O mutlaka oradaydı birdenbire
Dinsizdi, özgür sayılırdı belki
Ama bağlanmazdı özgürlüğe de
Hiçbir yerde yeterinden çok kalmadı
Beklemedi anılar sarnıcının dolmasını
Şikayetsiz yaşadı yaşadığı her günü
Yoktu yüreğinde pişmanlıkların izi

Ayrıntıların izi kalmamış artık
Üst üste yaşanmakta ayrılıklar
Ve bir bulut gibi sıyrılıp gidilmiştir
Dağların, denizlerin üzerinden

Geride kalan ne varsa soluktur şimdi
Titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir
O eski konaklar gibidir anılar
Gül bahçeleri, sessiz koru ve orman
Belki sağanak boşanır apansız
Yüzyıllık bir yağmur başlar
Ve sinsi bir hastalığa dönmeden alışkanlıklar
Yok olup gider her şey, belki kül olur

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=GYcUhiv2tY4?feature=player_embedded&wmode=opaque]

Hırçın bir okyanustur yürek
Dar gelir ufuk ve mutluluklar çevreni
Anılarsa birer çıban izidir
Yaşanmaz onların ölgün gölgesinde

Durgun bir su gibi aktı mı yaşamak
Ve zaman uysal bir kısrak gibi dinginleşti mi
Anısız kalınmıyor artık ne yapılsa
Kuşatıyor yolları, aşkı ve ömrü
Bekleyişleri kemiren çakal sesleri
Oysa bütün köprüler yakılmalı ayrılık vakti
Ve herhangi bir şeyle eşit olmaksızın
Yollara düşülmeli habersiz ve sessiz
Çürük bir diş gibi kanırtıp kentleri
Dünyanın ağzını kanlar içinde bırakmalı

Bir ömrün olgunlaştıramayacağı
acemilikler toplamı ve bir çılgın
boyun eğmedi kendine bile
seçme zorunda kalmadı yaşamayı

nasıl bağlanmadıysa yere ve zamana
bağlanmadı kendine de ömür boyu
dağlara tırmanan atlar gibi
soluk soluğa yaşamak istedi dünyayı
bir şahin gibi bulutlara kurdu
dumanlı sevdaların yörük çadırını
sıradan bir gezgin değildi hiç
dövüşür gibi yaşadı yolculukları
belki korkusuz sayılmazdı büsbütün
korkardı korkulara düşmekten zaman zaman

ve bütün gemileri yakıp
yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri
umutlardansa nefret etti daima

hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
ama atıldı yine de serüvenlere

pervasız bir acemi
soyu tükenen bir bilgeydi belki de

Ama bir şey vardı yine de
Başarısız ihtilallerden kendine kalan

Ahmet Telli
isa-erdogan-umudumu-isigimi-kaybettim

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Çeviri Şiirler, Şiir, Vladimir Mayakovski, Yol Üstündeki Semender'ler

Lili Yuryevna Brik’e 

Giriş

Hepiniz için,
sevinç bulmuş olduğum ya da bulduğum
ve koruduğum ikon resimleri gibi ruhun
şiir dolu kafamı yükseltiyorum
bir şarap bardağı gibi masadan.
Düşündüm arasıra
iyi olacağını
sona erdirmeyi bir kurşunla.
Nasıl olursa olsun,
bugün sunuyorum
en son konseri içten çekilme selamımı.

Hafıza!
Burda sokulacak onlar beynin salonuna
dolu gözleriyle ışıldayan kahkahaların
sonsuz kuyrukları hepsinin, sevdiğim.
Düğün giysilerine bürüneceğiz bu gece.
Işıyacak sevinç bedenden bedene.
Bu gece, bu gece hiç unutulmayacak.
Çalacağım, ayağa kalkıp
kendi omurgamı flüt gibi.

1.

Çiğniyorum kilometrelerini yolların şaklayan adımlarla.
Nereye gidebilirim içimin cehennemi tutuşunca?

Ben,
Bütün eğlencelerin tansık ustası,
yok biri eğlenceye gidecek benimle.
Daha iyi olurdu sokağa atılmam
ve parçalamak kafamı taş Nevskiy’e karşı!
Sövüp saydım.

Bağırdım var olmadığını tanrının,
ama soktu elini tutuşan Cehennem’e tanrı
ve bir kadın çıkardı
dağ gözünde kımıldadı
ve buyurdu bana:
sev o kadını!

İhtiyacım yok sana!
Benim olasın istemiyorum!
Biliyorum
ölüm çarçabuk
alıp götürecek beni.

Var olduğun gerçekse, tanrı,
sen örmüşsen yıldız göğü halısını,
bu acı işkencesi,
kötüye giderse her gün
sence buyurulmuşsa cezalanmam,
as kendini tanrı yargıç zinciriyle.
Bekle ziyaretimi.
Tam zamanında geleceğim
ve gecikmeyeceğim.

Dinle beni,
büyük enkisizyoncu!

Ağzımı bıçak açmayacak.
Bir çığlık bile
kopmayacak paramparça dudaklarımdan.
Bağla beni kuyruklu yıldızlara yabanıl atlar gibi
bırak yollarına gitsinler
ve parçalasınlar beni kanatlarında yıldızların

2.

Dalgın adımlarla köprüye gidiyorsun-
ve düşünüyorsun,
her şey iyi orda, aşağısında ırmağın.
O zaman görürsün
çürüyen dişlerimi ışıyan suda,
altında Seine köprüsünün
benim.

Güçlüyüm
ve gerekince bana
buyururlar:
Dudaklarımda donup kalır sonuncusu
adın olur
paramparça olunca mermilerle.

3.

Bugün size gelince
korkuya kapıldım birden-
değildi beklendiği gibi her şey.
Bir şey vardı ipek bükümünde giysinin
ve güzel kokusu tütsünün havada.
Sevinçli misin?
“Hem de nasıl.”
Kuşkumu çoğaltıyorum, ateşimi tutuşan dörtnala
usun engelleri parça parça oluncaya.

Mezarlar genişliyor
Dibi yok derinliğin.
İnanıyorum
düştüğüme günlerin tribününden.
Bir ip gibi gerdim ruhumu uçuruma,
ve dengeliyor onu, oynuyorum sözcüklerle.

Biliyorum,
yıpranıp aşındığını aşk yüzünden
yorgun düşmüş beni taşıya taşıya.
Dön gel benim ruhum, yorulmuş gibisin.
Eğlenceden uzak değil beden, yürek bilsin.

Biliyorum,
parayla bulunur bir kadın çoğu zaman.
Zararı yok,
benim için daha iyi
Paris giysileri yerine
seni giyinmem sigaramın dumanlarıyla.

Şimdi
sevinebilirsin,
şurada lit de parade’lıların senin
şimdi
karasevda egemen olan,
ve ben koşmak istiyorum yalnız en yakın kanala
ve sokmak başımı çeneleri arasına suyun.
Dudaklarını sundun bana,
öyle kalın ve soğuk
hafifçe dokunamıyorum titremeden onlara
günah çıkaran gibi dizlerine kapanınca
ve örtüyor öpücüklerle manastırın yaş duvarlarını.

İşkence
dize kapanmaya zorladı beni
bulunduğum durum içinde.
Kral Albert,
kaybeden
bütün kentlerini,
şımarık bir adgünü çocuğu yanımda.
Çiçekler, otlar yeşerecek güneşler altında!
Bahar canlılık getirecek!
Bir istek kalıyor benim için yalnız-
boşaltmak bir maşrapa şiiri son yudumda.

Yüreğimi çalan sen,
soyup soğana döndüren,

ve yıkımlara salan ruhumu,
kabul et bu son şiiri, soruyorum
yazdığım bu son şiir mi, değil mi diye.

Bir bayram gibi süslenecek işte o gün
bir haç için bu büyünün benzediği.
Bak,
en sonunda başardım
kağıda mıhla beni sözcük çivileriyle.

1915

Vladimir Mayakovski
Çeviri: Abdullah Rıza ErgüvenMayakovskinin_odasi

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Ahmet Oktay, Şiir, Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler

Tomurcukların daha duyulur duyulmaz
bahçenin kuytusunda çıtırdayan sesi,
puhununki yükseliyor; herkes
bir yurtsama içinde. Kesiliyor söyleşi,
tıkırtısı çay fincanlarının.

Orada
anlıyorsun, eğildiğinde pencereden
göz göze gelebilmek için kuşla: Gecenin
Oğlusun. Bu sana sunulan andaç:
Çocukluğunu değil yalnızca Gölün
üstünde yanıp sönen ateş böcekleriyle
konuşurdun saatlere; ormanın içinden
yükselince de iniltiler, kanatırdın elini
duyabilmek için acısını kapana tutulanın
Gençliğini de taçlandıran Hep uçurumlar
çekip durdu yolculuklarında: Öte’nin
sorusunu kuruyordu tanın kızıllığında
tütüp duran her büyü boşluk

O zamandan
edindin ağu süzme hünerini Kovulmuş’un
yaralı bedeninden. Seninkiler de
puhunun gözleriydi çünkü, puhunun;
ancak yüreğin içindeyken görebilen.

Çekildin oraya: Öteki yüzünü
bulabilmek için yaşamın.

Hiç kimse
“ada” değil ama; Kırgın Yürek de
arıyor benzerini: Terkedilmiş, kar altındaki
çocuğun korkudan sapsarı yüzüyle;
ve rastlıyor yoksullarevi’nin önünde, gözleri
geleceğin yıkıntılarıyla körelmiş
bir dilenciye.
Ürkünçtür
bir çan sesinin geceye
düşüp parçalanması kadar, Yoksulluğun
çırıl çıplak buluşması caddede.

Saltığın
büyülenmişi doğar bir çığlıkla o ürkünç
buluşmadan. Kardeşdir çünkü
inancını yitiren ya da horlanan
ve kentinden kovulan inancından ötürü.

Konuşur o zaman, usulca alarak
bir kuyu dibinin rengini.
Belirsizdir ama Yargılanmış’ın
gününe mi geleceğe mi söylediği;
yeniden adlandırır çünkü Tarih
ölümün “bu-olmayan yaşam” isteğini.

Yüreğindeydin
Sende birikti akıntısı günlerin ve hüznü
gömütlüklerin. Vurulmuş kurdun
kanını yalaya yalaya geldiği akşam
çekip kopardın dilindeki mührü:
Yıkımın özdeyişleri döküldü ağzından.
Bir Bilici’ydin ve kardeşindi
40 yıl “deli” yaşayan ve “Neye yarar
şairler?” diye soran.

Çağının
tarihe sürgünüdür ‘Buradan ötedeki’
diye çınlayan her söz. Ve solgun suretidir
aynada yitip gidenin.

Kurşun sonu değil yalnızca
Başlangıcı da zamanın.

Ahmet Oktaygunesim.JPG

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Kemal Taştekin, Şiir, Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler

G. Güleç’e

Şiddeti ölçülemeyen alevler kuşatmıştı her yanımı
Her yanım tren istasyonları
Ömrüm ve sesim tarih kitaplarındaydı,
Firavunlar, krallar, hükümdarlar, padişahlar
Zihnimin içindeydi

I
Günlerdir şaşırarak bakıyorum ellerime
Acımı çoğaltan ellerime
Ellerim alıp götürüyor beni bir yerlere
Sensizliklere, parklara, bulvarlara
İnsanlar görüyorum ansızın
Seni çoğaltan imgesiz ellerimde
Ellerime bakarak yürüyorum caddelerde
Gözlerim anlamsız beynim tabula-rasa
Dinmeyecek bu acı, biliyorum
Anlatamam
Ellerim bağlı gözlerimde
Sokaklar tutulmuş
Kimlik soruyor üniformalılar
Kalbimi soyuyorlar
Ellerimi gösteriyorum çaresiz
Acımı büyütüyorum
Kan sızıyor gözlerimden
Ellerim “alo” diyor bir telefon konuşmasına
Sonra senin ürkek sesinle
Anlamsız geometrik şekiller çiziyorum gözlerime
“Gözlerim sığmıyor yüreğime”
Yüreğinde sevgi
Ellerinde ölüm birikmiş
Bir gezgin dolaşıyor sokağınızda her akşam sonra her akşam
Senin çocuk yüreğinde
Duygusal bir Spartaküs dolaşıyor
(Bırakıp kentin sorularını ve acılarını bana çekip
gittin sonrasız bir hazirana)
Sen gittin gideli
Ay ışığı vurmuyor ellerime
Gözlerimde anlamsız bir sancı
Denizlerin ve dağlann tekilliği
Kaybolmuş tüm anlamlar
Yeni bir hayat için
Yalnız başına
Gelecek bir yolcuyu bekliyor ellerim
Ellerim bir tren istasyonu şimdi
Eller bedenim

II
Bu şiire başladığımdan beri
Bir yağmur bekliyorum nedense
Gecikmiş damlalar vuruyor pencereme
Ellerimi uzattığımda
Senin ıslak saçlarınla boğuluyorum aniden
Sonra o ürkek sesin çoğaltıyor ölümü
Öldürdüm bütün nesneleri
Yeniden var ettim
Yitirdim kendimi
Seni varettim
Düşün
Herşeyin anlamı
Dört sayfalık bir mektupta gizli
Senden bana kalan son gerçek
Bir giz
Ellerim uzanıyor gize sonra kayboluyor herşey kan örtüyor gözlerimi
Bir el düşünüyorum uzakta acıyı bitirecek
Bir göz düşünüyorum yakında
Korkuyu yitirecek
Olmuyor
Sonra
Bir intihar tasarlıyorum
Yeniden yazılıyor
Yeniden anlam kazanıyor herşey

III
İntihar sonrası girilen hayat
Yeni bir doğumdur bedenimde
Masam, beynim gibi darmadağınık gecede
Bıçak, kalem, kibrit kutusu, çay bardağı
Anahtar, kitap ve dünya haritası
Doğduğum yeri arıyorum haritadan
Bulamıyorum hiçbir yerde
Birden sen düşüyorsun ellerime bir çığ gibi
Yaşamı ertelemeyi hızlandırıyorsun
Tren istasyonlarına götürüyor bedenim seni
Katilimi arıyorsun ateşler içinde
Göğü ve yeri delen oluyorsun o an
Sonra tirajı yüksek bir gazetede
Görüyorsun intiharın gizini
Haylaz çocuklar ve benzersiz ütopyalar
Ateş ırmağa karışıp
Bir ip boşluğa salınırken
Ellerimi tutuyorsun bir istasyonda
Alıp götürüyor bizi bir tren
Denizlere ve göklere
Sen beniz kızı Eftalya oluyorsun
Ben tanrıyı öldüren Krilov
Yeni yollar arıyoruz kendimize
Şeytana anlam veriyoruz
Cehenneme çıkıyor yolumuz
Korkma
Cehennemin, çocuktandır şairler

IV
Şiddeti ölçülemeyen alevler kuşatmıştı her yanımı
Her yanım tren istasyonları
Ömrüm ve sesim tarih kitaplarındaydı,
Firavunlar, krallar, hükümdarlar, padişahlar
Zihnimin içindeydi
Silip attım hepsini putlar bahçesine
İntihar edenlerin mezarlığına gömdüm kendimi
Ellerim kaldı geriye
Tut ellerimi
Aynalara bak
Bir intihar göreceksin
Her dokunuşta yüzüne
Ben değilim o
Tarihin lanetlediği yaşam
Bir çocuğun evreninde kaldı herşey

V
Çocuklar eskidikçe günlerin umudu düşler
Eksildikçe yaşamın durakları artıyor
Vazgeçemiyorum tren istasyonlarından üzgünüm
Nüfusu azalacak bu kentin
ve yağmur yağmayacak bir daha
(kimliğimi bırakıyorum düşlerinize)
Kendi dünyamda mezhepsiz bir deliydim şimdi
Senin mezhebinde dünyasız bir deliyim..
…../…../…../…../
Yaşam bitti
Gerçekten bitti
Uykuya dalabilirsin artık…

Kemal Taştekinkemal_tastekin

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Kaan İnce, Şiir, Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler

Yarım kalmış acılar deniz pencereme kanardı ge-
ceyle savrulurdum. Gözyaşı kokusuyla dolu bir
kuğu, zamanın sonuna kalkan, sürgünümdü; göz
mavisi duman, sessizliğim. Aktım ölü denizkızıyla
gökkuşağı saklı mektubun içine, pulumuz rüzgar
oldu, postacımız güvercin. Cıva gibi eridik kabı-
mızda. Kırmızıya gittik. Hemen kokladım yüzümü
yağmurun yuva yaptığı ellerimle. İyice şaşırmıştı
alıcısı vapur ıslığımızın. Saklandı gözlerimin ışığı
yeni güne.

Mermer bir kayıkla geri döndük
diğer yarısına acının,
usulca çekildi deniz,
son bulduk, yenildik.

Artık yataksız bir liman yüreğim, soğuk ve loş.
Kırık düşlerim. Serçelerde gözlerimin buğusu.
Buruk içim.

Böylesi bir yenilgiyi beklemediğim için
sabahın en serin ucunda bağıran ben
intihar edecekmiş gibi sıkıyorum
düşük boynuma asılı sonbaharı.

Çekildi yaşanan hıçkırıklara, yaşanmayan düş kı-
rıntılarımızla boğulduğumuz odaya. Düştü saat
duvardan, telefon diye çevirdim yelkovanı: İmdat.
Akrep soktu kendini. Çan sesleri, ezan sesi, martı
sesi, çatılarda kaldı gecenin gizi. Unuttum mektu-
bun içinde boğulduğumu. Elveda.

Kaan İncemermer_bir_kayik

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Nazir Akalın, Şiir Sanatı, Yol Üstündeki Semender'ler

Çekilmez adamdı Nazir. Zehirli bir dille konuşurdu insanla ve eşyayla. Beni, ısrarla kendisinden soğutmaya, uzaklaştırmaya çalıştı, kendi yalnızlığına daha erken gömülmek için belki de.

Ben de uzaklaştırdım mı kendimden diye kuşkulandım şimdi. 2002’ydi galiba, bir anda doğal halimle, “Hiçbir dizen çarpmadı beni, beni titretecek bir şiirin olmadı gitti,” dedim. Yürüyordu, durdu. Bir acı dalgası geçti yüzünden. “Doğru olamazsın,” dedi. “Ben, hayatımı koydum şiirime.” Yorum yapmadım. Keşke şimdiki gözle okusaydım şiirlerini. Fark etmiştim fark etmesine de elbette bu kadar sahici değil.
*
(Hüseyin Alacatlı’nın ölümü üzerine) Nazir’de bir yazı yazdı. Yazdığı yazıyı okuttu bana. Yazıdaki şu paragrafı çıkarmasını istedim: “Batılılar ‘ferd’in tek başına ‘insan ırkı’nı temsil ettiğine inanırlar. Ben de varlığımı idrak ettiğimden beri Hüseyin’in akıbetine mütemayil bir insan olarak inanmaya başladım ki, Hüseyin benim hayatıma ve sonuma da ‘ayna’ tutmuştur. Evet, hem ‘kendi’si hem de aynı anda ‘herkes’ olan Hüseyin’in açtığı kapıdan bir gün ben de gireceğim. Çünkü bu olayla bir basamak daha çıktığımı hissettim elinden tutmak için çaresizliğimin. Şimdi kendimi daha korkusuz, daha cesur hissediyorum.”

Adam düpedüz intiharını taahhüt ediyordu. Gülümsedi. Öyle gülümsedi ki bu satırları yazarken bile bütün acılığı ile gözlerime yansıyor. Ben şiiri Dergâh dergisine gönderdim, o da yazıyı. Andığım bölümü çıkarıp çıkarmadığını sordum sonra, “Hayır.” dedi, “dokunmadım yazıya.”
*
…kapıyı açar açmaz telefona koştum, karşıdaki ses eşinin sesiydi, zor konuşuyordu, ağlayarak, “Nazir Bey evden çok kötü ayrıldı,” dedi, “Bir daha dönmemek üzere ayrıldı.”
*
…Eve geldiğimde saat üçü bulmuştu, o saate kadar uyumayan, üç yaşını henüz doldurmuş oğluma sarılıp ağladım…
*
Beni neden yalnız bırakıyorsun?” diye iki siyah uçurum olan gözbebekleriyle ruhumun kanına dokunuyordu, “Beni neden yalnız bırakıyorsun?”
*
Bu bedel ödeme onda nasıl bir mizaç ortaya çıkarmış olmalı ki, söylediklerini kelimelere bedel ödeterek, onlara acı çektirerek, onları kanatarak yahut dağlayarak kuruyor şiirini. Onun için Nazir’in şiirleri bir saraydan çok bir harabeyi andırıyor. Bir bahçeden çok bir ören yerini andırıyor. Sözü kendine ait kılmaya çalışırken söz kendisi olarak karşımıza çıkıyor. Her ne kadar bu dünyada yaşadığının farkındaysa da aynı zamanda yaşadığı dünyanın kendi dünyası olmadığının da farkında.

Mehmet Aycı
İntihar Şairleri / Varlık Yayınlarınazir_akalin

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Sadullah Paşa, Şiir, Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler

1.
Erişti evc-i kemâlâta nûr-ı idrâkât
Yetişti rütbe-i imkâna kısm-ı mümteniât

2.
Besâit oldu mürekkeb, mürekkeb oldu basit
Bedâhet oldu tecârible hayli meçhûlât

3.
Mecâz oldu hakîkat, hakîkat oldu mecâz
Yıkıldı belki esâsından eski mâlûmât

4.
Mebâhis-i felek ü arz ü hikmet ü kimyâ
Değil vesâvis-i ezhân ü vehm ü temsilât

5.
Mesâil-i nazarîye tecârib oldu sened
Erişti hadd-i yakîne fusûl-i zanniyyât

6.
Ukul-i zâhire sâid fezâ-yı ecrâma
Kuvâ-yı câzibe kanunu pâye-i mirkat

7.
Nüfûs-ı fâkire nâzil kaâret-i arza
Delîl-i mebhas-ı tekvîn defâin-i tabakât

8.
Havâ vü berk ü ziyâ vü buhâr u mıknâtıs
Yed-i tasarruf-ı insanda unsur-ı harekât

9.
Ziyâ; hayâlen iken şimdi bil-fiil sâî
Zılâl; zâil iken şimdi zîver-i mir’ât

10.
Sadâ; hesâb-ı mesâfâtta muhbir-i sâdık
Buhâr; zulmeti tenvîrde ebda’-i âyât

11.
Cihât-ı erbaaya berk nâkil-i ahbâr
Buhâr; bahr ü ber üstünde Hızr-ı nakliyyât

12.
Tefâhür eylemesin mi bu asr â’sâra
Kısalttı bu’d-ı mekân ü zamânı muhtereât

13.
Ne kaldı çeşme-i hayvan ne dâru-yı Suhrâb
Ne kaldı nusha-i efsûn ne hükm-i tılsımıyât

14.
Ne kaldı sa’d-ı tevâli ne kaldı nash-i kırân
Ne kaldı reml ü kehânet, ne kaldı cifriyyât

15.
Ne var hümâda saâdet ne var şeâmet-i bûm
Mukayyed asl-ı irâdâta cümle mec’ulât

16.
Ne Atlas âlemi hâmil ne Zühre fâil-i küll
Değil ukul-i Felâtun usûl-i tekvînât

17.
Ne kaldı zann-ı tenâsüh, ne kaldı nâr-ı Mecûs
Değil ukule Ekânîm kıble-i hâcât

18.
Esâs-ı hikmet-i asr oldu vahdet-i Bârî
Taammüm eyledi aslü’l-usul-i mûtekadât

19.
Bulur gider cihet-i vahdetin umûm milel
Vücûd-ı vahdeti müsbit olunca mâkulât

20.
Hudud-ı hakk u vezâif muayyen ü sâbit
Ne kaldı cebr ü tegallüb ne kaldı keyfiyyât

21.
Hukuk-ı şahs u tasarruf masûn taarruzdan
Verildi âlem-i umrâna başka tensîkât

22.
Ne Âmr Zeyd’in esîri ne Zeyd Âmr’a velî
Müesses üss-i müsâvâta nass-ı mevzûât

23.
Münevver eyledi ezhânı intişâr-ı ulûm
Mükemmel eyledi noksânı feyz-i matbûât

24.
Megarib oldu dirîga metâli-i irfân
Ne kaldı şöhret-i Rûm u Arab ne Mısr u Herât

25.
Zamân zamân-ı terakki cihân cihân-ı ulûm
Olur mu cehl ile kabil beka-yı cem’iyyât

Sadullah Paşa

Günümüz Türkçesiyle

1. Akıl, anlayış gücünün ışığı olgunluğun zirvesine erişti.
Olmaz zannedilen birçok şey mümkün hâle geldi.

2. Basit zannedilenler karışık, karışık zannedilenler basit oldu.
Bilinmezler, tecrübe (deney) sayesinde apaçık hâle geldi.

3. Hakikat oldu mecaz‚ mecaz oldu hakikat.
Eski bilgiler temelinden yıkıldı.

4. Astronomi, coğrafya, kimya, fizik ve felsefe konuları artık zihnî kuruntulardan, mantık yürütmekten ibaret değil.

5. Teorik bilgiler deneylere dayanmaktadır.
(Eskiden) zanna dayanan konular kesin bilgi seviyesine erişti.

6. Parlak akıllar (bu asırda) gökyüzüne (uzaya) yükseliyor.
Yer çekimi kanunu (yerin derinliklerine inen) bir merdiven basamağıdır.

7. İnsan düşüncesi yerin derinliklerine iniyor.
Dünyanın yaradılışına ait deliller yerin tabakalarında aranıyor.

8. (Bilim sayesinde) hava, elektrik, ışık, buhar ve mıknatıs,
insanın elindeki hareket unsurlarıdır.

9. Işık, (eskiden) sanatçılar tarafından haberciye benzetilirken şimdi gerçekten haber taşımaktadır.
Gölgeler geçici iken şimdi aynanın süsüdür.

10. Ses, mesafelerin tayininde sadık bir habercidir.
Buhar, karanlığı aydınlatmada ayetlerin en güzelidir.

11. Elektrik, dört yöne haberler taşıyor.
Buhar, deniz ve kara üstünde taşımacılığın Hızır’ıdır.

12. Bu asır diğer asırlara karşı övünmesin mi?
İcatlar mekân uzaklıklarını (mesafeleri) ve zamanı kısalttı.

13. Ne ölümsüzlük çeşmesi ne Sührab’ın (bütün hastalıkları iyileştiren) ilacı kaldı.
Ne büyü kitabı ne de tılsımın hükmü kaldı.

14. Ne uğurlu vakit ne burçların uğursuzluğu (müneccimlik) kaldı.
Ne remil ve kehanet ne de cifir (gibi gaipten haber verme işleri) kaldı.

15. Ne Hüma’da (devlet kuşunda) mutluluk ne de baykuşun uğursuzluğu var.
Ortaya çıkan her şey irade temeline oturtulmuştur.

16. Ne Atlas dünyayı omuzlarında taşıyor ne de Zühre (Venüs) her şeyi yapan, eden.
Dünyanın yaradılışını açıklayan görüşler, Eflatun’un düşünceleri değil.

17. Ne ruh göçü (reenkarnasyon) kaldı ne de Mecusilerin ateşi.
Hristiyanlığın esasları da artık kendisinden hacet dilenen bir kıble değil.

18. Tanrı’nın birliği düşüncesi bu asrın felsefesine temel oldu ve
bütün inançların özü olarak genelleşti.

19. Akıl, Tanrı’nın birliği fikrini ispat ettiği için bütün milletler
birlik yolunu bulup birliğe gider.

20. Görev ve hakların sınırları belirlenmiştir ve değişmez.
Ne zorlama ne zorbalık ne de keyfilikler (akla uymayan uygulamalar) kaldı.

21. Kişilerin hak ve tasarrufları (her tür) saldırıdan (kanunlar tarafından) korunuyor.
Medeni dünyaya (toplum hayatına) başka bir düzen getirildi.

22. Ne Amr Zeyd’in esiri ne Zeyd Amr’ın efendisi.
Kanun hükümleri eşitlik ilkesine göre yapılıyor.

23. Bilimlerin gelişip yayılması zihinleri aydınlattı.
Basının ilerlemesi, eksikleri tamamladı.

24. Maalesef, bütün bilimlerin (bu gelişmelerin) doğduğu yer Batı oldu.
Ne Anadolu ve Arabistan ne de Mısır ve Herat’ın (bu konuda) şöhreti kaldı.

25. Zaman bilgi ve medeniyet olarak ilerleme, yükselme zamanı;
(böyle bir asırda) toplumların sonsuza dek yaşaması cehaletle sağlanabilir mi?

Mehmet Kaplan

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Kenan Özcan, Şiir, Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler

Kimi dostlarım,
En onurlu kısmında
noktaladı yaşamını
Ya bir orman karanlığında
Ya bir dağ geçidinde
Kimi dostlarım;
Asıldı bir başka cellâdın ellerinde
Kimi dostlarım;
İhanet etti, tek kelimeyle ihanet
Kimi ise
En saygınları
Zorlukları göğüsleyerek yürüyorlar
İnanıyorum ki, yürüyecekler
Yüreklerinde yarattıkları
O duru, o güzel günlere

19 Ekim 1985

Kenan Özcan
*Kenan öldükten sonra hücresinde arkadaşları tarafından bulunan son şiiri.

Yılbaşında annesine şöyle yazar: “Altı yıldır, demir parmaklıklar ardına, birkaç nefeslik sevgi iletebilmek umuduyla, ayaz kış günlerinde bekleyen fedakâr ve mutluluğu hak eden yüreklerindeki tebessüm yerine, buruk acılara büründürülen tüm analara ağız dolusu gülücükler tattıramamanın üzüntüsü ile kutlarım yeni yılınızı.” 1985 yılbaşıdır bunları yazdığında. Tam altı ay sonraysa daha büyük bir acıyı bırakıp anasına, ölümü seçer.

*

Bir arkadaşı anlatıyor:

“O sabah hücrelerin kapıları açılmaya başlandığında, askerler Kenan’ın hücresine geldiklerinde birden durdular. Sonra hızla geri dönüp açtıkları hücreleri de kapatıp müşahadeyi terkettiler. Ortada bir olağanüstülük olduğu çok belliydi. Herkes mazgallardan birbirine ne olduğunu sormaya başladı. Ne olduğunu tam anlayamamıştık. Bu esnada askerler yanlarında subaylar da olduğu halde geri döndüler ve doğruca Kenan’ın hücresine gittiler. Bir süre konuşmalar oldu ama biz tam duyamadık. Önce Kenan’ı tekrar emniyete götürnıek istediklerini sandık ancak bu arada bir “ölüm” lafı telaffuz edildi. Sonra askerler ve subaylar tekrar çekip gittiler. Kenan’ın hücresinin sağındaki ve solundaki hücrelerden Kenan’a seslenildiyse de cevap alınamadı. Bir ara sessizlik oldu, sonra biri “Galiba Kenan ölmüş” dedi. Önce donup kaldık; sonra kıyamet koptu. Hücre kapılarına vurulmaya başlandı, bağırışlar hıçkırıklara karıştı. Gürültü üzerine bir subay müşahadeye geldi ve “Arkadaşınız intihar etmiş” dedi. Kenan’ı görmek işin ısrar ettik. Bunun üzerine temsilci arkadaşı… Kenan’ın hücresine götürdüler. Temsilci Kenan’ın üzerinde çıkan bir miktar para, bu paranın borçlu olduğu bir arkadaşa verilmesini istediği kısa bir not ve son gece yazdığı şiirle geri döndü. Sadece “Kenan ölmüş” diyebildi.”

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page