Cevat Çapan, Çeviri Şiirler, Şiir, Yannis Ritsos

Uğrayın arada bir – beni sevindirirsiniz. Günler
bir türlü geçmiyor burada. Artık ne gelen var, ne giden,
eşyanın, çatıdaki kirişlerin, döşemenin, merdivenlerin,
sıvaların, kapkacağın, perdelerin, menteşelerin
o bilinen eskimesinden başka – yavaş bir çürüme,
sessiz bir paslanma, özellikle ellerde ve yüzlerde.
Büyük duvar saatleri durmuş – kimsenin kurduğu yok
onları,
ben de bazen önlerinde duruyorsam, saate değil,
camlarında yansıyan yüzüme bakmak için yapıyorum bunu,
yüzümün alçı gibi, cansız ve zaman dışı o garip
beyazlığına,
görüntümün hemen gerisinde, karanlık derinliklerinde
durmuş olan akreple yelkovan artık ne bir yarayı deşmek,
ne de içimden korku ya da umut, beklenti ya da kaygı
diye bir şeyi sökmek zorunda olmadan
hareketsiz birer neşter gibi görünürken.
Benden kendime, bir kareketten öbürüne, bir anıdan
bir başka anıya uzanan boşluğu çoğaltıyor
bu yavaşlama. Bütün bir ay gerekiyor bir odadan
öbürüne geçmek için. Belirsiz bir sis iniyor
her şeyin üzerine.

Tek gerçeklik
bu güzel belirsizlik – uzak ve nerdeyse yara almaz
bir yabancıya dönştürüyor beni, sisteki o leke gibi.
Ve ben, ondan biraz korksam bile, seviyorum bu hafifliği.

Bir sessizlik siperi sarmış bu evin çevresini, dediğiniz
gibi,
Saygılı ya da değil, ne önemi var! Buralarda bir yerde,
belki de benim içimde,
uzun, dar bir koridor uzanıyor gün ışığı almayan,

Hayır, çöküş değil belki de – bütün bunların düşecek
bir yerleri olmadığına göre;
bir çeşit havalanma, neredeyse kanatlıymışçasına –
kuşlar gibi örneğin,
yükselip alçalan, kanatlarının arasında kımıldamadan;
o saltık ve soylu boşlukta kımıltısız diyebileceğim
bir uçuş,
aşırı bir denge – aşırı bir hafiflik
her türlü maddenin, bu yüzden ölümün bile ötesinde.
Bu yüzden bu kadar mutlu görüyorsunuz beni
buna mutluluk denebilirse eğer; her türlü art düşünceden
ve hırstan arınmışlık –

Yaşasaydı, hiç kuşkusuz,
nefret edeceklerdi ondan.Tek düşüncesi ölmekti. Artık
açıklayabilirim: ölümden kurtuluş olmadığını bildiği için,
nankör ve kısır bir yaşlılığa her gün biraz daha yaklaşarak
onu bekleyecek yerde,
onun üstüne gitmeyi, kurnaz ve küstah bir yücelikle
onu kışkırtmayı yeğledi; böylece hayatı boyunca duyduğu
korkuyu, kahramanlık özlemini,
kendi kaçınılmaz ölümünü aşağılık bir ölümsüzlüğe çevirdi.

Bugün bile ürperiyorum bunu düşününce.
İşte o sırada üç gün ortadan kayboldu kardeşim.
Sanırım babanızın yanına sığınmıştı. O da bir katıra
bindirip
geri getirmişti eve. Eğere baş aşağı asılı iki beyaz
tavuk ve çok renkli bir horozla;
o baş aşağı duruşlarındaki rahatlık çok şaşırtmıştı beni –
belki de yorgunluktandı bu,
ya da yazgılarına boyun eğmekten? Kaçınılmazlığın dingin
bilgeliği!
Kardeşim onları görmemişti bile.

Kardeşim sanki utanç duyuyordu kadın olmaktan. Belki de
buydu onun mutsuzluğu. Belki de bu yüzden öldü. Hepimiz
olduğumuzdan başka bir insan olmak isteriz, kuşkusuz.
Kimi az çok katlanır buna, kimi hiç katlanmaz. Alınyazısı,
denildiği gibi,
bir kısır döngüye hapseder bizi. Biz de döner dururuz.

Kendi girişimi, kendi seçimiyle ilgisi olmayan isteklerine
boyun eğmeyi yediremiyordu kendine.
Ancak ölümünü, hayır, ölümünün saatini ve biçimini
seçebilirdi ancak.

Neden günah sayılıyordu insanın isteklerine uyarak
yaşaması?
Kızkardeşim hiçbir zaman öldüğü andaki kadar güzel
olmamıştı.

Bazan düşünüyorum da, acaba doğmamızın tek nedeni
bir gün öleceğimizi anlamak mı diye soruyorum kendime.
Gene de, bu haksız ikilem arasında sürüp gidiyor
hayatımız.
Haimon
herkesten uzaklaşmıştı.
Artık ne kız kardeşime bağlıydı, ne de arkadaşlarına
Büyük bir dinginliğe, nerdeyse bir doygunluğa –
o onulmaz bedensel yitikliğe, o sessiz kesinliğe
kavuşmuştu.
Hiç kimse alamaz bizden artık bizde olmayanı;
ancak bellek derinliklerinde saklar eksiksiz
bir biçimde

Bilirsiniz, ölüler,
her zaman büyük bir yer kaplarlar – ne kadar küçük
ve önemsiz de olsalar, birden büyürler ve bütün evi
doldururlar;
ayakta duracak bir köşe bile bulamazsınız.

burası onun yeri, onun gülümseyişi, onun duruşu,
onun düşüncelere dalışı -bütün bunlar ölülere ait
şimdi.

Sanırım,
o çiçekler hâlâ açıyordur üst bahçede.

Bir gün, masadan yemek artıklarını, kemikleri, ekmekleri,
çekirdekleri kaldırılırken,
gözümün ucuyla o altın renkli, esnek ve mıknatıslı portakal
kabuklarını gördüğümü hatırlıyorum –
sanki eski biçimlerini almak istiyorlardı.
Çok eski bir çığlık yükseldi içimde – “Hayır, hayır!” –
Hiçbir şey söylemedim. Baktım yalnızca. Avlu duvarının
arkasına attılar kabukları.
Sizin de arada bir boğduğunuz olmaz mı içinizden yükselen
bir çığlığı?

Herkes bir yere gitme telaşındaydı –
nereye? Ne yapmaya? Kendilerine ayıracak zamanları
yoktu, soyunup yatacak,
kendi bedenleri içinde düş görecek, aynada kendilerine,
ya da birbirlerine bakacak zamanları,
Yalnız başkalarının gözlerinde görüyorlardı kendilerini –
orada ne görebilirlerdi ki?

Hizmetçiler eğilip yerdeki cam kırıklarını toplarken
onlara baktım da,
yalnız onlardı gülümseyen. Kuşu tanıyorlardı; göz kırpıp
ben de gülümsedim onlarla.
Hep suçsuzlardır suçluymuş gibi görünen (siz de öyle
düşünmüyor musunuz?)
Siz de bilirsiniz bunu – eminim.

Zavallı babamın – onu hiç unutmuyorum –
kasılmış el gibi bir yüzü vardı, siyah bir perdeyi
aşağı çekmek isteyen bir el gibi;

Sanırım taşıyamayacak kadar
ağır bir yüktür insanları yönetmek ve komut vermek.
Sonu da da herkes yönettiği neyse onunla yönetilir –
herkese ve her şeye duyduğu o sınırsız kuşku dışında;
sessiz madenden bir hançerdir bir kuşun gölgesinin
rastgele bir odaya girişi
bir akşam saatinde. Bu yüzden günbegün daha da
zorbalaşır zorbalar.

ölümün bizi pusuda bekliyor olması yeter; nasılsa ölümle
insan alışırlar birbirlerine;
ve keskinliğini yitirir ikis arasında geçenler. Beden
gevşer,
saçların, pencerelerin, gözlerin rengi solar,
açılır içine sert kocaman altın bir sikke konulan avuç
ve bütün hayatımız
bir kasılmaya döner bu sikkeyi tutmak için, onu düşürüp
yitirmemek için bir korkuya döner;
ellerimizden bir işe yaramaz olmuştur artık,
hayatımızın yarısı, hayatımızın tümü işe yaramaz
olmuştur.
Artık kendiliğinden açılmıştır avuç, direnci tükenmiştir;
sikke düşmüş, elimizden akınmıştır. Ama sonu gelmez
çabanın
derin izleri kalmıştır avuçta. Kaslar gevşemiş,
rahatlamıştır.
Artık serbestçe kımıldatabilirsin iki elini.
Boşalan ellerini korkusuzca sallayarak yürüyebilirsin
boşlukta –
o eşsiz anlamsızlık içinde yavaşça gezinebilirsin,
dişlerinin arasına bir başka bakır sikke sıkıştırılıncaya
dek.
Ama kandırmayalım kendimizi – babanızın da söylediği
gibi – bu yumuşak bedende,
istek olduğu gibi kalır, tüm inatçılığıyla; o haklı
görülmeyen gecikmişlik duygusu sürer.

….

Kuşkusuz, bir çeşit sığınaktır bellek. Ama o da
tükenir,
onun da, rastgele ve yabancı bile olsa, yeni görüntülere
gereksinimi vardır.
Ben bu pencereyi seçtim. Buradan, yarı içerde yarı
dışarda, sarkıp bakarken,
görüyor ve hatırlıyorum. Hiçbir şey benim değil.
Her şey sessiz.

Bazan, az önce kahraman diye alkışladıkları kimseleri de
yakarlardı.

İnsan bir başkasının evindeki kapıyı kapıyormuş gibi
kapar gözlerini,
görmemek, düşünmemek için.

Ama ben gençtim o zamanlar,
bunu bilmeyecek kadar genç.

Hiç vaktimiz olmazdı sandallarımızı çıkarıp otların
üzerinde dolaşmak,
ağaçlardan elma koparmak için.

Yannis Ritsos

Alışkanlıklar da Değişir
Cevat Çapan / de Yayınlarıbellek-saklar

Cevat Çapan, Çeviri Şiirler, Şiir, Yannis Ritsos

İsmene

…Sanırım taşınmayacak kadar
ağır bir yüktür insanları yönetmek ve komut vermek
Sonunda da,herkes yönettiği neyse onunla yönetilir-
herkese ve her şeye duyduğu o sınırsız kuşku dışında;
sessiz madenden bir hançerdir bir kuşun gölgesinin
rastgele bir odaya girişi
bir akşam saatinde.Bu yüzden günbegün daha da
zorbalaşır zorbalar.
İnsanlar sizden korkmaya,size gereksinme duymaya
başladıklarında,
hiç bilemezsiniz size neler hazırlarlar.
Onun için ne yönetmeli insan,ne de yönetilmeli
(bilmem bu nasıl gerçekleşebilir?)
biz doğmadan yönetimin bize damgasını vurmuş
olması yeter,
ölümün bizi pusuda bekliyor olması yeter;nasılsa
ölümle insan alışırlar birbirlerine;
ve keskinliğini yitirir ikisi arasında geçenler.Beden
gevşer,
saçların pencerelerin,gözlerin rengi solar,
açılır içine sert,kocaman altın bir sikke konulan avuç ve
bütün hayatımız
bir kasılmaya döner bu sikkeyi tutmak için,onu
düşürüp yitirmemek için bir korkuya döner;
ellerimizden biri işe yaramaz olmuştur artık,
hayatımızın yarısı,hayatımızın tümü işe yaramaz
olmuştur.
…….
Ama kandırmayalım kendimizi-babanızın da söylediği gibi-
bu yumuşak bedende
istek olduğu gibi kalır,tüm inatçılığıyla;o haklı
görülmeyen gecikmişlik duygusu sürer.
Çoğu zaman böyle durumlarda,heykellere sarılır
kadınlar,
onların taştan ağızlarını öper,onlarla yattıklarını
düşlerler.
Eğer heykellerin dudaklarındaki ıslaklığı gördüyseniz,
terk edilmiş kadınların ağızlarının ıslaklığıdır bu.
Kuşkusuz,bir çeşit sığınaktır bellek.Ama o da tükenir,
onun da,rastgele ve yabancı bile olsa,yeni görüntülere
gereksinmesi vardır….

Yannis Ritsos
Çeviren: Cevat Çapan

Cevat Çapan, Çeviri Şiirler, Şiir, Yannis Ritsos

Pencere

(Deniz kıyısında bir odanın penceresi önünde iki adam oturmaktadır. Görünüşlerinden uzun
zamandır birbirlerini görmemiş iki arkadaş oldukları anlaşılır. Biri denizciye benzemektedir.
Öbürü,susanı ise, denizciye benzemez. Yavaş yavaş gece inmektedir, Sessiz, menekşe ve kızıllık
içinde bir bahar akşamı. Dingin denizin üzerinde gemilerin bordaları, halatları,direkleri
ve evler çizgi çizgi yansımaktadır. Başlangıçta sıradan ve biraz yorgun bir ses:)

Burada pencerenin önünde oturuyorum; gelip geçene
bakıyorum ve kendimi görüyorum onların
gözlerinde. Eski çerçevesi içinde
sessiz bir fotoğraf olarak düşünüyorum kendimi,
evin dışına,batıya bakan duvara asılı, kendim ve
…..pencerem.

Bazan kendim de bakıyorum
bu sevdalı, yorgun gözlü fotoğrafa, ağzını
bir gölgenin gizlediği; batan güneşe ya da aya
…..bakan
çerçevenin camındaki düzgün parıltı tümüyle örtüyor
…..yüzümü
ve soluk, gümüş ya da pembe renkli dörtgen ışığın
…..gerisinde
iyice kayboluyorum gözden ve serbestçe bakıyorum
…..herkese,
kimse beni görmeden. Özgürlük içinde; insan ne
…..söyleyebilir?
Kımıldayamıyorum; arkamda
nemli ya da kızgın duvar; göğsümde
soğuk pencere camı; gözlerimin incecik damarları
dal dal oluyor camın içinde. Böylece, duvarla
camın arasında sıkışmış, elimi oynatmaktan
…..korkuyorum,
avucumu kaşlarıma götüremiyorum, güneş amansız
…..görkemiyle parladığı zaman; görsem de,
…..istemesem de,
durmak zorunda kalıyorum kıpırdamadan. Bir şeye
dokunmaya çalışsam, dirseğim
camı kırabilir ve bir delik
açabilir yanımda yağmur ve bakışların geçebileceği.
Sonra, konuşmaya çalışsam, pencerenin camını
…..buğulandırıyor
sesimin sıcaklığı (şimdi olduğu gibi)
ve göremiyorum sözünü etmek istediğim şeyleri.

Sonra sessizlik, hareketsizlik. İkiyüzlülük bile
…..diyebilirsin,
çünkü, belki de bilirsin, kaç çarmıha gerilmiş çığlık,
kaç diz çöküş gizlidir
o dikey saydam görkemin gerisinde.
Hele akşam olurken, şu bahar günlerinde, ve liman
uzakta bir yangınken, yaldızlı ve kızıl,
gemi direklerinin karanlık ormanında, balıkları
duyarsın, suların basıncında, küçük üçgen ağızlarıyla
derin bir soluk almak için suyun yüzüne çıkan.
…..Dikkat ettin mi?
Böyle zamanlarda suyun yoğun aydınlığı kırılır
küçük balıkların binlerce ağzıyla. Kimse dayanmaz
hiç ara vermeksizin o sınırsız tekinsiz manzaraya
…..bakmaya bunca suyun ağırlığı altında,
bu masalsı denizin ormanlarında, bu soluk kesici
…..saydamlıkta.

Bence bir bakıma fotoğraflar da dayanamaz çerçeve
…..camlarının ardında,
nasıl poz verilmiş olursa olsun, ne kadar güzel olursa
…..olsun duruşları,
hayatlarının durdurulmuş bir anında,gururlu bir
…..saflık içinde,
eşsiz güzellikte bir el fotoğrafçının stüdyosundaki
zarif masanın ya da dizlerinin üzerinde dururken
yakalarında (tabii) solmayan bir çiçek,
ne kendini beğenmişliklerini ele verecek kadar yaygın,
ne de yazgılarına boyun eğmemişçesine büsbütün tutuk
belli belirsiz bir zafer gülümseyişi dudaklarında.

Oysa zaman tümüyle pusuya yatmıştır onlar için,
…..onların bu güzel anlarının önünde ve
…..ötesinde.
Ve onlar tümüyle isterler bu zamanları,taşıllaşmış
saygınlıklarını, önceden tasarlanmış olup olmaması
…..fark etmeyen
görkemli duruşlarını titirecek olsalar bile,
bu canlı öyküleri mum gibi eriyecek olsa bile
…..bakışlarının alevinde,
ışığın saydamlığında beliren gençlikleri yalanlanacak
…..olsa bile.

Ne var ki, onların isteğinden daha büyük ya da eşit
…..olarak
görünür korku; sonra gülümseyişleri de
denizin dibinde, iki kaya arasında uzanmış duran
gümüşten bir balık gibidir – ya da havada,
kendi uçuşuna asılı, kanatları kımıltısız
kül rengi bir kuş gibi. Fotoğraflar da
öyle kapalı kalır, bütün pişmanlıkları,
…..düşmanlıklarıyla,
çerçevelerinin, isteklerinin ve korkularının dışına
…..çıkamadan,
bakarak usandırıcı göğe ve uçsuz bucaksız denize.

Bu yüzden daracık bir yer seçeriz korunmak için
kendi sınırsızlığımızdan. Belki de bu yüzden
burada oturuyorum ben, bu pencere önünde,
…..bakmak için
gemicilerin rıhtımda, kaldırım taşlarında kalan
ayak izlerinin bir peri masalındaki sıra sıra,
dikdörtgen aylar gibi yavaş yavaş silinişine.

Ne bir şey anladığım var artık, ne de anlamaya
…..çalıştığım.
Saçlarını yıkamış bir kadın bitişik balkonunun
…..korkuluğuna yaslanmış
yavaşça mırıldandığı bir şarkıyla saçlarını kurutmak
….için.
Bir denizci bacaklarını açmış şaşkın gözlerle bakıyor
koca ikindi gölgesinin önünde, sanki yabancı bir
…..limanda,
gemisinin pruvasında dimdik durmuş,
suları tanımıyor, nereye demir atacağını bilmiyor.
Daha sonra, hava yavaş yavaş kararırken ve batan
…..güneşin
sessiz, menekşeli titreşimleri solarken duvarlarda ve
…..çitlerde,
sokak lambaları bile yanmadan önce, apansız bir
…..sıcaklık
yayılır ya – işte o anda, yüzlerin kimin yüzü olduğu
görülmese de kestirebilir; gölgenin
terleyen koltukaltlarına sokulduğunu görürsün;
bir ağacın yapraklarını serinletir hızla geçen bir
…..giysinin hışırtısı;
delikanlıların beyaz gömlekleri uzak mavi bir renge
bürünür ve bir duman tüter üzerlerinden,
her şey yalıtılmış, büyülenmiş,belirsizleşmiştir;
belki de bu yüzden birden bütün ışıklar yanar,
açıkça hükmettikleri ne varsa uzaklaştırmak için.

Evlerin içinde, rüzgara kapalı anlaşılmaz bir denizdeki
sarkık bayrakları andırır çarşaflar, hani herkes
gemiyi terk etmiştir, kimseler kalmamıştır bayrakların
…..selamlayacağı,
bu yüzden öyle sarkık dururlar akşam saatlerinde,
güneşten kızmış, unutulmuş,kayıtsız,
geçit törenleri, çalgılar, danslar ve şölenlerle kutlanan
bir bayram gününde kesilmiş koca koca hayvanların
yüzülmüş derileri gibi.
Tören bitmiş, sokaklar boşalmıştır.Yaya
…..kaldırımlarında
yağlı kağıtlar, çiğnenmiş rozetler, ekmek kabukları,
…..kemikler kalmıştır –
oysa daha kimse dönmemiştir evine,sanki herkes
…..pişmanmış,
herkes gereksiz bir izni kullanıyormuş gibidir.

Odalar hala karanlık ve çekicilikten uzak,sokaktaki
ve gemilerdeki renk renk ışıklar, dağınık birkaç yıldız
ya da bağırıp çağıran, şarkı söyleyen sarhoş askerlerle
…..dolu
bir kamyonun birden beliren farlarıyla aydınlanırlar
ve farların ışığı, sessizce, gizlice evin içine mıhlar
…..pencerenin gölgesini,
korkunç görünüşlü iki denizcinin
ıssız bir kıyıya taşıdıkları koca bir sandık gibi.

Sonra garip şeyler gelir aklınıza – size de olmaz mı bu?
Sonra her birimiz, yüzleri örtülü,
ikisi de kinci, birbiriyle anlaşamayan
ve sandığı taşımaya kıyının biraz ötesinde
toprağı tırnaklarıyla kazıp gömmeye
ancak o anda karar vermiş iki kişiyizdir.

Bütün gizlemelerine karşın, onlar gibi siz de
…..bilirsiniz ki
sandığın içinde parçalanmış bir ceset yatmaktadır,
genç, sevilmiş birinin cesedi; onlardan birinindir
…..bu ceset,
kendileri öldürmüş, kendileri gömmüştür
birbirini tanımayan iki yabancı gibi.
…………………………………Bu güzel biçimli,
bildiğimiz dört köşeli sandık
kapalı bir kapıya benziyor,
sözünü ettiğimiz o çerçeveli fotoğraflara,
baharda dışardaki sevimli kalabalığı seyrettiğimiz
…..pencereye benziyor.

Ben sık sık rastlamışımdır bu cesede,bu insana,
özellikle ay ışığında dolaşırken –
biraz solgun,ama her zaman genç – rıhtımda
ya da boyalı kadınları, aç köpekleri, paslı tenekeleri,
traşı uzamış denizcileri, çürümüş meyveleri, küfürleri,
sıkılmış limon kabukları, yeşil çinko leğenleri,
tuvalet tasları, mumları, gaz lambalarıyla
o pis genelevlerin olduğu yukarı sokakta.

Gerçekten,bir kere bir kadınla pazarlık ederken
…..gördüm onu,
ama parayı almıyordu kadın,fazla bulduğu için.
…..”Hayır,hayır,”
diyordu durmadan boğuk bir sesle ve boyalı tırnaklı eli
biraz da titriyordu. Kendisini hırsızlıkla,
…..saldırganlıkla,
maymuncuklarla, falcıların sözünü ettikleri
ve gerçek hayatta da eksik olmayan demirkapılarla ilgili
bir olaya karıştıracaklarından korkuyordu.
Bunların ne gereği vardı ona?
Ücret belliydi, daha az alamazdı,ama fazlasını da
…..istemiyordu.
Anlaşılmaz bir insan, iri ve boş gözleri
iki yanar kor gibiydi soluk yüzünde.
Bu gözler yakabilirdi kadını.
Saçlarındaki tokaları bile eritebilir,
erimiş teller saçlarının arasından gözlerine akabilirdi.
Her zaman hüzünlü bir görünüşü vardı onun –
…..belki de
tüketemediği gücündendi bu hüzün – baharın o geniş
melankolisi gibi güzel bir hüzün. Bildiğimiz kadar,
hiç parçalanmamıştı daha önce. Bir kapıyı açar gibi
o koca sandığı usulca açıp sapsağlam çıkardı ay ışığına,
ve iyice belirirdi ellerindeki damarlar,
kırmızı,kıpkırmızı – garip bir görünüş ayışığında,
soluk Hıristiyan derisinin altında.

Biliyor musunuz,bazan ancak parçalanmakta
sapsağlam kalabileceğimize inanıyorum – bunun
…..bilincindeysek elbet.
Hem nasıl bilincinde olmayız, bizi parçalayan ve
…..yeniden
yadsıdığımız şeylerle bir araya getiren de kendi bilgimiz
…..olduğuna göre.

Bayağı sevimli bir yer, şu sözünü ettiğim üst sokak –
dünyanın en olmadık dükkanlarıyla:eskiciler,
…..kömürcüler, bakkallar,
eski taşbasması resimleri, bir tuzağı andıran koca
…..koltuklarıyla berberler,
aynalardan kesilmiş koyunlarla sığırların kanlı alayı
…..yansıyan kasap dükkanları;
balık kokularıyla meyva kokularının birbirine karıştığı
…..manavlar ve balıkçılar –
kapı önlerinde kuşkulu, suskun bir gürültü,
marangoz dükkanının önüne dayalı sac levhaların
ya da rendelenmiş büyük sarı tahtaların yansıttığı
donuk bir parıltı. Sokağa gelişi güzel yığdıkları
yağmurlukları, kümes hayvanlarını,mandalları,
…..şişeleri,
tarakları, boş büsküvi kutularını, kokulu sabunları,
açık artırmaya getirip sonra bir kenara attıkları
batık gemilerden sökülmüş kamara parçalarını,
çeşitli ülkelerden alınmış gümrüksüz allı pullu ipek
…..kumaşları,
japon çay takımlarını,masa örtülerini, içlerinde
görülmemiş bir gül ve geceleyin bir ölünün
…..parmaklarından çalınmış
sarı siyah iki kıymetli taşa benzeyen donuk gözleriyle
sokaktan gelip geçenlere bakan yaldızlı kuşlarıyla
yarım kalmış bir kiliseyi andıran garip oyuk kafesleri
…..satıyorlar.

Yalınayak çocuklar sokağın ortasında zar atıyorlar,
basık tavanlı, açık pencereli odalarda denizcilerle
…..yatıyor kadınlar,
güneşte yanmış satıcılar yan yana duvarın dibinde
…..işiyorlar;
zaman zaman, kana bulanmış bıçaklar gibi parlıyor
…..sepette balıklar,
ve bazan,yolunu şaşırmış bir arı, havada vızıldayarak
bir çocuğun parçalanmış oyuncağının zembereği gibi
sarı halkalar çiziyor hızla uçarken.

Yavaşça bir toz bulutu yükseliyor alacakaranlıkta
…..yüzlerin arasında,
kiraz renki gizi gibi solukların,terin,çıkarların ve
…..cinayetlerin,
üstünkörü bastırılmış tükenmez bir açlığın çok
…..derindeki gizi,
sonsuz bir gidiş geliş, sonsuz bir pazarlık, sonsuz bir
…..harcama
ticareti,hırsları, açıkgözleri ve elbette hayatı
…..desteklemek için,
o kertede ki, bazan genç bir kız görürsün,temiz,
…..çiçekli giysilerle
kurum içindeki sokakta, fıstıkçının küçük arabasıyla
…..çuvalların yanında durmuş,
tepeden tırnağa denizin aydınlığında
bembeyaz dişleriyle vapurun düdüğüne gülümsüyor.

Çürümüş limon kabukları küçük güneşler gibi parlıyor
…..çevresinde;
alçak bir pencerenin hafifçe yana çekilmiş kıvrık kreton
…..perdesi,
çok sevdiğimiz bir kitabın bir gün yeniden okumak için
…..büktüğünüz sayfası gibi.

Demek ki aşağılanma yok hayatın sürüp gittiği,
köpeklerin çekingen hareketlerle çöpleri kokladığı
ve genç kızları başlarında taşıdıkları bir testi sessiz
…..suyu
düşürmemek için gür saçlarının döküldüğü çizgisiz
…..alınlarını
dimdik tutabildikleri yerde. Pek çok genç kız gördüm
öyle yürüyen, evet, hem de o sokakta
ve esmer tenli, göğüsleri kıllı, kalın dudaklı
…..delikanlılar,
(dertli insanların olduğu gibi) her zaman kızgın,
istedikleri kadar bayağılaşamadıkları için
durmadan seslerini yükselterek küfreden. Dikkat
…..edersen,
sende görebilirsin. Sesleri, gece saatlerinde
dizlerinde kıvrılıp miskin miskin mırıldanan
geminin kara kedisini okşayan iri avuçlar gibidir,
ve ne o eller görünür, ne de kedi,görünen sadece
kedinin fosforlu gözleridir, çiçekli bir adaya yanaşan
bir geminin kıyıyı tarayan iki yan projektörü gibi.

O sokakta biraz daha yukarı, Aya Vasili tepesine doğru
…..yürürsen,
aşağıda tümüyle uzanan limanı görürsün,
mazot ve yağ lekelerinin parladığını
uçsuz bucaksız denizin kıyısındaki karanlık sularda,
ışıyan, kusursuz diyebileceğin o lekeleri,
köpek leşleri, çürümüş patatesler, saman çöpleri, çam
…..kozalakları ve kayıklar arasında
kayıtsız bir dinginliğin aydınlık adacıkları gibi yüzen.

İşte çekinmeden bakabilirsin bu pencereden
ya da sokağa çıkabilirsin. Sessiz bir kutsama havası
…..vardır
insanların davranışlarında. Menekşe renkli bir gölge
…..kalır
çalışmaktan yorulmuş bir kadının sol omuzunda,
öbür yanına dönüp yalnız uykusuna dalan. Bitişikteki
avluya asılmış, açık saçık düşlerin izlerini taşıyan
kalın donları, parktaki kanepelerin altına atılmış
buruşuk naylonların ya da kadınların korselerinden
…..kopup
küçük sedefli çiçekler gibi otların üzerine düşmüş
düğmeleri görürsün; artık ne kokuları, ne tozları,
…..ne tohumları
artık verebilecekleri hiçbir şeyleri kalmadığı için
biraz üzgün duran o çiçekleri.

Bir ara ben de düşündüm sokağa çıkıp
bu pencereyle o koca sandığı satmayı,
sırf onların bakımından kurtulmak için.
şu alışveriş işine ben de karışayım,
yabancı bir dilde konuşan sesimi duyabileyim diye.
Ama hemen anladım satacak bir şeyim olmadığını.
…..Başka bir nedeni vardı bunun:
camları olmasa bile gene de bu pencereden bakıp
…..duracağımın
yeni bir kanıtını arıyordum.

Hiç başarılı olmamışımdır iş konusunda. Sonra
ne para edecek bir şeyim var, ne de para verebileceğim
bir şey. Bu eski fotoğrafların bile bir değeri yok
başkaları için, çerçeveleri som altın olsa bile.
Ama benim için gerekli şeyler onlar.

Hem ölmüş de değildir bu fotoğraflar – hayır. Akşam
…..indiğinde
ve kahvenin dışındaki sandalyeler sıcaklıklarını
…..yitirmeden
ve herkes (ben bile) bir başkasına sığınmaya çalışırken,
fotoğraflar da alçak, ahşap bir merdivenden iner gibi,
çerçevelerinden iner, mutfağa girer, lambayı yakar,
sofrayı kurarlar (tabağa çarpan bir çatalın
tanıdık sesini duyarsınız), üç – beş kitabımı,
hatta (eski yeni) düşüncelerimi görüntülerle
…..karşılaştırıp
çekingen tartışmalar, bazan da çok eski,
yaşanmış kanıtlarla düzene sokarlar.

İşte bu yüzden kendimi borçlu hisseder, ayrılamam bu
…..pencereden,
Ne görmemi engeller bu pencere, ne de var olmamı –
…..tam tersine.

“Duvarla cam arasında sıkışma” konusunda
…..söylediklerime gelince,
bir ilkbahar abartmasıydı o, her yerden fışkıran
gür yeşilliklerin bir abartması. Oysa işe yarayan
dört köşe bir dinginlik, bir saydamlıktır bu pencere.

Duvarlar bulutlandığı zaman akşam saatlerinde,
…..pencere
parlar durur, sanki kendiliğinden; korur ve yayar
batan güneşin son yansımasını,
gölgelenen sokağa yansıtır bu parıltıyı,
yüzlerini aydınlatır gelip geçenlerin, onları
en içten anlarında suçüstü yakalamış gibi, bisiklet
…..tekerleklerini.
bir kadının gerdanında sallanan altın zinciri
ya da limanda demirli bir geminin
tanıdık olmayan adını aydınlatır.

Kışın,dizlerini çarpar bu camlara rüzgar
ve öfkeyle uzaklaştığını görürüm geniş sırtını dönerek.
Bazan da buradan, bu akşam olduğu gibi,bahar
…..akşamlarında,
bir gemiden öbürüne seslenen denizcilerin
…..konuşmalarını duyarım,
sanki yıldızların arasındaki ilişkileri açıklıyorlardır
…..bana;
gemilerin yanlarındaki o anlaşılmaz sayıları
…..açıklıyorlardır.
Birden, denize fırlatılan bir demirin sesini duyarım
yalnızca bana sunulan bir şeymiş gibi,
bana bunu gösterme yetkisi veren bir şeymiş gibi.

Öyleyse yakınacak neyim olabilir bu pencereyle ilgili?
İstersen yarıya kadar açar, dışarı hiç bakmadan
ve görünmeden izliyebilirsin sokaktaki gerçek
…..sahneleri,
o büyük uzaklığın yumuşak aydınlığıyla
boşlukta daha derin, daha sürekli;
bütün bunlar gözünün önünde, sadece birkaç adım
…..ötede yaşanıyor olsa bile.
Sonra da,istersen, pencereyi iyice açıp kendini
…..seyredebilirsin camda,
çok uzak,tılsımlı bir aynaya bakar gibi, ve tarayabilirsin
…..seyrelen saçlarını,
ya da gülümseyişini düzeltebilirsin. Her şey daha açık,
daha sessiz, daha durgun, bu yüzden de
vazgeçilmez ve zaman dışı görünür bu camlarda.
……………………………Balıkçı aynasıyla
hiç bakmışlığın var mı denize? Üstteki çırpıntının
…..altında
eşsiz bir görünüşü vardır derinliklerin,o kımıltısızlığı,
saydam düzeni, hem dingin hem de her an kırılabilir
dilsiz kutsallığı içinde – konuştuğumuz gibi.Ama
soluğun kesilir nedense uzun süre böyle kalırsan;
bu yüzden başını kaldırırsın havaya,
ya da pencereyi açarsın (bu kez,artık bile bile),
…..ya da kapıdan dışarı çıkarsın.

Ve artık hayatını ve gözlerini eğecek hiçbir şey
…..kalmamıştır,
ve artık övünçle gösterip türküsünü söyleyemeyeceğin
…..hiçbir şey kalmamıştır,
ve artık yüzünü güneşe çeviremeyeceğin hiçbir şey
…..kalmamıştır.

(Pencereyi kapayıp sokağa çıktılar. Gemilerin ışıkları yanmıştı. İki arkadaş iskelenin
ucuna gittiler. Durup denize baktılar ve sığ sularda bir balığın aralıklı sıçrayışını duydular.
Sonra sessizce kangal gibi kıvrılmış ıslak halatların üzerine oturdular, birer cigara
yakarak kibritin alevinde birbirlerine baktılar.
Garip, nerdeyse yersiz bir mutluluk içindeydiler baharda deniz kokusuna, kızarmış balık,
kıvırcık salata ve sirke kokusu karıştığı zaman hayatın o açıklanması güç mutluluğu
içinde.Biraz sonra yandaki meyhaneye gideceklerdi. Karınları acıkmıştı bile.
Gramofondan gelen ses bu açlığı daha da artırıyordu. Liman nöbetçileri uygun adım
yanlarından geçtiler, yazlık üniformaları akşam karanlığında bembeyaz görünüyordu.
İki arkadaş halatların üzerinden kalktılar, gidecekleri yere doğru yürüdüler.)

Pire, Nisan 1959

Yannis Ritsos

Çeviri Şiirler, Şiir, Yannis Ritsos

Yaşlı Bir Adam

Gürültülü kahvenin içerlek bölümünde
yaşlı bir adam oturuyor tek başına
başını masaya eğmiş, önünde bir gazete.

Ve sefil yaşlılığının küskünlüğü içinde
hayatını nasıl boşa harcadığını düşünüyor
güçlü, yakışıklı, sazı sözü yerindeyken.

Biliyor artık çok yaşlandığını, duyuyor, görüyor.
Oysa daha dün gibi geliyor ona gençlik günleri.
Nasıl da hızla geçmiş zaman, nasıl da hızla geçmiş.

Onu nasıl yanılttığını düşünüyor aklının,
ona nasıl her zaman safça inandığını
“Yarın daha çok vaktin var,” diyen o yalancıya.

Dizginlediği onca istek geliyor aklına,
boşa giden onca sevinç. Kaçırdığı her fırsat
alay ediyor şimdi onun bu kafasız hesaplılığıyla.

… Ama bunca düşünce, bunca hatırlama
başını döndürüyor yaşlı adamın. Uyuyakalıyor
dayayıp başını kahvenin masasına…

Yannis Ritsos
Çeviri: Cevat Çapan

Çeviri Şiirler, Şiir, Yannis Ritsos

Gece Treni

Tren gece yarısı geçiyordu tuğla harmanının önünden;
bir an, trenin nabzını duyuyordu evler duvarlarında,
pencerelerinde, korkmuş ya da şaşırmış gibi. 

Sonra uykuya dalıp unutuyorlardı.

Bütün gece gözünü kırpmadı. 

Damarlarının içinden geçmişti tren,
Getirdiği, alıp götürdüğüyle.
Ve o, kendi içinde, tarlaların ötesinde, ağaçların gerisinde
Son tren düdüğünü bekledi kalkabilmek için.

Yannis Ritsos
Çeviren: Cevat Çapan

Çeviri Şiirler, Şiir, Yannis Ritsos

Pencere

Sonra sessizlik, hareketsizlik. İkiyüzlülük bile diyebilirsin,
çünkü, belki de bilirsin, kaç çarmıha gerilmiş çığlık,
kaç diz çöküş gizlidir
o dikey saydam görkemin gerisinde.
Hele akşam olurken, şu bahar günlerinde, ve liman
uzakta bir yangınken, yaldızlı ve kızıl,
gemi direklerinin karanlık ormanında, balıkları
duyarsın, suların basıncında, küçük üçgen ağızlarıyla
derin bir soluk almak için suyun yüzüne çıkan. Dikkat ettin mi?
Böyle zamanlarda suyun yoğun aydınlığı kırılır
küçük balıkların binlerce ağzıyla. Kimse dayanamaz
hiç ara vermeksizin o sınırsız tekinsiz manzaraya bakmaya bunca
suyun ağırlığı altında,
bu masalsı denizin ormanlarında, bu soluk kesici saydamlıkta.

Bence bir bakıma fotoğraflar da dayanamaz çerçeve camlarının
ardında,
nasıl poz verilmiş olursa olsun, ne kadar güzel olursa olsun
duruşları,
hayatlarının durdurulmuş bir anında, gururlu bir saflık içinde,
eşsiz güzellikte bir el fotoğrafçının stüdyosundaki
zarif masanın ya da dizlerinin üzerinde dururken
yakalarında (tabii) solmayan bir çiçek,
ne kendini beğenmişliklerini ele verecek kadar yaygın,
ne de yazgılarına boyun eğmişçesine büsbütün tutuk
belli belirsiz bir zafer gülümseyişi dudaklarında.

Oysa zaman tümüyle pusuya yatmıştır onlar için, onların bu güzel
anlarının önünde ve ötesinde.
ve onlar tümüyle isterler bu zamanları, taşıllaşmış
saygınlıklarını, önceden tasarlanmış olup olmaması fark etmeyen
görkemli duruşlarını yitirecek olsalar bile,
bu canlı öyküleri mum gibi eriyecek olsa bile bakışlarının
alevinde,
ışığın saydamlığında beliren gençlikleri yalanlanacak olsa bile.

Ne var ki, onların isteğinden daha büyük ya da eşit olarak
görünür korku; sonra gülümseyişleri de
denizin dibinde, iki kaya arasında uzanmış duran
gümüşten bir balık gibidir – ya da havada,
kendi uçuşuna asılı, kanatları kımıltısız
kül rengi bir kuş gibi. Fotoğraflar da
öyle kapalı kalır, bütün pişmanlıkları, düşmanlıklarıyla,
çerçevelerinin, isteklerinin ve korkularının dışına çıkamadan,
bakarak usandırıcı göğe ve uçsuz denize.

Bu yüzden daracık bir yer seçeriz korunmak için
kendi sınırsızlığımızdan.. Belki de bu yüzden
burada oturuyorum ben, bu pencere önünde, bakmak için
gemicilerin rıhtımda, kaldırım taşlarında kalan
ayak izlerinin bir peri masalındaki sıra sıra,
dikdörtgen aylar gibi yavaş yavaş silinişine..

Yannis Ritsos
Çeviri : Cevat Çapan

Çeviri Şiirler, Şiir, Yannis Ritsos

Üçleme

1.Hava kararıncaya dek

Eline almıştı kadının elini. Konuşmuyordu
uzaktan, belki de kendi içinde,
güçlü atışını duyuyordu denizin nabzının.
deniz, çamlar, tepeler eliydi kadının
Ona söylemese bunu, nasıl tutabilirdi o eli?

hava kararıncaya dek kımıldamadılar. Sadece
iki eli de kırık bir heykel vardı ağaçların altında.

2. Bir kadın

O gece; yanına varılmaz o kadın öpmüyor kimseyi
onu öpecek kimse çıkmaz korkusuyla tek başına.

Beş uçlu bir yıldızla gizliyor bir tutam beyaz saçı
ve en güzel kimliğini yadsıması kadar güzel kendisi.

3. Neden bizim suçumuz?

Dikensiz kalkan filizleri dilinin altında,
üzüm çekirdekleri, şeftali lifleri.
Ilıman bir ülke var gölgesinde
kirpiklerinin. Yatıp dinlenebilirim, diyor, sorgusuz.

Peki ne anlama geliyor bu ‘daha ilerde’ sözü?
Neden senin suçun olsun, kuşkusuz, yaprakların
arasında kalman-
güzel, yalın, sıcaklığının altın çizgilerinde?
Ve neden benim suçum gecede ilerlemek,
kendi özgürlüğümde tutsak, diyor, cezalandırılanın
ceza vermesi?

Yannis Ritsos
Çeviri: Cevat Çapan

Çeviri Şiirler, Şiir, Yannis Ritsos

Bir Sözcük O

Bir şey bilmiyorum -dedi- bir şeyim yok, bir şey değilim
buradaysam, dünyanın içinde, çakılmış bir büyük kanatla göğsüme,
odur öğrendiğim tek sözcük, söyler ağlarım-
onu tanıyorum, onunla varım, onu haykırırım rüzgâra-
uykusuz ıssız gecelerde öldürenlerin öğrettikleri
onca taşın taşlanmanın altında -yalnız bir sözcük:
Özgürlük, Özgürlük, Özgürlük.

Yannis Ritsos
Çeviri : Ahmet Yorulmaz

Çeviri Şiirler, Şiir, Yannis Ritsos

Yalınlığın Anlamı

Basit şeylerin arkasına gizleniyorum, beni bulasınız diye;
beni bulamazsanız, nesneleri bulacaksınız,
dokunacaksınız elimin dokunduğu yere,
birleşecek ellerimizin izleri.

Ağustosun ayı parlıyor mutfakta
kalaylı tencere gibi (size söylediğim şeyden dolayı böyle oluyor)
aydınlatıyor boş evi ve evin diz çökmüş sessizliğini-
her zaman diz çökmüştür sessizlik.

Bir yola çıkıştır her sözcük
bir buluşma için; sık sık vazgeçilen-
ve bir sözcük gerçektir ancak, bu buluşmada direttiği zaman.

Yannis Ritsos

Çeviri Şiirler, Şiir, Yannis Ritsos

Kadınlar

Kadınlar çok uzakta. “İyi geceler” kokar çarşafları.
Masaya ekmek koyarlar yokluklarını hissetmeyelim diye.
Sonra anlarız suçun bizde olduğunu. Sandalyeden kalkıp
“Bugün çok yoruldun,” deriz ya da “Boş ver, lambayı ben yakarım.”

Kibriti çaktığımızda, o yavaşça döner ve tarifsiz
bir dikkatle mutfağa yönelir. Sırtı nice ölülerle,
kamburlaşmış, hüzünlü bir tepe-aileden ölüler,
onun ölüleri, senin kendi ölümün.

Adımlarının gıcırtısını duyarsın eski döşemede,
bulaşık telindeki tabakların ağlayışını duyarsın
sonra da treni, askerleri cepheye götüren.

Yannis Ritsos
Çeviren: Cevat Çapan