Kemal Sayar, Şiir, Türk Şiiri

1

ahmet bir kadın dehlizlerinde kayboluyor
‘garplılaşmanın neresindeyiz’ diye soruyor
kasılırken o kadının geçmişinde bedeni
hiçbir yerindeyiz ahmet, aşkın da garplılığın da
hiçbir ışık yok tünelin ucunda
hiç alkış yok ahmet bu temsil-i ömrün sonunda.

ışıklı bir caddede yürümek gibidir sevmek
ahmet, kalbinin kitabını yürümek gibidir
yağmurlu bir havada ilan-ı aşk eylemek

hayrettin de kayboluyor
ama o nişanlısının masa işlemelerinden
kendine bir şiir hazırlayarak kayboluyor
o şiiri okumayacaktın hayrettin çocukların olacaktı
bir karın bir evin olacaktı mutluluktan uçacaktın
kaldıysa mêlamî duvarlarda öğütmek kaldı kalbini
hayrettin çektiğin yeter çıkar at şu kalbini.

yağmurlu bir havada yürümek gibidir sevmek
hayrettin, kalbinin kitabını yürümek gibidir
ışıklı bir caddede ilan-ı aşk eylemek

II

süslü beyler için kalkıyor leningrad treni
yataklı vagonu dolaşarak
izmarit topluyor anna karenin
tükenen aşkların izmaritini.

‘o heryerde olmanın hazzı var ya’
diye sesleniyor usulca kendine
arbat sokağında hayrettin.
ve leningrad treni gidiyor ezerek menşevik ökülerini.

en arka kompartmanda müslüman saatini
kuruyor haşim, göl değil ırmak saatleridir
mağrur bir edayla onaylıyor
revü kızlarına incil okumanın saadetini.

haşim ve anne karenin
bakışıyorlar birbirlerine
bu son kareyi çekip alıyor hayrettin.

o sırada ahmet tv izliyor
müzik dinliyor ahmet otomobil sürüyor
yanlış zamanda yanlış sorular soruyor.

haşim ve anna karenin
son bir kez gülümseyerek bakıyorlar
fotoğraf burada bitiyor.

III

Bıraksalar uyurdum diyor ahmet
bıraksalar uzaklara giderdim
kertenkele avlardım
keçiboynuzu yerdim
dünya savaşlarına da karışmazdım
bıraksalar uyurdum.

biryerler… orda olmak
ve gitmenin derin, derin hazzı.

IV

göl değil ırmak saatleridir.

V

menşevikler kitabından bir fasıl:
ihtilal çocuklarını kanıyla emzirir
yalan söyler çünkü fotoğraflar
çünkü revü kızları incil okumaz
ve aşk melâmî değildir.

VI

ah… o heryerde olmanın
bir yerlere gitmenin o derin, derin hazzı.

Kemal Sayarahmet-koyutürk

Hrant Dink, Ohannes Şaşkal, Şiir, Türk Şiiri, Zareh Yaldızcıyan

ikna ettiler güvercinleri. Kimse dediler, ateş açmaz
üzerlerine. inandı Hrant. Gerçi ürkekçe,
inandı bir güvercin olduğuna.
Gel gör ki, ateş açtılar işte!
Öngörmüştü, birkaç yıl önce söylemişti bana:
– Ayakta olacak ölümüm, dimdik,
Değil yatarak yatakta ••.
Yatıversin ışıklar içinde şimdi.
Bize sorarsanız, o hep muzaffer kalacak
Lekesiz bir heykel gibi. *

ikna-ettiler-guvercinleri-kimse-ates-acmaz-uzerlerine

 

Bitmemiş Bir Şiir ve Hrant ve Zahrad

Yukarıdaki satırlar, Hrant’ın aramızdan kopartılışının hemen ardından, Zahrad tarafından Hrant için yazılan “şiir”in Türkçe çevirisi… “Şi ir” diyorsam, besbelli bitmemiş bir şiirden, tamamlanamamış bir yazınsal metinden söz ediyorum. “Şiir”, çatılamamışlığı ve düzyazı görünümüyle, şairine özgü dilsel ve yapısal özniteliklere muhtaç duruyor. [Sağlığında yayımlanmış kitaplarında] Başlıksız tek bir şiiri bulunmayan Zahrad’ın, şiirde tire dışında noktalama işaretlerini tercih etmediği de düşünülürse, söz konusu “şiir”in bir taslak metin olduğu, üzerinde bir daha çalışılamadığı apaçık ortada. Evet, tam anlamıyla, şairinin gerçek soluğunu içinde hissedemediğimiz bu “şiir”, bir yandan da Zahrad’ın son şiiri olma özelliğini taşımakta.

Bilindiği gibi, Hrant’ın katlinden kısa bir süre sonra, 21 Şubat 2007’nin ilk saatlerinde, Zahrad da sonsuzluğa kanat açacaktı. 7 Şubat günü düşüp kalça kemiğini kırmasının ardından yatağa bağlı kalacak, düşmeden önce kaleme aldığı taslak şiire tekrar dönme fırsatı da bulamayacaktı.

Hrant’ın görkemli ve bir o kadar da vakur cenaze töreninden on gün kadar sonra, Zahrad ve eşi Anais, onları ailece ziyaretimizde, söz konusu şiirden de söz açmışlardı. Anais Hanım, günlerce gözyaşı dökmüş olmaktan bitkin bir haldeydi. Zahrad’sa Hrant’ın öldürülüşüne son derece tepkiliydi. Bir karabasanın tam ortasındaki insanlar gibi kızgın ve öfkeliydi … Onu hiç böyle görmemiştim. Giderken, “Yine gelin e mi!” demişti. Ben de “Merak etmeyin, geliriz” demiştim. Onu son görüşümüz olacağını nereden bilebilirdim?

Ne acıdır ki, Zahrad’ın, ziyaretimizden üç-dört gün sonra, düşüp kalça kemiğini kırdığını, yatağa düştüğünü, ölümünden iki gün önceki gece duyacak; ziyaretine gitmeyi düşünüp de gidemediğimiz günün ertesinde, sabah 5 sularında ölüm haberiyle sarsılacaktık. O günlerin, sudan çıkmış balık gibi gezindiğimiz gelgitli ruh hali içinde, ne Zahrad’ın düşüşünden haberimiz olacaktı, ne de onu ziyaret etme fırsatımız …

*
2005 yılı, yaz sonunda, Zahrad, bir süre önce Kınalıada’da, Hrant’la arasında geçen ve şiirde sözü edilen o konuşmadan söz açmıştı bana. Yazlık evlerinin düzayak sayılır balkonunda Hrant’la sıkça gerçekleşen karşılaşmalarının birinde, Zahrad her zamanki babacan tavrıyla, ona, onun adına endişe duyduğunu söylemiş; kendine mukayyet olmasını ve kendini ateşe atmamasını telkin etmiş. Hrant’sa çok tehdit aldığını, deyim yerindeyse kelle koltukta gittiğini, ölümünün yatakta değil ayakta olacağını söylemiş. O an bunları duyduğumda içim cız etmişti, ama gaflet içinde olduğumu, ben de geç anlayacaktım. “Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık” diyebilecek kadar gözü pek Hrant, demek, ta o zamandan durumun yakıcılığının farkındaydı. “Ama ah o yürek … Ah o yürek … ”

( … )

01.02.2009, Agos Kitap

Cahit Zarifoğlu, Şiir, Türk Şiiri

Hızır
Yumuşak bir çocuk ağzı
Hızır
Ağ atıp durdun diri denizin suyuna
Hızır
Bu balıklar platin

Kapı açık
Ev ve ben
Yalnızız güya
Odalar
Kalp duvarlarına ayarlı
Bir duygu kalabalığı

Seni seviyorum
Yankılanıyor bu
Sokakları kalabalıkla geçiyorum
Herkesin
Bakıyorum bir kefeni
Bir tabutu var sırtında

Bir sorum da var büyük kente
Sevgi hangi tenhada yaşanır
Hangi türbede ürer
Hangi mezbahada boğazlanır

Açık ağızları kadınların
Bir damla süt konuyor
Şiş gözlerine çocukların
Babalar pazularla
Ekmek aralarında kırbaçlanıyor

Duruyorum. Sis çöküyor üstüme
Engebeler bir bir kalkıyor
Bu kapılanası yalnızlıkta
Seni seviyorum
Seni duyuyorum kendimi

Ah yalnızlığım
Başını al git bir gün
Bırak beni
Dostlarla buluşup toplanalım başında
Asfalta yığılıp kalan ölünün

Buluşma saatında denizler
Saat kuleleri
On adım atınca ağaçlar
Pranga dükkânları
Ağzı düdüklü adamlar

Bir atmaca geçiyor başımdan
Önüm arkam boy boy tazılarım
Bir av sahnesinde bakışlarım
Dikkatle bakıyor gibi
Boyun hareketlerine bir güvercinin

Kapı açık
Ev ve ben
Baştan beri
İç içe kendi kendine
Konuşmaktan bıkmışız tükenmişiz

Ötede Hızır
Av sahneleri
Kalabalıklar şehirler

Cahit Zarifoğlu
Mavera Dergisi 122 / Ocak 1987, s. 2-3icimizdeki-kudus

Abdülbâki Gölpınarlı, Şiir, Türk Şiiri

Gurbet ender, gurbet içre olmuşum cânâ garîb
Şimdi âlemde benim ben, bî-emel yektâ garîb

Hânumânım bâde vermiş gird-bâd-ı rûz-gâr
Âşinâ yok derdime, dil gavta-zen, deryâ garîb

Neş’e-i ümmîd nâ-peydâ, şikeste câm-i mey
Kalmamiş yârân bu meclisde bu şeb sahbâ garîb

Hatt-ı nâ-fercâmımı yok bir bakıp fehmeyleyen
Her görüp seyrettiğim sîmây-ı bî-mânâ garîb

Mâ’bedim kâşânelerle sanki gark-âb-ı memât
Kalmamış seng-i mezârım, mevt-i bî-pervâ garîb

Şâhidim, şehdim, şuhûdum, sanki olmuş bir serâb
Düşdüğüm bîgânelik bezmindeki feyfâ garîb

Yok dilimden anlayan bir hemdemim, bir mahremim
Sanki zât-i pâk-i Hakk’la olmuşum râ’nâ garîb

Gök o gök amma ne çâre yer değil artık o yer
Ben bu yerde olmuşum bîçâre vü bîcâ garîb

Nağme-i şevk-u tarâb olmuş cünûna müntehî
Beste çılgın, güfte mecnûn, tenni tennennâ garîb

Dilkurum sa’yiyle oldu defter-i dîvân-ı dîl
Nazmı nesrinden beter her sûret-i inşâ garîb

Hâl-i zâr-ı bî-karâr-ı derd-i bî-dermânımı
Sanki vaktiyle demiş bir âşk-ı şeydâ garîb

Gâh olur gurbet vatan, gâhî vatan gurbetlenir
İşte şimdi oldu Bâkıy hâliyâ dünyâ garîb

Gönlüm ister gitmeyi cânâ bu mâtemhâneden
Korkarım ki gittiğim yer de olur ammâ garîb

Abdülbâki Gölpınarlıabdulbaki-golpinarli-garip-siiri

Şiir, Şükrü Erbaş, Türk Şiiri

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakır dikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları olsa da
Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
Düşünemezler…
Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
Topraklarını büyütmeye çalışırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar karılarını döverler
Seslerinin tonu yumuşak değildir
Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
Gazete okumaz ve haksızlığa
Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
Adım başı pınar olsa da köylerinde
Temiz giyinmez ve her zaman
Bir karış sakalla gezerler.
Çocuklarını iyi yetiştiremezler
Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur.
Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
Birbirlerinin evlerine ancak
Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
Binlerce yılın kalın kabuğu altında
Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
Aldanmak korkusu içinde
Sürekli birbirlerini aldatırlar.
Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
Karılarından en az on adım önde yürürler
Ve bir erkeklik işareti olarak
Onları herkesin ortasında döverler.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
Kendilerinden olanlarla alay edip
Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir.
Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
Ezim ezim ezilirler.
Enflasyon denilince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler.
Dindardırlar ahret korkusu içinde
Ama bir kadının topuklarından
Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
Şehre giderler!

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
Kızlarının talihsizliğini
ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
Zengin bir akrabalarından söz ederler.
Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
Yollara tükürürler..
Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede
Bir ülkenin geleceği
Küçücük topraklarını ipoteği altındadır.
Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
Zamanın derin ırmakları önünde…

KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL
NASIL KURTARALIM?

Şükrü Erbaşkoyluleri-nicin-oldurmeliyiz

İsmet Özel, Şiir, Türk Şiiri

1.
Gecenin üçüdür en uygun zaman, bahse girerim
düşünün: sabah çok yakın
oysa ışıltı yok ortalıkta
nerdeyse gece bitmiş ama sürmekte karanlık
henüz uyanmış bazıları
henüz uyumamış bazıları
bazıları uyanmış uykusuna doymadan
bazıları uykusuna varmadan doymuş
görüyorsunuz ilm-i hilaf ü cedel düzeniyle hayat
nasıl da sürüklüyor kendini
ve ben bunu kanıtlayabiliyorum
şu şair halimle
böylece size ey saygıdeğer erbab-i cumhuriyet
akıllı ve yetenekli olduğumu
kanıtlamış oluyorum
sizler de
bu derin bilgeliği kavrayarak
kendi değerinizi ortaya koymuş oluyorsunuz.

2.
Ütüsüz bir pantolon kadar tedbirliyim
tarihi bir gerçek kadar sıkılgan
bilmem ki Tesalya’daki Termofil
bir yiğitlik anısı
bir hayınlık anıtı mı olsa
yine bilmem quantum kuramını
öğrenen insan haklı mıdır
kendini ardıçkuşu sanmakta-
ben
yirminci yüzyılın sonlarında
en uzak uyanışlar ikliminde yaşadım
bir imparatorluk genişliğindeki gençliğim sırasında
kadınlardan daha çok birinci şubeye vardım.

3.
En mutlu insanlar belki de
baca temizleyicileridir
öyle dar, öyle kara karanlık bir yerdedirler ki
yüreklerini geniş, dayanıklı
aydınlık tutmak zorundadırlar
buna yükümlü sayarlar kendilerini.
Baca temizleyicileri başkalarını sevmekle kalmaz
başkalarınca sevilirler aynı zamanda
çünkü herkesi düşünmeyecek kadar mutlu
herkes tarafından düşünülmeyecek kadar mutludurlar.

4.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Bu sorunun karşılığını bulamıyorum
içinden çıkılmaz bi olay, ama önemsiz
köylüleri öldürmesek de olur
hatta onların kalın suratlarını
görmezlikten gelebiliriz
yapılacak çok şey var daha
sözgelimi ben, kendim
hiç hayıt ağacı görmemişim
görmeden ölürüm diye korkum da yok
değil mi ki albatrosu Baudelaire’den
Yves Bonnefoy’dan semenderi öğrendim
bir gün bakarsınız
şu güzelim bilgiç beynimi kırıp
teneşir tahtası olarak kullanabilirim.

(1974)

İsmet Özelkoyluleri-nicin-oldurmeliyiz.jpg

Cahit Zarifoğlu, Şiir, Türk Şiiri

İşte doğa işte ben
Karşılıklı bir sabah sohbetindeyiz
İnce ağızlı kelebek sancağımda
Çekirge dikkatli
Serçekuş
Gagası avucumda

Tablomuz hazır
Aslanla kaplan yanyana durdular
Tam yol kavşağında
Yerlerini aldılar

Kaslarından yayılıyor bana
Eğilip almanın
Bulup koparmanın değeri

Tilki göz kırpıyor
Mevlana’dan bir deyiş aktarıyor kartal
Şahin yarı yoldan dönüyor
Güvercin rahat bir nefes alıyor
Alçalıyor
Ve konuyor kanıma

Tablomuz resmimiz tamam
Kimse eksik
Kimse fazla değil
Bir sensin beklenen

Bu sabah ta uzaklardan
Duyuluyor dişiliğin

Bir pars mısın sen !
Defter arasında kurumuş yaprak mı
Bir ses
Bir ne

Kolay değil
Doğanın ortasında
Hayvanlarım tırtıllarımla
Kalın gövdeli ağaçlar
Birbirine girmiş sarmaşıklar
Bu hürriyetler arasında
Seni beklemek

Mavi çocuk mavi ışık
Nerdesin
Yine bir bakış mı kaldı aklında
Yolunda Azeri kamalar
Yamyam halkalar
Ah hayır zor değil beklerim daha

Doğa hazır
Bir kum saati gibi akıyorsun bende
Biliyorsun suçlu olan saçların
Vadedilmiş bir küçük parmak bile değil

Güneş yerini aldı
Geceden kalmış bir yarım ay da burda
Derken
Bir telefon meleklerin
Odaklandığı küreden

Anlattım ona telefonda herşeyi
“Ya o olmasaydı
Ya sevmek olmasaydı”
Düştüm oyalandığım kayalıklardan

Tabiat sönüyor şimdi
Kaplanlar
Gerçek kimliğine dönüyor

Tilki ürke
Aslan geyik avında

Şimdi korkularımla
Başbaşayım
Kum saati
Devrilmeyecek bir daha

Cahit zarifoğluask-siiri-antolojisi

Ahmet Oktay, Şiir, Türk Şiiri

Seviştik. Sonra sokuldum kokuna
su orguydun, efsaneni dinledim
“ayrılık günü bir gül getir bana”
diyen karlamış sesinle ürperdim.

Kırlaştılar; saçlarımı okşadın
şefkatle; ışıdı o solgun suret
bir ormanın ruhuydu parmakların
dağıldı sesimdeki şikayet.

Ayrılık bilemem ne zaman gelir
sen bir okul defteri getir bana
çünkü sadece yazmak tesellidir
çektiğimiz acıya bu dünyada.

Kırlaştı saçlarım, yakınmıyorum
ölüme yargılı insan doğumda
yeraltı mı daha korkunç bilmiyorum
Dünya mı? yaşadım yaşadığımca..

Sen de erken dolarsa vade eğer
ne olur “beyaz bir gül at” ardımdan
bomboş sokağa; dağılsın her keder.

Ahmet Oktaykirlasti-saclarim

Metin Altıok, Şiir, Türk Şiiri

ÖNSÖZ

Ey okur; bu dörtlükler uykusuz gecelerde,
Contası bozuk bir musluktan damladı.
Kâh ben oldu, kâh siz oldu dizelerde,
Eksik gedik ne varsa bir bütüne tamladı.

Umut unutulmadı elbet seğiren derisiyle
Renkten renge girerek örgüyü nakışladı.
Dörtlüklerin yazarı doğrusuyla eğrisiyle
Bir yaşam sürecinden kesitler amaçladı.

1. “Ben” diyorsam eğer bilin ki o sizsiniz.
Ne çok şey paylaşıyoruz sizinle,
Sessizce ve belli belirsiz;
Kiminizle acıyı, umudu kiminizle.

2. Kuyulara bakraç indirilmez ya her zaman;
Havaya uçurmalar salınır coşkuyla bazan.
Tek anlam bağıdır gökle yer arasında
Yumruk kadar yüreğiyle uçsuz bucaksız insan.

3. Ömrümce kendimi hep sözde buldum;
Söz cehennemdi yanıp kavruldum.
Yeniden doğdum kendi külümden,
Ben Anka’ydım konuşuldum.

4.Sonunda her güçlük elbet bir gün çözülür.
Yen ağzıyla dirsek yamaya yamaya,
Bugünleri de gördük çok şükür;
Ne yen kaldı, ne dirsek ortada.

5.Bir sözle soğur, ısınır bir sözle;
Sözden çıkıp yine söze girerek
Dolaşır o müthiş dönencesinde
Kulakla dil arasında gezegen yürek.

6.Yıllardır herkesin bu garip ülkede
Sanki kadermiş gibi çektiği;
Yanlış iliklenmiş gömlekte
Bir düğmeyle iliğin gülünç çaresizliği.

7. Bir sabah baktım ki aynamın yüzü,
Sanki Urfa’nın Halil-ül Rahman gölü.
Balık kaynıyor içi kıyamet gibi;
Eh, bu da bir şairin özel şiir ödülü.

8. Sözel gerçek daha zengindir yaşanan gerçekten;
Bir gömlek giydirir ona saf ipekten.
Siz hiç buz kesip, taş kesildiniz mi,
Ömrünüzün bir yerinde yaşayıp giderken?

9. Ağıtlardan geçti yıllardır sesim;
Onu gözyaşlarıyla silip temizledim,
Yeni bir ses edindim kendime
Ölüme küçük adıyla seslenmek için

10. Sanki uyanık görülen düş
Tüterken yangın yerleri
Geceye bir masaldan düşmüş,
İki akasya salkımı elleri.

11. Benim dağbaşlarında sürgünde bir denizim var;
Nereye gitsem ardımsıra gelir dalgalar
Uzadıkça uzadı bu sancılı sürgün;
Birer birer ölüyor yâdımdaki martılar.

12. Hapishaneler insan dolu kum gibi.
Dışarda bir buruk özgürlük zakkum gibi,
İçerde de, dışarda da zor iş yaşamak;
Hem varım hem yokum gibi.

13. Onyedibinyüzyetmişbeş gün geçirmişim.
Kırkyedi yaş üzerinden hesabettim;
Üçyüzaltmışbeş gün sayarak bir yılı.
Neyse; üç gün sonra nasılsa döneceksin.

14. İnsan usul usul ölmek için gelir dünyaya.
Başlar her gün biraz daha insan olmaya.
Ve ölürken usul usul ne tuhaf;
Âşık olur, kedi besler, isim verir eşyaya.

15. Kendimden geçmek için aylarca didindim;
Yüreğimden yüreğine kazdığım tünelde.
Sonunda senin yumuşak toprağına girdim;
Bundan sonrası kolay gidecek herhalde.

16. Geçmişe özlem gelmişse bir toplumda gündeme;
Bugünden hoşnut değil demektir kimse.
Ama geçmiş güzellikleri yaşatmak için,
Gönlü yok kimsenin gül yetiştirmeye.

17. Sevgilim korkutmasın seni gözlerimin
Ta içinden bakar uykusuz puhu.
Çünkü o yaşadığımız bu karanlık günlerin
Yarattığı soyut bir direniş ruhu.

18. Ruhi ağabey gürül gürül sesiyle su gibi
Bulanmadan, donmadan ne güzel aktı gitti.
Kentlerden, alanlardan geçti de;
Bunca çevre kirlenmesine bana mısın demedi.

19. Kasığımda sanki dikenli bir kirpi
Varmış gibi sızlayan fıtık
Ve başımın üstünde savrulan tipi;
Yaşlılığa alışmalıyım artık.

20. Kimilerinin o zarif davranışlarından,
Süzme sözlerinden taşan kültür;
Kanter içindedir aslını ararsan,
Can havliyle paldır küldür.

21. Bu özgür acılar cumhuriyetinde,
En büyük acı duygulara gem vurmak.
Yanıyorum karşı konmaz bir istekle,
Namlusu düğümlü nagant olarak.

22. Eskiden insanlar vefat ederdi.
Ölümü ölerek ilk kez Ataç getirdi.
Artık kimi ölürken, kimi vefat ediyor;
Yani önümüzde bir seçenek belirdi.

23. içimde sessizce büyüyen
Nedensiz bir iyimserlik filizi,
Yolda keyifle giderken;
Sanki gölgeme basıyor birisi.

24. Sizin bu çağ yangınında
Verdiğiniz soğuk savaş;
Kızgın alevler ortasında,
Gözlerinizden akan yaş.

25. Senin yaprak döken solgun yüzünde,
Ayrılığı gözlerinden okudum.
Ebruli çiçekler açan hüzünde,
Kendime çileli bir yol dokudum.

26. Yoksulluğun dilsiz kasabasında,
Herkes evine çekilip kapılar kapandığında;
Hayalet yalnızlığı ürperen sokakların,
Hâki bir ıslıkla dolaşır dudağında.

27. Şu benim evinde kedi özleyen şiirim;
Öç alır benden yıllardır bilirim.
Yaşamak varken sıcak odalarda;
Garlara, garajlara, otellere düşerim.

28. Yüreğinden gelen gizli iniltiye,
Ne zaman kulak verirse insan,
Korkmadan deliririm diye;
Erişir evrenselliğe işte o zaman.

29. Bir sahaf kitabındaki nem ve küften
Elime geçen inanılmaz sevinci
Birilerine geçirememekten
Gelişti bende bu bireysellik bilinci

30. Kendine ve başkalarına yönelik,
Yokluk içinde bir varlığı sürdürmek;
Şimdilerde kaybolmuş müthiş bir incelik
Bir paltoyu tersyüz ettirip giymek.

31. Senin ay aydınlığında geçen geceler;
Can bir yana düşer, ten öbür yana.
Dilim tılsımlı bir sözcüğü heceler;
Ten bir yana düşer, ben öbür yana.

32. Kaç ananın kırık umutlarından
Solgun bir hüzünle havalanan,
Kuş sürüleridir bunlar, her akşam
Şehrin üstüne kül olup yağan?

33. Hep başka biçimde ve başka yerdeydi.
Hiç birinde kalmadı gözüm ama;
Bir ekin tarlasında gördüğüm gölgemi,
Biçin de götürmek isterdim odama.

34. Bazı şeyler vardır insanı değiştirir;
Siz böyle ne çok, hep kendinizlesiniz.
Örneğin çarşıda bir çocuk, ille diretir;
Necatigil diyor ki, bakıp da görmediniz.

35. Savrulup açılmış düzensiz yorgan
Ve buruşmuş çarşafıyla bomboş bakan,
Garipliğiyim toplanmamış bir döşeğin;
Başucunda çalar saat bulunan.

36. Bir sap gelincik iki taş arasında,
Bulmuş da boyunu uzatan hızı,
Sallanır durur çiçeğiyle rüzgârda;
Bütün gelinciklerden daha kırmızı.

37. Sevgimde açılmış bilinmedik bir yara,
Uykusuz geceler de için için kanıyor.
Dönüşüp bir pişmanlık armasına,
Bu sevdadan vazgeçerim sanıyor.

38. Bir hız; pazartesiyi salıya bağlayan.
Belki de yaralı bir hayvan;
Kan damlaları bırakan ardında.
Bu acılarla geçen pervasız zaman.

39. İnsanın zor zamanda tutunacağı,
Bir dal umut vardır ya yüreğinde;
Benim de gönlümde bir isli sacayağı,
Hâlâ duruyor küller içinde.

40. Bir deniz kabuğunda dalgaları duyanlar,
Söyleyin bana gözünüzü kırpmadan;
Boş bir mermi kovanı sizce nasıl uğuldar,
O hassas kulağınıza koyduğunuz zaman?

Metin Altıokana-siirleri

Ahmet Oktay, Şiir, Türk Şiiri

Gecesel bir yer altı sesiydi
kehanet fısıldaşmasındaydı kökler, kemikler;
açıkta lüfercilerin parıldayan
lüks’leri. Av vakti, o tedirgin
kaşılıklı bekleyiş; gövdemdi sanki
oltadan ışığın yalımına kapılan.

Yanılsamalar ve aldanışlar.
Beklediğim inmedi trenden
bir söylen olacaktı dönüşü;
kara büyülere çarpılmaya hazırdım
dönsündü yeter ki.
Oysa kıpırtısızdı istasyon;
öyleyse kırmızı bir mendille
kimdi el sallayan geçen akşam?

İnsanın gurbetleri içinde;
sürgün yeri bu yüzden tanıdık
ayrıldığı günkü gibi dönüyor kişi.
Gide gide, yata yata bitmeyen
yol değil, zindan değil;
bedenin ve kırılgan sözlerin
bahçıvanın budadığı dalın
suladığı fidanın içinden geçen
o karanlık menzil.

Ezberimde tüm zulümler
belleği öyle beslemez
çünkü aşklar.

Sevgililer! Bazılarınızı unuttum
burnumda tütüyor bazınızın kokusu.
Terk edilmenin acısı dinliyor, aldatılış
gülümsetiyor: parmakların arasında
buruşturduğum hercai menekşenin
o tuhaf hışırtısı.

Vahşet vahşetle açıklanmalı.
Tazeyken yanık et kokusu
kılınabilir mi beş vakit namaz?
Hangi kösnü, hangi düş, hangi dua
unutturabilir toplu mezarları?

Kardeşler! Çoktan verdim
vereceğim filizi. Gittim gideceğim
yerlere; döneceğim yerlerden
döndüm. Yol alırken değiştirdi
görüntüleri, biçimleri, çelik
keskisi zamanın ve güzergâhın.

Kazınıyor anılar, bir gül
sesiyle birbirinin üstüne;
son eskinin, artık unutulmuşun
bir yorumu en yakın katmandaki
yara gibi taze anı.

Anımsadıkça bilecek insan
neyi unutmaması gerektiğini.

Ahmet Oktaykizkulesi-fotograflari