Alper Gencer, Şiir, Türk Şiiri

Kral Pornografik

yalanım yok dünyada en çok sana hiddetlendim
çünkü sevdim
çok sevdim buna inandırdım imamı
Allah ve şahitler huzurunda sevgilim
belediye ikimizi topluma inandırdı
çoğu zaman bir öpücük kâfi mutabakattır
öyleyse attığımız imzaya ne gerek vardı
aşkımız hukuki bir gerekçeyle vurulmuştur
o imza devleti üstümüze bulaştırdı

ben seninle müşterek bir dert içindeyim
bizi yakan ateşe odun toplar gibiyiz
ben sana emir üzre esasen rezerveyim
seni türkçe düşünerek seviyorum sevgilim
anlıyorum ve derdimi anlatacak miktarda
seseni kekeleyebibiliyorumm
öyle çok kuş vurduk ki öyle çok havada
vurulacak kuşu dalından tanıyoruz
bak bu senden yaptığım uçurtmayla sevgilim
göğe kurşun sıkmayı artık yasaklıyorum
iç içe iki bozkır susuzluktan kudurmuş
bir seyyar pilavcı, bir zabıta ve köpek
çok şiddetli şeyler oluyor aramızda
seni bazen parçalara ayırmak istiyorum
sevgilim seninle pilav yemek istiyorum
kuş yerine bir zabıta vurabiliriz
bu tüm pilavcıları çok sevindirir
zabıta düşer yere köpek koşup getirir
çünkü bir zabıtayı öldürmek
seninle pilav yemek için hukuki bir gerekçedir!

yalanım yok dünyada en çok sana hiddetlendim
çünkü sevdim
çok sevdim buna inandırdım imamı
imamı inandırdım seni de inandırırım
bana empati yapma al götür bütün mal senin
beni anlaman ilişkiyi rasyonelleştirir
bir anlamı ortasından bölmek sevgilim
eve geç döneceğinin aleni bir resmidir
kör olsam ne yazar, parmak uçlarımla
sana dokunmam seni alfabeleştirir
bize bir muallâk bul gizem beslemeliyiz
kafesin kilidini bu gece indir
bırak kaçsın rahatımız hayvan gibidir
çok yıprandık daha da yıpranacağız
çünkü süratli bu mesafesizlik
fecaatle yorucu bir mesaidir
yorulmamız bu açıdan bizi meşrulaştırır
bu elimizdeki sermayedir üstelik
konformizm insanı gayrimeşrulaştırır
bu beni yanlış yerde aradığını gösterir
bana kuduz bir toplum çok yerimden yeltenmiştir
çocuk yaşta vazgeçtim insana aşılanmaktan
ben seni ısırırsam bil ki af dileyeceğim
sen benim dişlerime çok aldırma ne olur
ben onları bu yaşlara gelmek için sivrilttim

anlaşamıyoruz gibi duruyor ya o ceket
tam o sıra geçiyorum bütün üşümelerimden
tam o sıra bilesin bütün gücümle
titreyerek geçmiyorum, geçmiyorumdur senden
ben çok ceket yaktım ısınmak için
manyağın tekiyim manyağın tekisin manyağın teki!
manyak mıyız neyiz bildiğin mücevher elimizdeki!?
haritasız bir definecinin gömüyü bulmasından daha zorlu bir iştir
iki insanın birbirini diğer bütün haritalardan silebilmesi

şimdi unuttuğumuz bir rüyadan uyandık
şimdi düşman belliyoruz bu yüzden uykuları
şimdi bütün görüntüler acayip karıncalı
şimdi karım olarak sonsuza dek kalmalısın
beni zor bellemen senin kolay olmandan değildir
aslında ben çekilecek bir adam da değilimdir
yol üstünde aksamak güzergâhın şerrinden değildir
soyunmuş bir kral artık kral değildir
rüyayla düpedüz dalaşıyor gerçeklik
biz dünyayı rüyamızla donatalım sevgilim
gerçek dediğin devlet kadar puşt bir yalancıdır
seni benden ayıran her şey yalancıdır
görünen görenin körlüğüyle müttefik
kral çıplak değil,
kral pornografik!

Alper Gencer

Alper Gencer, Şiir, Türk Şiiri

Şirk Edenler İçin Tövbe Euzubillah!

ben

kalbimle secdenin yerini değiştirmeye gidiyorum
el ve taş ve şeytan
nefsimle beraber sokağa oynamaya çıkıyorlar
sen ve seni ve seviyorum
mahrem bir denklem olarak evde kalıyorsunuz
günlerden cuma
bugün vertigosu olan bir yetim için dünyayı durdurmalıyım
şehri şerheden şahane bir yağmur vururken kaldırımlara
gel de cuma mesailerine saldır ayalarımla
gel bileklerimi soy omuzlarımdan
gel kayboluşlar söyleyen kara bir dudaksa da zenci
nasıl olsa güney atlantik ve angola
güneş batarken hepimizden daha köktendinci
yaşamak bir avurt kadar içerimdedir
bensiz durmaktadır orada
onunla ancak güzel bir fotoğrafımız olabilir
o fotoğrafa bakıp ağlayabiliriz mesela
seni tarih atabilirim zenciliğimin miladına
şuramda izin duruyor hala
ve yağmurlu yüzün yüzünden
boynunun yoldan çıkarak
gözlerinin kalbimde attığı taklalar…
sana doğru kambura yatarak
öpemeyeceğim bir uzaklıkta durur yaşamak
ve sana dokunmam beni son duraktan önce indirir
sana dokunamam
çünkü yaşamak bir avurt kadar içerimdedir
çünkü bana kalırsa cennet
kendilerini avurtlarından öpebilenlerindir.
ben zenciyim
çöle kara bir seccadeyle saplandım
bu çölü geçersem seni susuz bir dudakla öldüreceğim
seni geçemezsem bu çölde bir başıma delireceğim
çektiğim tespih ipini kopardı
parmaklarımı aç kalan çöl aslanına
avuçlarımla kendim yedirdim
-uysal hayvanlara zaafım var
insanlara hiç benzemiyorlar-
biliyorum seni sevmem beni de yırtıcı kılıyor
ama sen beyazsın diye ben zenci değilim
sen varsın diye kara bir deriyle kaplandım
hatta sen
bu çağa tüfek sevkiyatını yaparken
benden bir zenci olarak iltihaplandın
seni de kandırdım ben de kandım
bir zenci ve bir beyaz olarak
yanyana ancak böyle durabilirdik sandım
ben
kalbimle secdenin yerini değiştirmeye gidiyorum
zenciyim kanı beş para etmeyen bir zenci
kaburgalarımı kırdım göğüs kafesim düştü
Hak ve Resul ve Murteza
benimle yeniden görüştü
bana bir şans daha verdiler sevgilim
bütün şalterleri bir bir indirdim
matadorlar kudurup saldırdı boğalara
seyirci ıslıkladı
kaval kemiğime hölderlin fırlattılar
bir kule doğurdu bir kule
bir kule doğurdu bir kule daha
arz kabullenmedi, beni kustu şerrinden
çarmıh çağrılmadıysa İsa neden çıksın ki golgotha’ya?
yaka kartım yok adresime postalanmamış mektup
yakam yok adresim yok ben yokum dediğim sıra
davetiyem düğünün ortasında kendi cebimden çıktı
ben
kalbimle secdenin yerini değiştirmeye gidiyorum
sokağa çıkıyorum… sanki
bizim mahalleye şam valisi olarak atanmış muaviye
herkes sünniyim diyor
ama kimseyi benzetemiyorum efendime
vurdum yokuş aşağı… baktım
bütün arabalar karşıdan geliyor
meğer karşı şeride aktarılmışım
başım yok uzuvlarım plejik
bir yanım zehirlenmiş bir yanımı kesmişler
yalnız kalmak isteyene şarkılar hep trajik
söylenen tüm şarkılar yalnızlığa kesmişler
amaca giden yolda hummalı bir çalışma var
bilmiyorum Allahım senden gayrı amaç mı var!?
sana yarın ulaşmak isteyen bu amcalar
bugünkü zulmü görüp gözünü kime kapar?
şu koca podyumu süsleyen uranyumu
senin diplerinden çıkarırım Allahım
bir zenci olarak seninle uyumumu
şeytana satacak olursam beni uyar!
ben kalbimle secdenin yerini değiştirdim
anketlerde sonuncuyum çıldıracam sevinçten
sevgilim seni geçtim çöl düştü ismin göçtü
sana artık sevgilim diyemeyeceğim
yalnız peygamberi vardır peygamberi olanın
ve Allah’a secde eden âdemi hiç es geçmez
kalbi başkaya çarpmaz Resul’ü tanıyanın
âdeme eğilmeyen Allah’a secde etmez!

Alper GENCER

Oruç Aruoba, Şiir, Türk Şiiri

Şöyle bir ikilem yaşıyorum

Şöyle bir ikilem yaşıyorum: Seni bütünüyle kendime istiyorum; ama senin özgür olmanı, bağımsız olmanı da istiyorum – bana bağlı olmanı; ama, benden bağımsız olmanı…
Bunlar bağdaştırması olanaksız şeyler mi? Çok zor; ama bir yol var: Daha önce yazdığım ‘özgür temel’ düşüncesinden yola çıkarsak: her birimiz ötekine tanıdığı ilişki uzamında yalnızca ona yer tanır, başka ilişkileri oraya sokmazsa, bağlılık sağlanır; öte yandan, o ilişki uzamı, her birimizin toplam yaşamında, başka ilişkilerimizi tabii ki etkileyecektir, ama, onları belirlemez ya da yutmaya, bütün yaşam uzamımızı kaplamaya çalışmazsa, bağımsızlık sağlanabilir.
Çok mu dolambaçlı söylediklerim?
Bütün bu yazdıklarım belirli bir anlamda, anlamsız – sen geleceksin, kararını vermiş olacaksın : en azından, umuyorum öyle olur.
B e n i m k a r a r ı m d a b i r d e ğ i ş i k l i k y o k.

Oruç Aruoba

Oruç Aruoba, Şiir, Türk Şiiri

Tavşan Besleyene Kılavuz

1.
Tavşan besleyen,
havuç da yetiştirmelidir.

2.
Tavşan besleyen,
evinde attığı her adıma da
dikkat etmelidir ——
tavşan, kendisine havuç verenin
ayaklarını tanır; zıplaya zıplaya,
geliverir…

3.
Tavşan besleyen,
evdeki bitkilerini de emniyete almalıdır —
hatta, kağıtlarını ve kitaplarını ve espadrillerini
ve halılarının püsküllerini ve yırtık blue-jean’lerinin
açıkta kalmış ipliklerini bile —— tavşan,
kemirebileceği herşeyi kemirir.

4.
Tavşan besleyen,
pazardan, maydanozu beşli demetlerle;
pancarları ve turpları, sapları;
kıvırcık ve marulları da, dış yaprakları
kesilip atılmadan almalıdır.

5.
Tavşan besleyen,
meyve ve sebzeleri —örneğin armutları
ve patatesleri— soyar ve ayıklarken,
olağan durumlarda olduğundan daha müsrif davranmayı da
öğrenmelidir —— tavşan besleyen için kendi yiyemeyeceği
ya da yemediği bitki kabukları, sapları, kökleri,
‘çöp’ değildir, artık…

6.
Tavşan besleyen,
evinin içindeki bütün geliş-gidişlerini,
gerçi hiçbir yargıda bulunmadan, izleyen;
ama, sürekli üzerinde tuttuğu gözüyle
çok temel bir talepte bulunan, bir canlı ile birlikte yaşamayı
—— onun varlık talebini
hesaba katmayı da, öğrenmelidir.

7.
Tavşan besleyen,
arada bir, iç çamaşırlarına dek
—pekâlâ : kokusuzca; ama, sıcak sıcak
ve yapış yapış…— ıslatılmayı da göze almalıdır ——
ya da, gecenin bir vakti, yatağında, koynunda,
kıpır kıpır bir canlı bulmayı…

8.
Tavşan besleyen,
ortalık fazlaca uzun bir süre hareketsiz kaldığında,
hemen şüphelenmelidir :
ya halıların püskülleri, ya balkondaki bitkiler,
ya da kurumaları için kitap yığınlarının üstüne,
gazete kağıtlarına serdiği kereviz yaprakları,
tehlikededir.

9.
Tavşan besleyen,
birlikte yaşadığı varlığın —canlının—, kendisini,
kendi hiç de ihtimal veremeyeceği —yakıştıramayacağı—
ölçüde iyi izleyebildiğini, hatta anlayabildiğini, giderek
tanıdığını ve bildiğini de hesaba katmalıdır
—bu böyleyse, bu bilginin nasıl birşey olduğunu
hiçbirzaman bilemeyeceğini bilse—;
bu, yalnızca kendi kurduğu birşeyse de; bunu da, pekâlâ,
bilse, bile…

10.
Tavşan besleyen,
bütün yakınlaşma çabalarının yanlış anlaşılmasına;
ama, her yakınlaşma çabasına karşılık hemen bir
yakınlaşma bulmaya da alışmalıdır ——
bunun, giderek, ne denli anlamsız olduğunu
anlasa da —— kendini hiç korkmadan ayaklarına
atan bir canlının bu korkusuzluğunun —güveninin(?)…—
nereden kaynaklanabileceğini de hesaba katarak…

11.
Tavşan besleyen,
daha önce ne yapmış olursa olsun,
en ufak bir yakınlaşma girişiminde
bulunduğunda, bütün geçmiş yapılanları unutup
—bağışlayıp(!)— yakınlaşacak
bir canlının sorumluluğunu üstlenmeye de hazır
olmalıdır —— bunun ne denli
anlamsız olduğunu bile bile…

12.
Tavşan besleyen,
kendisini sürekli anlamağa çalışan;
ama, hiçbirzaman anlayamayacak
—sürekli yakınlaşmağa çalışan; ama, hiçbirzaman
yakınlaşamayacak— bir varlığı anlamağa;
ona yakınlaşmağa, çalışmayı da öğrenmelidir ——
bile bile…

13.
Tavşan besleyen,
uzaktan ve sessizce kargışlanmaya da hazırlıklı olmalıdır
—— arada, gözlerinin içine —garip bir biçimde
anlayarak, bilerek— bakıldığını kurmaya da…

Oruç Aruoba

Oruç Aruoba, Şiir, Türk Şiiri

Hani

Bir tedirginlik, huzursuzluk doğacak içinde, onun ile yanyana, yüzyüze olunca— o denli yabancı düşmüş olacaksın ki yaşamının kendi, sahici anlamına, aykırılık duyacaksın

ondan— ancak o zaman anlayacaksın, nasıl tam da senin kendi anlamın –ta kendin- olduğunu onun: o yıllar boyunca kendine ne denli aykırılaştığını— ama o da hemen duyacak, duyumsayacak senin duyduğunu: suskunlaşacak, kapanacak, uzaklaşacak…

Anlamayacaksın—
Çünkü, işte, temiz değilsin ki…
Ne çok yalan barınıyor oranda-buranda— ne çok sahtelik…
Ne çok sensizlik— sende…
Ne çok sensizsin sen—
ne çok sensiz sen…
Şimdi işte— olanak: sen ol sen.

Duyduğun garip tedirginliği, huzursuzluğu da çözümlemelisin: O senin en önemli şeyin (Herşeyin)— işte: yaşamının anlamı olduğu halde (olduğunu en içinde duymana, bilmene, yaşamana rağmen), rahatsız, sanki iğne üstünde hissedeceksin kendini— o da hemen hissedecek bunu, tabii ki: suskunlaşacak, hırçınlaşacak…

Buğu, aslında, heryerdedir—

—göremeyen, sensindir…

silemeyen sensindir—

sana aldırmaz; öyle hemen de çıkıp gelmez sana, sen onu ne denli bekliyor olsan da.

senin beklemen: bir boşunalık duygusudur yalnızca;gerçekler içinde hayallerin; olup-bitenler içinde olamayacakların düşlenmesi -boyuna ve boşuna bir düşüş- oysa o, gelişmektedir. sana doğru. sen hiç bilmeden -beklerken, bilmeden.

senin beklediğindir o; ama sen, bilmiyorsundur. gelmeyeceğini sanarsın. yıllar geçtikçe,hatta, hiç gelmeyeceğini bildiğini sanarsın -yıllar geçer, emin olduğunu da sanarsın,artık hiç gelmeyeceğinden.

senin beklemen: hüzünlü ama dingin bir umutsuzluktur; bir an önce bitirip gitme isteği çökmüştür üzerine -hatta bitiremeyeceğini de bildiğin birçok şeye aldırmazca ve umarsızlıkla girişip, hepsini yarım bırakıp gitmek, bir ayartı kadar keskindir artık.
-yaşamının anlamı bulunmamıştır, bulunmayacaktır- -o, gelmeyecektir- ya;sonuçsuz bir son olarak, ölüm, gelebilir, artık, işte…

hani çiçekler vardır -sanarsın, hep tomurcuk kalacaklar (öylesine uzun sürmüştür ki gelişmeleri, serpilmeleri, olgunlaşmaları); oysa, gün gelir, inanamadığın bir hızla, pırıl pırıl açıverirler ya -işte, öyle: birdenbire geliverir yaşamının anlamı.

yıllar sürer, çünkü, o küçücük tomurcuğun gelişmesi, sonra çiçeklenmesi; sonra olgunlaşması, meyveye duracak hale gelmesi. yıllar ve yıllar…
meyve: olgunluktan çürümeye geçiş olacaktır; ama, yokluktan varlığa da…yaşamdan ölüme; ama, bir o kadar da, ölümden yaşama…

yıllar önce görmüşsündür onu -bir an için, tek bir kez.ufacık.belirsiz.uçucu.yalnızca, içinden, “ne güzelsin” demişsindir; “kalsan ya biraz” bile diyemeden -zaten bilmiyorsundur deyimi o zamanlar.

bir karışıklık ve geçip gidicilik içinde yalnızca: anlık bir görüntü.bir görünüm, bir yüz, bir çehre -birkaç renk içinde.esintili bozkır tepesinde(bir tür bahardır) ak bir kızıltı. kötü bir çivit mavisi ve yapışkan bir beyaz içinde. yanında sapsarı birşey…

geçip gitmiş, silik; hep de silinen bir anı. küçücük. zorlukla anımsadığın (o gün niye orada olduğun bile belirsizdir), hiçbir anlam veremediğin; kavramak şöyle dursun, daha nereye -hengi yerine- koyacağını bile bilemediğin bir an – ani bir anı olacak herşey…

işte, pencerenin camında yavaştan biriken buğu gibidir – gözünü tamamiyle kapayacak körlük – : görünüşünü tamamiyle örtmeye yönelmiştir; ama, açık bakışının da hangi

noktada olanaklı olduğunu (bahar’ın ne zaman ve nasıl geleceğini) sana bildiren, gene, odur…

sonra, işte, yıllar sonra (yarıyı çoktan aşmış ömür sonra) gelir:
“işte o benim” der – “bendim o işte…”
savaştır yaşamının anlamı..
Sana aldırmaz, öyle hemen de çıkıp gelmez sana, sen onu ne denli bekliyor olsanda…
Senin beklemen: bir boşunalık duygusudur yalnızca; gerçekler içinde hayallerin olup bitenler içinde olamayacakların düşlenmesi boyuna ve boşuna bir düşüş; oysa o, gelişmektedir. Sana doğru, sen hiç bilmeden beklerken, bilmeden.
Senin beklediğidir o: ama sen bilmiyorsundur. Gelmeyeceğini sanarsın. Yıllar geçtikçe hatta hiç gelmeyeceğini bildiğini sanarsın yıllar geçe hatta emin olduğunu da sanarsın artık hiç gelmeyeceğinden.

Senin beklemen: hüzünlü ama dingin bir umutsuzluktur; bir an önce bitirip gitme isteği çökmüştür üzerine Hatta bitiremeyeceğini de bildiğin birçok şeye aldırmazca ve umarsızlıkla girişip, hepsini yarım bırakıp gitmek bit ayartı kadar keskindir artık.
Yaşamının anlamı bulunmamıştır, bulunamayacaktır o, gelmeyecektir ya; sonuçsuz bir son olarak, ölüm gelebilir artık, işte…
Neler geçirmiş neler çekmiş nereleden geçmiş sana gelene kadar hepsini öğrenmek gerekecek. Nasıl olmuş da gelişmiş sana doğru nereden bilmiş nasıl bilmiş senin sen olduğunu kendisininde kendisi o;
çağırdığın ve beklediğin olduğunu
bilemeyeceksin ama eminsin bundan; işte o…

Oruç Aruoba

Oruç Aruoba, Şiir, Türk Şiiri

Bir akşam kuruyemişçiye gider,

Bir akşam kuruyemişçiye gider, kuruyemiş alırsın. “Ayrı mı olsun, karışık mı?” diye sorar satıcı. “Karışık” dersin: biraz beyaz leblebi, tuzlu fıstık, badem, Şam fıstığı (kabuklu; kabuksuzu çok pahalı), biraz da fındık -tuzla kavrulmuş. Satıcı kesekağıdını doldurur, sallar, içindekileri iyice karıştırır. Evde, kesekağıdını büyücek (yeterli büyüklükte) bir -cam- kaba boşaltır, içkini koyar, çalışma masana oturursun. Önce leblebileri teker teker ötekilerin arasından seçer, avucunda toplarsın -bir yandan yer, bir yandan içersin (-bir yandan da yazacağını düşünürsün). Kapta hiç leblebi kalmadığından emin olunca (iyice karıştırırsın kabı, emin olmak için; emin olmalısın), fıstıklara geçersin, onları da teker teker seçer, toplar, birer birer, kabuklarını kül tablasına ayıklayarak yersin; onlar bitince (iyice emin ol), bademleri, onların da kabuklarını ayıklayarak (hepsi ayıklanmaz; ayıklanmayanlarını öyle kabuklu yersin; sonra Şam fıstıklarını seçer (kabukları açılmayanları kül tablasına atarsın) -o arada, yazacağını düşünmeye epey uzun aralar verirsin); en son da pek sevmediğin fındıkları yersin; zaten yalnız onlar kalmıştır kapta; onları ayıklaman da gerekmez -bu arada içkin de bitmiştir. Yaşamı anlamaya başlamışsındır. (-Şimdi ne yazacağını biliyorsun.)

Oruç Aruoba

Oruç Aruoba, Şiir, Türk Şiiri

Aşk, çünkü

‘aşk’,çünkü, önemsiz;giderek,değersiz bir şeydir: kişinin ‘başına’,nedensizce;hatta,nesnesizce ‘gelir’ : neden şu kişiye aşık olmuşsunuzdur; kimdir,aşık olduğun –belirsizdir- çünkü,yalnızca bir ‘etkilenim’, bir ‘tutku’dur işte : bir tutulmuşluktur…

sevgi ise dünyanın en önemli;giderek de(enderliğinden mi acaba-herhalde…) en değerli şeydir – çünkü, kişinin bilinçle ve tam da belirli bir kişiye yönelik,bulunabileceği en yoğun ve en yalın – anlamlı;amaçlı- eylemidir.

düşün: sevgi,eylemdir.

Oruç Aruoba

Mehmet Şahin, Şiir, Türk Şiiri

Yoksun Ya

Sen yoksun ya, denize düşüyor martılar.
Sıcak bir kurşun gibi çıldırasıya gideceğim;
Kim ölür diye düşünmeden,
Ölümüm, kimin son nefesinde yaşam bulur,
ve ben daha kaç kez geberirim gitmeden?..

Güller karanlık ağlar!
Sabahlar uyanmadı sensizliğe,
Küflenmiş bekleme salonları gibi yerli yersiz ihtiyar;
ömürlerce beklemiş bir çift göz gibi…
ve bir bank yalnızlığı var şehrimin göğüs cebinde;
Kollarını sıvamış bir yakamoz,
Akşamdan kalma birkaç yıldız var gökyüzünde…

Bu ne ıssız tesadüf böyle!
Sen bir an aklımdan çıkınca, özlemiyoruz birbirimizi, ikimiz de;
ikimizin de aklına gelmiyor hiçbirimiz…
Söyle;
Bu ne vicdansız gidiş,
Bu ne haince bekleyiş böyle.

Papatyaları da sen mi kopardın?
Gülleri sen mi yoldun gözlerinden?
Gidişlerin sende kalsın;
Gülüşlerin nerde?
Sen yoksun ya, kalbimin üzerine ceketimi koyacağım;
Gelen yerleşmesin
Hani sen yoksun ya, şehrim dağınık, duvarlar yok…
Soğuk sararıyor biraz,
perdeler tutuşuyor, pencereler biraz kırık,
sesimin geri kalanını cebime koyuyorum,
özlediğim yeter; Dön artık!..

Mehmet Şahin

Orhun Basat, Şiir, Türk Şiiri

gözleriniz

gözleriniz
yalnızlıktan kıyıya sokulan deniz
kayan yıldızlar barınağı
dün
günün üşüdüğü yerde
yüreğimdeydiniz.

(gölgelerdir gündüzleri saçma kılan
karanlıkta bulur kendini gerçek yaşam
biz karanlıkları giyinen
gözleri ışığa dayanıksız
hüzün böcekleriyiz)
bilmeliydiniz

gözlerinize düşmeden önce
yıldızları ben düşürürdüm gözlerinize
artık dirilmem söz konusu değil
yalnızlığın dipsiz sularında batık bir gemi
rüzgarlarla sürgünüm
gecelerinizden firari

barışçıl bir umutdu gökkuşağı aramızda
ama çaldırdım renklerini hoyrat bir geceye
üzgünüm
siz çıkıp gelseniz bari.

çok kolay aslında unutmak
açıkta olmasa göbeğiniz – üçüncü gözbebeğiniz –
ve beni öldüren kokunuzu sürüp
hüzünlü bir şarkı mırıldanarak
papuçlar elinizde yalın ayak ve arzulu ve çıplak
yüreğimin sokaklarından geçmeseniz…

Orhun Basat

Orhun Basat, Şiir, Türk Şiiri

Seni düşünmeyi sevdim önce

Seni düşünmeyi sevdim önce
Sonra görmeyi sevdim
yakmanı
yanmayı
dokununca ellerimdeki yangını sevdim

vakitsiz aşklar savurdum
vakitsiz sonbaharlara
dirgen uçlarında
kara bulutlar biriktirdim
yağmurları göz pınarlarımda

sonra sesini sevdim
dinlemeyi
tınını
duymayı
sözlerindeki söylemeyişleri sevdim

uçları kanlı mermiler düştü düşlerime
uykusuzluklarımdan
yorgundum
emanetti nefesim
zamanı değildi seni istemenin
kokunu okşuyordu iki elim
birikmiş
söylenmemiş sözlerine taliptim

ve gözlerini sevdim
demir attığım gözlerini
görmeyi
bakmayı
diner sandığım fırtınalarda
gözlerinde sulara gömülmeyi sevdim

birkaç kadehe sığmıyordu acılar
esrik kayboluşlarım bundandı gece yarıları
adı unutulmuş sokaklarda
hüzünler büyütüyordum gök kuşaklarında
beyaz bir tek kağıdımda kalınca
sebepsiz kırılıyordu kalemin ucu
ay kırıkları batıyordu ayaklarıma
kumsalında dolaşınca
gözlerin düşüyordu yollarıma

hiç söylemedim
ama ben seni
– bilirsin ölüm vardır ayrılıklarında –
bir merminin kovanını sevdiği kadar sevdim

yatak odasındaki kırmızı ışık kadar sırdaş
bir kentin ışıkları kadar bilge
keskin bir bıçak sırtı kadar yakın
çığlıkları suskun bir kadını sevdim

sonra seni ummayı sevdim
içimdeki kanamayı
bildiğim tüm küfürler dil ucumda
anla işte
ben seni sevdim

yalnız senin olduğum bir ayindeyim şimdi
dualarım yollarına serili
sana uykusuz

ve yedi rengindeyim seni özlemelerin
bu yüzden cümle yollarım kördüğüm
cümle sokaklarım çıkmaz

yara acır
kan acımaz

Orhun Basat