Çeviri Şiirler, Furuğ Ferruhzad, Şiir

Yolculuk Şiiri

Gece boyunca birisi gönlümle konuşuyordu
“Onu görmekten perişan olmuşsun
Sabah beyaz yıldızlarla
Gidiyor, gidiyor, onu tut”

Ben senin kokunla bu dünyadan gitmiş
Yarınların aldatmacasından habersiz
Nazlı kirpiklerinin üzerine azıcık dökülüyordu
Altın tozu gibi gözlerin
Tenim ellerinin dokunuşuyla ateş gibi
Zülüflerim nefesinle dağılıyor
Aşktan şaşkın
“Kim sevgilisine âşık olduysa
Onu üzmez
Gitsin, gözüm arkasında
Gitsin, aşkım onu korur” diyordum

Ah, şimdi sen yoksun ve günbatımı
Yayıyor yolun göğsüne gölgesini
Yavaş yavaş üzüntünün karanlık tanrısı
Bakışımın mabedine ayak koyuyor
Her duvarın üzerine yazıyor
Bütün kara kara ayetlerini

Furuğ Ferruhzad

Oruç Aruoba, Şiir, Türk Şiiri

Yürüme

Bir adım; yere basan iki ayak arasındaki uzaklık değildir, gövdeyi taşıyan bir ayak, ileten öteki ayak – ve, bir önceki ile bir sonrakilerde hep yer değiştiren ayaklar arasında sağlanan sürekli devinimdir.
Yürüdüğümüz yoldaki yerler, yolumuzun yönüne katılır.

Kişinin yükü olmasaydı, yürümeyi de seçebilirdi – Yolun dışına çıkıp gitmeyi…

Yola çıkan kişi, yerle bir olmazsa, bir yere varır sonunda.

Yol, iki yer arası değildir – yer, iki yol arasıdır.

Kişiler yan yana yürümesini bilmiyorlar ki – hep birbirlerinin üstüne üstüne yürüyorlar.

Homeros’un deyimi hala geçerli: Çoğunluk, insanların neredeyse hepsi, ”bir”(er) yük olarak yaşıyorlar yeryüzün(d)e.

Özgürlük yürümekse, açılmamış belirsiz yollarda yürümektir.

Sahici yürüme, yol açmadır.

Yürünmemiş yol, yol değildir.

İnsan durup dinelme bilmez bir gezgin olduğunu (Erek karanlıkta durur) onu bilmez. Olsun varsın, önemli olan: yolu bilir.!

Kendi yönünü bulamayan kişi için “yol” yoktur. – bir sürüklenmedir bütün “yürüme”si

Yola bir kez çıkmış kişi, dursa bile artık, hep, yolda kalacaktır.

Yön de yoldur, yer de.
Yerlerimiz, hep yeni yollarımızın başları; yollarımız da,hep yeni yerlerimizin sonları ola.

Dünyasını kendi çevresinde kendisi kurmuş, kendine varan her yolun sonuna yalnızca kendisinde bulunan bir yer koymuş kişi kendi yerinden dışarıya çıkan yolu nasıl bulsun ki?

Yeri yalnız kendi yeri, yolu yalnız kendi yolu olan kişi, ne yerinde ne yolunda başka kişilere rastlamayacaktır – rastladıkları da hep, onun ne yerini, ne yolunu anlayanlar olacaktır.

Sahici yerini bilmeyen kişi için, yön de yoktur, yol da – meğer ki, kendi yersizliğinden bir yön ve bir yol çıkara, edine.

Bir yola çıkan kişi, bir yerden bıkandır; bir yerde konaklayan ise, bir yolda yorulan – bu iki konum böylesine farklı.

Kendine yeni bir yol arayan kişinin yönünü, eski yerinin koşulları ile kendi güdüleri,yönelimleri, el birliği ile hazırlarlar.

Çünkü yollar bulunmaz: yürünür, yerlerde ise olsa olsa, durulur – onlar, bulunur artık, yürünmez….

Kişi, yoldaş diye, ancak kendi ulaşabildiği yerlere varabilecek, daha ileriye yürüyemeyecek kişiler seçiyorsa, kendisi de duruyor demektir.

Bir yerde ( “ Bir süre için” diyerek ) dinelen kişi için en büyük tehlike o yere yakınlık duyması; o yeri, bütün yollarının sonu, bütün yönlerinin ereği sanması; yerleşebileceği bir yer saymasıdır – en büyük tehlike huzurlu yerlerdir – mezardır orası.

Her bir yorgun yolcunun dineldiği yer, dinelmiş bir yolcunun yola çıktığı yerdir.

İçinde yeniye yer tanımayan bir “düzen “, eskinin düzensiz karışımından başka bir yere ulaşamaz.

Her an ayrıyı, aykırıyı, yeniyi yaşayan kişi, düzenli bir yaşam yaşıyordur.

Köleliğe tek çare,herhalde; zincirlerini koparmak ve zincirsiz kalmak değil, kendi zincirlerini kendisi yapmış, kendisi kendi ayaklarına takmış, bağlamış olmaktır.- özgürlük de budur…(Hani”kendi kendisinin efendisi olmak”tan söz ediliyor ya…..)

Yürüme – Oruç ARUOBA

Oruç Aruoba, Şiir, Türk Şiiri

De ki işte

1.
Ölüm yaşamdan daha belirgindir.
Ölüm yaşamdan daha kesindir.
Yaşam belirsizdir; oysa ölüm,
belirgin ve kesindir.
Hep bir süreç olan yaşam, ölüm anında,
sonunu değil, sonucunu bulur : Ölüm
yaşamın sonucudur – kişinin nasıl bir
yaşam yaşadığı, öldüğü ölümden bellidir.
Ölümü bilen, onun bilincinde olan bir yaşam,
yaşam sürecinin her anında ölümü yaşama katarak,
yaşamı bilinçli kılar – ölümü yaşamdan koparmadan,
ama ölümün yaşamı kaplamasına da izin vermeden,
ölümü, her an, yaşam kılar.
Aristoteles

3.
İnsan, eninde sonunda,

ancak kendi kurdunu besler.

İnsan, kurdunu hak eder.
Insanı yiyen,
hakkını kendisinin hazırladığı kurttur.
Insan, “birbirinin kurdu“ değil,
kendi kendinin kurdudur – “insan insanın“ değil,
insan kendinin kurdu…
(Bu kurt da, tüylü, azman, keskin dişli, hırıltılı “lupus“ değil; kaygan, ufak, kemirgen çeneli, sessiz, kıpır kıpır solucandır.)
Hobbes

4.
Yaşam, yaşayan insanın kendinden kaçmasıdır;
çünkü onun “en-kendi-olduğu“, ölümdür –
yaşamı da, bunun bir değillemesi yalnızca…
Yaşam, ölümü değillemekle, temelde, kendini
değiller, çünkü yaşamın anlamı, ölümde temellenen
bir anlamdır – başka bir anlam da, yoktur.
Anlam, ölümdür.
Ancak ölümü unutmayan; onu
Bir anlam temeli olarak,
kendi dayanağı olarak,
sürekli ’canlı’ tutan bir yaşamdır,
anlamlı yaşam.
“Gallipoli“ Heidegger

7.
Yaşam, kendi kendini, ölüm olarak, isteyendir.
Ölüm de, yaşam olarak yaşanmış, ve, bitmiş olan –
istenmiş, gerçekleştirilmiş – ve tükenmiş olan…

8.
Ölüm yaşantısıdır
bizi yaşatan.
Yaşamını gereğince yaşayan insan için,
zorunlu tek yaşantı, hep, hüzündür.
Bizi yaşatandır, hüzün : hüzün –
yaşamın nasıl dopdolu, ama nasıl da
bomboş – gelip geçici, bitici, sonlu –
nasıl ölümlü olduğu yaşantısı…

11.
İşte – ölüm taç giydirir…

Ölüm yaşama katkıda bulunur –
onun doruk noktasını oluştururak :
yoksa yaşam, kendi işleyişiyle
sürüp gitseydi, herşey yozlaşırdı.
Bazı şeyleri (belki, her bir şeyi)
yaşayıp bitirmek gerekir; yoksa,
yaşanıp durdukça, bayatlarlar.

13.
İnsan, yaşamın anlamını
ölümde bulur ancak.
Yaşam ancak ölümün varolabilmesiyle
-ve bilinçlendirilebilmesiyle-
anlamlıdır.
Ölümsüz yaşam, anlamsızdır.
Nasıl ki ölümü hesaba katmayan yaşamlar yaşayan
insanların yaşamları anlamsızdır – aynı şekilde,
ölüme bilinçle giden yaşamlar yaşayabilen kimi
insanlar, yaşamlarının son anlarıyla, ortaya
yoğun anlam birimleri koyabilirler.
Ölüm, çünkü, yaşamın ‘sona erişi’ değildir –
şu koşulla: Yaşam, başından başlayarak, yaşam olarak,
ölümden anlam çekebilmişse; ölüm, bir son olarak
-anlamsızlığını birlikte getirerek- gelince,
‘biten’ yaşamın anlamını çekip almak şöyle dursun,
ona, yeni, yoğun bir anlam yükler.
Ölümle ‘sona eren’, yaşamın kendisidir; anlamı değil:
Öyle yaşamlar vardır –olmuştur ve yeniden olabilir-
ki, asıl anlamlarını ölmüden sonra yaşarlar –
ve yaşatırlar.
Kimi yaşamların anlamı, ölümle, ölümden sonra,
başlar – ve büyüyerek sürer. Kimi yaşamlar
-çoğunlukla insanların yaşamları- ise,
ölümle gerçekten de sona erer; çünkü, zaten,
başından başlayarak ve boydan boya anlamsız olmuşlardır.
İnsanların çoğunluğu, yaşamlarını anlamsız yaşıyorsa,
pek ender bir azınlığı, ölümlerini yaşayarak,
yaşamlarını da anlamlı yaşıyor.
Mesele de, yalnızca ölüm anında anlamlı olabilmek
değil. – Bütün bir yaşam boyu ölümü de yaşama
katan yaşam biçimleri, bunu yapabilmekle, sürekli
bir anlam içeriği edinirler.

17.
Ölümü bilmeyen insan, yaşamaz –
yaşamıyordur : kişi değildir.
Yaşamakta olmanın bilincini sağlayan,
ölüm bilincidir.
Ölümü bilmeyen yaşam,
yaşam değildir.
İnsanı yaşatan ölümdür.
Ölüm kişiyi yaşatır.

18.
Dolu bir yaşam, her anında – ya da,
her iki anının arasında – ölüme
olanak tanıyan yaşamdır.
Yaşadığın her andan sonra –her andan da
önce-, ölebilecek durumdaysan,
gerçekten yaşıyorsun demektir…
Ancak ölebilecek olan kişi yaşar.
(Bu bir tautoloji mi : zaten,
insan –yaşarken- her an, ölebilir…?)
Ama, bilinçli yaşayan kişi, her anını
ölebilme bilinciyle birlikte yaşar –
öyle yaşıyorsa, işte, biliçlidir…
Yaşam bilinci, eninde sonunda,
ölüm bilincidir.
Yaşamı biliçlendirmeni sağlayan,
sağladığın ölüm bilincidir.

19.
Kişi, varolma gücünü,
ölü yüceliklerden alır –
Kişinin yaşam besini, ölüp gitmiş kişilerin
geride bıraktıklarıdır…
Kişi de, işte, tam olarak, ölümünden sonra
geride bırakabileceklerinin toplamıdır.
Kişi ölümden sonra geri kalandır.
Kişi, ölümün yokedemediğir.
Kişi, ölümden sonra da yaşayandır.

20.
Kişi, tek yaşam olanağını ölümde görüyorsa;
görebiliyorsa, özgürdür.
Kişinin özgür olabilmesi, ölümüdür.
Ölüm, özgür olabilmektir.
“İnsan ölümlüdür” – ama, ölümü hep belli bir insan;
bir kişi yaşar; çünkü ölen insan, hep, şu belli insandır;
kişidir.
Ölüm, kişi olabilmektir.

21.
Yaşamın sana açıkça söyleyebileceği tek şey,
ölümdür.
Öyleyse, yaşamın tek açık anlamı,
ölümdür.
Yaşamın tek anlamı ölümse,
yaşamın anlamı – yoktur…
Ölüm, yaşamın anlam içerği ise,
yaşamın anlamı – boştur…
Ölüm, yaşamın belirginleşmiş yanıysa,
yaşam, biliçlendirilmiştir.
Yaşamın tek belirgin yanı ölümse,
yaşam her yanıyla – özgürdür…

22.
Felsefe, hep, yeniden, sürekli,
ölüme gelip dayanan, dayanacak,
dayanması gereken yaşam biçimidir.
felsefi yaşam biçimi edinen
kişi için de, her yer barınılmaz,
her yol çıkmaz, her yön olanaksız,
her yük ezici – her anlam boştur —
çünkü, ölüm, vardır.

35.
Yaşamın bir şeyleri yitirmenin süreci olacak
__sonradan da, bu yitirdiklerini alsında
yitirmemiş olduğunu öğrenmenin süreci…
Yaşadıkların, yitmeyecekler – yaşayacaklar.
Birşeyleri yaşamışsan, gerçekten yaşamışsan,
onları yitiremezsin artık – istesen bile :
istemesen bile ; yaşar artık onlar…

Yaşadıklarınsın.–

Yaşamın, bütün yaşadıklarını yitirip,
yeniden kazanmanın süreci olacak
– hep yeniden yitirip,
hep yeniden kazanmanın
süreci…

36.
Yaşadığın her an,
her yaşadığın an,
yaşar

59.
yaşamı bilemezsin – yaşadığın, bilemediğindir;
bildiğinde bile, neyi bildiğini bilemediğin…

Yaşamın, bilemediğin
olacak.

61.
Yaşamında, yapacağını hiç bilemedğin anlarda,
yapacağın apaçık belirecek.

62.
Yaşamın, olaylar ve durumlar içindeyken,
birşeyler yaparken, kendini seyretmenin süreci
olacak.

‘Çelişik’ birşey, değil bu; kişiliğin ‘gelişen’ birşey
değildir ki – ta başından beri (neresiyse o ‘başı’…),
tam olarak vardır; yaşam boyu da, yaptıklarında,
yalnızca, ortaya çıkar, kendini gösterir:
Hem de, hep yeniden aynı sıra içinde çıkar ortaya.

Sen ise bir seyirci olacaksın yalnızca;
‘elinden birşey gelmeye’cek, durumlar, olaylar
karşısında – kişiliğin, ne yaptıracaksa onu yaptıracak
sana; sen de yapacaksın bunu.
.

Yaparken de, hep, yaptıklarını kendin yapıyormuşun
gibi bir izlenim edineceksin – bir yanılsamadır bu.

Yaşam, yazarı da, sahneye koyanı da, başoyuncusu da
sen olan; ama senin yalnızca seyircisi olduğun
bir oyundur.

Ama bu, senin özgür olmadığın anlamına gelmez –
yaşamın, özgürlüğünün alanı olacak: Seyirci, seyrettiği
oyun karşısında nasıl özgürse – her an, oyunun ‘doğal’
sonunu beklemeden, tiyatrodan çıkıp gidebilirse-,
sen de yaşam karşısında öyle özgür olacaksın.

Özgürlüğün, yaşamının farkına varman olacak.

71.
Yaşamda yapabileceklerin, zaten, yapabildiklerin
olacak – ama yapabildiklerin, yapabileceklerinden
daha az olabilecek : ıskalayabileceksin – bundan da
korkma, kaçınma; zaten, yapabileceklerini
yapabildiklerinden ayrı, bağımsız olarak
saptayabilseydin, ‘her şeye kadir’ olurdun!

Yapabileceklerine boş ver – yapabildiklerini yap!

75.
Yaşamında yapabilecek her şey tükendiğinde,
ya da hiçbir şey yapamayacak duruma düştüğünde,
yazarsın – ancak da o zaman yazabilirsin:
Yazabilmen, yazabileceklerinin tükenmesi;
olacak.

hiçbir şey yapamıyorsan, yazarsın
– ancak da, o zaman…

76.
Yazman, en üst yapmandır – belki de bu yüzden;
ancak o zaman,
yol açılır ona.

Yazman, her şeyin üstünde, yapmandır;
en üst yapmandır,
yazman.

Çünkü yazman, bütün öteki yaşama ve yapma
basamaklarını gerektirir – ancak onları gerçekleştire
gerçekleştire; basamakları adım adım (neşeyle, sevinçle,
hüzünle, acıyla) tırmana tırmana ulaşabilirsin en üst
basamağa :
yazmaya…

Yaşamının doruk noktasıdır yazman –
Yaşa – sonuna, ucuna, doruğuna dek – , ki,
yazasın…

Yazmak, yaşamak uçurumunun doruğudur.

Wittgenstein

77.
Yaşamı yazmaya kalkıştığında, sıkıntıya düşersin hep
yaşadığın, yazıya gelir gerçi; ama, yazıldığında
içine gireceği –girdiği- biçim, aykırılığı, çelişmesi,
zıtlığıyla, seni huzursuz eder, sana sıkıntı verir.

Yaşadığını, yaşadığın biçimiyle, yazıya dökemezsin –
dökülür
gider…

Yaşadığını yazamazsın.
Yazdığın da, yaşadığın değildir.
Yaşarsın belki; ama yazamaszın ki:
Yazarsın belki; ama yaşamamışsındır ki…

Yazdığın, yaşamadığındır –
yaşadığın, yazılmadan kalır;
yazılmadan
geçer.

Oruç Aruoba
Oruç Aruoba, Şiir, Türk Şiiri

Yaşam ki…

Yaşamının büyük bir bölümü, yaşamına yön verme çabalarınla geçecek -öyle ki, gün gelecek, bakacaksın, yaşamın,, yön bulma çabasıyla döne döne, yola hiç çıkamamış…
Yaşamın yönünü bulmaya çalışırken, yaşamın yolunu bulamayacaksın.
Yaşamın, yön bulmaya çalışırken, yolsuz kalacak -yaşamın yönünü bulmaya çalışırken, yaşamın yolunu bulamayacaksın.
Yaşamın, yön bulmaya çalışırken, yolsuz kalacak -yaşamın yönünü bulacağım derken, yolunu yitireceksin.
-Sonunda, yaşamın yönünü bulsan -bulduğunu sansan- bile, bakacaksın ki, yolunu yürüyecek durumda değilsin artık…
Yaşamın, yönsüz – yönü olsa bile, yolsuz – kalacak: Yönsüz, hem de, yolsuz yaşayacaksın.
Yaşamının yolu hiç olmayacak; belki, yönü olsa bile…
Yaşamının yolu yok.

Yaşamında hep ‘sahici olmaya, yaşadıklarını ‘sahiden’ yaşamaya — yaşamı ‘sahi’ yaşamaya — çalışacaksın; ama yaşadıklarında hep bir sahtelik arkaplanı, bir yapmacıklık çizgisi, bir uydurulmuşluk havası boy gösterecek.

yaşamın, beklediğinin gelmemesi – ki, işte : senin de, gelmeyeceğini bildiğini beklemen olacak.

Yaşamın yalnızca anlaşılamaz, bilenemez olmakla kalmayacak, yer yer, yaşanamaz hale de gelecek:-Garip, çelişkili yönelmelerinle, kendini öyle durumlara sokacaksın ki içinden çıkılamaz bile değil, daha, içine girilemez bile olacaklar.
yaşamdan ne istediğini bilememekle de kalmayacaksın – bakacaksın ki, ne olduğunu bilmediğin şeyler istemişsin; istediğinin ne olduğunu bilmeden de, ne olduğunu bilmediğin şeyler yapmışsın.
Çelişkili eylemlerinle hem kendini hem de ilişkide olduğun kişileri öyle durumlara sokmuş olacaksın ki, sen de onlar da, ne yapılabileceğini bilemediğiniz durumlarda kalacaksınız.
Anlaşılamaz, bilinemez, giderek, yaşanamaz bir yaşam yaşayacaksın – bunu, üstelik, ötekilere de yaşatacaksın.
Yaşam yaşanamaz olacak – senin için de, ötekiler için de…
Yaşamı yaşayamayacaksın-ız.

Yaşamında en zor işin, kendi yolunu yürümek olacak -ve, ilişkin olan, önem ve değer verdiğin kişilere, bunu anlatmak: Yaşamının, yaşadığın kadarıyla, yalnızca senin yaşamın olduğunu; aynı şeyin onlar için de geçerli olduğunu; ilişkide olmanın da, bu temel gerekliliği engellemediğini, engellememesi gerektiğini…
Ama, anlatamayacaksın ki…
-Çünkü, daha kendin bile gereğince anlamamış olacaksın bunu…

Yaşamında, yürüyüp yürüyüp, bir an durunca, çevrene bakıp göreceksin ki, yürüyüşüne şu ya da bu noktada katılmış, bir süre seninle birlikte yürümüş kişilerden hiçbiri yok yanında:–
Sen, bir an, ‘Buradayım’ demek için durunca, onlar, artık, ‘orada’ olacaklar- ‘buradayım artık’ bile demeyeceler sana, ‘orada’larından seslenerek…
‘burada’nda kimse bulunmayacak -‘orada’ndan kimse seslenmeyecek sana…

Oruç Aruoba, Şiir, Türk Şiiri

Özgürlüğün, yaşamının farkına varman olacak.

Yaşamın, olaylar ve durumlar içindeyken,
birşeyler yaparken, kendini seyretmenin süreci
olacak.
‘Çelişik’ birşey, değil bu; kişiliğin ‘gelişen’ birşey
değildir ki – ta başından beri (neresiyse o ‘başı’…),
tam olarak vardır; yaşam boyu da, yaptıklarında,
yalnızca, ortaya çıkar, kendini gösterir:
Hem de, hep yeniden aynı sıra içinde çıkar ortaya.
Sen ise bir seyirci olacaksın yalnızca;
‘elinden birşey gelmeye’cek, durumlar, olaylar
karşısında – kişiliğin, ne yaptıracaksa onu yaptıracak
sana; sen de yapacaksın bunu.
.
Yaparken de, hep, yaptıklarını kendin yapıyormuşun
gibi bir izlenim edineceksin – bir yanılsamadır bu.
Yaşam, yazarı da, sahneye koyanı da, başoyuncusu da
sen olan; ama senin yalnızca seyircisi olduğun
bir oyundur.
Ama bu, senin özgür olmadığın anlamına gelmez –
yaşamın, özgürlüğünün alanı olacak: Seyirci, seyrettiği
oyun karşısında nasıl özgürse – her an, oyunun ‘doğal’
sonunu beklemeden, tiyatrodan çıkıp gidebilirse-,
sen de yaşam karşısında öyle özgür olacaksın.
Özgürlüğün, yaşamının farkına varman olacak.

Oruç Aruoba

Oruç Aruoba, Şiir, Türk Şiiri

Yaşamın, yükündür

Yaşamın, kendi kendine ağırlık haline getirdiğin
şeylerin altında ezilmenin süreci olacak.
Yaşamı ‘hafifçe’ yaşayabilseydin, yaşamın olayları da
uçup giderler, sana yük olmazlardı – ama o zaman da,
uçucu, boş olurdu yaşamın. Bu yüzden, yaşadığın her
olayı ‘ağır’laştıracaksın; ki uçup gitmesin, omuzuna
çöksün; sen de onun yükünü taşıyasın.
Yaşaman, yaşamın yükünü yüklenmek olacak.
Yaşam, yükleneceğin yüktür.
Yaşamın, yükündür.

Oruç Aruoba

Oruç Aruoba, Şiir, Türk Şiiri

Yürüme

Kişi, kendi birliğini ancak çatışmalar içinde bulabilen varlıktır.
Yaşam kişinin kendi alanıdır, ama yaşam- zindandır çoğunlukla; bazen bile değil.

Kişi hep başkalarının varlık bedelini öder. Kendi bedeli hiç yoktur zaten kişinin; ödediği hep başkalarının bedelleridir.

Kişi ‘Zaman dışı’ dır hep – Bu yüzden kendine zaman bulmak, çalmak zorundadır.

Kişi erteleyendir. Değerlendirmelerini; dolayısıyla ulaşacağı sonuçları; dolayısıyla vereceği kararları, dolayısıyla bulunacağı eylemleri, ve dolayısıyla, ne olacağını hep erteleyen.

Kişi hep, kendi yaptıklarıyla, olmayı istediği ‘kişi’ ile ‘kendisi’ arasında setler çeker.

Kişi ‘istem’ ile ‘olma’ arasında gidip gelen bir olumsuzluktur: Hep istemediğini olan; olduğunu hiç istemeyen – istemediğini hep olan; istediğini hiç olmayan – hep olduğu, hiç istemediği olan.

Kişi, susuyorsa, ya çok az şey biliyordur, ya da çok fazla.

Kişi, anımsadığıdır.

Kişi, kendini bir türlü bulamayıp, boyuna dünyayı ve nesneleri kurcalayandır.

Kişinin, kendi üzerine soruları arttıkça, yanıtları azalır. ( Zaten tersi doğru değil mi: Kendi üzerine bütün yanıtları” bilen” kişi, kendini hiç sorgulamamış kişi değil mi ? Yani insanların çoğunluğu.)

Ölümdeki hiçlik, kişinin en öz varlığıdır.

Kişi, kendi dibine hiç ulaşamayandır – Boyuna suya dalan ama nefesi yetmeyerek, dibe ulaşamadan hep yeniden, yüzeye çıkmak zorunda kalan.

“Kişi,çıkar” yolu olmayandır: kişinin yolları”çıkmaz sokak”lardır.

Kişiyi kişi yapan, kendisine”sahip olması” yada, sanki yoğun bir çabalama sonucu, kendisini “bulması”
değildir. – kendini aramasıdır; bu arama edimini de sürekli kılabilmesidir.

Kişi ancak kendi kendini atlatarak var olabilir; kendini tam ve sürekli bir bilinç içinde tutmaya çalışan kişi,
ölümün kapısına dayanır…intiharın.

-Bir insan”cinsi”nin özelliklerini yinelediği sürece kişi değildir – ancak yinelenemeyecek, yepyeni bir yanıyla ortalama ”genellik”ten ayrıldığı yerlerde kişi olabilir.

Kişi, bir insanın kendine dönüp dineldiği yerlerde oluşur – o yerlerin toplamıdır.

Kişi, yoktur; yada varlığı yokluğudur.

Her düşünme, kendi yalnızlığının içinden çıkarak gizlice, sonradan gelen yada sonrasından giden düşünme içinde konuşur.

“Roma” kadar engin, derin, karmaşık; yüksek, geniş,dolambaçlı olmakla, herhalde.

Özgürlük budur belki de – sürekli bir yersizlik; sürüp giden bir yol.

Kişi, yaşamı boyu, bir yerde takılıp kalıp, yolda olduğunu sanabiliyor; yada, ters taraftan, sürekli yürüdüğü halde bir yerde durduğunu….

Önemli olan, bir yerde bulunmak değil, bulunduğu yerin bilincinde olmaktır; aynı şekilde, yolda olmak değil, yürüdüğü yolun bilincinde olmak.

Yer de, yön de, yol da, bilinçtir.

Kendi yönünü bulmanın tek yolu, başkalarının yüklerini yüklenerek başkalarının yollarını yürümektir.

Bir yaşam, bir yönün bir yol olup olamayacağının deneme sürecidir.

Yeni bir yola çıkmak isteyen kişi,
eski yerini zorlar
-ta ki, o yer yerle bir ola;
ve yol, yeniden açıla

Ancak kendi (eski) yerini yerinden eden,
(yeni) bir yola çıkabilir.

Oruç ARUOBA

Ezher, Şiir, Türk Şiiri

Sen gittin

Sen gittin (II)

Hangi duvara assam yakışmadı gidişin.
salonda ayak izlerin kalmış.
Hala bıraktığın yerde kitabın.
Bu kadar küçük müydü evim?
Nereye dönsem sana çarpıyorum.
Yara aldıkça, kanıyor ruhum. Saatler yine sensizliği gösteriyor.
Demleniyorum ıssızlığında.
Dokunulmaz şimdi hüznüm.
Susturuyorum hayatı.
Masada yalnızlığım ve ben.
Kokunla sarhoşum
sevdiğin türküleri söylüyorum hıçkırarak
öksüzlüğüme ağlıyorum sevgili.

Sen gittin
Ve sen kök saldıkça ruhumun derinliklerinde
Ben sen oldum çoğaldım,büyüdüm.
Ahh cana susayan sevgili!
Ben hiç sırtımı dönmemişken sana
Sen gidişin kadar hep korkaktın.
Oysa direnmekti sevmek.
Madem ki gitmek istedin,peki..
Kayboluşum,kimsesizliğim
Matemim,can çekişim,kıyametim,
Bil ki,İstemiyorum dönme artık geri.
Sen bile dolduramazsın artık bendeki yerini..

“topla arkamdan sana biriktirdiklerimi rüzgarın kucağına bıraktım ve bir adım sonrasının uçurum olduğunu bilerek yürüdüm.korkmadım sevgili çünkü kanatlanmaktı sevmek….”

Ezher

Hayali Cihan Değer, Şiir, Türk Şiiri, Utku Çakıl

Eski Bir Dosta

Başlarken
   Saçsız dağların, engebeli örtüsünü geçip arkasındaki o yeşil vadiye varırsınız. Bir dostun bir dost için düşünebildiklerini düşünürsünüz o an, o vadide.
   Ve günlerin nasıl akıp gittiğini görürsünüz. O vadideki o akarsuda.
   Belki bilim adamı gözüyle. Belki normal, sade bir vatandaş gözüyle. Belki de bir dağ adamı gözüyle seyredersiniz. O tertemiz görünümü.
   Ve arkasından da dersiniz ki:”Mükemmel.”
   İşte insanda bir dost için bu ruh haliyle düşünüp adına tümcesine, o dostun varlığına ruh katıp ona sade gözle bakabildiği oranda güzel bir dost kazanmış olur. İşte bu duygularla…”ESKİ BİR DOST’A”:
Eski Bir Dosta

Dostlar…

Tomurcukta tanıştık, asma katta
Irak’ta kalmıştı, bilgi istedi. Aciz Faki’de
Uzun uzun anlattı o kış gününde
Adı Ahmet’miş, dostumun dostuydu.
Gırgır matrak bol, neden? Yoktu.
Arkadaşlığımız kahkaha ile gülümse arasındaki yoldu.
Ben anlattım, o dinledi. Tartışmadan eser yoktu.
Evlerinin yolu yokuştu.
Oturduğu apartman beyaz mayhoştu.
Odası hazin nikotin kokusuydu.
Kül tablası boş dahi olsa izmarit doluydu.
Tanıdıkça tanımak ister insan bu dostu.
Kafamız uyuşunca arkadaş tütün gibidir, vazgeçilemez oldu.
Özgün müzik dinler.
Ahmet’den Leman’a gider.
Lakin entel takılır çevre âlemi deryasında
Kendisi emek işçisidir ekmek kavgasında.
Ne olduğu belli olmayan bu düzende
Gündüz kereste biçer, gece ilimde
Gününü gün eder, sekizden onikiye
Harmonik dizi gibidir ruh âleminde
Kitaptan mana onda dost kazanmaktır.
Nedeni açıktır, kitaba yazmaktadır.
Felsefenin bağrında psikoloji aramaktadır.
Ne büyük kayıptır ki geç kalmıştır.
Ne de olsa uçan kuştan hesap almamıştır.
Dosta düşman diyemeyiz.
Geçen günü geri getiremeyiz.
Bilsek dahi belki düşünemeyiz.
Ufuk’la gün batımına erişemeyiz.
Dostum, gelen gün için geçen günü düşünmez.
İkibinden başka cıgara içmez
O paket bitmiş dahi olsa zulasından geçilmez.
Dost için hiçbir şeye önem vermez.
Garantilidir yaşam hikâyesi
Tahran’dan İstanbul’a hayat serüveni.
Mazi kanımca gençlik heyecanı.
Lakin bu günün yaş bunalımı
Gözlerinde gizlidir matem duvarı.
Beyninin derinliklerinde ki hayal dünyası
İrdelemez onu dünya kargaşası.
Sistematik, yaşam dünyası bellidir.
Evde olmaz ise Sıtmapınarı’nda kahvededir.
Genellikle hafta sonu gezintidedir.
Normaldir, ne de olsa kaos döngüdedir.
Belki biliyor belki bilmiyor bu yanını
Çakmağının alevinin ahengini
Sigarasının dumanının kıvrım şeklini
Belki görüyor belki görmüyor ayakkabı rengini
İşte bu onun değişik hayat felsefesi.
Dudaklarında sade bir gülümseme
Ara sıra içten olmayan yüzeysel gülme
Nadiren de olsa kendi duvarını aşmaya girişme.
Başarısızlıkla sonuçlanır kendine erişince.
Daima dinler, bu usulsüzde olsa.
Yaban atılmaz, öze döner en sonunda
Kargaşaya meydan vermez, irdelemeye mecbur da olsa.
“Git gel değil midir?”şu yaşadığımız dünyada.
Özel’den Akif’e şiir dünyası
Anlamaya çalışır nafile şiir kafası
Gün batımı o yüzden onda gece yarısı
Geziyor öz vatanında ne yazık ki yabancı.
Kendini bulmaya gider gündoğumunda
Tahminim öğle paydosunda zulada yakar bir acı sigara.
Yorgun döner gün batımında o yokuşa.
Kendinin türevini alır ay sonunda.
Gülümseme ile girer daima yeni aya.
Ş u gafil dünyaya gözlüklerinin arkasından bakar
Uzakla yakın arasında kıyaslama yapar
Benliğini bulduğu halde benliğini arar.
Kendisinde değil de zerreye bakar.
Bilmez ki güzellik gönlünde yatar.
Siktir çekmelidir zaten yaşama.
Ama bilinmesi lazımdır
Onunda kuralı vardır hayatta.
“Siktir”dedin mi dönemezsin bir daha.
Katlanman gerekir tüm acılara.
Yanlışa meydan doğru düşünmemektir.
Düşünmeyi etkileyen faktörlerde vardır, o da yanılgıdır.
Benim son tümcem sevgiye hasrettir.
Geçmişte hata yapılsa da gerçek gerçektir.
Bu dosta ömür boyu mutluluklar dilenmelidir.
                                      A.U.Ç.7,6.’91

Mehmed Kemal, Şiir, Türk Şiiri

Pervane

Seni bir görüp bir yitirmek seni,
Seni bir görüp bir yitirmek,
Gür bir ormanda ayrı türden bir ağaç gibi,
Hedefine varmayan bir serseri kurşun,
Ya da bir büyük kavganın dışında kalmak,
Yatağını şaşırmış bir nehir olmak,
Bilmediği denizlere akmak ya da,
Ihlamurlar kokan bir parkın içinde
Ünlü heykeller ortasında,
Ünsüz dolaşmak ya da;
Hiçbiri bu duygusal kederin benzeri değil,
Benzeri değil hiçbiri;
Bir roketten uzaya atılmak,
Kocaman şaşkın adımlarla yürümek,
Adını bilmediğin gezegenlerin üstünde,
Dağların, ovaların, akarsuların üstünde,
Aklı karalı bulutların üstünde,
Egemeni olmak evrenin;
Bir de seni bir görüp bir yitirmenin yalnızlığı.
Seni bir görüp bir yitirmek seni,
Seni bir görüp bir yitirmek,
Benzemiyor bunların hiçbirine;
Bir bulup,
Bir yitirmeye,
Benziyor,
Sadece.

Mehmed Kemal