İsmet Özel, Şiir, Türk Şiiri

BİRİNCİ BAP

ŞİVEKAR’IN ÇIKTIĞIDIR

Ey sökülmüş cep! ey ıslak yorgan!
Ey bulduğu her bahaneyle çıngar çıkaran!
Yardım et! Yardım et!
Bana ilah mahvedecek
bir uzuv lazım.
Gel çabuk
Beni üzüntünün koynunda beklet
Orada tohum serpecek kadar
Bana zaman tanı.
Ve konuş
Varsa eğer yazgımızın beş duyusu
Yazgı dediğimiz şeyin deveran ediyorsa kanı
Söyle ona vazgeçsin beni üstümden esip yönetmekten
Bana diş geçirsin de anlasın bakalım hangimiz daha kekre
Çarpayım gözüne bir, kulaklarını çınlatayım hele
Uzaktan işmar edip durmasın bana
Gelsin bana dokunsun
Alnının çatında değil belki
Ama bir iriminde aklının
kalsın kokum.

Benim elbet bir bildiğim var: Hayat saçma sapandır.
Üstüme saçmalı tüfeğiyle ateş açtı hayat
Yaylım ateş, bombardıman, güldürücü gaz
Şairsin! Arkanı dönme! Neyin var fırlat!
Hiç yoksa şu inkisarı kağıda geçir, sonuna kadar yaz
Nasıl olsa çıkaramazsın saçmayı etinden
Hiç deneme
Cibril`i düşünmeden
Asla yaşayamazsın
Seni uçurmazsa yandın
Kuşları da uçuran
Ey şair! Ey dilenci!
Kanatsız, mızmız, sözün köpeği
Tiryakilik peşinde geceleri
Günün ortasında karmanyolacı.
Sana değil Davud`a yaraşıyor sapan
Korkun var bölük pörçük
Ümidin çatal çatal
Baka gör bunların arasından
Hangi yer sana ayrılmış
Hangi yâre senlik bir şey bırakmış
Çalap

Anlat :
Bu bir Yusuf masalıdır de
Bunu söyle ve fakat
Şunu da sor
Yusuf’un masalı neden
Yusuf’la başlamıyor?
Bir varmış bir yokmuşla başlıyor bütün masallar gibi
Bir Şivekâr varmış, bir genç kız
Yusuf yokmuş, cinler
Kaçırmış, yazgı
Saklamış onu.

Masalın orasına gelince bir Yusuf gösterilecek
Ama önce masalı bir Şivekâr
Nasıl başlatıyor
Bilmek gerek.

Genç bir kızla, bir bakireyle başlıyor anlatımız.
Çünkü bakirelik, o bir baş dönmesidir
Başta gelir, başa gelir, başı yerinden eder
Eksiksiz olup hiçbir iyelik tertibi gerektirmeyecektir
Sorguya açık kim derseniz bakirdir, odur bakire
Kapağı hiç açılmadıysa kitap
Kaş çattırır insana, korku verir
Oysa kitap ki yarıya kadar okunmuş
Bakiredir.

Bırakalım başta kalsın.
Gençlik
Ve kızlık dursun başında efsanemizin.
Şivekâr’la
Bir genç kızla başlasın anlatımız
Ağlatımız
O dahi gençlik ve kızlıkla bitecek bittiği an
Zaten son erek değil miydi
Genç ve kız?
Vay anam! Ter ü taze ve domurmakta olan her ne ise
Hele bir dalmaya gör onun döngüsüne.

Şivekâr’dı
Gezmeye çıkmıştı ikindileyin
Evlerinin az ilerisindeki koruda
Genç kızlar bunu yapar
Her genç kız ruhta birikmiş sözlerin
Sürgüsü açılsın diye
Hep gezintiye çıkar.
Kıştı mevsim. Toprakta kar.
Çok tutumlu bir söyleşi gibi berraktı çamların yeşili.

Avcılar göründü uzaktan
Şivekâr avcılara görünmek istemedi
Sindi en bildik köşesine çamlığının
Kendi yerinden dinledi
Fend eden, tuzak kuran, ok atan bu milleti.
Avcı bunlar
Bir kuş vurdu tezelden
Aralarından biri.
Nasıldı kuş?

Neresinden vurulmuştu?
Şivekâr göremedi.

Ok değerse bir kuşun ancak kalbine değer
Bunu bilmeyecek ne var?
Kan düşer. Emilir o kızıl bezek
O bembeyaz satıhta.
Ossaat “Breh!
Hüsnü Yusuf’un yanağı mısın be mübarek!”
Deyiverdi bir avcı.
Şimdi sezdi Şivekâr saklandığı yerden
Avcıların da varmış bir içlisi
Bir bilgesi.

Kar ve kan. Ak ve kızıl.
Bir yüzün suçsuz zemininde
Tutkunun canlandırdığı şey.
Siması da iması da Yusuf’un
Böyleymiş meğer.
Kar üstüne düşen kandı
Yamandı
Bir avcıdan Şivekâr’a ulaşan haber
Müjde değildi.
Neden bir yavuzluk
Bir durulukla beraberdi?
Şivekâr bunu bilmek istedi
BİLMEK, BİLMEK, BİLMEK İSTEMİ
Kızda çözdü bütün bağlarını kadim âlemin
Âlem âlemler oldu, cümle âlem gevşedi
Kız için artık gevşekti
Pekinlik bohçasının hodbin düğümü
Haber deriştirdi kızı
Soru
Dünyayı karman çorman bıraktı önüne
Dünyayı, önce onu delmek
Yusuf’a varmak gerekti
Desem ki kapı açıldı
Yalan olur
Ama kilidin kalktığı belli.

Var idiyse bir kuş
Kalbinden başka yeri olmayan vurulacak
Vuruş değil de vuruluş kilidi kırdıysa
Kendi sorgusu yüzünden ayağa kalkıyor insan
Arıyor. Yusuf bir ayna mıdır acaba?
Çetrefil, kuşku dolu, yadırgı
Ne kadar kendi oldu insan
O kadar başka.

İKİNCİ BAP

YUSUF’UN KAÇIRILIŞIDIR

Tohumu
Anasının rahmine
Bir ilkbahar sabahı düşmüş.
Baharmış.
Dışarda rüzgâr.
Dışarda dallarda, bulutlarda
Toprakta delimsirek çırpınışlar.
Bir yanda hışır hışır emeniyor börtü böcek
İrili ufaklı bütün kuşlar
Suskun buldukları korunakta
Öte yanda tabiat
Bir kadınla bir erkeğin yatakta
Terli telaşıyla yarışa yelteniyor.

Ah, bu hep zaten böyle oluyor
İnsanlar tabiatı her zaman heyecana boğuyor
Çünkü kuşlar ve böcekler gibi değil
Bulutlar ve ırmaklar gibi sevişiyor insanlar
Sevişerek çiseliyorlar dünyayı
Yalnız ilkbahar gecelerinde değil
Sevişiyorlar
Sonbaharın mağmum karanlığında
Kış gelince hakaretamiz bir soğuk çattığında
Yaz olunca ısınan baygınlığın çözeltisi yüzünden
Sürgün günlerin birinin batımında
Birisi bir başkası yerine seyahat ederken
Yusuf`a doğru giden her eğimde
Her hangi bir vakte denk düşüyor
Sevişme anı.

Erkine göz değen bir beyin oğlu Yusuf
Annesi han kızıymış
Doğmuş ve bir zaman
Ev içinde, şehirde
Halayıklar, lalalar
Yaşamış gözaltında.
Sonra bir gün
Birden bire
Bir değil yüzlerce feryat
Hani çocuk?
Nerede?
Onu son kez gören kim?
neden hiç bir izi yok?

Yusuf
Üç cin tarafından yedi yaşında
Kaçırılarak karışmış oldu kırklara.
Haz ciniydi ilk göz koyan: Kızguran derlerdi ona
Öyle bir cindi ki canın tam ortasında
Bu dünya, öte dünya
Nerelerden geçiyorduysa ikisi arasındaki çizgi
Yoktu ayrım yerini bu yaratıktan daha iyi bileni
Çocuklukla, gençlikle, yaşlılıkla
Geçen ömrü içinde dağılır ve toparlanırken insan
Hep duyulan
Haz cininin kopardığı gürültüden başka bir şey değildi.

Hazzı ne dışından, ne içinden tavsif edebilirsiniz
Hazdır
Dünyalar sanmayın bizi içine çeken
Hazdır dünyalardan bütün emdiğimiz
Daha başından beri
Henüz cenin iken biz
Kalbin de cesameti belli belirsiz iken
Hangimiz hazzın bize neler ettiğini bilmeyiz?
O cin hiç uğramamış olsaydı semtimize
iyi olsun, kötü olsun neye yöneldiysek
Aklımız başımızdayken veya delirdiğimiz zaman
Canımız susmayı ve konuşmayı çektiğinde
Oraya hepimizden önce varmış olurdu kızguran.

Canı hazla tanıştıran işte bu cindi
Bu cindi Yusuf`u kaçırma işinde
Şebekenin başını çeken
Peki, neden Yusuf? Ve kaçırma neden?
Derinlik kelimesi
Bu bapta işimize yarıyor
Şimdi size
Hüsnü Yusuf`tu o
Güzellik timsaliydi desem
Bilirim söylediğim tartışma açmaktan öteye geçmez
Kime göre güzellik?
Çağlar içinde konulmuş mu bir kanun?
Hem nerede görülmüş
Tek başına güzellik
Kendi ayakları üzerinde dursun?

Şehvet, hüsran, hatıra, mukavemet
Bunların çarkına kapılanda
bir güzellik doğuyor
İnsanlar hep böyle şeylerin yedeğinde buluyor güzelliği
O sebepten ola ki
Güzel yine de güzel solarken bile.
Çünkü her soluş merhamet uyandırıyor
Çünkü merhametti ona önceden rengi veren de.

Yasasız ve solup giden
Bir güzellik değildi Yusuf`un güzelliği
Yoktu tabiattan ve tarihten tanış olduğumuz
Hüsnü Yusuf`u yeden hiçbir duygu.
Hüsnü Yusuf o hüsnü Yusuf`tu ki yanı başına
Yalnızca en gerekli şey konulmuştu
Ne duygu, ne ihtiras, ne düşünce,
Ne mükemmel bir mantık…
Derinlikti Yusuf`u güzel kılan
Gerçekte Adem soyuna ait olmayan
Ve sanki bir yeminle onlara hep bağlı kalan
Derinlik.
Derinlikti Yusuf`la varoluşun bağını kuran
Bu çocuğun yüzünden başka yüzlere yansıyan şey
O bir engin ezinti, bir terennüm gibi
Devam
Diyordu devam etsin devam etse gerek
Derinlikten cayılmasın
Kopsun kıyamet.

Bu çocuk ne giyerse giysin
Giysilerin üzerinde duruşu
Neye dokunursa dokunsun ona ellerini
Yerle göğün bağlacına ermiş gibi sunuşu…
Ya Rabbi, bu derinlik ne demek oluyor?
Başını çevirirken bu çocuk
Sanki affı muhakkak bir günah
Saklıyor.
Esrar dolu kimine göre belki bu baş
Ama bilgelik güdümüyle Yusuf`a bakarsanız
Sırların güzelliğini görürdünüz
Güzelliğin sırlarıyla sarmaş dolaş.

Acunu oyalayıp acunda oyalanan
Kıvılcımlı oklardan biri değildi Yusuf
Güzel olmasına güzeldi
Ama bunu söylemek
Dile denk düşmüyor nedense
Çünkü denilmez
Silahlı bir birliğe bakıp :
Ne de güzel bir ordu!
Güzelse de güzel denilmez ordulara
Savaşı hatırlatan hiçbir şeyi gönül
Yatkın bulmaz güzel kelimesiyle anlatmaya.
Yusuf’un güzelliği
Bir çarpışma gibi içrek
Bir savaş gibi yaman
Terk ediş uyandırmıyor gidişi
Bir kalış sunmuyor durduğu zaman.

“Mutlaka başka“ dedirtiyor oluşu
Sineyi hatırlatıyor sinesi
İnsanların
sineleri olduğunu
Gözleri çok fazla
Çok fazla derin
Her şeyi ezberletecekmiş gibi zora koşuyor
Oysa ezberleyecek hiç vakit
Bırakmıyor insanlara
Çabucak
Derinleşmeniz gerekiyor Yusuf’la karşılaştıysanız,
Bitişmeniz isteniyor hakkı verilmiş bir anlamla.

Haz cini kızguran
Yazık olur, yanlış olur diye düşündü
Hüsnü Yusuf
İnsan dedikleri bu nankör, kan dökücü, cimri, unutkan
Yaratıklar arasında bırakılırsa.
Öyle ya
Dünya ahalisinden hangisi
Kendini hazır saydı şimdiye kadar
Bitişmek için
Hakkı verilmiş bir anlamla?

Haz
Güzellikten ayrılmak istemezdi
Arınmak isterdi haz
Hazzı arıtmaya güzellik yeterdi.
Kaçırılmazsa, insanlar arasında bırakılırsa Yusuf
Bir gün, nasıl olsa, er geç
Güzelliğin yanı başına bir şehvet
Bir hüsran, bir hatıra
En azından insanların o hiç vazgeçmedikleri
Bir mukavemet eklenecekti.
Güzellik bulandıkça
Haz bulandırılacak
O zaman Hüsnü Yusuf`a bakan diyecek ki
Güzel; ama bir pürüz var
Güzel; ama başıma kim bilir ne bela açar
Güzel; ama daha temiz olabilirdi.

Kaçmalı Yusuf, kaçırılmalı
Güzellik hazzı mutlaka arıtmalı
Yoksa ben
Önce ben, sadece ben, hep ben
Diyerek nev`i beşer
Pıtraklı ve pusarık bir tapınakta raks ederken
Kendinden geçecek
Hamleler, darbeler, sarılışlarla binlerce yıl
Neleri çürüttüyse
Onlarla geçinecek.

Hazzın gücü Hüsnü Yusuf`u kaçırmak için yetmedi
Yalnız yönelmek gelirdi Kızguran’ın elinden
Yönelmek, yöneltmek, yönlendirmek
Sevgilim! Sevgilim! Sevgilim!
Başka ne söylenebilirdi?

İnsan dediğin aceleci
Cinler de acele etmeli
Kızguran çabucak
Yusuf’u kaçırmak için
İki başka cinden yardım istedi
İki cin daha
Yönlendirmesi gerekti hazzın
Güzellik hırsızlığına.
Bunların ilki Sarlanan
Eylem cini.

Edim
Dünden hazırdı güzelliği
güzel olan her şeyi
Köhne yığından kaçırmaya.
Çünkü boy atmaya can atarken bir fidan
Umursamaz çokluktaki kösteği.
Eylem gerek tohumu çatlatmak için
Yalnız doğurandır doğruyu bulan
Neyse çok toprakta
Gökte ne çoksa
Bir an gelir
Biriciklik burcuna edimle varır
Eylemdir
Tazeler, harap eder, küstürür, gönül alır
Eylemle uçar bezginlikteki kir
Dirilik erki kalırsa
Yalnız eylemde kalır.

İşte Yusuf`un güzelliği
İşte arınmak isteyen haz

Bir kez “işte“ denildiyse artık durulmaz
Bir şey bir şeye dönüşürken
Eyleme geçilecek
Ve yakadan düşecek bu bungun kalabalık
Bir oluş yönünde sıyrılan her ne ise
Edimle ilenecek çokluğa, katılığa
Eyleyenler görecek yegânelik ne imiş:
Nereden sonrası kübra
Nereden önce sagir
Kaç, kaçır, doldur ya da dök
II faut agir.

Haz cini eylem ciniyle bir araya gelince
Belki her şey yapılabilirdi
Evet, her şey
İyi ve kötü.
Acaba
İyi veya kötü şey
Aynı zamanda yerli yerince ve uygun mu?
İyi olsun, kötü olsun diye yapmak istenilen
Rast gelecek mi kendini var eden yöne?
Bunu anlamak için haz cini Kızguran
Yönlendirdi Gökleren’i
Yusuf’u kaçırmaya.
Güzelliği çalmak için çağrılan
İkinci cindi bu
Ödev cini.

Hüsnü Yusuf kaçırılacak çünkü
Bunun bir çünküsü var
Her nesnenin kendine özgü
Bir yeri var evrende
Hazzın çünküsü yoktur
Eylemin de
Haz ve eylem
Bilinmez nerede eğleşecekler
Oysa yalnız nesneler değil duygular düşünceler
Ararlar ve bilmek isterler benzerleri arasındaki yerlerini
Bu yer bir yer olmaklığı yüzünden
Ödevini gösteriyor her nesneye
Giderek
Her nesne ödeviyle
Kaybediyor nesne niteliğini
Ödevini yerine getiren “o şey“ oluyor.

Böylelikle ormanların kimliğinden söz açıyorlar
Denizlerin kimliği, çöllerin, buzulların, sıradağların
Ve kapanmak bilmiyor bir kere açıldımı söz
Gökleren her tarafa bir şey yetiştiriyor
Armağan verir gibi, tetiğe basar gibi
Maden işçilerinin urbalarına kimlik
Kumarhane kapılarındaki kabadayılara nişan
Rujunu sürdükten sonra
Aynada kendini öpermiş gibi yapan
Sütüm yetseydi de doyurabilseydim, ne var?
Sana almazsam neyim önümüzdeki yaz
Ödevin cümleleri birer birer sayılmaz
Yerine getirmeye bile gerek yok
Tabiatla düşüyor
Tarihle
Yükseliyor durmadan
Hem ödev
Hem ödevi üstüne alan.

Hepsi üç cindir bunların.
Hazdır, eylemdir, ödevdir
Yusuf’u kaçıran.
Yusuf’u insanların dünyasında
El âlemin dipsiz düşkünlüklerine tutundurmayan.

ÜÇÜNCÜ BAP

ŞİVEKÂR’IN YOLCULUĞUDUR

Eskiler iz sürerdi.
Biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar.
Arıyoruz âlemin iç yüzünden zihnimize
Yansıyan bir tasarımla gerçeği.

Şivekâr bizden biri
Yola çıktı yolu bilmeden
Arıyor bir hedef gözüne kestirmeden
Aradığı ne sevgili, ne efendi, ne sultan
Özünü harekete geçiren onun
Kanını kaynatan candır düpedüz kendi canı.
Yol canlılıkla mukayyet
Gitti deriz
Ölenler için
Yalnız yaşayanların işidir
Yola çıkmak, yolu kat etmek.

Şivekâr olduğuna
Olmasını istediği için inandığı
O bir, biricik can için yola koyuldu
Canını koydu yola
Öyle bir başka ben
Bulsun ki
Ben’i bütün şemaliyle onda bulunsun
Başkada bir ben yok ise
Yere çalınsın rüya
Benle
Başka yok olsun.

Eskiler aramaz, iz sürerdi.
Bilirlerdi Evet’le Hayır arasına Belki
Sokulduğunda
Felaket gelir.
Noksanı fark ederlerdi, çünkü bütünden
Nelerin koptuğu besbelli.
Dağılmak eskilerin dilinde
Ufalanmak anlamına gelirdi
İz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için
Biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz
Korkarız kaybolmaktan çokluk içinde.

Şivekâr korkmadı kaybolmaktan
Daldı çokluğa can havliyle
Dedi bulsam da Hüsnü Yusuf’u
Onun gibi kaybolsam keşke.

Kaç yıl geçirdi Şivekâr arayış içinde?
Neler yaşadı?
Biz yeniler yüz kızartan soruları hemen atlarız.
Saklarız
Arayan ve arayışın süre gittiği ortamın
Yek diğerinden ne paylar aldığını.

Dünyada
Çözülürse dünyayı
Issız kılacak bir çelişki vardı
Bir çekişme vardı dünyada azgınlık fışkırtan
Taraf olunduğunda.

Aradı Hüsnü Yusuf`u Şivekâr
Hep geciktirilmesi gereken o çelişkinin
Susmayanı sağırlaştıran çekişmenin ortasında.
Yalnız arayan bilir acımasını
Aramamak acımamak demektir
Küçümsenecekse
Memnuniyet küçümsenmelidir
Dünyanın dönmekten memnuniyeti
İnsanların utancı dünyaya dönüşmekten
İnsanlar
Onların birer kırba hepsi
Dış tarafları köseledir
Hepsi içinde taşır içilecek şeyi
Utanır ıslanmış köseleden insanlar
SAHİPSİZ BİR UTANÇ HEPSİ.

Şivekâr önceleri
Arayışın ilk aşamasında
Bu utancı sadece seyretmekteydi.
Evden ayrılırken bohçasına koyduğu birkaç altın
Takındığı birkaç parça mücevher
Bir şehirden başka şehre göçerken
Dağlar aşıp ormanlardan geçerken
Sıyrılıp yol bulmayı ona kolaylaştırdı.
Daha sonra ve fakat
İnsan dedikleri o sahipsiz utançla
Yaptığı pazarlık fena tartakladı onu
İnsanlık utancından
En külliyetli payı o aldı.

Aradı
Arayış ibresinden gözünü ayırmadı
Karnı aç
Üstü başı lime lime
Artık narin ayakları çiziklerle dolu
Dirsekleri de yara kabukları
Gerçi bu kadarı, böylesi
Başlarken hiç akla gelmezdi
Lakin hayret!
Arayana yoksulluk eziyet vermiyor
Arayanın aramaktan başka derdi yok.

Vakti bilmek için
Diyor kendi kendine
Haber almak sadece bir başlangıçtı
Aradıkça dirisin
Aradıkça mecalsiz kaldı kibrin.
Aradın ve anladın
Haber almakla yol tüketilmiyor
Arayış sahicilik vaktine erişsin istiyorsan
Senin kendin
Haber olsa gerektir.

Bak işte
Bir parça kuru ekmek
Kim bilir kim düşürmüş
Kim bilir kim ekmeği bir kenara
Ayakaltından çekmiş.

Ne de sert!

Şu akan derecikte biraz ıslatsam ekmeği
Diye düşündü Şivekâr
O zaman dişim keser.
Pırıl pırıl dereye
Uzattı elindekini
Belki eski kibrinden
Kalma biraz halsizlik
Belki bu ince suyun
Cilveli alayişi
Ekmek
Dereye düşüverdi.
Hem karnı aç
Hem de avı nispet yaparmış gibi
Su üstünde kıpırdanıyor
Koştu o kuru ekmeğin
Peşi sıra Şivekâr
Bir süre öyle gittiler

O da ne?

Dere görünmez oldu
Harap bir tahta perde girdi
Ekmekle Şivekâr’ın arasına
Genç kız gerilemedi
Hem zaten vazgeçerse
Ne yapacağı belli mi?
Dönülecek bir yer
Bilmiyor gitmezse ekmeğin ardı sıra.

Suya girdi bulmak için ekmeğini
Tahta perdeden öteye geçti.

Aklı zorlayan bir yer o perdenin ötesi.
Bir bahçe. Gerçekten buraya bahçe mi demeli?
Ağaç, yaprak, meyve, kuş hepsi tamam
Tastamam hepsi.
Sanki biraz önce tamamlanmış gibi.

Kokusu çiçeklerin
Otların, çalıların kısa cümlecikleri
Yukardan dua fısıldar gibi yüze değen esinti.

İnsan bir resmin içine
Bu kadar girebilir.

Bu bahçede her şey hayran olunmak için
Her şey kendine özen göstermiş
Her şey kendine öyle bakıtıyor ki
Şivekâr bir kuru ekmeğin peşi sıra buraya girdiğini
Bir daha aklına hiç getirmedi
Hangi garip kuşun rızkıydı ki o ekmek?
Kim bilir nereye gitti?

Şimdi artık bahçenin derinliği genç kızı cezbediyor
Bu bahçe keşfe açık bir kalbi bekler gibi
Yürüdükçe bahçeden bir şey siniyor kıza
Şivekâr bahçeye tını salıyor adım attıkça
Çok geçmeden gözlerinin önüne

Ne diyelim?
Resim içinde resim mi?

Edebiyat burada bize yardım edemez.

Bir çiçekle meşgul olan kelebekle meşgul olan bir erkek
Eskiler olsaydı betimleyeceklerdi
Biz yeniler Alt dudağımızı ısırır
Ve terleriz
Şivekâr bizden biri
Onun dilinden dökülen
Bizim kelimelerimiz
Saçma
Ama başka ne sorulurdu ki?
“ in misin, cin misin?“
Cevap verdi Hüsnü Yusuf:
“ ne inim, ne cinim“
“ ben de senin gibi bir beni âdemim“

DÖRDÜNCÜ BAP

BİR YUSUF, BİR ŞİVEKÂR

Şivekâr buldu
Kendi arayışında bir karşılık bulunduğunu.
Ya Yusuf?
Peki, Hüsnü Yusuf bulunmak istiyor muydu?
Harikulade bir bahçede
Cinlerin arasında geçmişti günleri
Öğrenmişti cinlerden yüzlerce hüner
İnsanlar arasında kalsaydı eğer
Hükmetmek ve itaat etmekten başka bir alanda
Yusuf’a rahat vermezdi onlar.
Gülünç özlemleri insanların
Sinir bozucu tedirginlikle
Ve derinlik karşısında gösterdikleri
Şiddetli ve tamamen mankafa tepki
Bütün bunlar Hüsnü Yusuf için
Bezgin bir hayat demekti.

Kalkıp, çıkıp, uzaklaşıp
İnsanların dünyasından
Yusuf’un mahremiyetine kadar uzanan
Bu pejmürde kız da neyin nesi?
Önce halinden ona hiçbir şey söylemedi
Bıraktı
Konuşsun Şivekâr.
Aman Allah’ım!
Şivekâr konuştukça
Yusuf’un her yanına
Oklar saplandı sanki.
Dertli gönül neymiş
Gönüle dert neden düşermiş
Nasıl olurmuş göze almak
Gözlerden ötesini
Yağmadan, çapuldan, hazıra konmaktan uzak
Akları, karaları, bütün renkleri esirgeyip
Esirgenmeyi hak etmek
Ve dönenmek evrende arındırıcı
İtimada şayan bir rüzgâr gibi.
Hayret ki cinler bu kızı kaçırmamış
Bu fevkalade gönlüyle.

Şivekâr’ı dinledikten sonra Yusuf
Ancak anlayabildi kendi başına neler geldiğini.
Sonra açarken uzun uzun halini kıza
Sanki ona bir şeyler iade etti.

Bir Yusuf, bir Şivekâr
Anlamı yoktu artık ayrı hayatlarının
Çabuk anladılar ki armağanmış yaşadıkları
Verilmeyi beklemişler birbirlerine.
İki insan diyelim isterseniz artık onlara
Bizler de başvuralım
Tarihin ve tabiatın
Güç yetiremediği
O ifadeye.

İki insan bir araya gelince
İki taşın beraberliği gibi olmaz
Diyelim iki salkım
Bir çift kuş, yılanlar, kurbağalar, göçmen sürüler
Yarasa aşiretleri, birbirine açılan tanrısız mağaralar
Yabancılık
Yalıtkanlık üretirler ha bire.

İnsan soyu
İletkenliğiyle ünlüdür öteki türler arasında
İki insan
Başka hiçbir yaratıkta olmayan
Geçirgen bağın başlatıcısıdır
Anneler ve babalar
Oğullar, kızlar, hısımlar
Komşular, hemşeriler, yurttaşlar
Hangileri arasından seçilirse seçilsin
İki insan bir araya gelince
O geçirgen bağa bir ilmek atar
Bazen fiyonk olur arada
Bazen her şey düğümlenir
Yine de sonuna kadar
Bu bağın götürdüğü
Yere kadar gitmez
İnsanlar
Dostluğa, kandaşlığa, aşka evet
Evet ama nereye kadar?

Bunun bir son kertesi vardır
Binlerce yıl iki insandan çok azı
Son kerteyi birlikte tanımıştır.
Sûra üfürülürken, çan çalınırken, ölü gömülürken
İki insan tahsil eder zamanı
En doğrusu son kertede iki insan
Vakitsiz okunmuş bir ezandır
Yusuf ile Şivekâr
Vakitsiz okundular
Çünkü zaman
İki insan
Ya da
Hiç…

Gün batımı yaklaşıyor
Birazdan bahçeye geri gelecek cinler
Her sabah gün ışıdığı zaman
Üç cin
Gökleren, Sarlanan ve Kızguran
İri kuşlar şekline girip havalanırlar
Sormaya gelmez gün boyu yaptıkları
Ama onlar görecek olursa
Yusuf’un yanında bir insanı
Hiddetleri neye mal olur
Bunu Yusuf bilmiyor.

Güneş battı batacak derken
Yusuf gönlünün sıcaklığıyla buram buram
Tütsülenen eşine sevecen bir tokat indiriyor
Bir elma haline giriyor Şivekâr
Hani bir zamanlar bir kuru
Ekmeğimiz vardı ya
Onun gibi bir kenara koyuyor.

Cinler geniş kanatlarıyla alaca gökten süzülüp
Toprağa silkinerek konduklarında
İnsan şekline giriyorlar
Bir
İki
Üç
“Burada bir insan kokusu var”
“İnsan kokuyor buralar”
“İnsan var”
Cinlerle yıllarca beraberliğin verdiği pişkinlikle
Hatta biraz azarlar gibi cevap veriyor Yusuf
“Bu bahçede benden gayri insan ne arar”
“Kokuysa sizin dişleriniz arasından geliyordur”
“Kaç insan parçaladınız acaba?”
Cinleri kandırmak o kadar kolay değil

“Nedir Yusuf” diyorlar
“Sen eskiden hiç kendinden”
“İnsan diye bahsetmezdin?”

O gece böyle geçer
Ertesi gün Yusuf ile Şivekâr
Yine birbirlerine kalır
Çevre olurlar birbirlerine
Gün batar
Elma olur Şivekâr
Birkaç hafta, sonra ay
Aylar çoğalır
Şivekâr gebe kalır
Elmayı cin gözünden saklamanın imkânı yoktur artık.

BEŞİNCİ BAP

DÖNÜŞ

Bütün sevişenlerin zor dakikaları vardır
Hepsinin o zamanlarda benzeşir davranışları
Hüsnü Yusuf
Aldı Şivekârını karşısına
Ellerini tuttu
Ayırmadan gözlerinden gözlerini
Önce derin bir iç geçirdi
Konuşmaya başladı sonra:

“İkimiz o bir kalarak en özel yeri”
“Yaratılmışlar arasında”
“Ne kadar hakkıyla kazanmış olursak olalım”
“Ve şimdi çok kimsenin anlamadığı”
“Yüceliş basamaklarında olsak da”
“Her yaratılan şeyin zemini”
“Bizim de zeminimiz”
“İnsan çoğalacaksa insanlarda çoğalır”
“Bir dönüş bekliyor seni”

“Cinlerin bahçesinde”
“Çocuk doğamaz”

Hüsnü Yusuf Şivekâr’a neler yapacağını birer birer anlattı.
Bir kocaman yumak ip vererek ona.
Gidecekti
Yumağın bittiği yere kadar hiç durmayacaktı.
Ne bitmez yumakmış! Kaç gün gitti?
Sonunda vardığı yer kapkara bir şehirdi.
Önce
Gecenin tesiri sandı
Oysa gerçekten kara
Gün ışığı altında bile kapkaraydı şehir.
Evlerin duvarları siyaha boyanmıştı
Panjurlar ve kepenkler
Onlar da siyah ve kapalı
Yollar hep zift karası
Kaldırımlar kara taş
Fakat ne geçen var, ne giden
Bütün perdeleri çekik ve kara
Bakan kimseler yok pencereden sokaklara.
Şivekâr
Karnı burnunda
Ağır ağır kat etti kara şehri.
En büyük kapısını buldu şehrin
En kara kapı da buydu.

Bu şehir baştan başa yıllardır
Hüsnü Yusuf yasını tutmaktaydı.
Gizli, gözden uzak bir yerde oynuyordu çocuklar
Büyükler için oynamak, gülmek
Gizlice bile olsa yasak.
Yusuf’u cinler kaçırınca yedi yaşında
Önce annesiyle babası karalara büründü
Sonra
Yavaş yavaş güzel Yusuf’un yokluğuyla
Kendine çirkinlik bulaşmış hisseden herkes
Siyahı seçti
Bir dürüstlük aradı yasla avunmakta.

Bu şehrin beyi Hüsnü Yusuf’un babası
En büyük kapı bey kapısı
Gebe kadın büyük, kara kapıyı
Tam da doğum sancısı tuttuğu sırada çaldı.
Açan olmadı, içerden bir kıpırtı
Duyulmadı
Çaldı Şivekâr bir daha
Bir daha, bir daha
Ne ses
Ne nefes
Sonunda ona öğretildiği üzere
“Açın, Hüsnü Yusuf’un başı için açın” dedi.
İçten ve iç parçalayıcı bir inleyişle
O zaman kocaman kara kapı
Açılıvermediyse de tamamen
Mağrur ve ağırdan aralandı.
“Doğurmak üzereyim”
“Bana bir yer gösterin”.

Şivekâr’ı ineklerin ahırına aldılar
Çok geçmeden doğurdu
Hani şu bir avcıdan işittiğine kanan var ya
Ümidin ve korkunun hakkını vermek için
Nice iniş nice çıkış yaşayan
Mezbeleliklerde hırpalandıktan sonra
Nikâhını harikulâde bir bahçede
En harikulâde erkekle kıyan kızın
Oğlu doğdu nihayet.
Loğusa yalnız kalmasın
Al basmasın onu diye
O gece ahıra bir halayık bıraktılar
Ve o gece bir kuş kondu ahırın penceresine
Dile geldi, seslendi:
“-Şivekârım! Şivekârım!”
İçerden yanıtlandı bu çağrı
“Lebbeyk! Sultanım!”
“Ne yapar sultanım?”
“Boklu çaputlar içinde yatar sultanın”
“Annem duymadı mı?”
“Al haneye almadı mı?”
“Yavrumun yavrusu deyip”
“Sinesine sarmadı mı?”
Pır deyip uçtu sorular sonrası kuş.
Ama olay halayık kızı çok korkuttu
Koşup anlattı duyduklarını kâhya kadına
Kâhya kadın işkillendi bu işten:
“Kaz kümesine alsınlar loğusayı”
“Oraya benim için de bir yatak koysunlar”.

Ertesi gece aynı kuş
Bu sefer kaz kümesinin penceresine
Konarak aynı söyleşiye yer verince
Halayık ne işittiyse, kâhya kadın, o da duyunca
Anladı kara konaktaki emektar
Bir bey doğurmuştu vesveseyle baktıkları yabancı
Üstelik bu son gelen konakta herkesten daha yerli.
Yeni efendisidir doğan bebek
Beyin torunu.

Gerçeği öğrenince
Yas kentinin beyi, kara konağın hatunu
Bir basübadelmevt saydılar bütün olan biteni
Yavruyu vekit geçirmeden al haneye aldılar
Yavrumuzun yavrusu deyip kucaklarında sardılar
Şivekâr’la konuşup tebcil ettiler gelini
Daha ileri gittiler
-Bu soyda ihtiras bitmez
Dediler:
“Yakala bu kuşu bize!”
“Tut bu kuşu bizim için!”
Şivekâr Yusuf’a dokunmak istemez mi?
Can ü yürekten
Kabul etti teklifi.

Al haneyi görmeliydiniz.
Daha hüsnü Yusuf doğmadan
Orayı annesi
Bir sevinç odası olarak tertiplemişti.
Her taraf siyaha büründüğü günlerde bile
Bu oda al hane kaldı
Ümit ve sevinç
Temsil etsin istendi.

Demirden ve kızıl bir karyolada yatıyordu Şivekâr
Kuş pencereye konup adını ünledi:
“Şivekârım! Şivekârım!”
Bir naz uykusu içindeymiş
Gibi yaptı yatakta sere serpe uzanan
Kuşcağız kondu bu sefer karyola demirine
Tez canlı, endişeli seslendi:

“Şivekârım! Şivekârım!”
Yine ses yok.
Yastığa indi, geldi başucuna
“Şivekârım!” “Şi…” der demez
Kaptı kuşu uyurmuş gibi yapan.

Kaçırılmak neyse…
Ama bunca serencamın sonunda
Bir kuş olarak yakalanmak
Ağır geldi Yusuf’a
Silkinip buluverdi gerçek cesametini
Birden bire al haneyi
Güzelliğiyle doldurdu.

Bey ve hatun
Babayla anne
Coşkuyla daldılar içeri
Sarılmalar, öpüşler…
Hasretler giderildi.

İnsan hayatı dediğin ne de meraklı bir şey
Neden kılıç kabzasındadır kınalı parmak?
Buraya kadar geldi masal
Şimdi acep ne olacak?

ALTINCI BAP

İNS Ü CİN

Cinlerin
Hüsnü Yusuf’u kaçırmaları
Elbet el altından bir desiseydi
Bir insanı
Yusuf’u yabancısı olduğu bir ufka taşıdılar.
Yine de cinlerin insan ufkunu
İnsanlık ortamını yıkmaya yanaştıkları söylenemez.
Fakat ne yaptı buna mukabil insanlar?
Cinlere sezdirmeden kimi bölgelerini onların
Çaldılar önce
Şimdi de denemek istiyorlar
Cinlerin cinliğini ihlâl etmeyi.

Yusuf’un babası, erki hep göze batan bey
“Bak oğlum” diyor “Buraya kadar geldik”
“Seni görmek, sana dokunmak fırsatına erdik”
“Bizden bir oğul kaçırıldı, can yakan bir şeydi bu”
“Bu yanık can”
“Nasıl avutsun babası kaçırılmış çocuğu?”
“Yok mudur bir yolu ki”
“Cinlere sor bakalım”
“Oğlunla ve Şivekâr’ınla”
“Yeni bir hayat kurasın?”

Bu teklifi meydan okuma saydı cinler
Dediler “Baban o kadar kendine güveniyorsa eğer”
“Biz seni ins ü cin sınırına getirip oturtalım”
“Döktürsün senin başından üste baban”
“Kurşun bir kubbe”
“Kubbeyi biz yıkamazsak”
“Artık hep insan kalırsın”
“Ama bizim darbelerimizden bu kubbe yıkılırsa”
“Tutsak saymayız seni avımızsın”.

İnsan cine meydan okuduktan sonra
Her şey cinlerin sıraladığı işlerle başladı
Kızguran, Sarlanan, Gökleren
Daha yedi yaşında
Ayartarak
Kaçırdıkları Yusuf’u
Gerisin geri getirip
Ter ü taze bir baba olduğu çıplaklığıyla
Sınıra bıraktılar.
Burası
Cinlik ve insanlık sınırıydı

O anda
Cinler Hüsnü Yusuf’u bırakır bırakmaz
Beyin emrinde binlerce nefer
Hatunun mahiyetinde yüzlerce kadın
Dökülecek kubbenin harcını
Hızla yere çaktıkları
İskeleye sıvadı.
Yusuf şimdi
Cinlerin ona öğrettiği yerdedir
Etrafını şu an kaplamakta olan oysa
İnsan işi anlaşılmaz alaşım.

Bitti mi?
Diye sordu yukarıdan cinler.
Şimdiye kadar
Yusuf’un bile görmediği
Devasa kanatlı, pençesi azman
Birer kuş kıyafetindeydiler

Süre dolunca bir ağızdan
Haydi gelin gelecekseniz
Diye haykırdı onca nefer
Onca kadın alçak sesle yine de bir ağızdan
Boyunuz devrilsin deyip ilendi.
Cinler kanatlarını kaldırıp
Vurdular dev kubbeye
Her vuruşta etraf
Zangırdadı, gümbürdedi
Hem vuruyor, hem çığlık atıyorlardı:
“Yusuuuf! Çık da bir kaşık kanını içelim”

Cinler hesabına göre bu kubbe
Sayılı darbelerden sonra çökmeliydi
Fakat kubbenin direnci tahminleri aştı
Öyleyse daha sert kanat darbeleri indirilmeli
Âvâzı yükseltmeli
“Yusuuuf!” “Yusuuuf!” “ Yusuuuf!”
“Çık da bir kaşık kanını içelim”
Cinler çok kanat vuruyor
Çok ağır

Direniyor kubbe.

Cinlerin çabaları
Şaşırtıcı bir yönde etkiledi Yusuf’u
Yıllarını cinler arasında geçirmiş bu taze baba
Etkilendi
İnsan iddiasının bu kerte direşken oluşundan.
Göz önündeki hesaplaşmadan kolayca kaçan
Hasmı için hep bir tuzak tasarlayan insan kafası
Sihirden ve tılsımdan daha büyük endişe.
Cinler gibi kan içmiyor insanlar
Ama hepsi sülâlece ilik emmede usta.
Kubbeyi cinler dıştan yıkamıyor
Ben içerden zorlasam yıkılır mı?
Hüsnü Yusuf
Bütün gücüyle içten
-Evet, samimiyetle
Yüklendi kubbeye.

Yıkılmadı yatık duran şey
Kendinden yassılmış olanı hangi kuvvet yıkacak?
Yıkılmaz çünkü atılım zevki nedir hiç bilmeyen
Eyyamcı kamuya kaynaştırıyor onu
Özgünlükten duyduğu nefret
Donukluktan alıyor direncini
Bir gün
Sırf merak yüzünden
Yerini asla terk etmiyecek
Sapasağlam çünkü hassas yeri yok
Çünkü her tarafı aynı miktarda müphem.

Hüsnü Yusuf masalı

Onlar

Cümle el âlem
Muradına erince bitti.
Herkes Yusuf’a kavuştuk diye pek seviniyor.

Yusuf artık cinlerle değil.
Yine de sormak lazım
Kavuşmak
Denir mi
Hep bir arada bulunmaya?

Bir arada bulunmanın töresi, yasası var
İnsanlar bir arada. Neden iki insan yok?
Nerede Yin?
Nerede Yang?
The two and the one?

YEDİNCİ BAP

SUYUN SIZLADIĞIDIR

Sızıyı gideren su.
Suyun sızladığını kimseler bilmez.

İsmet Özelbir-yusuf-masali

Altı Çizili Satırlar, Cahit Sıtkı Tarancı, Şiir, Türk Şiiri

Sözün doğrusu
Olacak şey değildi ama
Oldu bir kere
Bahar vurdu başıma
Bir delilik ettim
Tuttum evlendim
Ne söylesem az
Çeken bilir
Allah düşmanıma vermesin

Neşredilmek üzere değildir. Hemen ilave edeyim ki şikâyetim yengenden değil evlilik müessesesindendir. Yüklediği mesuliyet ve mükellefiyetler şiir şevkimi eritti, âdeta bitirdi. Bana göre değilmiş vesselâm. Vaziyeti bu suretle açıkladıktan sonra beni daha çok mazur göreceğini umar, sevgilerimi sunarım.

Cahit Sıtkı Tarancıcahit-sitki-evlilik-siiri

Evlendikten sonra Cahit, artık akşamları çıkamaz, sürekli geldiği yerlere gelemez olmuştu. O’nun yeri boş kaldı oralarda. Sevgiyle beklendi, arandı. Bu duruma mutluluğu için belki eyvallah demişti. Demişti ama bir süre sonra, kırkaltı yılının yarısından çoğunu geçirdiği bu yerler, daha çekici gelir olmuştu ona. Yaşama biçimini bozmak pahasına, konulan yasaklara karşı gelecek bir yapıda değildi Cahit Sıtkı. Boyun eğdi. Akşamüstleri, Bakanlıklar’da O’nu, akpak, tombulca eşinin kolunda asılı giderken gördüğüm çok olmuştur. Gözgöze geldiğimizde sıkılırdı. Mahcup olmuş gibi kaçamak bir selam verdiğini anımsarım. Evliliğin zorlamalarıyla mutlu da olsa. ev ev komşuluklar kuracak bir yaradılışta değildi. Sonunda terste olsa bütün bu olup bitenden öç almak istercesine sabahları evden çıkar, “Çeviri yapacağım” diyerek Şükran’da iki kadeh atıp öyle işine gider olmuştu. Sanırım Cahit’in sağlığını bozan da bu davranışı olmuş.

Bir sefer gündüz gözüyle Mebus Evlerindeki evini gördüm, O da hastalandığı sırada oldu. Sunullah Arısoy”la yoklamaya gittik, Sonra Cebecideki hastaneye kaldırıldı. Oraya sık sık uğrardık. Bir türlü iyileşmiyor, hastahanede hergün ağırlaşıyordu.

Salim Şengil
Anılarda Kalan Portreler
Cem Yayınevi

Anason Kokulu Şiirler, İhsan Yüce, Şiir, Türk Şiiri

Ekmek şarap sen ve ben
bir de sabahın dördü
dışarda kar
odamız ılık
gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe
anlattın bana ağzı sarımsak kokan bir oğlanla yattığını
aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığını

kıskandım Gogen’i Tahitilim
terlemiş vücudunu silerken
cüzzam mikrobunu ve yaktığı kulübesini
saçların bağlamıştı ellerimi muz kokulum
güneşi doğurmuştu ölü cisim
martı çığlıklarıyla bir sahil kayalığında
nefesin vücudumu yakıyordu yer yer
sam yelim sahra-i kebirim
kahrettim her şeye o gün
babanın şarap çanağına,
Gogen’e,
kadere,
sana,
bana,
bir de gittiğin arabanın tekerine

ne diyordum arkadaş….
diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim
ama içerken düşünmem neden içiyorum diye
daha sonra yaparım hayatın felsefesini

sırayla olurum Fatih, Selim, Kanuni
bazen kadın hamamında tellak….
bazen Christoph Colomb
Napolyon’ken düşünürüm Elbe’de geçen günleri
Timur’ken Beyazıt’ı yenişimi….
bir kere Aristo’nun hocası olmuştum
ona verdiğim dersle gurur duymuştum
bazen Jan Dark’ı kurtarmak için çalışan bir kahraman
bazen odunun ateşleyen bir cellat olurum

eğer daha da içersem
Shakespare halt etmiş derim karşımda
salyalı dudaklarımdan yayık sesimi dinlerim de
işte Mozart’ın aradığı melodi bu diye gülerim
enayiymiş be Platon…
bir içsin de görsün….ne felsefesi varmış bu hayatın
anlasın geçmişi kınalı dünyanın kaç bucak olduğunu

ıslak kaldırımlarda yürürken acırım
önde yalpa vuran sarhoşun zavallı haline
ukalalık işte derim neme lazım senin
kendine bak; sende bir serserin bir sarhoş….
ve yavaş yavaş kaybolur acı kahkalarım
şehrin izbe sokaklarında
yavaş yavaş kaybolur benliğim…

İhsan Yüceihsan-yuce-siiri

Cevat Çapan, Çeviri Şiirler, John Berger, Şiir

VI

Ben tırmandıkça
Dağ terliyor

Kalp daha hızlı atıyor
Taşlar belkemiğinden aşağı
Azar azar damlıyor

Vadide
Nehrin ağzı bir dedikodu gibi
Taşların kulağına su fısıldıyor

Hava kararmadan
Dağım beni bu doruktan
İndirmen gerekiyor.

VII

Örtün beni örtün beni
Ki kayanın beyazlığı gibi serileyim yere
Ve hiçbir bilinmezlik kalmasın ışıkta
Her bir uzvun
Görevi açıkça tanımlandığında
Spermlerle yumurtalar da
Çiftleşen kelebekler kadar
Görünür kılındıklarında
Onların kanatlarına bakan güneş için
Çok geç olacak
Bunu yanlış yorumlamak.

1962

John Berger
Çeviren: Cevat Çapan
Ayrıntı YayınlarıJOHN-BERGER-POEMS

Cevat Çapan, Çeviri Şiirler, John Berger, Şiir

Sözcük sözcük betimliyorum
sen her gerçeği kabul ediyor
ve soruyorsun kendine
gerçekten ne demek istediğimi.

Üst üste katlanmış gökyüzü
tuzlu gökyüzü
ılık gözyaşından gökyüzü
başka gökyüzünden basılmış
nokta nokta delinmiş yıldızlarla.
Kurusun diye serilmiş sayfaları.

Kuşlar da harfler gibi uçup gidiyor.
Ah biz de uçup gitsek,
yukarılardan seçilemeyen kalenin
yakınındaki ırmağa konsak.

John Berger
Çeviren: Cevat Çapanjohn-berger-siirleri

Abdurrahim Karakoç, Şiir, Türk Şiiri

Gölgesinde otur amma
Yaprak senden incinmesin.
Temizlen de gir mezara
Toprak senden incinmesin.

Yollar uzun, yollar ince
Yol kısalır aşk gelince
Yat kurban ol İsmail’ce
Bıçak senden incinmesin.

Burdayım de ararlarsa
Doğru söyle sorarlarsa
Tabutuna sararlarsa
Bayrak senden incinmesin.

İl göçsün göçtüğün vakit
Yol yansın geçtiğin vakit
Suyundan içtiğin vakit
Kaynak senden incinmesin.

Toz konmasın sakın sana
Hakkı geçer halkın sana
Gücenmesin yakın sana
Uzak senden incinmesin.

Abdurrahim Karakoçincitme-siiri

Dilek Kartal, Şiir, Türk Şiiri

onlara artık yeni insanlar tanımak istemediğimi söyle
bana inanmıyorlar
güneş mi göreyimmiş, iki insan, açılsın mıymış içim
beni alıp pencerenin önüne yerleştiriyorlar
onlara bir salon çiçeği olmadığımı söyle
hasarsız parçalarımın giderek azaldığını
hiç değilse okunaklı bir ölüm için bir tık
hayatla arama bir boşluk bıraktığımı

bana inanmıyorlar
tıpkı inanmadıkları gibi; hem onları hem allahı
aynı anda sevebileceğime
tıpkı yüzümü arasında kuruttuğum kitapla
bütün bu talanların bir ilgisi olmadığını söylediğimde
dudaklarını aralayan müstehzi parlayış gibi
hani söyleyecek çok şeyim var da kıyıp söylemiyorum
der gibi
sen söyle..

yarıldım / sebep(?)
yırtıldım
çıkardığım çirkin sesleri duyuyor musun
tuhaf şeyler oluyor bak insan kendine yuvarlanınca
insan kendine çarparak parçalanınca
aklının tutunacak elleri de kopuyor
ama tıpkı diğerlerinin uçuşan saçlarımı delil gösterip
alnımın yangının yalnız o eşikte söndüğüne inanmadıkları gibi
inanmadıklarında
bir şey oldu bana
bende, bana sığmayan bir şey

ağustos gecesi dolaba konmayı unutulmuş yemek gibi
ekşidim bir gecede sanki kokuştum
oysa daha şunu, şunu, şunu söyleyecektim
kavgalara karışacak daha ladesler tutuşacaktım
daha ellerinin bütün yalan yanlışlarımı doğrulayan bir hakikat gibi
saçlarıma nasıl usulca indirildiğini
o küçücük avuçlarına o kırk tas suyu
hem de ruhun bile duymadan nasıl sığdırabildiğini falan…

şevkimi kırdılar / sebep(?)
kelimelerden yana nasibimi murdarladılar
oysa ben de susunca zehir zannediyordum dilimi
ne fena
cana değmenin can yakmaktan başka yolunu bilmiyorlar
misal ben, yenilmek koymuştum bu senle aramda olana
üstelik bütün yollarını da biliyordum
budadılar sebep
beni bir çınardan bonzai yapabilmek mümkünmüş gibi
anlamadan, dinlemeden, inanmadan
budadılar

hadi gel
o ucuz poları ört üstüme hadi, bordo
yanıma
sana bir kere bile sarılıp uyuyamamışlığımı da koy
değil değil sana yazmak için
ciğerlerimin çırpınmasını beklemiyorum her defasında
ama bilirsin; kabuğuna çekilmek için bile
büsbütün yaraya dönüşmeyi beklemeli insan

Dilek Kartaldilek-kartal-siiri

İlhan Berk, Şiir, Türk Şiiri

I

Benim yüzüm bir bayram telâşıdır
Küller ve biraz da deniz artıklarıyla

Ben ki çocuklarla büyüdüm ve
(Bu yüzden uzundur ya biraz kollarım)

Bir denizde bir akşam gittim ölümü
Yosunlar rüzgârlar gözleriyle balıkların

Hâlâ saçlarıma takılmış bulurum
Bir balığın pullarını ve tuzu

Şimdi bir yolu yürüyoruz ya seninle
Birden üçüncü sınıf bir lokantadayız işte

Bir kadın senin ağzınla gülüyor ve
Ne mutlu ne mutsuz.

…………………… Nedir mi mutluluk diyorsun
Bir eylülü gitmek belki de böyle
(Eylül ki en kanayan aydır tarihte)

Ve birden o adam gösterisine başlıyor
Yırtılan sesiyle.
…………………… Sanki sarı beyaz kara
Sanki bütün ırklar birlikte bağırıyorlar
Ve sanki insanlığın hali.

…………………… Ve soruyorum kendi kendime
Lokantalar neden insanlığın haline benzer

Böyle bir dünyadayız işte yürüyoruz yürüyoruz

Ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni
İnsan yaşarken bilmez yaşadığını.

II

Böyle çıktık sonra akşama akşam dediğimize
Bir denize bir denizin birdenbireliğine

Ben aklımdan ağaçlıklı ağaçlıksız yolları geçiyorum
Bir çocuğun yüzünde sanki bir öğle sonuyum

Tam neredeydi şimdi bir türlü çıkaramıyorum
Bir sokak unutmuş sokaklığını gidiyordu

Belki bir resimde yaşamaktan sıkılıp çıkmış geliyordu
Belki de Dul Bayan Suzan Adoni’nin ayininden dönüyordu

Diyordum herhalde bu ikisinden biri olmalı
Bir sokak da çünkü her zaman kendinde değildir

Susuyoruz ve
Sanki dergilerde kalmayı seçmiş şiirler gibiyiz

Hem gün gelir şiirler de eskir biliyorsun
Kalır ama bir yerlerde bir eylülün eylül olduğu

Ben ki dikkatli bir su gibi yaşadım
Seninle ve küllerle.

III

İlk kar Toroslar’a yağdı diyor bir ses
Yağmış gibi anafor gözlerine

Oturdum sonra gözlerini düşündüm gözlerini buldum orda
Bir deniz gibi uzandım içlerine

Çakıllardan en harlı ateşler yaktım bıraktım
Kaldım öylece uzun çayırında saçlarının

Dedim ki hatırla hatırlamaktır zaman
Bütün dillerde.
………………………… Yüzün de odur
Yüzün ki bir ormanın sayısız en sık yerinde
Bir akşamın akşam olduğudur bende

Hem bak tarih de kabarmış bir anıdır
Zaman da. Çarşı gül ağzında

Geçtik denizi öylece indik sonra geceye
Geçmiş gibi bir göğü bir baştan bir başa

IV

Senin bütün bir gün sokağı seyrettiğin olmuş mudur
Bir kentin herhangi bir kentin

Şimdi bu kenti tepiyoruz ya
Her kent bir yaradır bende.

Bir elmayı ısırıp bırakmak gibi çürümeye
(Belki sadece bende benim uzun yüzümde)

Bak işte bu sokaktır senin ruhun diyorum
Sokakların da ruhu vardır çünkü (varsa ruh)

Bir kez göçüp gitmiştim de o zaman anladım
Ben bunu. o zaman buldum kendimi

O zamandan beridir her yerdeyim
Bir deniz kabuğunda örneğin parçalanışında bir taşın

Böyle oldu işte su yüzüne vurması gibi bir batığın
Benim aşkta aldığım bu upuzun yol

Ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni
İnsan yaşarken bilmez yaşadığını

İlhan Berksiir-antolojisi

Çeviri Şiirler, İsmet Zeki Eyüboğlu, Ovidius, Şiir

Kimse, sevgi nedir bilmeyen bu toplumda
Okusun öğrensin yazdıklarımı bire birdir öğütlerim…
Bak nasıl evirir çevirir küreklerle, yelkenlerle
Oynak gemiyi gemiciler, öğrenmek gerek bu yolla
Araba sürmeyi onu bilenden, sevişmeyi sevenden.

Koşumda Automedon, gemi yürütmede Tiphys Haemonia
Eşi bulunmaz birer yöneticidir, ben de sevgide,
Beni de tek yaratmış Venüs bu yolda.
Bir gün gelecek bana da bir Tiphys,
Bir Automedon denecek sevişmede..
Oldukça dikbaştır bu çocuk, karşı koyar bana,

Oysa daha kolay gelir yola yaşı gereğince.
Kithar öğretmeni yapmıştı gençlere
Phillyra‘nın oğlu Achilles‘i, yumuşatırdı bu yolla
Taş yürekleri bile, korku salmışken ilkin
Birçok gönüldeşe de, yavılara da(düşmanlara),
Titremiş çocuklar gibi, ürpertmiş yaşlıları,

Hector bile sezmişti bunu, bütün dikbaşlara
Boyun eğdiren, düşmüş eninde sonunda
Sevginin ocağına. Aeacides için Chiron neyse
Öyle bir tek’im ben de sevgide.
Biri genç bir delikanlı biri de yaşlı
Kılınmış Tanrıçalara, olsun ne çıkar bundan
Boğanın boynunu koşulan boyunduruk,
Azgın aygırınkini yular aşındırır, diş diş eder.

Sevgi düşmüş bana da bu üleştirmede, varsın
Benim de gönlümü onun yayından atılan
Oklar yaralasın, delik deşik etsin.
Ne denli derinden vurursa vursun beni sevgi,
Ne denli onulmaz olursa olsun açtığı yaralar,
Bir gün gelir çıkarırım acısını kat kat.

İstemem ey Phoebus senden gelmez olsun
Böylesi öğütler bana, istemem.
Gelmez olsun bize göklerden kuşların
Kanatlarında seslerin, duyuruşların, istemem
Görünmez olsun; gözüme otarırken  Acra kırlarında
Senin kuzularını, Clio’ da, kızkardeşleri de,
İş açmış başımıza, bu yüzden uymak gerek
Sözlerine sevgi yalvacının.

Doğrusunu söyleyeceğim: gel yanıma,
Yetiş, tut elinden bu işe girişenin
At yüzünden ince örtüyü, ey sevginin anası,
Kaldır o arı duru olmanın belirtisini.
At bir yana topuklarına değen etekliğini,
Senin üstüne türküler yakacağım ey Venüs,
Sen ey bir çok gönül oyunlarını gizleyen,
Kandırmam, çıkarmam kimseyi baştan.

İlkin: seç, sevmek istersen sevilmeye değeni.
Kuşan oklarını yeniden bir er gibi
İkincileyin: sev sevince gönlünün çektiği,
Sözünü dinleyen güzel bir kızı.
Üçüncüleyin: uzun sürmeli elden geldiğince sevgi.
Budur bize araba yolunu gösteren düzen.

Böyle yürür atlar, çeker arabayı.
Böyle sürebilirsin ancak arabayı epeyce,
Evet, seç gönlünün uyarınca olanı,
Sev, seni sevmişim yürekten, diyebileceğin kimseyi,
Düşmez ayağına ışıyan gökten dilediğin.
Gözlerinin önündedir sevip gönül vereceğin,

Araman bulman gerek, bilir avcının iyisi
Nerede tuzak kurulur karacalara.
O bilir bilmesine hangi boğazda vurulur
Azgın domuz, kuş kuşlayan bilir
Dizim dizim kuşlar nereden gelir
Balıkçı bilir balıkların toplandığı suları,
Öyle atar oltayı, bunlar gibi senin de
Bulup çıkarman gerek kızların kaynağını.

Önceden öğreniver nerde yuvalanır kızlar.
Ben demem araştırmalarımda sana
Akıntıya kürek çek, git boşuna yelken aç.
Boşuna dolanıp durmayasın
Upuzun çakal yollarında boyuna.
Perseus kara hindlilerden almış Andromeda‘yı,
Böyle kaçırmış o Grek kızını frigialı delikanlı.

Bilsen ne güzel kızlar verecek sana Roma,
Diyeceksin onları elde edince
Olur mu bundan güzeli de şu yeryüzünde?
Evet ne denli olursa Gargara’da ekinler,
Methymna‘da üzümler, sularda balıklar,
Dallarda uçuşan kuşlar, gökte yıldızlar;
Öyle olur Roma’da da yığın yığın kızlar.

Oğlu Aeneas‘ın ülkesinde oturuyor Venüs bile.
Etkisin altında mısın yoksa seni yetiştiren
Erginlik yıllarının bu gün de,
Gelecek gözlerinin önüne o gerçek güzel.
Evet çeker bir genç güzeli gönlün,
Oynatır yüreğini yerinden binlerce genç,
Bilmezsin gene de hangisidir gönlünü yakan.

Yaşın geçip daha yetkin kılınca seni yıllar,
İnan bana bulacaksın daha olgunlarını.
Gez dolaş bu yolda Pompeia gölgeliklerinde,
Güneş ışıklarının Hercules arslanının
Sırtına düştüğü yerde, ya da ananın çocuğuna
Göndermeler sunduğu, duvarların el yurdundan

Gelen değerli mermerlerle donatıldığı
Yerde gez dolaş, kaçmasın gözünden
Yıllarca önceden girişlerde çepeçevre asılmış
Oranın kurucusu Livia‘nın adını taşıyan yazılar.
Hani kanına girmek için kardeş çocuğunun,
O suçsuzun boynunu uçurmaya kalkışan
Kılıcını çeken babayı gösteren yerde.

Bırak artık Adonis gitmez Venüs‘ün acıları
Suriye‘de de vardır buna benzer
Yahudi inançları; Sabat günü derler ona.
Ortada durur dokumalara sarılmış öküz
Memphis tapınağında, bir çok kadınlar
Jupiter‘e yapılanları yaparmış ona.
Öte yandan kim inanır Forum‘da
Sevişmenin evdeki gibi olduğuna?

Dernek ocağının boyuna yakılı kaldığına?
Bir kaç adım uzaklaşmaya görsün kişi
Venüs tapınağından kamçılar havaları
Appias fışkıran sularla, gider oraya
Günü gününe sevginin koruyucusu,
Odur önüne gelene yardım eden
Kimseciklerden yardım görmeden.

Pek çok sözleri bırakıla kalmış orada,
Bunlar gösterir yeni yeni gönül işlerinin
Nasıl yapılması gerektiğini, neye yaradığını.
Bir kadın gelir Venüs tapınağının yanına
Güler, salınır görür ne denli seve seve
Kadın satıcıların iş yaptığını.
Sen de çıkabilirsin ava şimdi
O tiyatronun yörelerinde istediğin gün

Kolayca bulursun o yeri, besbellidir.
Orada görürsün sevip vurulduğunu,
İlkin kime dokunduğunu,
Kiminle gönül eğlemek istediğini.
Ağızlarda geçimlik ekinler dolaşan
Yığın yığın karıncalar,

Ya da arılar gelir güzel kokulu çiçekler
Kırlar arasından dolanırlar çepeçevre Thyma‘yı,
İşte bunlar gibi gelir süslenmiş püslenmiş
İnce kadınlar dizim dizim, oyunları görmeye:
Bir gelenek üstüne kuruludur bu toplantılar
Bence görmek, görünmek için gelirler.

Ne ak yüzler kara çıkmış o yerde.
İlkin sen ettin oyun bozanlık ey Romulus
Neler yapmamış tutsak Sabin kadınları
Dul erkeklerle, ne baştan çıkarmalar
Bir tek tiyatro kalmamıştı asılmadık
Işıl ışıl örtüleri, dökülmedik
Işıklar Crocus‘un oyun yerlerinden,

Ağaçlı Platin tepesinde olduğu gibi
Donatılmış kendiliğinden, el değmeden
Süslenmiş ağaçlarla bir oyun yeri,
Oturmuş önüne gelen dizi dizi basamaklarda,
Sarılmış, kaplanmış içlerinden birinin
Ağaç yapraklarıyla dağınık saçları.
Dört bir yandan bakıyordu biri; dikmiş
Gözlerini kıza bunlar arasından,
Bu kızdı ses çıkarmadan

Çoklarının yüreğini oynatan.
Dayamış biri değneğini yere, almış eline
Tuscus kavalını, başlamış çalmaya,
Eşit üçlü vuruşlarla uydurmuş ayaklarını
Çaldığı kavala, o gün alkışlar tutmuş
Ona önüne gelen, bu yolla geçmiş kendinden.
El etmiş topluluk içinde bulunan kral;
Beklenen de buydu gerçekten.
Sıçramış yabancılar yerlerinden

Çığlıklar koparmışlar kulakları yırtan.
Bu işte pek becerikli olmuş kız…
Kaçışmış ölüm korkusuna kapılan kalabalıklar,
Nasıl kaçışırsa kartalları görür görmez
Güvercinler, kurtları süt kuzuları,
İşte öyle kaçmış erkekleri görünce
Duyulmadık bir korkuya kapılmışlar,

Uçmuş renkleri, sapsarı kesilmiş yüzleri
Bir öyle korkuydu ki bu, kimsecikler
Yapamazdı onun yaptığını.
Kimi saçlarını yoluyordu,
Kimi olduğu yere çökmüş, geçmiş kendinden.
Kimi sus pus olmuş, gömülmüş acılara,
Boşuna çağırıp durmuş anasını kimi de.
Dili tutulmuş kiminin, donakalmış, çakılmış
Olduğu yere, kimi desen kaçıp gitmiş.

Önünde sonunda sürüklenip götürülmüş
Yakalanan kızlar eş kılınmış
Alıyor, sımsıkı tutuyor erkekler kucaklarında
Ayak direyen, gitmek istemeyenleri, öpe öpe:
Neden ağlar da bozarsın gözlerini,

Baban ne yapmışsa anana
Ben de onu yapacağım sana….
Ey Romulus sen bilirsin ancak
Erkekleri neyin sevindirdiğini.
Verirsen bu mutluluğu er olurum ben de.
İşte o yıllardan bu yana durur o tiyatro
Olduğu gibi, pek tekin değildir bugün bile
Korkulu yerdir güzel kadınlar için.

Kaçmaz soylu bir kimse yarış alanından atların,
Circus‘ta toplanırlar, pek çok sevenler de
Bulunur aralarında ne bir parmak kımıldatışı,
Ne konuşma, ne bir tanıdıkla gizli
Kaş göz etmeler gerekir senin için orada
Sokul bir kadının yanına, çekinme,
Engel olmaz kimse. yanaş ona

Yanaşabildiğince, sıkış sıkıştır onu,
Sokuluver, değinin, sürünün birbirinize,
Ağız açamaz sana, neylersin dardır oturma
Yerleri, ses çıkarmaz kız, konuşmaya başla
Yavaştan yavaştan, ilkin genel konulardan
Açmak yerinde olur sözü.

Kimindir sorarsa bu gelen atlar
Onun tuttuğu yanı tutarsın boyuna
Sen de yarışta, sonra başlar savaşan
Ephebus‘ların geçit töreni, alkışla orada
Tanrıça Venüs‘ü, sil kızın boyun atkısını
Sözde tozlanmış gibi yapıver bir yol.

Silk parmak uçlarıyla şöyle ufaktan.
Tozlanmamışsa da yap bunu çekinme tozlanmışca.
Yararlan eline geçen bütün kolaylıklardan,
Bak, bir de eteği düşmüş, değmişse yere
Derleyip topla kaldır yerden,
Gözden ayırma, tozlanmasın iyi bak.

Ödülüdür bu yaptığının en azından kızın
Çıplak baldırlarını doyasıya görmen.
Bir yol da bakıver arkaya oturanlar olur
Dokunmasın uzanan dizleriyle kızın omuzlarına..
Çeler oynak gönülleri bu davranışlar.
Ne sevgiye tutulanlar vardır;

Düzeltivermiş eliyle kızın arkasında
Duran yastığı, böylece çeledurmuş gönlünü;
Serinletmiş onu yumuşak bir yellikle,
Bir de iskemle koymuş pamuk gibi
Yumuşak ayaklarının altına,
Kolayca bulursun böyle sevişme yollarını
Circus‘ta, ya da pek acıklı işlerin
Yapılageldiği kum serili Forum‘da.

Savaşır o kumsalda sevgi yolunda Venüs oğlu,
Yara görmeye gelip yaralanan olur orada
Bir yarış oldu, koşuyu kazananın avucuna
Korken ödülü, vuruldu yanında duran bir
Kadının bakışlarından atılan okla.

Başlamış inlemeye, görülmelik olmuş
Görmeye gelmişken vurulanları.
Bir gündü gene Caesar bir deniz savaşını
– Hani Perslerle Atinalılar arasında yapılan –
Göstermek için savaş gemilerini
Koymuşken oyun yerine o gün bir o denizden
Bir bu denizden bölük bölük delikanlılar,
Venüs kızları koşmuş gelmiş, sanırsın
Roma’da toplanmış bütün yeryüzü.

Neler yoktu içlerinde sevmek sevişmek için.
Ne yazık ne yazık kaç kişi yanmış sevginin
Oduna o gün, oysa bak gene derlenip düzenleniyor
Caesar almak için yeryüzünün öbür bölümünü de.
Ey uzak Doğu ülkesi bizim olacaksın sen de..
Ey Partlar siz de göreceksiniz yaptıklarınızın
Karşılığını, sevinin ey Crassus‘la ölüp

Geceleyin gömülenler, ey barbar ellere
Düşen kartallar, sevinin.
Yakındır o başbuğun geleceği gün, yakın.
Yapamaz onun yaptığı savaşı değme delikanlı.
Yıllara sığmaz, onlarla sayılmaz yaşı Tanrıların.
Ölçülmez günlerle Caesar‘ların yiğitliği, erdemi.

Aşar yılları gökçe yaratıcı yetiler,
Katlanamaz uzun boylu boşuna bekleyişlere
Acı gelir onlara bu, daha çocukken ezmiş
Elleriyle iki yılanı Hercules,
Ana karnındayken göstermiş Jupiter‘e
Yaraşır bir soydan olduğunu….
Ey Bacchus sen de pek gençtin hani,

Çocuk denecek çağda değil miydin Thyrsus‘unla
Hind ülkesini alt ettiğin, titrettiğin günler?
Baban kollayacak seni, kargı kullanacaksın
Ey çocuk, başarılar kazanacaksın
Babanın gözcülüğü altında, budur ilk işin
Taşıdığın yüce ada yaraşan budur.
Bugün gençliğin egemenisin, yarın

Yaşlılığın olacaksın, kardeşlerin yok olmuş,
Al öçlerini
Koru baban için gerekenleri.
Savutlar vermiş sana baban koruyasın diye
Anayurdunu, yavılar almak istediği gün
Başbuğluğu kutlu kargılar kullanacaksın
Yavıların kanıyla boyanacak kargılar,

Senin bayrağının altında yaşayacak
Doğruluk, düşkünlere acımak.
Ülküsü de, pusatları da aşağılıktır Partlar‘ın,
Getirilsin, isterim Latium’a ey başbuğum
Onların varı yoğu, ey Mars baba,
Caesar baba esirgemeyin yardımlarınızı,
Biriniz Tanrıdır sizin, öteki de olacak.

Bildiriyorum üstün geleceğini, şimdiden
Övgüler döküyorum üstünüze, yayılacak
Bütün evrene ününüz çalınacak borularla..
Geçip önüne senin bölüklerin, türkülerimle
Yüreklendireceğim onları,
Çoğaltır güçlerini yazılarım
Anlatacağım Romalıların nesıl göğüs
Gerdiğini Partlar‘a, bir bir.

Yavıların atlarına atlayıp ne denli
Kaçarken ot attıklarını anlatacağım..
Kaçan kazanır, başarırsa ne kalır geriye
Ey Partlar, çok kötü işler açacak başına
Senin bu yaptıkların yüzünden Mars ey Part.
Ey yüceler yücesi gelecek o günler
Oturacaksın dört ak at koşulu

Altın arabaya, gelip geçecek önünden
Boynu bağlara vurulu yavı önderleri,
Artık kaçmakta bulamıyacaklar
Kurtuluşu eski gibi.
Kızlar delikanlılar dizi dizi bakacak
Onlara doyasıya, o gün büyük bayrak olacak,
Bütün ulus için, işte o gün sorarsa sana
Kızlardan biri bu kralların adını

Yerleri, dağları, akan suları, bunların
Tüm nereden gelip nereye gittiğini
İrdeler, araştırırsa anlat dilin döndüğünce
Kısa olmasın karşılıkların, bilmediğin olsa
Bile, görün çok iyi biliyormuş gibi.
İşte dersin Fırat ırmağı; başı saz donanmış
Kişi biçiminde, mavi, dalgalı saçlısı da Dicle

Bu yığın geçenler tutsak Ermeniler,
Şu da Persia‘yı gösteriyor, bir ülkedir
Almış adını Danae oğlunun, şu ise güzel
Oylumlarda kurulmuş bir Achamenid kenti.
Bunlar da yavı önderleri, söylersin
Bilirsen adlarını, bilmezsen uydur yakışanı.
Şölenler, donatılmış toylar kolaylık sağlar

Sevişmelere, yalnız içkinin tadını düşünme
Bu konuda, kıvrık boynuzlu Bacchus suyuyla
Dolmuş bardaklar boşaltılır orada çokluk
Gül yüzlü sevgi Tanrısının adına.
Ağırlaşınca içkiden Cupidus‘un kanatları
Uçamaz, bağlanmışça kalır olduğu yerde.
Çırpar o gün hızla ıslak kanatlarını.
Yaralar açılır suları sıçrattığı gönüllerde.
Oynatır içki yürekleri, tutuşturur canları,
Dağıtır sıkıntıları, sevinç verir çoklarına.
Bir gülüş, bir tatlılık belirir yüzlerde,
Giderir acıları, can sıkıntılarını,
Alınlardaki kırışıklıkları, açılır açılmasına
Gönüller, bir açık yüreklilik doğar bizim
Çağımızda bulunmayan, karşı gelinmez Tanrı
Gücüne, çeler gönlünü gençlerin boyuna kızlar
Alev içinde alevdir şarab içinde Venüs.
Kapılma ışıldakların altında gördüklerine:
Elbir edince içkiyle geceleyin güme gittiğin gündür.
Bakmış doyasıya Tanrıçalara günün aydınlığında
Paris, sonra dönmüş: Sen ötekilerden
Çok daha güzelsin, demiş, ey Venüs.
Gizler, göstermez geceler bütün eksikleri.
Bu yüzden bütün kadınlar güzeldir geceleri.
Bir deneyegör inciyi, güzel örülmüş
Bir dokumayı, bir gövdenin alımını
Gün ışığında anlarsın ancak.
Sayıp dökecek miyim bir bir kadınların
Toplandığı, senin avcılık etmen gereken yerleri?
Kumları saymaya benzer bence bunları söylemek.
Sayıp dökeyim mi yoksa Baiae kıyılarında
Bulunan kaplıcaları da, oranın sıcak,
Kükürtlü sularından söz açayım mı dersin?
Bilirsin pek çokları dönmüş oralardan
Gönülleri yaralı, bu yüzden o sular için
İyi gelmiyor sağlığa diyenler de çıkıyor.
Roma yakınlarında, büyülü kırda
Bir Diana tapınağı vardır, oranın egemeni
Olan Tanrıça bir kanlı kılıç tutar elinde,
Kız oğlan kızdır, iğrenir Cupidus‘un
Oklarından, çok kimseler yaralanmış orada,
Yaralanacak daha bir çokları besbelli.
Gösterilmiş buraya değin yazılanlarla
Nerede sevişmeyi öğreneceğin, ne soy seveceğin,
Nerede seveceğin, işte burada umulmadık
Bir yüksekliğe ulaşmış Thalia‘nın arabası.
Gene göreceksin bir güzeli sevmenin
Ele geçirmenin yollarını, burda açıklayacağım,
Koyacağım ortaya öğretimi, yapıtımı…
Yeterki tutsun sözümü, dinlesin öğretimi
Can kulağıyla. Kadın gönlü çelmek, kolayca
Elde etmek isteyen kimse, bu yolda kişinin
İlkin sağlam bir güveni gerek kendine,
Böylece gerersen gönül ağlarını yakalarsın
Önüne gelen kadını bir güzelce.
Bak susar mı baharda kuşlar, yazın ağustos
Böcekleri, kaçar mı dersin Maenalius’un
Tazısı tavşandan, karşı koyamaz bir kadın da
Bunlar gibi gönlünü çelen erkeğe.
Yanar tutuşur için için “istemem” diyeni bile.
Birdir oğlanda kızda gönül çalmanın tadı, ..
Erkek gizleyemez sevgisini, kadın gizler,
İyice saklar içindekini, söz bir edipte
Boşversek kadınlara biz erkekler,
Dilsiz gelirler kollarımıza ayaklarıyla
Bütün kadınlar, yalvarır yakarırlar.
Böğürür yumuşak çayırlarda boğanın
Ardından inek, kısrak kişner, eşinir
Aygır tutkusuyla yanar boyuna..
Erkekte daha güçlüdür sevişme,
Birleşme isteği, yırtıcı değildir öylesine.
Kolay sönmez onda yalımı sevginin.
Bir de kadına gelince, anlatayım mı
Erkek kardeşine vurulan, yanan tutuşan,
Yasak tanımayan, kendini asan Byblis’i?
Myrrha gönül vermedi mi babasına?
Kızın babalık sevgisine benzemezdi bu.
Bir ağaca dönüşmüş şimdi, örtünmüş
Kabuklarla, akar göz yaşları bugün bile
Güzel kokular saçar, damlar adıyla anılan
Ağaçtan Ida‘nın yeşil ormanlı oylumlarında
Sürünün süsü ak bir boğa otlardı,
Bir kara benek vardı boynuz aralarında,
Süt gibi apaktı bütün gövdesi…
Yanmış yakılmış ona Gnos’un, Cydon‘un
Danaları, Pasiphae bile almış göze
Onunla birleşmeyi, tutuşmuş onun için.
Kızarmış bütün güzel ineklere,
Kıskanırmış onlardan boğayı.
Bilinir, söylenir bu olay elde günde,
Yüz kentli Girit‘in bütül illeri yalan
Söylese de bunu yadsıyamaz artık.
Ağaçlardan yeni sürgünler, yapraklar
Toplarmış işe alışmamış elleriyle,
Getirir kormuş boğanın önüne…
Katılır sürüye gider, düşünmezmiş kocasından
Ayrıldığını, bir boğanın elinde ölse de Minos,
Nedendir ey Pasiphae bu süslü giyekler?
Anlamaz sevdiğin boğa bu süslenip püslenmeden.
Ne çıkacak, ne geçecek eline dağlarda
Sürünün ardısıra gitmekten?
Neden bakar durursun gözgüye, ovarırsın,
Düzeltirsin boyuna saçlarını?
Görüyorsun kendini gözgüde, dana değilsin.
Dana olsan, boynuzlar olurdu alnında…
Yok Minos‘u seviyorsan nedendir onu aldatışın,
Sevmiyorsan bir erkek bul erkekler içinde.
Kalkmış yatağından ece, çekip gitmiş kırlara
Tek başına, yapmış o da Bacchus kızlarının
Tanrı Adonis için yaptıkları.
Kıskanır, iğrenir, baktıkça ineğe söylenir:
Neden seviyor bunlar benim beyimi?
Bak, bak yeşil çayırlarda sıçraşıyor
Gösteriş yapıyorlar ona, önüsıra, sanmam
Boşunadır süslenmeleri, deliliklerinden
Güzel sayıyorlar kendilerini.
Dayananamadı daha, bir korkunç buyruk saldı
Dağıttı sürüyü, boyunduruğa vurdurdu suçsuz
Sığırları, boğazlattı sunağın önünde, deşti
Eliyle sevine sevine barsaklarını.
Çok kez dolar parmaklarına barsakları
Dönerdi Tanrılara sığınırdı:
Haydi gidin, beğendirin kendinizi benimkine,
Göreyim sizi, derdi. Bir yol Europa, bir yol
İo olmayı kurardı kendince, bunlardan
Birini bir boğa kaçırmış, inek kılığına
Girmişti biri de, en sonunda ağaçtan
Yapılmış bir ineğin içine girmiş aldatmış
Boğayı, gebe kalmış çocuğa sürünün önderinden,
Çocuğu doğurunca çıkmış açığa,
Yüz karası, olmuş olanlar.
Yalnız kendi kocasının gözüne girip
Karşı duraydı Thyesteus‘un sevgisine Cressa,
Durdurur arabasını yolun ortasında
Çevirmezdi atlarını Aurora‘ya doğru Phoebus...
Çalınca Nisus‘un kızıl saçlarını kız
Geçmiş ülkesi sürü sürü azgın köpek eline.
Mars karaya, Neptunus denizlere sürülmüş…
Karısı ekmek batırmış Atrid’in karnına.
Kim gözyaşı dökmemiş Creussa‘nın odlara yanmasına?
Kim kötülemedi çocuklarının kanına giren Medea‘yı?
Az mı ağlamış Amyntor oğlu Phoenix
Gözlerinin oyuluşuna, didik dikik edilmedi mi
Hippolytus ürken, gemi azıyla alan atlarınca?
Ya sen neden çıkardın suçsuz çocukların
Gözlerini ey Phineus, gelecek
Senin de başına bu yaptıkların
Aşırı tutkuları yüzünden bu yıkımlar
Daha azgın, daha süreklidir erkeğinkinden
Kadının kudurması. Bu yüzden kolay geçer ele
Kızlar, kuşkuya değer yanı yok bunun sanımca,
Verir kendini kız biraz yalvarıgör,
Bir olur, bir olmaz derler güle oynaya gelirler.
Taş attın da kolun mu ağrıdı senin de.
Neden yanar yakılır, demek, yeni sevgi
Yeni sevinç getirir gönüle bu işte
Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür,
Daha yeşil gelir bize komşu tarlanın ekini
Başkasının sürüsü daha besli, daha yağlı.
Elde etmek istersen bir kadını
Uşağını kandırmanın yoluna bak ilkin..
Ondan öğrenirsin başarının kolayını.
Araştır, bilir mi bilmez mi hanımın gizlerini,
Bak içli dışlı mıdır onunla eğlentilerde.
Esirgeme parayı, söz ver, adaklar alırım de.
Yalvar, gönlünü yaptın mı oldu demek dileğin.
Hekimler gibi suyunca ver ilacı, gününü bil.
Uşaklar becerir hanımların içini boşaltmayı,
En sevinçli, kadınlık damarlarının kabardığı,
Gözlerinin ışıl ışıl yandığı gün çelinir gönlü
Kadının, oynar yüreği, kaynar kanı..
Daha kolay açılır, saçılır üzüntüsüz olunca,
O gün girer araya Venüs, yürütür işini inceden.
Savutlarla korumuş kendini acılar içinde İlion,
Açılınca yüreği almış içeri atla savaşçıları..
Başkasının yakındığı gün elde edilir kadın,
Gecikme öcünü almak için ona aracılık et.
Kızdırsın günaçımında saçını tarayan kız onu.
Tavşana kaç desin tazıya dur, iççeksin
Mırıldanıversin kendi kendine, yok yok desin,
Sanmam onun sana yaptığını ona yapabilesin.
Evirsin çevirsin sana getirsin sözü,
Andlar içsin, inandırsın, kandırsın, sevgisiyle
Yanmış yakılmışsın desin, öleceğini söylesin
Bu yolda senin, ağır tutsun elini, yele göre
Yelken açsın yel kesilmeden bitirsin işini,
Kolay eriyen buza benzer kadının hıncı…
Hizmetçiyle iş görmek yararlı mı dersen
İş açar başına, çıkmaza girersin derim:
Kimi yataktan kaçar, kimi yatağa işer.
Kimi hanımın, kimi kendinin bilir seni.
Oluruna kalmış sonu, çıkarı duruma bağlı,
Beni dinlersen biraz geri dur onlardan.
Sarp, uçurumlu yollardan götürmesin seni,
İstemem yıkıma uğrasın bana uyan gençler.
Çok bağlanma yazılarını götürüp getirene,
Açma gizemlerini güzelliği üstüne,
İlkin hanımı elde et, yoldaş ol ona,
Gönül vereyim deme yanaşma kıza sakın.
İnanırsan bana bir sözüm daha var sana:
Yele verme sözlerimi, kulağında tut,
Ya başlama bir işe ya da bitir korkma,
Hizmetçiye yükle birazını suçun…
Boşuna çabalar kanadı ökseye vuran kuş,
Uçamaz, tuzağa düşen domuz boşuna didinir.
Boşuna çırpınır yemi yutan balık, kurtulamaz.
Bırakma, başar giriştiğin işi, dönmek olmaz.
Çekinir dile düşmekten, suçlayamaz seni.
Anlatır hanım ne demiş, ne yapmışsa.
Yeter ki bil ağzını tutmayı, yanaşır,
Hizmetçi gönüldeş olur sana sen dilini tuttukça.
Kim derse güçlükler, sıkıntılar getirecek
Tarımcılara, gemicilere doğan gün içi sızlar..
Ekilmez Ceres‘in ekinleri gelişigüzel toprağa,
Salınmaz yeğnik gemiler değme denize,
Ele geçmez, yola gelmez sevilen tüm kadınlar,
Bir de bakarsın gün doğar bulutun ardından:
Doğum günü, ayın ilk günleri, Venüs‘ün
Mars için yanıp tutuştuğu günlerde,
Savaşta alınmış kral gömüleri Circus‘ta
Gösterildiğinde, kışın acı günlerinde
Pliad‘ların yarattığı soğuklarda girme,
Haedus‘un güzel yüzünün sulara gömüldüğü
Günlerde sokulma yanına sevdiğinin
Engine açılmak istersen parçalanır gemin.
Seç Alia‘nın Romalı yaralarıyla
Kıpkızıl olduğu, ya da işlerin pek yolunda

Gitmediği söylenen bir günü, bekle
Suriye’de Yahudilerin kutlu saydığı cumartesiyi.
Pek uğurlu gelmez sana onun doğum günü,
Göndermeler verilir o gün, uğursuzdur da.
Ne denli kaçınsan koparır koparacağını gene.

Alır erkekten gönlünün çektiğini sevilen
Kadın, bir gün bakarsın göz boyar gönül alır
Hanım bir satıcı çıkagelir, serer önüne
Ne varsa satılacak, döker ortaya.
Bir de sen bak beğenir misin der kadın,
Öper okşar seni aldırır canı çektiğini.

Andiçer, bana bu yıllarca yeter,
Çoktandır aradığım buydu der alıvermeni diler.
Param yok desen bile ödünç olsun, yaz bir yere,
Der diretir, yakınırsın okuyup yazma bilmediğine.
Bir alıştırmasın seni doğum günü öte beri

Almaya, canı çektiğince doğum günü var bilesin..
Ne yalanlar uydurur, üzülür, ağlar gizli gizli,
Bir gün küpenin taşı düşer, yüzüğü yiter,
Duyarsın bunları belirsiz belirsiz.
Neler istenir senden, geri verilmez, ödünç.
Batarsın, sağ ol bile diyen olmaz sana.

Daha durmam bu kötü, aldatıcı konu üzerinde,
On ağzım, on dilim olsa saymakla bitiremem.
Mumla yapıştır gönder yazıyı sevdiğine.
Bu mum taşır duyguları, sevenlerin sözüyle
Yaz, tatlı diller dök, anlat yana yakıla

Kim olursan ol, durumuna bakma, aldırma.
Dayanamamış yalvarışına vermiş Priamus‘a
Hector‘un ölüsünü Achilleus.
Yumuşatır Tanrıların bile hıncını yakarışlar.
Söz ver bol bol, ne gider elinden?
Kim olsa zengin olabilir söz verme konusunda.

Umutlar avutur, oyalar kişiyi uzun uzadıya.
Tanrıça aldatırsa kadın ne yapmaz…
Elin açık olunca bırakıldığın gündür..
Giden almış alacağını, nesi eksilmiş onun.
Verir görün de verme boyuna, çok umuda düşürür

Beyi ekini kıt veren tarla, öyle ol..
Hiç yutulmayan bir oyuncu yutulur sonunda
Bir tutku bürümüş gözlerini gelecek zar için,
Duramaz bir bir gider elinde ne varsa.
vermeden almaktır gerçek başarı, boşuna değil

Bu kazancın, onun ardından gelir başkaları da.
Gönül suyunca yazılmalı yazılar,
Birlikte gidecek göndermeler, onlarla,
Gönül alıcı, yürek okşayıcı olsun…
Yemiş üstüne yazılan yazı çıkarmış baştan
Cydippen‘i, okumuş kapılmış bilmeden.
Benden size öğüt Roma delikanlıları öğrenin

Güzel söz söylemeyi, yalnız suçlular savunulmaz
Bunlarla, güzel söz nedenli etkilerse yargıcı
Ulusu, Senatörü, güzel kadını da büyüler öyle..
Gizli tutun duygularınızı, açığa vurmayın.
Can sıkıcı da olmasın yazılar, sözler,

Sıkar mı canını sevimli bir güzelin
Beceriksiz, vurdum duymaz olmayan kimse, sıkmaz.
Çokluk soğuk olur, ürkütür kadını yazının ağırı.
Alışılmış soydan olsun sözlerin, konuşman, yazın
Güven versin okuyana, tatlı olsun, gönül okşasın,
Yanında konuşuyor sansın yazını okuyan seni.

Kırılma, okunur sonunda, bugün alınmayan yazın.
Kesilmesin umudun, gün gün alıştırılır boğa
Boyunduruğa, at yavaş yavaş uyar koşuma…
Sürtünür de aşınır demir, toprağı sürümekle
Yıpranır sapan demiri, ne var taştan katı,

Ne var sudan uysal, bak nasıl aşındırır
Kayayı, yenersin dayanırsan Penelopen’i bile.
Dayattı da gene düştü sonunda Bergama, bak…
Pek diretme okunan karşılık verilmeyen
Yazıların olursa, gönder, çekinme

Gönül alıcı yazılarını varsın okusun…
Okuyan karşılık verecek demektir bir gün,
Bekleyedursun girer işler yoluna, düzelir.
Can sıkar belki ilk karşılık,
İster bakarsın ardına düşmemeni, aldırma.

Bu, yapma dediğini yap, yap dediğini yapmadır.
Olacak dileğin sonunda,
Uzanmış görürsen bir kadını yatağında gir içeri
Bilmezmiş gibi, çekinme sokul yanına,
Dinleme gizlisini mizlisini, kimse duymasın yeter.

Kolla kendini gözetle dört yanı kurnazca,
Söyle söyleyeceğini, gezerken mermer direkler
Arasında sevine sevine, git yanına,
Ayakdaş ol, dolaş oralarda sen de.
Bir önden, bir arkadan gidiver, hızlan,

Yavaşla, sıkılma yürümekten onunla yan yana
Direkler arasında, geçmekten çekinme onu.
Tiyatroda yoluna bak yanıbaşında oturmanın,
Bakarsın çıplak omuzlarına doyasıya, gözetle,
Bak, onu şaşkınlığa uğratacak konular bul.

Bir çok olay anlat kaşla gözle…
Alkışla güzel bir kadınla oynayan oyuncuyu:
Ne oyun gösterirse göstersin iyi dileklerde
Bulun oynayan bir sevgili için,
Kadın kalkınca sen de kalk, otur oturunca,
Onun isteğince geçir günü, ona uy.

Kıvırayım deme demir maşayla saçlarını,
Oğma bacaklarını sünger taşıyla kıllarını
Dökmek için, Frigia toyunları yapar bunları
Cybele ananın bayramlarında böğüre böğüre..
Bunlar kötüdür, yaraşmaz erkeğe, biraz da
Uysallığındadır erkeğin güzelliği.

Düzen nedir bilmezdi Minos kızının gönlünü
Çelen Theseus’un saçları… düzgün değildi
Kılığı Hippolytus’un gene sevmiş onu Phaedra.
Bir Tanrıça gönül vermiş ormanda yaşayan
Adonis’e, yıkanıp paklan da bakma oyunlarda
Derinin kararmasına, yakışsın sana giydiğin,
Benek benek, toz toprak olmasın yeter.

Dilin paslı, dişlerin sararmış, kızarmış
Olmasın, yüzmesin ayakların içinde
Kocaman ayakkabıların, saçların tepende diken
Diken, biçimsiz, saçın sakalın bozuk düzen,
İş bilmez bir elden çıkmış, kesilmiş olmasın.
Uzamış, pis saklama tırnaklarını,

Kıllar sarkmasın burun deliklerinden..
Ağzın kokmasın, ağır kokular yayılmasın
Üstünden başından bir sürü gibi.
Bir hoppa kadınlar, bir de erkek çocukların
Ardınca giden kötü erkekler yapar öbür süsleri.

İşte çağırıyor ozanın Bacchus, sevenler Tanrısı.
Onun da sarkmış yüreğini bu yalım, sevmiş o da.
Dolaşırken bilmediği deniz kıyılarında
Girit kralının seven kızı, Dia’nın ıssız
Kumsallarında, yeni kalkmıştı uykudan,

Göğüs bağır açık, ayaklar çıplak, dağınık
Altın sarısı saçları, üzüntülü, istiyordu
Sessiz deniz dalgalarından Theseus’u,
Yaşlar yuvarlanır pırıl pırıl yanaklarından,
Çoğalıyordu güzelliği bağırı ağlarken de.
Bozmuyordu göz yaşları bile alımını,

Hıçkırıyor, göğsünü döğüyordu yumruklarıyla..
“Çektin gittin taş yürekli, ben neyleyim,
Sensiz neyleyim ben şimdi?”
Bu sırada birden gürültüler, gümbürtülerle
Uğuldatmış kırları davullar, dümbelekler..
Dili kaçmış korkudan kızın, donakalmış,

Durmuş damarlarında kan, yığılmış yere.
Birden göründü Mimallonlar, saçları
Dağınık arkalarında, oynak Satyruslar,
Tanrı Bacchus‘un bölüğü, işte Silenus
Esrük yaşlı, yalpalıyor eşeğin üstünde,
Güç tutuyor kendini, yapışmış eşeğin yelesine,

Ağır gidiyor arkasından Bacchaların,
Bir kaçıyor, bir takılıyor ona Bacchalar
Kırbaçla beceriksiz bir binici vurunca
Eşeğe, düşmüş yere sırtından uzun kulaklının..
Bağrışıyor Satyruslar; kalk baba kalk, diye.
Birden görünüverdi yüce Tanrısı asmaların.

Kaplanlar koşulu arabasında, elinde
Altın dizginler, bet beniz gitmiş kızda,
Kesilmiş sesi, unutmuş Theseus’u bile..
Üç kez denedi kaçmayı, kaçamadı üçünde de,
Kalmış olduğu yerde, titriyordu korkudan,
Yellerin salladığı durgun sulardaki sazlarca.

Avutmaya geldim seni, daha çok bağlı kalacağım
Sana, dedi, Tanrı, korkma artık ey Minos’un kızı,
Bacchus‘un karısı olacaksın… ey yıldız
Sana veriyorum gökleri, göklerde duracaksın.
Sen kılavuzluk edeceksin yolunu şaşan
Denizcilere, sen ey Cressa Corona… (Kıbrıslı kadın)
İndi arabasından, korkmasın diye kaplanlardan…

Kumlar üzerinde kalmış ayak izleri.
Almış kızı kollarının arasına, bitkindi,
Nelere yetmez Tanrının gücü. İşte bu sıra
Bir takım Hymena‘lar, türküler söylüyor
“Evhoe” diye bağırışıyor bir takımı da..
Kutlu yatağa çekildiler, Tanrıyla genç karısı
Girdiler gerdeğe, sen de Bacchus verileriyle

Donatılmış şölenlerde, güzel bir kadınla
Yattığın, uzandığın yatakta ey Myctelius
An gece eğlencelerinin yüce Tanrısını,
Yalvar ona, içtiğin içkiler çarpmasın seni,
Vurmasın başına, sezdir orada üstü kapalı

Sözlerle yanındaki kadına düşüncelerini,
Anlar ne demek istediğini.
Şarapla bir kaç yazı çiziver masaya,
Anlasın okusun yazdığını
Öyle bir bak ki göz göze gelince duysun
Yüreğinin yandığını, susmak gün olur neler

Söyler kişiye, ilkin sen al içtiği sağrağı,
İçiver sen de kadının dudağı değdiği yerden.
Onun yediğinden iste, atik davran, gecikme.
Dokunsun elin eline yemek alırken.
Yap kocası yanındaysa onun da gönlünü,

Daha yararlıdır onu kazanmak senin için
Ona ver sıranı sofrada dönerken sağraklar.
Çıkar başından başlığı koy onunkine..
Senden ileri say onu, geri de olsa, iş çıkarı.
İkili birli düşünme sözlerini beğenmede,
Onaylama da konuşurken o, yararlan yakınlıktan

İş başarmanın yoludur yakınları sömürmek.
İş de açabilir başa bu sağlam, bu tutarlı yol
iyi bil onu da, çokluk ileri gittiği görülür
Gönül işlerinde aracılık edenlerin…
Benden öğüt olsun sana içki sofrasında:

Ölçüyü kaçırma, bastığın yeri gör, kendini bil..
Sakın böylesi toplantılarda çekişmelerden,
Şaraptır bunlara yol açan, unutma bunu.
Çok kolay döner çekişmeler, dövüşmelere.
Yıkılıvermiş Eurytion sunulan bütün şarabı
İçtiğinden, ölçülü olmak, işin tadını çıkarmak
İçindir içki sofraları, eğlenmek içindir.

Türkü söyle güzelse sesin, becerirsen,
Göster kendini, beğendir kalk oyna.
Esrimek kötüdür, ona özenmek güzel,
Konuş peltek peltek esrimiş gibi,
Esrikliğine verilir açık saçık ta olsa,

Çok içmişliğine yorulur yaptığın..
İyi eğlenceler dile kadına, erkeğe uykular
Sevmediğin bir kimse de olsa yap iş gereğince.
Yaklaş kadına konuklar kalkınca, şölen
Dağılınca, karış kalabalığa yararlan

Durmadan sokul kadına, gir araya
Dokun ayağınla ayağına, parmağınla beline.
Utangaç olma köylü gibi, kadınla konuşurken,
Venüs de, alın yazısı da yardımcısıdır
Atılganların, sevenlerin, korkma.
Güzel konuşma yolları değil burada işim,

Bir başlayagör, girer yoluna işler..
Seviver, göster gönülden vurulduğunu.
Bütün yolları dene, yürekten inandırmaya
Çalış, güç bir iş gelmesin sana başarı.
Güzelim sanır kadının en biçimsizi bile
Kendini, bayılır övülmeye, gerçekten

Çok olmuş sever görüneyim derken sevenler,
Sevgiye özenirken gönül kaptıranlar…
Biraz yumuşak davranın yalandan sevenlere
Kızlar, inan olsun gerçeğe döner yapmacıklar.
Aparır gönlünü yürek oynatan tatlı sözler,

Sezdirmeden, kayaları oyan sular gibi..
Güç gelmesin sana, başla güzel saçlarına,
Düzgün parmaklarına, biçimli ayaklarına
Övgüler dökmeye, pek uzatma işi, gevşer
En ağır başlı kadınlar bile güzelsin,
Denince, biraz ağırlanınca, yumuşar.
Bayılır kızlar bir övülegörsün güzellikleri

Utanç duymuyor mu bugün Juno da; Pallas da
Kazanamadık diye yarışmayı Frigia ormanlarında?
Kabarır, kanat kaldırır övülünce Juno’nun kuşu
Yok sessiz bakadurursan toplanır, göstermez
Kendini, güzelliğini, germez kanatlarını.
Eşinir, silkinir sevincinden koşularda,

Yarışlarda biraz okşayınca atların boynunu.
Yelesini, salınırlar tepeden tırnağa.
Çekinme söz vermekten, o çeker içini
Bütün kadınların, tanık göster yalnız
Sözüne Tanrıları, bak güler Jupiter bile
Boş and içmelerine sevenlerin, göklerden.
Buyruk salar toz edip dağıtmak için andları
Aeolia‘nın esen yellerine, kaç kez and içmiş

Styx üzerine, Jupiter kandırmak için Juno’yu.
Gözetir bu yüzden ardından gidenleri,
Gereklidir varlığı Tanrıların, inanalım,
Günlükler yakalım, içkiler, saçılar
Sunalım onlara eski tapınaklarda.
Dalmaz Tanrılar derin uykulara, sızmazlar.

Bir Tanrılık yöntem vardır, suçsuz, eksiksiz
Yaşayın, sözünüzde durun, ululayın onları.
Yerine getirin adakları, yalan söylemeyin,
Batırmayın elinizi kana, kendini bilen
Uslu bir kişi yalnız kızlarla yapar
Gönül alış verişi, budur tatlısı, güvenlisi.

Onlar seni aldatır, aldat onları sen de,
Kazdığı kuyuya düşer kadınların çoğu,
Utanma sakın, sence nesi var bunun.
Hani yoksun kalmış, derler Mısır, tarlalarına
Bolluk veren yağmurdan, kurak olmuş dokuz yıl,
Sonra gelmiş Thrasius, yatıştırırım hıncını

Jupiter’in demiş, Busiris‘e akıtabilirsen
Bir yabancının kanını Tanrı yolunda.
Öyleyse sen olacaksın ilk adanacak yabancı
Diye karşılık vermiş Busiris,
İşte senin Mısır toprağına su verecek
Yabancı, Phalarais de böyle yapmıştı, yakmıştı
Perillus‘u demirden boğa içinde.
Bu mutsuz kişi kazdığı kuyuya düşmüş

Budur işin en doğrusu, daha ne olabilir
Acı çektirmek için araç yapanları
Yaptıkları araçla öldürmekten başka.
Andı bozmakla aldatılır andını bozan,
En çıkar yoldur sözünden dönen kadını
Kazdığı kuyuya düşürmek…..
Çok iş görür bu konuda göz yaşları,
Eritilir onlarla kayalar bile…

Yanakların yaşlarla ıslanmış görün.
Ağlayamaz istediği gün kişi, ağlamaklı
Olmak istersen ıslat elinle gözlerini.
Kim bilge olur da öpücükler katmak istemez
Tatlı sözlerine bu konuda, çekinme öpmekten,
Seni bir öpen olmasa bile.

İlkin karşı kor kadın: çok kötüsün, der.
Görürsün karşı koymakla yenildiğini de.
İncitme sakın incecik, güzelim dudaklarını,
Yakınmasın kabaca davranışlarından…
Bir öpücük alıp ardını getirmeyen

Yıkmış demektir yaptığını kendi eliyle.
Aşırılık değildir öpüşten sonra işi sürdürmek,
Utanılacak bir yönü yoktur onlarca bu işin.
Severek katlanır baskıya kadın, göster gücünü.
Yürekten isterler ezilmeyi, sıkılmayı.

Sevişirken içini açar kadının, ezilmek,
Bayılır tadına sıkılmanın, ezilmenin.
Bir gülüş belirir yüzünde, acı doğar içinde,
Dişilik damarı kabaran bir kadının
Gönlünü yapmayınca, sızlar yüreği.
Çok ezilmiş, tartaklanmışken Phoebus’la
Kız kardeşi gene geri kalmamışlar

Sevdikleri erkeklere bağlanmaktan.
Yeridir pek bilinen bir öyküye dönmenin
Scyras kralının kızıyla Achilleus’un evlenmesi
Tanrıca dillere düşen güzelliğine duyduğu
Saygı yüzünden üstün çıkarmış Paris’i
İda dağında savaşdaşlarına karşı.

Uzak ülkelerden bir gelin geldi Priamus‘a,
İlliyon‘un kalelerinde yaşıyordu bu Grek kızı…
And içmişti bütün Ispartalılar öcünü almak için
Gördükleri kötülüğün, tümünün olmuştu
Birinin acısı, iş edinmiştiler bunu.
Çok acı olurdu Achilleus‘un uzun uzadıya

Annesinin isteği üzerine erkekliğini gizlemesi,
Günün birinde çıkmış açığa gizlilik.
Ne yapacaksın artık Aeacus daha yün eğirmek
Gelmeyecek elinden, ancak başka bir Pallas
Öğretisi ulaştırır seni üne, şana..
Ne ararsın bu kadın işi sepetler arasında
Senin eline kılıçtır yaraşan.
Ağırşak almış Hector’u bile yere serecek
Güçte olan sağ eline, at elinden o iği,

Güçlükle çeviriyorsun eğilmiş iplikleri.
Pelias mızrakları yakışır eline.
Neler olmuşsa olmuş günün birinde girmiş
Yatağa han kızıyla Achilleus, iş işten geçmiş,
Anlamış Achilleus‘un erkek olduğunu…
Yenilmiş erkek gücüne, gitmiş elden kızlık,

Onun da gönlü çekiyordu bir erkeğin
Altında yatmayı, besbelliydi durumundan.
Ne gün kuşansa savutlarını Achilleus,
Bıraksa elinden işi, “kal, gitme” derdi.
Neresinde bunun güçlük, neden kızlığını bozanı
Yalvarır alakoymak istersin yanında Deidamia?

Olasıdır gönül oyunlarında kadının
İlkin utanışı, kalamaz ilgisiz erkeğin
Sevişlerine, içinden bir eğilim duyar…
Güveni var demektir güzelliğine,
Kadının gelmesini bekleyen delikanlının.
Erkeğe düşer ilkin sevmek, yalvarmak, yakarmak.

Sarar yüreğini kadınların tatlı sözler
Erkektir yalvarması gereken, kadın ister,
Sever kendine yalvartıp yakartmayı….
Bilmelisin yalvarmanın, yakarmanın yolunu.
Jupiter bile yalvarırdı yiğit kızlara
Boyuna, bir tek kadın yoktur ki yüce Tanrıya
İlkin eğilim göstermiş olsun, varma üstüne

Yalvarışların büyük gönüllülükle
Görürsen karşılandığını, çek ordan ayağını.
Düşer kadınların çoğu elinden kaçanın
Ardına, tiksinir ayak diretenden boyuna,
Kaçınır verilmek için dayatılandan
Azıtma işi, gitme ileri, baş ağrıtma çok..
Açıkça çıkmaz ortaya sevgi, umma bunu.

Bakarsın gönüldeşlikle girer yoluna sevgi.
Ne kızlar bilirim ele avuca sığmaz,
Kanmış böyle tatlı sözlere, aldanmış,
Sevgideş olmuş gönüldeşken, sevmiş arkadaşını..
Yakışmaz bir gemiciye aklık, sular, dalgalar.
Güneş yakar, kızartır onu, esmerleşir…

Bir tarımcıya da yakışmaz aklık, tarlayı
Ağır sapan demiriyle eşen, toprağı karana..
Evet sana da yakışmaz öyle apaklık
Ey Pallas‘ın alınlığını taşıyan, başarı ardından
Koşan, solgun gerek sevenlerin yüzleri,
Budur sevgiye yakışan, deliler inanmaz

Bunun doğru olduğuna, onlar kanmaz…
Upuçuktur yüzü ormanlarda Side’yi arayan,
Sever Orion‘un, solgundur yanakları
Naiad‘a vurgun Daphnis‘in, Bellidir
Yüreğinin acısı kişinin bitkinliğinden.
Çekinme parlayan saçlarını yaşmakla örtmekten.

Eritir, bitirir delikanlıları uykusuz geceler,
Bundan anlaşılır çekilen acıların derinliği,
Sevginin gücü, sana karşı duyulan acı
Ulaştırır seni ereğine, seviyor neylesin,
Demeli seni gören, acısın sana…
Yakınayım mı, susayım mı, bilinmez
Günümüzde doğruluk, eğrilik seçilmez.

İçi boş bir kavram sayılır gönüldeşlik…
Övemiyor kişi sevdiği kadını gönüldeşine.
Elinden almaya kalkıyor sevdiğini, güvendiğin,
İçini döktüğün bildikler, oysa göz koymamıştı
Achilleus’un karısına Actor’un oğlu,
Dokunmamış Phaedra‘ya Piritheus nasıl

Sevmişse Phoebus Pallas‘ı, Pylades
Hermiona’yı, Tyndaros’un kızını Castor, kardeşi…
Irmağın ortasında bal, çalıklarda yemiş
Aramaya benzer günümüzde bu doğruluk…
Yasak olanı çeker önüne gelenin gönlü:

Doyulmaz tadına başkasına acı verenin de.
Ne acıdır sevenlerin yavılardan değil
Gönüldeşlerden sakınması, çekinmesi.
Evet kaçınmak gerekiyor yakın bildiklerden,
Kardeşlerden, amca oğlundan, arkadaştan bile…
Bunlar olmuş gerçek sakınmalık kimseler.

Artık kestim sözü burada: çok kadınlar
Vardır değişik yaradılışta, bir gönüle
Bin yol bulunur öyle de olsa.
İyi gelmez bütün yemişlere toprak,
Kimi asma yetiştirir, kimi zeytin,
Kiminden bol bol alınır ürün, yer yüzünde
Kişilerin sayısınca değişiktir yaratılışlar.

Anlar gönül eri olan bunların dilinden.
Proteus gibi olmalı, duru sularca
Akmalı, bir gün arslan kesilmeli
Bir gün ağaç, bir gün kıllı domuz.
Hani balık vardır kancaya tutulur,
Yemle yakalanır, balık vardır avlanır ağla…

Evet tek ölçüye vurulmaz bütün yaşlar,
Yaşa göre yol bulmalı gönüle..
Uzaktan seçer tuzağı yaşlı geyik,
Çok bilmiş gösterme kendini toy kızlara,
Olma alaycı sakın kadınlara karşı,
Kuşkulanır dört açarlar gözlerini, kanmazlar.
Kadın vardır ünden, yükselişten kaçınır,

Düşük erkeklerin gider yollarına atılır..
Bitmiş burada bir bölümü yazımın,
Sona ermiş bir kesimi burda işimin,
Demir atıp durduralım gemiyi biraz…

Ovidius
Aşk Sanatı / Payel Yayınları /1994
Çeviren: İsmet Zeki Eyuboğlukadinlari-tavlama-sanati

Berceste, Bercestem, Şiir, Suskunluk Şiirleri Bercestem

dediler: kalbi susmuş bir adamdır bu! terk edin!
eli düzgün yüzü güzel bir ölüm getirin ona!

Veysi Erdoğan

 

Bari sen susma, yolun kıyısında açan gelincik
Sustuk biz, kendi içimize gömüldük

Ahmet Erhan

 

marifet susmaktır demiş
bir derviş, bilmiyorum kim
unutmak olmalı belki

Mehmet Solak

 

ya da bir adamın eskisi
bir adamın eksiği mesela
hep karanlıkta açması kendini
ve sürekli suskunluğa düşmesi

Kenan Çağan

 

Söz biter, gönül susar
Felakettir…

Adige Batur

 

 

Olgunun halinden ah, anlar mı ham?
Söz uzar, kesmek gerektir vesselam.

Mevlana Celaleddin Rumi

 

Senin ölçün —kendin için kullanacağın mihenk taşı— olacak o: Ona layık olamazsan, hiçbirzaman hiçbirşeye yaramamışsın, demektir——
O zaman —öyleyse; öyle ise—, büzül — küçül; ve, işte, yok ol———

O işte şimdi hesabını soruyor o sahici senin, senden : ne yaptın sen sana?!…

Oruç Aruoba

 

Herkes konuştuğunu yazar, bense sustuklarımı
Herkesin konuştuğu bir dünyada
ben sustum!
ne kadar susulacaksa o kadar sustum!
kendimle konuşuyorum şimdi yalnız…
yalnız yüreğimle dokunuyorum sesime
kimse duymuyor…

Nuri Can

 

bu karanlıktan ve suskunluktan yorgun
dedim ki ey uyku, başparmağın yeşil bahçelerin anahtarı
gözlerin, dinginliğin balıklarının karanlık havuzu
ağlayan çocuğumun yarattığı yükü çekip al
ve beni unutmanın peri suretli ülkesine götür

Furuğ Ferruhzad

 

Susmalıyım artık
-ki dinleyen de kalmadı!-
Çok yorgunum

Ali Lidar

 

Sustu bülbül gazel döktü bağlarım
Her gün hatırlarım her gün ağlarım
Veysel ağlamanın zamanı geldi

Aşık Veysel

 

Tariz ve kinayeli sözleri ue gömülü bir hastalık addet
Şiirinde göz yaşı dökeceğin zaman
Günün birinde sabahın erken saatlarında ayrılan (dost)lara, ve hevdecler içinde
sefer yapan hanımlara
Üzerine bir hüzün çöker (o vakit) zaptetmelisin
Gözlerde masun kalmış olan göz yaşlarını
Şayet (bir dostuna) sitem edeceksen
Vaadi tehdidle ve yumuşaklığı serılikle karıştırmalısın
Böylece sitem ettiğin şahsı bırakmış olursun

Naşi Abbas (Ali b. Abdullah b. Vasıf)

 

Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem! (*)

Mehmet Akif Ersoy

 

Yine endîşe bilür kadr-i dür-i güftârum
Rûzigâr ise denî dehr ise sarrâf degil

Nef’î

 

Susmak mesele değil. Susar insan. Başka çaresi yoksa susar. Haksız olduğu için susar bazen, bazen de haksızlık karşısında susar. Çok konuşmuştur vaktinde o yüzden susar. Ya da hep susmuştur, üşeniyordur konuşmaya o yüzden susar. Susmak mesele değil. Ama söyleyeceği şeyler içinden boğazına kadar yükselmişse, istediği için değil mecbur kaldığı için susuyorsa o zaman susmak ızdırapların en büyüğü olur. Diline kadar gelen ve dışarı çıkamayan söz, en acı zehir gibi ruhunu yavaş yavaş çürütür…

Ali Lidar

 

şimdi iyi şeylerden susmalıyım uzun uzun
alnımda kaynayan göğün müptezel alevinden
damlayan atları koşmalıyım intişar caddelere
ilkin kavmime susmalıyım kavmim bana susmalı

Hüseyin Cahid Doğan

 

Şeyhî bu defteri oda yak var sükût kıl
Usanmadın mı şi’r-ü gazelden ne fâide

Şeyhî

 

Firkât demidir ko şi’ri, Ahmed
Mahşer gününe terâne sığmaz

Ahmed Paşa

 

…şiir, söylemekten ziyade bir susma işidir. İşte o sustuğum şeyleri hikaye ve romanlarımda anlatırım.

A.H.Tanpınar

 

Seviyorum susmanı, yokluk gibidir çünkü.
Öyle uzak, acılı ölüp gitmiş gibi sen.
Yeter o zaman bir söz, bir gülümseyiş bile.
Sevinirim, başka şey yok öyle sevindiren.

Pablo Neruda

 

 

Sonsuza dek konuşabilecek olanlar
en çabuk susanlardır genelde.
Sonra kadınlar gelir ki
onlarda bu kategoridedirler çoğunlukla.
Sonra şairler…
En son ölüler susar!

Emily Dickinson

 

Sustum!
sustu dudağımdaki şarkı,
gözlerimdeki şiir
yaraları yalayan rüzgar
sokaklarında kahrolduğum şehir
gözlerim konuşuyor yalnız!

Nuri Can

 

Ne umduğuna nail olabilmiş virgül,
Ne de içimdeki çığlığı susturabiliyor nokta.

Bilal Tırnakçı

 

Sus, kimseler duymasın,
Duymasın, ölürüm ha
Aymışam yarı gece,
Seni bulmuşam sonra
Seni, kaburgamın altın parçası
Seni, dişlerinde elma kokusu
Bir daha hangi ana doğurur bizi?

Ahmet Arif

 

Güneş altında söylenmedik söz yokmuş..

Bende susuyorum sevgimi saklayıp içimde….
Duyuyorsun değil mi suskunluğumu nasıl haykırıyor…
Susarak sevgisini ilan eden çok var sevgilim …
Ama bir başka seven yok benim sustuğum biçimde …..

Aziz Nesin

 

Bazen bazı şeyleri söylemeye hakkım var diyorum,
ama söylersem karşımdakine haksızlık olacak,
susuyorum.

Lord Chesterfield

 

Sus
Ne bulduk iki yüzlülüğünde seslerin
Sus büyüsün bu derinlik
Büyüsün öğreneceklerin

Sennur Sezer

 

Ve sana susmaktan inan ki yorulmuşum

Adnan Yücel

 

Suskunluğun sevindiriyor beni, uzakta gibi göründüğünde.
Ve şikayet ettiğin şey, üveyen bir kelebek.
Ve işitiyorsun beni uzaklardan, ulaşmasa da sesim sana.
Öyleyse bırak susayım suskunluğunla senin.

Pablo Neruda

 

Ben ne susuyorum, sen ne anlıyorsun…

Murat Özel

 

başkalarının yaşadıklarına
tütün ve tuz olan
kelimeler
aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna
düşen pay
kendine kazdığın kar kuyusundan
su taşır herkese kısık çeşmeler

Murathan Mungan

 

Sözler doğru ve yalandan ibarettir. Susmak ise hilesi ve yalanı olmayan bir doğrudur.
Bunun için insanlar konuşurken ben hep sustum.
İnsanlar, konuşanlar ve susanlar diye ikiye ayrılır. Ben suskunlardanım. Benim dışımdakiler habire konuşurlar. Dilsizler ve bebekler ise Allah’ın ağızlarına vurduğu mühür dolayısıyla konuşmazlar. Oysa ben, kendi ağzımı kendi elimle mühürledim. Ben susmanın tadını anladığım halde, konuşanlar konuşmanın acılığını anlayamadılar.

Mihail Nuayme

 

ah güzel çocuk konuşmayalı çok oldu seninle
hala susuyor musun
hala seni başkalarından mı dinliyorsun

Gassan Satar

 

çocuklar kızmazlar bana gidersem
susarlar derslerde -bu iyi- denklem çözmezler
fatih istanbul’u alır mı bilmem
ama maveraünnehir dökülmez!

Altay Öktem

 

bu gece susmaya gelsem sana
sıcak bir düşün terine
ayaz yedim bütün gün
bana şarap versen
kırmızı pembe beyaz
içimde küskün bir çocuk var
usulca örtsen üstümü gözlerinle

Zeynep Uzunbay

 

artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz

Hasan Hüseyin Korkmazgil

 

boş bir sayfaydım kitaplarda unutulan
sustuğum yalnızlığımdı

Abdullah Eraslan

 

susmuşsam bana kahretme
kelimelerim ölümün ta kendisidir

Müştehir Karakaya

 

Bir susuş
bir küçük sessizlik
vurur öldürür adamı..
Sen bana susmayı değil
ölmemeyi öğretsene..

Dilek Kartal

 

ayet gibi, karanlıkta, sessizce,
ölüm yüzüme indi ve gördüm
iyilik olsun diye sustum ve öldüm.

Tozan Alkan

 

ölüm diye mırıldandı gün boyu
sonra duru duru sustu hep

Akgün Akova

 

Böyle yastıkta görenler yüzünü,
Avuturlarken uzun sözlerle,
O susup baktı derin gözlerle,
Evi rüzgâr gibi bir sır gezdi,
Herkes endîşeli bir şey sezdi.
Bir sabah söyledi son sözlerini,
Yumdu dünyâya elâ gözlerini;

Yahya Kemal

 

Can vermeyi bilmeyen bülbül sussa ne olur
Aşkların pırıltısı pervanede kalmıştır

Esrâr Dede

 

Sen, penceredeki suskun kadın :
Hayatımda ol, kal, öl, istiyorum.

Enis Batur

 

söylesem hüzün olur, söylemesem de hüzün;
zaten sözler de bezgin… kime anlatılsın?

ve giderek aynada nedensiz kırılmalar;
dil bitti!.. söz susuyor!.. bende bulutlanmalar…

Hilmi Yavuz

 

Uzun sustum, ey durmadan konuşanlar
Geçmedi üşümem
Ben bir aşkın kar yağışından geliyorum…

Şükrü Erbaş

 

Cesâret kalbim, cesâret!
Sustun bütün kış, ürktün kırılmaktan;
Çok gerilerde kaldı derken kar,

Hüsrev Hatemi

 

susardım sonra susardım sonra susardım
büyük ağaçların altında oturur susardık
arkadaşlar sevgilim ve yeni bir nehir
bir ses; acılarınıza dönün şiir oradadır

Tuğrul Keskin

 

susma artık bakıp bakıp uzaklara
şimdi seninle gerçekten yaşamak vardı
ve şiiri tam burada bırakmak
ve çıkmak
yağmurlara
yağmurlara.

Sıtkı Caney

 

unutulmalı yağmurda ve “susanlara
hiçbir şey sormamalı”

Haydar Ergülen

 

Yeter ama yeter, ölüler için de, diriler için de!
Ayıp, çünkü bakın, Tanrı konuşmak için
Sizin susmanızı bekliyor.

Cahit Koytak

 

Susanlara hiçbir şey sormayınız.

Behçet Necatigil

 

Susacak ne çok şey var
Gemiler ayrılacaklarını bilmiyor kıyıdan
Susacak ne çok şey var
Kıyı duruyor hep ayrılıyor gemiler.

Celal Fedai

 

Eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiçbir şey kalmadığı içindir; her şey söylenmiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile.

Kendimi öldürmeyi hiç düşünmedim ama, sessizce yok olup gitmeyi hayal ettim defalarca. İşte öyle anlarda sözcüklerim gözyaşlarım oldular. Ertelenmiş umutların arasında ne kadar dayanabiliyorsa insan ben de o kadar dayandım. Varoluşu düşünüp dururken anladım ki, düşünerek değil, acı çekerek varolabiliyor insan..

Samuel Beckett

 

Sustu. Konuşmak lüzumsuzdu. Bundan sonra kimseye ondan bahsetmeyecekti. Biliyordu anlamazlardı.

Aylak Adam-Yusuf Atılgan

 

artık rolleri değişiyoruz sevgili
sana şimdi anlamak
bana da susmak düşüyor
yaşattığın için biliyorum,
yüreğin biraz titreyecek
hazır mısın..?

Pelin Onay

 

Susardın, durmadan susardın
Ve kar yağardı

A. Hicri İzgören

 

öyle sitemkar susma nolur
beni hüzne ihbar ediyorsun
tarih boyunca en ince sızlayan yürek kimindir
ve o zı şimdi evrenin neresindendir diye sorma
bu azap nerde başlar
ve nerde biter bu suskunluk
bunu en iyi sen biliyorsun

Hasan Tan

 

boş onu susturmak
elde değil onu susturmak
tekdüze bir ağlama
su nasıl ağlarsa
rüzgâr nasıl
yağan karda
elde değil onu susturmak
ağlıyor uzak şeyler uğruna

Federico Garcia Lorca

 

Söyledi hemen: “Sana serin
Bir mezar kazıyorum, sus!”
Çukur birden açıldı derin,
Böyle der demez güzel kız.

Heinrich Heine

 

Bakarak yüzüme üzgün, suskun
Sallıyor başını, gidiyor yavaşça.

Heinrich Heine

 

Kim öğretti size bu şarkıyı
Esen gökte uçan kuşlar?
Susun! Kalbim duyarsa
Gene kıvranmaya başlar.

Heinrich Heine

 

şevkimi kırdılar / sebep(?)
kelimelerden yana nasibimi murdarladılar
oysa ben de susunca zehir zannediyordum dilimi
ne fena
cana değmenin can yakmaktan başka yolunu bilmiyorlar
misal ben, yenilmek koymuştum bu senle aramda olana

Dilek Kartal

 

Alnım omzuna dayalı olarak ihtiyarlayacağım
sanıyordum oysa ben.

Ekaterina Yosifova

 

ey ipini boynuma doladığım balon,
sende duyuyor musun, yüzlerce yılın
suskunluğunu konuşuyor martılar
şafak alacası vuruyor şehrin yüzüne
çocukları namaza kaldıracaklar.

Elif Akyol

 

şimdi soğuk geceler büyütüyorum koynumda
daha az gülüyorum daha çok susarak
aşk eksilmez bir yaradır kalbimde Zehira
büyüyen bir yaradır ki aşk
ben yalnızca aşkta küçülüyorum

Adem Erdoğan

 

Ooh, gel… Ruh-i tabiat gibi malımür ü hamüş,
Bu vefasız gecenin koynunda
Kalalım bir ebedi saniye dalgın, bi-hüş…
Kim bilir, belki de son leyle-i sevdamızdır;
Bunda her lahza biraz örnr-i saadet sayılır!

Tevfik Fikret

 

susmak! akşamın sözüne kadar;
susmak! dile çile olup dört duvar;
her şeyi bırak da, çekil erguvanlara…

Hilmi Yavuz

 

susulur, orda işte, sesindeki kargaşaya aldanır gönül
bir gün bir çocuk mecbur sorar:
bu nasıl gitmek
kahır, korku, sabır; vedâ bile mahrum bana
yalnız, etten ve kemikten bir ses: gitme!
hüküm soran donuk annedir
öpüp başıma koyduğum bir el
gıyâbında yargılanır kalbim
anlatılır: buymuş sana sebep

Kemal Varol

 

“Bunlar güvercin” dedim, “gövdesinin inceliğinden..”
“kumru olsa..” dedim, ona baktım
baktım beni dinlemiyor
güvercinler uçtu, sustum

Gülten Akın

 

Boğdum, sükûn-ı kahr ile, aşk-ı muhâlimin
Vahdet-güzîn-i kalbim olan yâr-ı lâlini;

Ahmet Hâşim

 

Gözyaşı tufanıyla taşıp gidiyor ovalar.
“Nereye bu göç?” diye sesleniyorum kuşlara.
Bakıp bakıp arada açan geçen güneşlere,
Karım bana soruyor: ” Sana ne oldu? Neyin Var?”
“Hiç” diye susuyorum. Ama bir hoşum, avara.

Ahmet Muhip Dıranas

 

Babam yıllarca sustu kelimeleri sevdi
bilmedi kuşların omuzlarını terkettiğini

Haydar Ergülen

 

– akbabanın süslenip püslenip
yüreğimin başına konmasından,
orada boğuk boğuk ötmesinden
ve yüreğimin ebediyen susmak, ebediyen
yok olmak arzusundan
kuvvet bulan sessizlik

Cahit Koytak

 

Suskunluk boğucu! Soluk alacağım biraz, elimdeki şu kalemle.

Pierre Abeilard

 

Güzeldir karşılıklı susuşmak
Daha güzeli de gülüşmek,

Nietzsche

 

Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız.
Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları
Bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
Konuşurlar
İsterler
Susarlar
Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
Ev meslek iş para geçim diyerek
Düşünün şimdi bir de
Şehirlerde kasaba ve köylerde
Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu

Cahit Zarifoğlu

 

Kendimi nelerle avutuyorum bir bilseniz (sen biliyorsun)
Aşıklarının öykülerini okuyorum, inanıyorum bütün o delilerine
Suskun, başı önde ve düşünceyle dolu her biri

Ahmet Murat

 

Sessizliğe bürünse ortalık, herkes susacak olsa
yine de kısılmayan bir sesle konuşan ağzımızı görsün

Kemal Özer

 

al, göm göğsüne dağlanmış suretimi
al da susalım biraz

Yılmaz Odabaşı

 

Bir tek ben bilirim değerini
Ağzından ağzıma akan sözlerin.

Kim neyi susarsa canımda gölleniyor.
Bu aşkı ben senden sonra da söylerim.

Şükrü Erbaş

 

Dil yarası ağır dedim susmadın

Şükrü Erbaş

 

Günlerdir mektapsuzum. Asırlardır diyecektim. Bu yaştan sonra her gün bir asır. Mezar taşı gibi bir sükut. Üşüten ürküten, asabileştiren.

Unutmayın ki sevginin büyülü dünyasında her kopuş, her kayıtsızlık, her yanlış adım tehlikelidir. Nasıl ve niçin susarsınız? Ben hayalinizin bir an için gölgelenmesini bir cinayet sayar, kahkahadan kaçar ve kendimi mutlak bir ruh ve vücut bekaretine terkederken, sizden kitaplarımı kıskanır, yazdığım her satırda sizi bulur, sizi yaşar, sizi düşünürken susuyorsunuz. Hangi hakla?

Cemil Meriç

 

Sözü vardı bize suskun dudaklarının ne oldu?!
Yıllanmış şarabı vardı aşk kadehinin ne oldu?!

Hüseyn-i Vefâyî

 

Hafiz; sus ve hâlis altın değerindeki bu özlü
sözleri korumasını bil. Çünkü şehir kalpazanları
aynı zamanlıda sarraftır; şiirin iyisini kötüsünü
birbirinden ayırırlar.

Hâfiz

 

ah, şu kar altında uç veren
dağ zambakları yok mu
yalınlığı sevdim onlar yüzünden;
az az söyleyip susmayı,
aşk kılmayı her yolculuğu

Ahmet Uysal

 

Henüz belirlenemeyen
ve belki de hiç belirlenemeyecek nedenlerle
Hakkımı helal etmeme hakkını
Susma hakkımın yanına
Asr suresiyle beraber asıyorum.

Murat Özel

 

Bazen gürültülü bir coşku anında
Bir şölende, geniş bir salonda
Aniden susup, gitmek zorunda olduğunu
Bilir misin?

Hermann Hesse

 

Susarak anlattım bütün gizliyi
Sakladım duygumu ben konuşarak

Mehmet Akif İnan

 

susmanın ilminden geçtim
aşkın kadim toprağından

Perihan Baykal

 

Bir keman gibi boynuna sokulmak düştü bana
ellerine bakarken ellerimi anlamak; bir aşktan
geriye hangi suskunluklar kalırsa, öyle bakakalır
durgun bir göl kendine, içine bir zümrüt düştü
sanır, ben senin esrikliğin sanırım içtiğim şarabı.

Ersan Erçelik

 

Ölen bir kişinin son bakışıyla bakmak dünyaya
Yaşamanın büyük bir şaka olduğunu anlamak
Allah büyüktür der ve susarım, buraya kadardır cümlem

Mustafa Akar

 

Sen nasıl sustun öyle yan yana ama birbirine karışmayan denizler
Ben eski Türkçe sularla akarken
Sen sanki Farsça sustun İbranice ve Sanskritçe
Biz seni yenilirken sevdik diyen ayetlerle doluyken bağrım

Süleyman Unutmaz

 

Susmakla başlayan her elveda bir çerçeve parçalar
Duvara sığmayan görüntüdür hüzün
Kuşların olağan göçü sanırız
Meğer ki bir çiçek kendini erken soldurmakta…

Cihan Oğuz

 

Susmam seni ürkütmesin içimde çağlar var bilmelisin
Katı bir yalnızlık bu bilmelisin
Kaçmam kendimi bulmam ben senden yoksunum iyi bilmelisin.

Erdem Beyazit

 

öylesine uysaldım ki sen bile şaşardın
kayıtsız susarken bütün imalara
böyle değil mi paylanan her çocuğun
suçunu başını eğerek kabul etmesi

Selami Karabulut

 

Acımın acısından susmuşum
Ki suskunluğum göklere sığmıyor
Böyle bir acıyı kimlere nasıl anlatacağım
Gönül dar geliyor sevgime

Aziz Nesin

 

ölümlere ağlanırdı, tozu alınırdı küçük yaşamların
nerde gülmesi gerektiğini bilirdi herkes
nerde susması gerektiğini. gitmesini bilmezlerdi ama
çünkü gitmek yeniden başlamaktır kendine
ve eksik kalan ne varsa…

Altay Öktem

 

sen, çınlattığın yaşam dolu kahkahalarından sonra da uzayıp giden ölümcül suskunluklarınla, bana, hep, birşey haykırıyordun -susmanla bağırıyordun- sessizliğinle feryat ediyordun, birşeyi bana; ama ben anlayamıyordum bunu -hala da, doğru dürüst anladığımı söyleyemiyorum
-zaten söylenecek birşey
de kalmadı
artık:
bağışla
beni-

__seni hep yaraladım.
o en başta farkına vardığım yaralılığın da, birşeyler öğrenmeme yaramadı, işte…

Oruç Aruoba

 

Her sözde ayrılık fark etmeden yeşerir
Ve öfkenin hasadı biçildiğinde
Söz biter, gönül susar
Felakettir…

Adige Batur

 

Şehirden çıkamazsın, geceden de
Ama bir kalpten çıkarılmışsındır, ansızın.
Sus, diye başlıyor artık adın. İsimlerin bile yok.
Hiç yaşanmamış gibi
Bir varmış bir yokmuş gibi
Her şey’in hiçbir şey’e eşdeğer
Metruk bir han gibisin.

Adige Batur

 

Sustunuz ikiniz de, gözleriniz daldı
Boğdu sevincinizi sularda kıskanç
Bir hava kabarcığı

Behçet Necatigil

 

Bir ölüm düşlüyorum, başımda
Başımda o mavi erkeğim
Bir ölüm…geniş odalarda pembe
Devinirken mutluluk
Uykulara varır gibi usul usul
Usul usul susuyor yüreğim.

Şükrü Erbaş

 

Ne konuşmalarımızda bir tat
Ne susmalarımızda bir hikmet
(Hep aynı boşluğa açıldı dar kapılar)

Olur olmaz şeylerden alınır kırar olduk
Zamana benzedik iyice, çekilmesi zor.
(Aynaların ardında aynı kirin pası var)

Şükrü Erbaş

 

boşadır ayrılığı anlatmaya çalışmak
anlarsa ancak yüreği anlar bir çocuğun
annesinden ayrılmışsa )

çıkıp gidiyor şiirden, yollarda bir suskunluk
hele kutup yıldızını görseniz o nasıl suskunluk

suskunluk, geriye dönmeyecek diye

Akgün Akova

 

uzun uzun susuyorsun bir gülü koklarken
hatırlamak böyle bir şey olmalı diyorum

Ahmet Telli

 

seni bir gün en yakının ele verirse eğer,
öğren susmasını ve ağlamamasını.
bir kavanozun içinde mavi bir gül
yetiştir her gün daha çok yaşayan.
bir masalın ağzını kapat ve yat
geniş odalarda. bir oksijen çadırında.
ona kötü bir şey olsun istedim.
bana aşık olsun istedim.

Lale Müldür

 

Ah dalmış konuşmuşum uyanıp susayım
Yaşamıştım aklımda kalmış özür dilerim.

Mevlana İdris Zengin

 

Terketmedi sevdan beni,
Aç kaldım, susuz kaldım,
Hayın, karanlıktı gece,
Can garip, can suskun,
Can paramparça…

Ahmed Arif

 

Yorulduğun zaman söyle
Susalım, hiç konuşmayalım istersen
Sussak da, hiç konuşmasak da, sözlerin senin
Açık denizler gibidir zaten elimde

Edip Cansever

 

sûr’um. susuyorum, kavmimin incinen gözüyle
bakıyorum burçlardan çöle. kaab uzak, hırka
küs..hüseyin ki artık kalbimizde süs!

Metin Kaygalak

 

aman dilemek değil susuşum
kendime bir son olmaktır asıl maksadım
ve giderayak hepinizi affediyorum..

Hasan Tan

 

Soruldukça yoruldum ben
Yoruldun mu diye sormadığından
Ağıt ve kalemle
Kına’dım bu sensizliği ellerime,
Sen hiç susmadın..

Emre Gökçe

 

Bırak, suskunluğum senin şarkın olsun!

Georg Trakl

 

Susarak katlanırsın, onlarsa anlamazlar seni
Ey kutsal varlık! Solar gidersin susarak;
Çünkü ah, boşuna ararsız barbarlar
Arasında yakınlarını günışığı içre.

Hölderlin

 

Susmayı bilenindir en haklı neden, varsa

Eugene Montale

 

Söylesem tesiri yok
Sussam gönül razı değil

Fuzulî

 

Yazın, boğucu öğle sıcağında,
Gölgelik bir yere götüreceğim seni;
Orada susacak bütün üzüntüler

Thomas Godfrey

 

İnsanlar bağırmaya başladığında sen sus!

Gerald Messadie

 

Bakışlarında tüm sevgiler…
Suskunluğunda tüm sesler…

Ahmed Samlu

 

Sustu kalpler; sessizliğin saltanatına,
Boyun eğdi her şey.

Antanas Baranauska

 

Artık susabilirsin..
Dinlen artık. Yeterince yenildin.
Hiçbir işe yaramadı
Kıpırtıları içinin;değmez bu dünya iç çekişlerine.

Giocomo Leopardi

 

Sen susarak katlanırsın,onlarsa anlamazlar seni
Solar gidersin susarak

Hölderlin

 

Unutma!
Bir süre güvenmeyeceksin kimseye kendine sığınacaksın.
Aşk konuşulduğunda sen susacaksın

?

 

-Sevmek nedir olric?
-Sevmek sessizliktir efendimiz…
-Susarsam bilmez ki sevdiğimi olric?
-Susarak haykırınız efendimiz…

Oğuz Atay

 

Sustum. Sustum. Sustum. Başkalarının ilgili yollarına
adım atan ayaklarına susarak baktım. Yanımdayken kalktın.
Gövdeni gövdemin karşısına, sana ilgili gövdelerin
yanına bıraktın. Sustum. Seni yabancı olduğun gövdelerin
arasından çekip çıkaramıyordum.
Bunu yapmayacak kadar büyümüştüm. Kendini yormanı
sessizce izleyecek kadar büyümüştüm.

Birhan Keskin

 

Duruşun bir ayrılık resmi çiziyor
Akşamın incelen sularına
Susuşun yıkıyor beni en zayıf yerimden
Bilmez miyim içindeki kederi
Yüzü yağmura gömülü düşüm

Şükrü Erbaş

 

Sessizliğe borcum var birkaç çığlık,
Sustum, yıllarca sustum kan içinde
Ödeyemedim borcumu onca şiirle

Murathan Mungan

 

kadının gitmesi gerekiyordu.
oturdu
şarap içti
sustu bir hayli

uzun baktı adama
anladı
acıdı içinde bir yer
usul usul ağladı

Ayten Mutlu

 

sustum, her sustuğum yerdeki kaybolmalar
çağırır akşamı…
akşam,
uysaldır, boynunu bükerek gelir,
ve teslim olur bana şiirler, elvedâlar…

Hilmi Yavuz

 

bundan sonrasını kendime susacağım
kimse bilmeyecek kıyısız yalnızlığıma vuran gözlerini
ve sözlerin en güzelini bana sustuğunu
hiç kimse bilmeyecek
bu şiirden çıkıp gideceğim..

Hasan Tan

 

ve susmak da bir şarkıymış
bilmiyordum.

Hasan Ali Toptaş

 

Kişinin en kolay mutsuzluğu
ağlamaktır, geçiştirir umutsuzluğu.

Daha zoru var, susmak zor,
susmak bir ağaç dallarında,
susmak, ağlamaları da tutuyor.

Özdemir Asaf

 

Susmakla ağlamak arasında
Yenilmek

Cemal Süreya

 

seni bir gün en yakının ele verirse eğer,
öğren susmasını ve ağlamamasını.

Lale Müldür

 

Susmanın kalesine sığınıyorum

Erdem Bayazıt

 

Ey oğul!
Susarak kaçırdığın bir şeyi telâfi etmek konuşarak gücendirdiğin bir kalbi tamir etmekten daha kolaydır.
Tulumdaki suyu muhafaza etmek, ağzını sıkı bağlamakla olur.

Hz. Ali (r.a.)

 

yarın hava bulutlu olacak dedin
sustum, yarın yoktu
ve sen şiir sevmiyordun

Enis Akın

 

Yaşanacak hayat,
Şiirden uzun,
Kavgalar şiirden zorlu,
Ve gözyaşı,
Şiirden çok daha parlak
Olduktan sonra,
Odalardaki hüzünlü suskunluk,
Küstürmesin seni çocukluğuna.

Melisa Gürpınar

 

Ve suskun ve sarmaş dolaş bulacak bizi
Güneş, bir yığın acılar içinde

Gabriela Mistral

 

Susacak kadar büyütürüz ya çok şeyi
ben en çok yoksulluğumuzdan korkarım
nasıl da yoksuluz sessizliğin karşısında
korkuyoruz kelimelerin de bunca yükselmesinden
ya düşerlerse aramıza! Harflerden kumu
üfleyince çöl görünür mü bilinmez, fakat
sözler kaybolunca görünen ufukta, hayat
herkesi ıssız adasına indiren gemi…

Haydar Ergülen

 

Göklerdeki yıldızları saydım bir bir;
Gel, sevgili, gel: sabahladım: belki gelir.
Gelmezse, görünmezse içim parçalanır,
Ağlar yüreğim, suskunum: elden ne gelir!

Baba Tahir Üryan

 

Susarız, katlanırız
Uçsuz bucaksız rengini alırız bir daha hiç konuşmamanın
Sorularımız ancak kalır, sıkıntılarımız.

Edip Cansever

 

ah herkes mi susuyor
kalbimi kalbine bağladığım dostum
ah herkes mi susuyor
kalbi kalbimize benzeyen dostlar

Arkadaş Zekai Özger

 

Her şey, hepsi, gülen, susan, kamaşan
Rengiyle toplanır bende ve akşam
Rüzgârla tarümar, mevsimle sarhoş
Gelir ta kalbimde düğümlenir…

Ahmet Hamdi Tanpınar

 

Ardında fırtınadan arta kalan pişmanlık
Önünde kalbi kırık bir suskunluk denizi
Muhabbet sarayında bir peri ağlamıştır
Kirpiğinden yanağına
Çaresizlik dökülür
Gözyaşı
Nedamettir…

Adige Batur

 

Susmak ve gizlemek
Daha yaraşır aşığa

Halil Cibran

 

kendini unutturmak için mi susuyorsun?
arada bir uğra, sitem et, kalbimi kır, şiir yolla

Fulya Codal

 

Ardına bakmaların olmasaydı mahzun,
Bu kadar ağrımazdı belki kalbim…
Ama beni yalnız bırakıp giderken,
Bakışlarınla yıkılmış,
Gidişinle kimsesizim…
Son sahnemiz bu olacaktı demek bizim,
Arada yüksekte bir Kan Kalesi
Ve giderken arkaya bakış atan
İki suskun.

Hüsrev Hatemi

 

Çoğu kimse kayıp güzellik hakkında yazar,
aniden başa gelen ve terk edilmiş suskun bir kalbin
içine sürünen talihsizlik hakkında.

Zvonko Maković

 

ve giderek aynada nedensiz kırılmalar;
dil bitti!.. söz susuyor!.. bende bulutlanmalar…

Hilmi Yavuz

 

Bir gün dünyaya edince veda
Peşimden istemem gözyaşı ,susun
Ağlayıp sızlamak yerine dostlar
Herkes bildiğince şiir okusun.

Captain Hook

 

Sonra bir mezarlıkta
Bir çukurun başında
Bir kapının ağzında
Herkez susar
Konuşur ölüm
Ve sürer hayat.

Erdem Beyazit

 

Suskun ve gururlu bir acı içinde ayrıldılar,
Bazen ve ancak düşte gördüler yitik sevgiliyi.
Öldüler sonunda, mezar ötesinde buluştular…
Fakat orada da tanımadılar birbirlerini.

Mihail Lermontov

 

Sevgilim, eğer bir gün
Durur bakarsan mezarıma,
Ve taşın etrafında taptaze
Çiçekler dalgalanırsa,
Bil ki, çiçeklerin her zaman yaptığı gibi
Dalgalanmıyor çiçekler,
Ya da ilkbahar onlara emir verdi de
Taşa boyun eğiyorlar sanma!
Onlar yüreğimdeki
Söylenmemiş şarkılardır;
Ölümün susmaya zorladığı
Aşk sözcüklerimdir.

Hovhannes Toumanjan

 

Bir güvercin hüznünde susan geçmiş zamanlar!

Affedin beni daldığım oluyorsa eğer,
Neyleyim gönlümce değil bu olup bitenler.

Cahit Sıtkı Tarancı

 

hüzün derindeki izidir aşkın
birlikte susarlar yol ayrımında

Ayten Mutlu

 

Hoşçakal, dostum, el sıkışmadan, suskunlukla
Sakın üzülme, nedir bu gözlerindeki hüzün?

Sergey Yesenin

 

Anılarımdan uzak düştüğüm zaman,
düşlere dalarım içlerinden gülücüklerin, hüzünlerin, aşkların
ve suskunlukların yükseldiği.

Mari Nasır

 

Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük…Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün,yalnızım… Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle?

Şükrü Erbaş

 

Kabul et, uzaklardaki sevgilim,
Kalbimin vedasını,
Dul kalmış eş gibi,
Bir mahpusluk öncesi,
Dostuna suskunca sarılan,
İyi dost gibi.

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

 

Sustu, sonra ben konuştum: “Dostlarım kaçtı yanımdan
Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan.”
Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”

Edgar Allan Poe

 

Hatırlarım bugün gibi sessiz geçen son geceyi
Başın öne eğik bir suçlu gibi bana verdiğin hediyeyi
İki küçük kol düğmesi bütün bir Aşk hikayesi
İki düğme iki ayrı kolda bizim gibi ayrı yolda
Akşam olunca sustururum herkesi her her şeyi
Gelir kol düğmelerimin birleşme saati

Barış Manço

 

altıncı kata bir denize yükselir
anlatır haftalarca
telefonda susta duran

Cahit Zarifoğlu

 

kırılmış dal gibiyim
suskun güz birikimi

yorgunum
savrulmuş harman yeri
bitti
yitirdim bir şeyleri

Ayten Mutlu

 

suskunluğu telâşsız sözlere sarıyorsun
yüreğim örselenmiş kırık kanatlarıyla
düşerken avucuna
anlamıyorsun
böyle mi biter aşklar

Ayten Mutlu

 

Bilmem nedendir, sustu şarkım.

Sağol, beni karşıladın,
Şimdi de bulvar ve köprülerinde,
Heryere taşıdığım dertlerimle,
Beni başbaşa bırak.

Hüsrev Hatemi

 

doluyor sesine, düşüyor ortasına dediğinin,
sevdiğine susmasını buyuruyor;

Daha katı günler yolda, yakın.

İngeborg Bachmann

 

Güneşin
Koskoca beldeye suskunluk yaygısını serdiği
Yazlar yok
Yok artık altında suskun yolları saklı tutan
Karla örtülmüş kırların kışı
Gitti giden, yerine gelmedi başka biri

İsmet Özel

 

Ben sana haykırışı suskunluk biliyorum

Faysal Soysal

 

hayatın yalanını yüzüne vurmamak için
sustuk. sabrımız sınadı dilimizi. meğer
içimiz bir deniz gibi gidip gelirmiş
acının yüreğine

M. Sadık Kırımlı

 

Bazen sözcükler de yorulur ve siz onları daha fazla hırpalamamak için biraz susarsınız. Biz de öyle biraz sustuk işte…

Levent Yılmaz

 

suskunluk —ne güzel çelişki
sabırla bir araya gelen sessizlik
donması suyun suyla

Zafer Yalçınpınar

 

Dinleyin artık
susun da!
Belki de
son
aşkıdır
bu
gökyüzünün:
onulmaz yarası
kanar da kanar
veremli ciğerlerimin dokusunda.

Vladimir Mayakovski

 

Bir adam belki de en çok bir rüzgârdır şimdi
Sisli yabancı gölge gibi gezgin bir rüzgâr
Şehri bir yabancı gibi dolaşıyor
Şehrin mabetleri bir bir tükeniyor
Başlıyor içinde sonsuz susuzluk
Avuçlarının içi terliyor.

Erdem Bayazıt

 

bir şehri terk ederken susmak bu kadar güç müdür
kadere dönüştüren nedir sıradan bir yolculuğu

Attila İlhan

 

serviler boşalır boşluklardan
bir mehtap karanlığına
gazelhanlar susmuş
çalgıcılar perişan
bir ben ki sabahlara kadar böyle
münzevi bir kanûnla söyleşirim

Attila İlhan

 

En küçük kıpırdanış yok yapraklarda,
Kuşlar ormanda suskun,
Sabret yakın birgün sende huzur bulursun.

Goethe

 

Ve sonunda her canlı gibi öldü sevincim, yalnızlıktan…
Ve şimdi öldü sevincimi, ölü hüznümle anımsayabiliyorum.
Ve yüreğimde kardeş anıları, rüzgârda mırıldanıp düşen
Suskun ve solgun güz yapraklarını andırıyor şimdi…

Halil Cibran

 

Bir ağlayışı sustuğun belli
Şarkılarını söylerken

Ergin Günçe

 

çok önce miydi, elimizdeydi bir masada saatlerce susmak
boynumuzda güvercin gölgeleriyle kalkardık çınaraltından

Akif Kurtuluş

 

herkes susuyor
yâr gidiyor

Pelin Onay

 

Tüm yangınlarda ilk susulacak bir söz kalır
Lügatimde başka sözlere yer yok
Konuşmak beyhude, susuyorum; hayır.

Murat Özel

 

Kaderle fazla inatlaşmam,
Daha son sözümü susmadım.
Gördüğüm her şeyi nisyan hanesine
Kazıyorum
Kadınlar gördüm kimisi yar, kimisi har
Ah çektikçe inleyen teşbihler de var

Şimdilik susacaklarım bu kadar

Murat Özel

 

sustum buruk kelimeler nüksetsin istemedim

Abdurrahman Adıyan

 

Sus! Daha da derin batmaya diken yüreğine:
Onun dayanışması güllerle

Paul Celan

 

Birazdan çıkıp Haydarpaşa iskelesine takılan tanıdık bi martı var oralardaysa sustuklarımı ona konuşacağım o anlar beni.

Kasım 2011

 

Bir şey söylemeyen
kişi
düşünür ki
kendi suskunluğunu çevreleyen
suskunluk
her şeyi söyler.

Niels Hav

 

Aşk Hayret’e varır, susulur. Her aşk yolculuğunun mumdan kayıklarla ateş denizlerini geçmek olduğunu bir kere daha anlarız.

Şeyh Galip

 

sen gittin ve herkes ölmeye başladı

birleşince kısa devre yapan parmak uçlarımız öldü önce. sonra yeşil öldü benim için sonra kahverengi. sonra ilk öpüştüğümüz yeri kalbinden bıçakladılar. on iki yıl geçti susmak ne kısaymış. sen böyle ne güzel sonsuza kadar susalım diyorsun. sonsuzluk bir gün herkesle konuşur sevgilim bunu da biliyorsun.

Emrah Serbes

 

sussam zayi olacak sözlerim
konuşsam çok üzüleceksin
ne yana döneceğinden habersiz
savrulup duran bir uçurtma gibiyim

Fulya Codal

 

Umutsuzluk susar. Kaldı ki susmak bile, eğer gözler konuşuyorsa, bir anlam taşır. Gerçek umutsuzluk can çekişme, mezar ya da uçurumdur.

Camus

 

Eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiç birşey kalmadığı içindir; her şey söylenmiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile.

S. Beckett

 

Rüyalarına geleceğim bazen
Beklenmedik bir konuk gibi uzaktan.
Sokakta bırakma beni
Kapıyı sürgüleme üstümden
Usulca geleceğim
Oturacağım ses çıkarmadan
Gözlerimi dikeceğim seni görmek için karanlıkta
… Bir öpücük konduracak ve çıkıp gideceğim

Nikola Vaptsarov

 

Acısı çıkıyor sustuklarımın.
Oysa ben iyiyim görünürde.

İbrahim Tenekeci

 

Sus bakalım sen de bıcır böceği
Hişt
Ot musun fasulya çiçeği misin
Seni dinleyecek değiliz

Edip Cansever

 

Sus artık. İzle son kez
Yıkılışını umutlarının. Vermemiş bize kader
Bir armağan ölümden başka.

Giacomo Leopardi

 

Çevrilir dest-i kaderle bu şu’unun filimi,
Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer.

Neyzen Tevfik

 

bir aşktan geriye suskunluk kalır-

Haydar Ergülen

 

Bungunum ve suskun,
Boğazımda yıllanmış bir çığlık.

Susuyorum, sustukça yüreğim küfleniyor.
Konuşsam faydası yok;
Sözlerim dağılıp harfleniyor.

Metin Altıok

 

suskun göz yaşlarımla
yetmiş beşime basışımın
yalnızlığıma kurban gidişini kutlamaktayım

Lou Salome

 

kimseye yakın değilim inan
susmaktayım, uzağında değilim unutmanın

Birhan Keskin

 

Ayağa kalk, yaklaş, dilini döndür ağzında
de ki:
Ben onunla denizin dövdüğü dilsizzz
taşlar üstünde sustuydum.

Birhan Keskin

 

Sözlerin bumerang gibi
döner yaralarsa seni
ağzın dilin gereksizdir
susarsın

Gülten Akın

 

Şarkı söyleten ve susturan her şey sensin

Louis Aragon

 

İcap ederse susup tek kelime etmeden
İçimden geçenleri buluttan bir kayıkla yollayıp sana
Beklerim..

Ali Lidar

 

Sustu: Çok da uzun sürmedi çıkıp gitmesi ruhunun
O susan sesle birlikte; ve akşam öncesiydi henüz
O ilk ve son mutlu günü gözden kaybolduğunda.

Giacomo Leopardi

 

göz susunca kalp
kalp susunca göz görürmüş

Hüseyin Alemdar

 

Gonca gülsün gül açılsın cuy feryad eylesin
Sen sus ey bülbül biraz gül-şende yarim söylesin

Nabi

 

acı çektim günlerce
acı çektim susarak
şu kısacık konuklukta
deprem kargaşasında
yaşadım birkaç bin yıl
acılara tutunarak
acı çekmek özgürlükse
özgürdük ikimizde

Hasan Hüseyin Korkmazgil

 

Konuşmanın ne anlamı var diyordum
İnsanın yankısı olmazsa
Suskun konaklar gibiydim
Kapıları gittikçe çoğalan

Bejan Matur

 

sustum içimdeki türküyü.. .

Hilmi Yavuz

 

Saçlarını kesecek oldu
Sonra da sustu sustu sustu
Akşama dek
Hüzünler acılaşıyor Hilmi bey
Geceler katı ve parlak
-Ansızın yere düşen
Laciverdî bir kestane sesi-
Acılar da acılaşıyor gittikçe
Sanki
Bir azarlanmayla ölümünü düşünen çocuklar gibi.

Edip Cansever

 

Soğuk
Ve yorgunum
Gitmeliyim
Ama yorgunum
Susmalıyım artık
-ki dinleyen de kalmadı!-
Çok yorgunum

Ali Lidar

 

Gidelim kelimelerin anayurduna
Susmayı deneriz belki şiirlerin
koynunda
Yorgun adımlarla geçip gidelim
bizi içlerine almayan şehirlerden
Geçip gidelim sevdiklerimizin
Düşlerinden

Şehmus Ay

 

Yaz bitti, dedi, az önce yaktığı ateşte ısıttı ekmekler
bir çağ kapandı sanki…Ürperen akşam
suskunluk olup kondu dudaklarına
yaz bitti, dedi, kalbim seninle çarparken yaz yaz bitti…

Zerrin Taşpınar

 

Binlerce yılmış gibi ömrü, onlarca yıl susabilir;

Nihat Behram

 

Söyleyeceklerini susuyorsun, ben sustuklarımı konuşuyorum
Düştüm. İnkar etmiyorum.

A.Kadir Bal

 

Gideni kolay uğurlayan
Geleni heyecansız ağırlayan ve uzun uzun susan bir adama döndüm
Çocuk değilim artık.
Yüzümün coğrafyasından anlarsın bunu

A.Kadir Bal

 

Şimdi ne anlatsam size tuhaf kaçar, susayım

Bülent Parlak

 

ama sonsuz olmayan şeyleri öğretmediniz
efendim
baskının zulmun kıyımın açlığın
bir yerlere kıstırılıp kalmanın susturulmanın
aşk mutluluğunun ve eski hesapların
aritmetiğin bile

bunları bulmayı bana bıraktınız
size teşekkür ederim.

Turgut Uyar

 

Ben yazdıysam ben sustuysam ben gittiysem
Sizi doğurmak içindi sizi öldürmek içindi
Sizi yaşamak içindi…

Şükrü Erbaş

 

bu aşkı herkese susmak
şarapsız çalmam kadar ayıp kapını
içimdeki müziğin susması
altındaki tabureyi tekmeleyip kemancının
çalması gibi son notalarını…

Özge Dirik

 

insan neden uğraşır içinin kumaşıyla?
neden susar, bağırır, ağlar, dağılır?
bir taşa neden derdini anlatır durmadan?

Veysi Erdoğan

 

henüz dur demedin deme

suçlu değiliz
yaşadığımız
bağ bozumu anların ihmal aralığı
sus müebbetinde yalnız hücresinde aşk

Selma Özeşer

 

Aşkı ve öfkeyi söyleyemediğinde insanın konuşmaya dair hevesleri de bir bir yok oluyor.
Susuyorsun.

Tarık Tufan

 

Adet ettin aşk dersini asmayı
Hüner sandın sırra kadem basmayı
Yetti artık çok denedim susmayı
İsyan eden bayrak açar sevdiğim

Cemal Safi

 

artık alıştım
kimseye kırgın değilim
susuyorum

ve susuyorsam
kelimeleri insanlardan daha çok
sevdiğim için susuyorum

Jan Ender Can

 

Duy sesini, düşen çiğ tanesinin.
Sustu kalpler; sessizliğin saltanatına ,
Boyun eğdi her şey.

Antanas Baranauskas

 

Ve yenildim ve sustum

Edip Cansever

 

Olur, aramam seni ve kimseyi
Anıları pas tadında bırakırım
Konuşacak ne kaldıysa kalsın
Susmaktır birşeylere saygılı kılan
Ayrılık da bir olanaktır bilirsin
İnce bir sis, bir hüzün örtüsü

Ahmet Telli

 

Ama susmaktan sesimi yitirdim
Nasırlaştı dilim.

Sennur Sezer

 

Kürtçe konuşmayı bilen bir derecik olmak orada;
Kürtçe mırıldanmayı bilen ve Kürtçe susmayı…

Cahit Koytak

 

Birer yolcuyduk aynı ormanda kaybolmuş
Aynı çıtırtıyla ürperen birer serçe. hep aynı yerde
Karşılaşırdık tesadüf bu, birer tomurcuktuk hayatın
Kollarında, birer çiğ damlasıydık bahar sabahında gül
Yaprağında, dedim ya hiç yoktan susturuldu şarkımız
Yüreğim kanıyor, yüreğim kanıyor
Bitmeseydi bizim öykümüz böyle

Gözüm yaşarıyor yüreğim kanıyor
Olmasaydı sonumuz böyle

Yusuf Hayaloğlu

 

Susturun şu narin söğüt dallarını içimde
Böylesi bir yenilgiyi beklemiyordum bilin
Kuyuya düşen Yusuf
İhbar edilmiş İsa: Beni siz tanırsınız ancak
Bana gölge yok söğüt dallarından soluklanacak

Bülent Parlak

 

taşa rastlayan bir çivi nasıl susarsa
öyle eğileceğim her kuşkuya
sandım ki söğüt ağaçlarına ağlayan
ürkek süvarileri susturabilir

Kemal Varol

 

Şimdiyse suskunluk var kalbimde bir tek,

Georg Trakl

 

önümde hikayesi gönül güçsüzlüğünün
bundan fazlasını söyleme sus artık.

Ali Şeriati

 

Ah, nasıl susayım? Ah, nasıl susayım?

Gılgamış Destanı

 

biliyorum her susuşun ardında bir yalnızlık var
bir özlem, bir kahır var
bilinsin ki, bir yanı yangındır susuşlarımın, bir yanı ölüm
aşkın kor ateşlerinde sınanmış bir semenderim ben

Nuri Can

 

Yargı kesin: Acı duymak ruhun fiyakasıdır
kin, susturur insanı; adına çıdam denir
susulunca tutulan çetele simsiyahtır
o siyah öcalmakcasına gür ve bereketlidir

İsmet Özel

 

çok daha fazla, ah evet
çok daha fazla, susabilir insan
saatlerce
ölülerin bakışları misali kıpırtısız bakışlarla
bir sigara dumanına dalabilir insan

Furuğ Ferruhzad

 

Bir güzel susmak geliyor içimden

Can Yücel

 

bir salkım söğüt vardı
suskunluğumu bir o anlardı
her şafak vakti gün doğarken
kapımızın önünde.

-yıllardır kapımızın önünde her bahar arzı endam eden
salkım-söğüt, bu bahar sus-pus, onun da yaşlandığını
farketmekte gecikmişim galiba-

Müştehir Karakaya

 

susmuşsam bana kahretme
kelimelerim ölümün ta kendisidir
bırak içimde zincirli kalsın
susacaksan sus artık
beni dilsizce bırak

Müştehir Karakaya

 

susarsan, öfkem yitik bir vadide yankılanır
denizgülüm çiçeklenmez dinmeyen bir yağmurda
susarsan, yüzüm bir suçluya yakıştırılır
yorulur, sevdiğim, bir çocuğun sevinci öksüz kalır

susarsan, acıları kuruyan o ırmağı geçemem
sırtımda kabaran yenilgi kenti git gide büyür
sararan bir mevsim gençliğimi kanatır
çalarım kapını, açılmaz, boşlukla kalırım.

Tuğrul Asi Balkar

 

V.

elin alnında
otların hışırtısına kulak verdiğimiz
o geceyi unutma.

içinde çok dönmüş
paslı bir anahtarla gelirdi ölüm sana
gözlerin o zamanlar bir dua sessizliğiydi
unutma.

halkalanan bir deftere yazdık o geceyi
harfler belki susar sandık
bütün kelimeler bizi de an der gibi bakıyordu bize
unutma.

kimselere demeden çözdük iplerimizi
unutuş dedik sabaha karşı
dünya uzun bir unutuş
bir meleğin kanatlarını elledik o gece
unutma.

sabahına ela bir ayrılıkla veda ettik..

konuştuklarımız değil
sustuklarımız doğruymuş o gece
unutma.

bu yaşımda da gel gör beni.
gel sen kapa gözlerimi!

Kemal Varol

 

bana düşen artık susmaktır

Pelin Onay

 

Suskunluk anlamdan
Çıkar
Suskunluk soruyla
Girer
Suskunluğu dilsiz bırakırım
Rüzgârın beni bıraktığı gibi

Vedad Benmusa

 

hiçkimse bilmiyor içimin yangınını
ah herkes mi susuyor
kalbimi kalbine bağladığım dostum
ah herkes mi susuyor

Arkadaş Zekai Özger

 

Uzun yıllardan sonra
Sana bir daha rastlarsam
Seni nasıl selamlamalıyım
Susarak mı, ağlayarak mı?

Lord Byronsuskunluk-siirleri-antolojisi