Behçet Necatigil, Çeviri Şiirler, Heinrich Heine, Şiir

1
Bir zaman düşlerimde çılgın, ateşli aşklar,
Güzel saçlar,- mersinler, muhabbet çiçekleri,
Tatlı dudaklar, acı sözler,
Yaslı şarkıların üzgün ahenkleri.

Soldu sarardı, uçup gitti o düşler,
Savruldu rüzgârda rüyalarımın sultanı!
Bana yalnız, o günlerde yumuşak şiirlere
Alevli, çılgın ne döktümse o kaldı.

Sen kaldın öksüz şarkı! Sen de uç git şimdi,
Ara o hayali, düşlerde çoktan silik,
Bulursan selâm söyle
Ey havalı gölgeye gönderdiğim hafif soluk!

2
Garip, korkunç bir rüya
Hem ürktüm, hem sevindim;
Dehşetli sahneler gözümün önünde,
Çırpınmada kalbim.

Bir bahçe, güzel mi güzel,
Şen rahat dolaşayım dedim;
Baktılar hoş çiçekler,
Hazla doldu içim.

Minik kuşlar cıvıldaşır,
Neşeli aşk ezgileri;
Rengârenk çiçekler, güneşin
Kızılı altınla çevrili.

Otlardan sızan ıtır, koku
Bir tatlılık, esen ılık rüzgârda;
Her şey parlıyor, her şey gülümsüyor,
Gösteriyor güzelliğini dostça.

Bu çiçek ülkesinin ortasında
Mermer bir çeşme, arı duru;
Güzel bir kız gördüm hamarat,
Bir beyaz giysi yıkıyordu.

Yanakları hoş, gözleri tatlı.
Sarı bukleleriyle bir küçük melek;
Baktım yüzüne, hem yabancı,
Hem bildiğim biri olsa gerek.

Güzel kız aceleci, telâşlı,
Dilinde bir garip türkü:
“Dökül su, dökül, dökül,
Yu keteni, yu, yu!”

Yürüdüm, vardım yanına:
“Söyler misin, güzeller güzeli!”
Dedim yavaşça,
“Kimin bu ak giysi?”

Söyledi hemen: “Senin! Hazırlan,
Yıkıyorum kefenini!”
O böyle der demez
Dağıldı görüntü, bir köpük gibi.

Aldı götürdü birden sanki bir büyü
Karanlık, gür bir ormana beni.
Ağaçlar boy atmış göklere doğru,
Kalakaldım şaşırmış, düşünceli.

Fakat o ne? Bir boğuk yankı
Sanki uzak balta seslerinden;
Çıktım açıklık bir yere
Çalılar, ağaçlar arasından.

Yeşil alan ortasında
Bir koca meşe.
Fakat o ne? Benim kız, baltayı
İndirmede gövdesine.

Vurur, ha vurur, vurur;
İnip kalkar balta, bir türkü ağzında:
“ Demirim parlak, demirim çıplak,
Sandık yap meşeden, elin çabuk tutarak!”

Yürüdüm, vardım yanına:
“Güzeller güzeli, söyler m isin?”
Dedim yavaşça,
“Bu sandık ne, kimin için?”

Söyledi hemen: “Bir tabut.
Senin için. Vaktim az!”
Dağıldı görüntü bir köpük gibi,
O böyle der demez.

Solgun, sararmış, geniş,
Çıplak kır, birden, çevre;
Bilmiyorum bu ne hal,
Kaldım ürpertiler içre.

Dolaştım işte öyle,
Derken beyaz bir çizgi;
Yürüdüm, koştum, durdum,
Ne mi gördüm? O güzel kız, deminki.

O beyaz kız geniş kırda
Kazıyor toprağı elinde bel.
Pek bakamıyordum yüzüne,
Hem o kadar korkunç, hem öyle güzel.

Güzel kız, aceleci, telâşlı;
Dilinde bir garip türkü:
“Kazmam sivri, kazmam keskin,
Aç çukuru geniş, derin!”

Yürüdüm, vardım yanına,
Dedim yavaşça: “Söyler misin,
Güzeller güzeli,
Bu çukur ne için?”

Söyledi hemen: “Sana serin
Bir mezar kazıyorum, sus!”
Çukur birden açıldı derin,
Böyle der demez güzel kız.

Bakınca oyuğa irkildim,
Yuvarlandım gecesine mezarın,
Bir soğuk ürperti iliklerimde
Ve uyandım ansızın.

3
Siyah frak, ipek gömlek, kolluklar
Kendimi gördüm düşte gece;
Bir törendeymişim, tatlı dost
Sevgilim önümde.

Eğildim önünde: Demek sîzsiniz gelin,
Ay, ay, tebrik ederim gülüm!
Sesim uzadı gitti soğuk kibar,
Boğazımda bir düğüm.

Acı yaşlar boşandı yârimin gözlerinden
Ve yaş sellerinde eridi aktı sanki
O güzel portre.

Çok yalan söylediniz uyanıkken, düşte
Ey tatlı gözler, masum yıldızları aşkın,
Olsun, inanırım size gene de!

4
Rüyamda bir adam: gülünç, bücür,
Tahta bacaklar takınmış, adımları uzundu;
Giyinmiş beyazlar, şık kibar,
Fakat kirli, kaba ruhu.

Ruhu biçare, boş,
Gösterişli, vakur dışı.
Yiğitlik, mertlik dilinde,
İnatçı, mağrur davranışı.

“ Bilir misin kim bu? Gel, bak!”
Dedi rüya tanrısı, gösterdi kurnaz, bana
Görüntüler selini, yansımış bir aynaya.

Durmuştu bir kürsü önünde cüce,
Yanında sevgilim. Evet! dedi ikisi birden,
Gülüştüler: “Âmin!” binlerce şeytan.

5
Çılgın kanımı azdıran,
Bağrımı tutuşturan ne benim?
Bir ateş dağlıyor kalbimi,
Kaynıyor, kabarıyor, köpürüyor kanım.

Kabarıyor, köpürüyor kanım çılgın,
Çünkü bir düş gördüm kötü;
Karanlık oğlu geldi gecenin,
Soluyarak beni alıp götürdü.

Aydınlık bir eve iletti beni,
Saz sesleri, bir şenlik,
Yanan mumlar, meşaleler,
Vardım salona, girdim içeri.

Sofrada konuklar güle oynaya,
Cümbüşlü bir düğündü bu;
Gelinle güveye baktığımda
Eyvah, sevgilim gelin olmuştu.

Bir yabancı adamdı güvey,
Gelinse dilber sevgilim;
Koltuğunun hemen gerisinde
Durdum, ses etmedim.

Müzik çalıyor, ses yok bende,
Hüzün veriyor şenlik sesleri.
Çok mutluydu gelin,
Güvey sıktı elini.

Kadehini doldurdu güvey,
İçti biraz, uzattı kadehi,
Aldı, gülümsedi, teşekkür etti gelin
Eyvah! Kızıl kanımdı içtiği.

Güzel bir elma aldı gelin,
Güveye verdi,
Elmayı kesti güvey
Eyvah! Bu benim kalbimdi.

Tatlı, uzun bakıştılar,
Kucakladı güvey, gelini;
Öptü pembe yanaklarından
Eyvah! Soğuk ölüm öptü beni.

Dilim kurşun gibi ağzımda,
Bir dalgalanma, dans başladı;
Tek söz söyleyemiyorum,
Süslü gelin güvey yaptı ilk dansı.

Ben bir ölü gibi donmuş kalmış,
Uçtu dans edenler, etrafımda.
Yavaşçacık bir şey söyledi güvey,
Kızardı gelin, kızmadı ama.

6
Sakin gece, tatlı düşte
Bir büyü gücüyle çıka geldi,
Bir büyü gücüyle sevgilim
Küçük odama geldi.

Baktım yüzüne, tatlı, şirin!
Baktım yüzüne, güldü;
Kalbim sığmaz oldu göğsüme, sözler
Ağzımdan bir sel gibi döküldü:

“ Hepsi senin, sevgilim,
Al hepsini, neyim var
Yeter ki yavuklun olayım,
Gece yarısından, horoz ötene kadar.”

Bir tuhaf baktı yüzüme
Sevimli, üzgün, candan
Konuştu güzel kız:
“ Kalbindeki İlâhî mutluluğu ver!”

“Tatlı canımla genç kanımı
Vereyim seve seve sana,
Melekler gibi güzel, fakat
O en yüce mutluluğa dokunma!”

Çıka dursun hemen sözüm ağzımdan
Daha da güzelleşti genç kız,
Hep aynı şeyi söylüyordu:
“ Kalbindeki İlâhî mutluluğu ver!”

Beynimde boğuk boğuk uğuldayan söz
Boşalttı bir alev denizi
Ruhumun en uzak köşelerine,
Sanki soluğum kesildi.

Çevrili altın hâlelerle
Akpak melekler belirdi;
Derken siyah ifritler
Derinlerden çıka geldi.

Boğuştular, savaştılar,
Kovup kaçırdılar melekleri;
Sonunda o kara sürü de
Bir sis yığınında eridi gitti.

Kollarımda şirin sevgilim,
Eriyor gibiydim hazdan;
Fakat ağlıyordu acı acı,
Kucağıma sokulmuş ceylan.

Biliyordum neden ağlıyordu
Nazlı yâr, öptüm güzel ağzını.
“ Kendini alevli aşkıma bırak,
Ah, akıtma, nazlım, gözyaşlarını!

Kendini alevli aşkıma bırak!”
Dondu kanım, birden buz kesildi;
Ses titredi, derinlerde
Bir uçurum belirdi.

Çıktı dipsiz kuyudan o siyah sürü,
Sarardı sevgilim
Kayboldu kollarımdan,
Yapayalnız kaldım.

Hora tepti çevremde, tuhaf
Siyah sürü, hora tepti;
Alaycı gülüşleri çın çın
Yaklaştılar, kavradılar beni.

Daraldıkça daraldı çevre,
Boyuna o ses, o korkunç uğultu:
“Artık ebediyen bizimsin,
Çünkü verdin İlâhî mutluluğu!”

7
İşte paranı da aldın, ne duruyorsun,
Mel’un rezil, ne duruyorsun daha?
Nerdeyse yarı gece, bir sevgilim eksik,
Üzgün bekliyorum odamda.

Mezarlıktan korkulu esintiler,
Rüzgârlar, gördünüz mü nişanlımı?
Sırıtıp eğiliyor, baş sallıyorlar: Evet!
Beliren yüzler solgun, sarı.

Dök ortaya getirdiğin haberi,
Ateş kılıklı kara maskara!
“Sayın baylar, bayanlardan size bildiri:
Binmiş geliyorlar ejder atlara.”

Sen ey dertli adamcağız, nedir arzun?
Benim ölü ustam, çeken ne seni buraya?
Bakarak yüzüme üzgün, suskun
Sallıyor başını, gidiyor yavaşça.

Neden sallar kuyruğunu, inler bu tüylü ahpap?
Kara kedinin gözleri neden parlar?
Sütananın ninnileri ne böyle; niçin
Saçları uçuşarak, höykürür bu kadınlar?

Uyu yavrum’lar bitti çoktan,
Mıymıylarınla, sütana, sen evde kal!
Ben bugün düğünümü kutluyorum,
Bak, göründü kibar, zarif konuklar.

Hele hele, baylar bu ne şıklık!
Ellerinizde kelleniz, şapka yerine!
İp kaçkını sarsak titrek kuklalar,
Rüzgâr da yok, bu ne gecikme böyle?

Şu gelen süpürge sapına binmiş nine.
Ah, kutla beni, oğlunum ya senin!
Beyaz yüzde titriyor bir ağız,
Diyor ki: “ Dâim olsun, âmin!”

Çiroz gibi on iki muzıkacı da geldi;
Kör kemancı kadın, peşlerinde sekerek,
Soytarı, sırtında alacalı ceketi,
Mezarcıyı apartopar çekerek.

Kafile başında şaşıgöz bohçacı
Geldi on iki rahibe, zıplaya oynaya;
Peşlerinde on iki zampara papaz, ıslıkları
Âdi rezil bir şarkı, kilise tonunda.

Bay soytarı, mosmor oldun bağırmaktan,
Ne yapayım gocuğunu, Araf’ta?
Yanan odun değil, dilenci ve prens kemikleri
Isınmak her zaman, orda bedava.

Çiçekçi kızlar çarpık, kambur
Dolanırlar odayı, taklalar atarak.
Kesin artık bu kaburga takırtısını,
Hey, sizler, baykuş yüz, çekirge bacak!

Doluşmuş cehennem toptan buraya,
Bir patırtı, büyür de büyür;
Cehennemde vals müziği hattâ
Susun, susun! Nerdeyse sevgilim gelir.

Reziller, ya susun, ya basıp gidin!
Duymaz oldum kendi sözlerimi de.
Aşçı kadın, nerdesin? Koş, aç kapıyı,
Bir araba mı geldi, ne?

Hoş geldin güzelim, nasılsın sevgilim?
Hoş geldiniz bay rahip, yerleşin!
Ey beygir-ayak, at-kuyruk rahip,
Kulunuz, kölenizim ben sizin!

Gülüm, neden durgun solgunsun?
Bay rahip, nikâhı hemen kıyar;
Pek de fazla imiş gerçi ücreti,
Sana kavuşmak’çin ne önemi var!

Diz çök, sevgilim, yanıma diz çök! —
Çöküyor, eğiliyor-ah ey mutluluk!
Yaslanıyor kalbime, göğsüm dalga dalga,
Kucaklıyorum, körkütük.

Dalgalı sırma saçlar oynaşır çevremizde.
Çarpan kalbi sevgilimin, kalbime bitişik.
Kanat çırparak göklere doğru
Hazda, elemde birlik.

Bir sevinç denizinde yüzüyor yüreklerimiz,
Kutsal göğünde Tanrının, yukarda;
Birden başlarımızda cehennemin eli,
Bir felâket, bir belâ.

Gecenin karanlık oğludur bu,
Kutsayan rahip pozunda;
Kanlı bir kitaptan okuyor, basmakalıp
Duası küfürdür, rahmeti beddua.

Takırtı, gümbürtü, kükreyiş,
Çakıyor ansızın mavimtrak bir ışık,
Çatlıyor dalgalar, gürlüyor gökler —
“ Dâim olsun, âmin!” diyor ninecik.

8
Kalbimde yarı gece korkuları,
Sevdalı dönüyordum sevgilimin evinden.
Ağır durgun el salladı
Mezarlar, geçerken önlerinden.

Titreşti bir işaret gibi,
Çalgıcının mezarında ay ışığı.
Bir fısıltı: Hemen geliyorum, kardeş!
Ve mezardan bulanık bir hayal çıktı.

Yükseldi çukurdan çalgıcı,
Oturdu mezar taşına.
Tıngırdatıp gitarını
Başladı cırlak şarkısına:

“Çalgımın telleri hey, aklınızda mı
O eski dertli şarkı,
Bir zamanlar kalpler yaktı,
Şeytanlarda adı: cehennem azabı,
Meleklerde: cennet bahtiyarlığı,
İnsanlarda: aşk, aşk!”

Açıldı bütün mezarlar
Erirken son sözün yankısı;
Hayaletler çıktı apartopar,
Çalgıcının çevresini sardı.

Başladı cırlak koro:
“Aşk! Aşk! Senin gücün bizi
Bu yataklara düşürdü,
Kapadı gözlerimizi —
Ne bağırırsın gece vakti, hey!”

Karman çorman bir bağırış, inilti,
Öter, tıslar, gaklar gibi;
Sarmış çılgın sürü, çevresini
Tıngırdattı delice, çalgıcı tellerini:

“Bravo! Bravo! Hep böyle taşkın, deli!
Hoş geldiniz!
Çınladı, yankılandı afsunum,
İşittiniz hepiniz!
Buradayız yıllar yılı,
Miskin sessiz tabutlarda;
Şenlenelim, eğlenelim
İzin verin de bugün.
Bir bakın yalnız mıyız?
Ne aptallık, yaşarken
Kendimizi kör körüne
Çılgınlığına aşkların, bırakmışız’
Tam eğlenmek bugün bizim hakkımız,
Anlatsın açıkça herkes
Neden öldü, niçin geldi buraya,
Nasıl düştü tongaya,
Yakalandı, parçalandı nasıl
Çılgın aşk avlarında.

Hopladı topluluktan tüy gibi ince biri,
Başladı anlatmaya, bir kemik bir deri:

“Ben bir terzi kalfası,
Elimde iğne, makas;
Hamarat, çalışkan,
Elimde iğne, makas;
Geldi ustamın kızı,
Elinde iğne, makas;
İğneyi, makası
Yüreğime sapladı.”

Gülüştü hayaletler neşeli koroyla,
Sakin ciddî, bir ikinci çıktı ortaya:

“Rinaldo Rinaldini,
Schinderhanno, Orlandini,
Hele hele Carlo Moor
Olmak istedim onlar gibi.

Abayı da yaktım izninizle.
Bu yiğitler örneği;
Döndürmüştü başımı
O güzeller güzeli.

İç çektim, dem çektim
Aşktan şaşkına dönünce
Sokuverdim elimi
Zengin komşumun cebine.

Özlem gözyaşlarını
Komşumun mendiliyle
Silecektim dedim ya,
Yutmadı bekçi.

Süt kuzusu zaptiyeler raconunca
Aldılar beni ortaya;
Mapusane, aman ne büyük,
Ana kucağını açtı bana.

Sürüp sefasını aşk hayallerinin
Eğirdim orda yünümü,
Derken geldi Rinaldo’nun gölgesi
Aldı canımı götürdü.”

Gülüştü hayaletler neşeli koroyla,
Düzgünlü pudralı üçüncü çıktı ortaya:

“Sahneler şâhıydım ben,
İhtisasım âşık rolleri;
Kükrerdim bazan: Tanrılar!
İnlerdim bazan içli.

En çok Mortimer’i oynardım,
Maria her zaman güzeldi!
Halimden açıkça belliydi ya.
Hiç anlamak istemezdi beni.

Bir gün oyun sonunda perişan
Haykırdım: “Maria, kutsal kadın!”
Aldım hançeri hemen,
Kendime biraz derin sapladım.”

Gülüştü hayaletler neşeli koroyla,
Dördüncü, beyaz abalı, çıktı ortaya:

“Kürsüde kesiyordu profesör,
O keserken ben de kestiriyordum:
Fakat tabiî çok daha kekâ,
Sevimli kızının yanında olsaydım.

Pencereden az mı selâm vermişti,
Çiçekler çiçeği, ömrümün nuru!
Sonunda kopardı o sultan çiçeği
Zengin bir şapşal, bir hödük kara kuru.

Lânet olsun paralı rezillere, kadınlara
Deyip kattım şaraba şeytan otu;
Merhaba, ben Ölüm Birader, dedi ölüm,
İçtik kardeşliğe, perçinledik dostluğu!

Gülüştü hayaletler neşeli koroyla,
Boynunda ip, beşinci çıktı ortaya:

“Kızıyla elmasları… övünüyordu,
Atıp tutuyordu şarap masasında;
Boş ver mücevherleri Kont! dedim,
Benim gözüm yalnız senin kızında!

Paralı adamları kontun bir sürü,
Kız da, elmaslar da kilit altında;
Pöh, kilit kafes, adamlar umurumda mı?
Tırmandım parmaklıklara.

Tırmandım çekinmeden yârimin penceresine,
Öfkeli homurtular, küfürler aşağıda:
“Yavaş ol, delikanlı, neciyim ben,
Ben de elmas severim, bilirsin ya!”

Kont benimle matrak geçti, yakalattı,
Gülüşerek uşaklar sardı çevremi.
Hay Allah, yahu, hırsız değilim ben,
Aşırmak istedim sadece sevgilimi.

Etmeyin eylemeyin, kâr etmedi hiç biri.
Bir ip buldular şipşak;
Güneş doğdu geldi, darağacında beni
Görünce baka kaldı şaşarak.”

Gülüştü hayaletler neşeli koroyla,
Kellesi koltuğunda, altıncı çıktı ortaya:

“Sevda kahrından oldum avcı,
Dolaşırken kolumda tüfek,
Ağaçtan bir karga gakladı:
Kelle gider! Kelle gider! diyerek.

Ah, yârime götürsem,
Bir güvercin bulsam da!
Bakınırdım böyle düşünerek,
Avcı gözüyle çalılara.

Vermiş gaga gagaya kim bu sevişenler?
İki yavru kumru belki de!
Yavaşça sokuldum, tetik hazır;
Sevgilim değil mi, bak hele!

Güvercinim, nişanlım bir yabancı adamla
Sarmaş dolaş, aşnafişne —
Ey emektar silâh, hedefini şaşma!
Erkek yere devrildi, kanlar içinde.

Derken bir kafile, cellât dahil,
Kahraman da benim aralarında —
Geçtik ormanı. Kelle gider! Kelle gider!
Diye bağırıyordu ağaçta karga.”

Gülüştü hayaletler neşeli koroyla,
Bu sefer de çalgıcı çıktı ortaya:

“ Bir küçük şarkı okudum,
Güzeldi, erdi sonuna;
Döner yerli yerine şarkılar,
Göğüslerde kalpler parçalanınca.”

Koptu çılgın kahkahalar iki kat,
Solgun yüzlerde dalgalanma;
Kilise kulesinde “ Bir”i vurdu saat,
Koşuştular bağrışarak, mezarlara.

9
Uyurken tatlı, rahat
Unutmuş tasayı, kederi;
Bir hayal belirdi rüyamda:
Güzeller güzeli.

Mermer gibi solgun,
Çekici, esrarlı;
Gözlerinde inciler,
Saçları tuhaf dalgalı.

Kımıldadı usulca
Mermer solgunu güzel,
Yaslandı bağrıma
Mermer solgunu güzel.

Çılgınca öptü, kucakladı,
Kar beyaz göğsü;
Sevgiyle, candan sardı,
Mutluydum, hem de çok üzüntülü.

Acıdan, hazdan titriyor nasıl,
Çarpıyordu kalbim, ateşler içinde!
Onun göğsü buz gibi,
Ne çarpıntı, ne titreme.

“Soğuktur buz gibi,
Çarpmaz, ürpermez kalbim,
Fakat aşkın kuvvetini,
Hazlarım bilirim.

Dolaşmaz yüreğimde kan, açmaz
Pembeler dudağımda, yanağımda;
Fakat dostunum senin,
İrkilme, korkma!”

Daha da çılgın kucakladı beni,
Âdeta acıtıyordu;
Derken bir horoz öttü – kollarımdan
Kaydı gitti güzel, mermer solgunu.

10
Çektim aldım, sözün büyüsüyle
Solgun, sarı ölüleri;
Gitmezler artık eski geceye,
Dönmezler geri.

Unuttum korkudan, dehşetten,
Üstadın afsunu etkiliydi;
Şimdi sisler içindeki eve,
Kendi hayaletlerim çeker beni.

Bırakın, karanlık cinler!
Düşmeyin üstüme, ardıma!
Daha bazı mutluluklar olabilir,
Bu güllerin parıltısında.

Güzeller güzeli o çiçeğe
Benim bütün çabam;
Onu sevmedikten sonra
Neye yarar yaşamam?

Yalnız bir kere, sarmak isterim,
Bastırmak yanan bağrıma!
Dudakları, yanakları; en mutlu acıyı
Öpmek onlardan, bir defa!

Ağzından bir kerecik
Tatlı bir söz duymak isterim —
Sonra, o karanlık yere gelmeye,
Ey ruhlar, peşinizdeyim.

Salladılar başlarını korkunç,
Duydu ruhlar söyleneni.
Sevgilim, işte geldim yanma,
Seviyor musun beni?

Heinrich Heine

Çeviren: Behçet Necatigilruyada-mezar-gormek
Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Behçet Necatigil, Çeviri Şiirler, Henri Michaux, Şiir

1
Kalkınca sabahları sorarım:
Sevdiceğim bugün gelir mi?
Yıkılır akşamları, ağlarım:
Bugün de gelmedi.

Uykusuz, uyanık yatakta
Kaygı, keder geceleri;
Dolaşırım orda burda gün boyu
Düşlerde, yarı uykuda gibi.

2
Telâşlar içindeyim, huzursuz!
Onu göreceğim birkaç saat sonra.
Sadık kalbim, atışların zorlaştı,
O ki en güzeli, güzeller arasında!

Fakat bu saatler ne de uyuşuk!
Yürümezler bir türlü, miskin,
Esner, ayak sürürler,
Hey tembeller, biraz acele edin!

Deli dolu bir heyecan âdeta!
Fakat bilmez bu saatler sevmek nedir.
Zalimce anlaşma, onlar âşık telâşıyla
Haince eğlenir.

2
Ağaçlar arasında dolaşıyordum,
Üzgün, bir başıma.
Çıka geldi eski hayal,
Sokuldu bağrıma.

Kim öğretti size bu şarkıyı
Esen gökte uçan kuşlar?
Susun! Kalbim duyarsa
Gene kıvranmaya başlar.

“O söylerdi bunu hep,
Bir genç kız gelmişti;
Biz ondan aldık
Bu güzel, altın sözleri.”

Anlatmayın bana, anlatmayın,
Sizi kurnaz kuşlar, sizi!
Kimseye emniyet edemem acımı,
Çalmak istiyorsunuz, öyle mi?

4
Koy kalbime, sevgilim, minik elini —
O küçük odada duyuyor musun sesleri?
Bir hain dülger, niyeti fena,
Tabut yapıyor bana.

Gece gündüz takırtı, çekiç sesleri,
Nice zamandır beni uykumdan etti.
Ah, elini çabuk tut, dülger usta,
Kavuştur uykulara beni!

5
Acılarımın güzel beşiği,
Dinlendiğim güzel mezar,
Güzel şehir, ayrılmak zorundayız —
Sesleniyorum: Hoşça kal!

Sevgilimin gezindiği
Kutsal eşik, esenlikler!
Hoşça kal, onu ilk kez gördüğüm
Kutsal yer!

Ah, seni hiç görmeseydim
Kalbimin güzel melikesi,
Düşmezdim bu hale,
Bugünkü gibi.

Ne kalbini çelmek istedim
Sevgi dilendim ne de;
Ancak sessizce yaşamak
Nefes aldığın yerlerde.

Sense sürüyorsun beni buradan,
Bağrımda çılgınlık rüzgârları;
Acı sözler söylüyor ağzın,
Gönlüm hasta, yaralı.

Gidiyorum kırık kolum kanadım,
Elimde bir değnek, aksak-topal;
Yorgun başımı uzaklarda serin
Bir mezara koyana kadar.

6
Dur, bekle, hırçın denizci,
Geliyorum peşinden limana;
Vedalaştığım iki genç kadın
Biri o, biri Europa.

Kan çeşmesi, ak gözlerimden,
Fışkır gövdemden, kan pınarı!
Ki sıcak kanla
Yazayım acılarımı.

Ah, sevgilim, neden bugün
Ürpertiyor kanımı görmek seni?
Yıllardır benzim uçuk, kalbim kanar
Beni hiç karşında görmedin mi?

Bilir misin o eski masalı:
Hani cennetteki yılan,
Uzatarak o elmayı
Atamızı etmişti perişan.

Bütün felâketler elmadan geldi!
Elmayla getirdi ölümü Havva;
Eris, Troya’yı ateşe verdi,
Şendeyse yangın, ölüm bir arada.

7
Dağ, şato görüntüleri
Düşmüş Ren aynasına;
Küçük gemim ilerliyor neşeli,
Çepeçevre gün ışınlarında.

Sessizce bakıyorum oyununa
Altın dalgaların: bir bükülüş:
Duygular uyanıyor usulca
Ta içimde yer etmiş.

Candan selâmlar, vaitlerle beni
Çekiyor aşağı, ırmağın parlaklığı;
Bilirim, dıştan güler, içinde
Gece, ölüm saklı.

Yüzün ferah, bağrın fesat,
Sevgilim gibisin ey nehir?
O da böyle candan, uysal,
Masum, tatlı gülmesini bilir.

8
Önce ümidim yoktu.
Dayanamam sandım;
Sormayın nasıl oldu,
Ama işte dayandım.

9
Güller, servi dalları, sırma tellerle
Bir tabut gibi,
Süsleyerek bu kitabı sevimli, hoş,
Koysam içine şiirlerimi.

Aşkı da koyabilsem! Yeşerir
Aşkın mezarında huzur çiçeği,
Büyür, açar, koparılır —
Benim için açması, ben ölünce!

İşte şiirler, Etna’nm lavları
Gibi taşkın, bağrımdan
Kıvılcımlar saçarak fışkırdı
Etrafa bir zaman.

Şimdi hepsi sessiz, ölü âdeta,
Donmuş, katı, buğulu.
Fakat canlanırlar eski ateşte,
Esse üstlerinden aşkın soluğu.

Dile gelir kalpteki duygular.
Aşk soluğu çiy olur üstlerinde;
Geçer bir gün eline bu kitap,
Sevgilim! Uzakta bir yerde.

Çözülür o zaman şiirlerdeki büyü,
Seyre başlar seni sararmış harfler;
Bakarlar yalvararak güzel gözlerine,
Fısıldarlar aşk soluğu ve keder.

Heinrich Heine
Çeviren: Behçet Necatigilheinrich-heine-siirleri
Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Behçet Necatigil, Çeviri Şiirler, Heinrich Heine, Şiir

Annem B. Heine’ye
(doğuşu: V. Geldern)

1
Alıştım başımı dik tutmaya,
Aklımın doğrusuna giderim, dönmem;
Yüzüme kim baksa, kıral da olsa,
Gözlerimi yere eğmem.

Fakat anneciğim söyliyeyim açıkça:
Ne kadar zorluysa da gururum,
Senin tatlı, candan yakınlığında
Küçülür, yok olurum.

Beni böyle sindiren şendeki o ruh mu;
O yüce ruhun mu deler geçer her şeyi,
Bir çakar, uçar gider gökteki nurlara doğ

Üzülmem onları düşünmemden mi?
Beni o kadar seven o güzel kalbi,
Kalbini kırdım, hatâlarım oldu.

2
Deli, çılgın bıraktım seni günün birinde,
Dünyanın öbür ucuna gidecektim,
Sevgiyi bulur muyum, denemek istedim,
Kucaklayacaktım, muhabbetle.

Aradım sevgiyi bütün sokaklarda,
Açtım elimi kapı kapı,
Dilendim birazcık sevgiden sadaka,
Soğuk nefret oldu, gülüp uzattıkları.

Şaşkın, dolaştım sevgi diye diye,
Fakat bulamadım hiçbir yerde,
Döndüm geldim üzgün, hasta.

Karşıladın beni, eve gelince
Ve ah! yüzdüğünü gördüğüm gözlerinde
O tatlı sevgiydi, aradım aylarca.

Heinrich Heine
Çeviren: Behçet Necatigilanne-siirleri

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Behçet Necatigil, Çeviri Şiirler, Heinrich Heine, Şiir

Sevgilimi gördüm düşümde,
Yılgın, çileli bir kadın;
Solmuş çökmüş, eskiden
Benzeriydi baharın.

Bir çocuk kucağında,
Birini elinden tutmuştu;
Üstünde başında, bakışlarında
Belliydi kederi, yoksulluğu.

Kaykıla doğrula çarşıdan geçiyordu,
Birden beni gördü, baktı yüzüme;
Ona şunları söyledim,
İçim acıyla doldu:

“Gel, evime gidelim,
Bak, solgunsun, hasta…
Çalışır ederim,
Yer, içersin yanımda.

Çocuklara da bakarım,
Ne aç korum, ne açık;
Ama önce seni düşünmeliyim,
Zavallı, talihsiz çocuk!

Seni sevmiş olduğumu
Söylemem hiç sana,
Ancak öldüğün vakit
Ağlarım mezarında.

Heinrich Heineruyada-sevgilimi-gordum
Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Ahmet Telli, Şiir, Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler

O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler, o çekip gittiler.
 
Yaşar Kemal

Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
Ama atıldı yine de serüvenlere
Vakti olmadı acıların hesabını tutmaya
Durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı.

Yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı
– ki onlar daima birer yalnızdılar

Nerde doğmuştu ve ne zaman kopup
Gitmişti o kentten anımsamıyor artık
Hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hala
Sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği
Gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine
Korkular geçiren o kız nerededir şimdi
Sensiz olursam yaşayamam diyen
O liseli kız hangi kentte kaldı
Ve o sarışın
O afeti devran bekler mi hala
Atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını

Üşüten bir acıydı belki her ayrılık
Her yolculuk yangınların başladığı yereydi
Ama vakti olmadı hesabını tutmaya
Aşkların, ayrılıkların ve acıların

İstese de kalamazdı vakti gelince
Geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda
Yürek burkulması ve hüzün ve keder
Aralıksız doldururdu acıların bohçasını
Dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği
İçinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi
Ay bile soğuktur o zaman
Bir buz parçasıdır
Çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara
Ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler

Biraz da serüvendi yaşamak
Belki yatkındı büyük yolculuklara
Ki serüvenler daima büyük aşklar
Ve büyük yolculuklarla başlar

Anıları aşkları ve bir kenti
Bırakıp gidebilirdi apansız
Apansız başlardı yolculuklar
Hangi saatinde olursa günün
Ve hep kar yağardı nedense
Durmadan kar yağardı yol boyunca
Ve nasılsa yok olup giderdi hüzün
Kent görünmez olunca arkada
Ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarından
Ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun

Ne zaman yollara düşse biterdi acılar
Gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından
Kavaklarsa oynak bir çingene kızı
Her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları

Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta
Güneşin batışını seyretmek ölümdür biraz
Ölümdür biraz hep aynı yatakta
Aynı kadınla sevişerek sabaha varmak
Kitapları hep aynı raflara sıralamak
Aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz
Soluk soluğa yaşamalı insan
Her sabah yeni bir şeyler görebilmeli
Ve cehenneme dönse de bir ömür
Mutlaka bir şeyler değişmeli her/gün

Ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı
Okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre
Ölüme ve aşka durmadan kement atan
Serüvenlerle geçsin yaşamak

Buz tutmuş bir dünya ortasında
Yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
Önünde dağlar, uçurumlar
Sarsılan gök, yarılan toprak
Çelik uğultularla burgaçlanırken
Yaşamak işte öylesine kucaklardı onu
Ve her nasılsa keklik sekişli
Bir aşkın sevinci dolardı yüreğine
Çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa
Ne kalmışsa bir önceki serüvenden

Soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları
Bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde
Pervasız bir acemi, bir çılgın
Soyu tükenen bir bilgeydi belki de…

O yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe
Avucundan dökülen kum taneleriydi her şey
Ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı
Ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında
Ölüm fermanları çıkartılan biriydi belki
Sevince deli gibi severdi
Pervasız severdi sevince
Dövüşmek ancak ona yakışırdı
Ona yakışırdı aşklar ve yolculuklar
Yoktu bağlandığı herhangi bir şey
Bulutlar gibi çekilip giderdi seslerin arasından

Ne bilir ömrün değerini bir çılgın
Yalnızca kendini yaşamayı nereden bilebilir
Ve başarısız eylemler çağında o
Kaçabilir mi binlerce kez ölmekten

Yerleşik yargıları olmadı hiç
Kurmadı güzel gelecek düşleri
Nerede bir yangın, nerede tehlike
O mutlaka oradaydı birdenbire
Dinsizdi, özgür sayılırdı belki
Ama bağlanmazdı özgürlüğe de
Hiçbir yerde yeterinden çok kalmadı
Beklemedi anılar sarnıcının dolmasını
Şikayetsiz yaşadı yaşadığı her günü
Yoktu yüreğinde pişmanlıkların izi

Ayrıntıların izi kalmamış artık
Üst üste yaşanmakta ayrılıklar
Ve bir bulut gibi sıyrılıp gidilmiştir
Dağların, denizlerin üzerinden

Geride kalan ne varsa soluktur şimdi
Titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir
O eski konaklar gibidir anılar
Gül bahçeleri, sessiz koru ve orman
Belki sağanak boşanır apansız
Yüzyıllık bir yağmur başlar
Ve sinsi bir hastalığa dönmeden alışkanlıklar
Yok olup gider her şey, belki kül olur

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=GYcUhiv2tY4?feature=player_embedded&wmode=opaque]

Hırçın bir okyanustur yürek
Dar gelir ufuk ve mutluluklar çevreni
Anılarsa birer çıban izidir
Yaşanmaz onların ölgün gölgesinde

Durgun bir su gibi aktı mı yaşamak
Ve zaman uysal bir kısrak gibi dinginleşti mi
Anısız kalınmıyor artık ne yapılsa
Kuşatıyor yolları, aşkı ve ömrü
Bekleyişleri kemiren çakal sesleri
Oysa bütün köprüler yakılmalı ayrılık vakti
Ve herhangi bir şeyle eşit olmaksızın
Yollara düşülmeli habersiz ve sessiz
Çürük bir diş gibi kanırtıp kentleri
Dünyanın ağzını kanlar içinde bırakmalı

Bir ömrün olgunlaştıramayacağı
acemilikler toplamı ve bir çılgın
boyun eğmedi kendine bile
seçme zorunda kalmadı yaşamayı

nasıl bağlanmadıysa yere ve zamana
bağlanmadı kendine de ömür boyu
dağlara tırmanan atlar gibi
soluk soluğa yaşamak istedi dünyayı
bir şahin gibi bulutlara kurdu
dumanlı sevdaların yörük çadırını
sıradan bir gezgin değildi hiç
dövüşür gibi yaşadı yolculukları
belki korkusuz sayılmazdı büsbütün
korkardı korkulara düşmekten zaman zaman

ve bütün gemileri yakıp
yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri
umutlardansa nefret etti daima

hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
ama atıldı yine de serüvenlere

pervasız bir acemi
soyu tükenen bir bilgeydi belki de

Ama bir şey vardı yine de
Başarısız ihtilallerden kendine kalan

Ahmet Telli
isa-erdogan-umudumu-isigimi-kaybettim

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Metin Altıok, Şiir, Türk Şiiri

Öyle yıpranmış ki
Bir forması eksik içinden,
Sahafa düşmüş bir kitap
Gibi sararmış üzüntüsünden.

Bir ay doğuyor usul usul
Karanlığın göğsüne,
Dünden bugüne kendini
Biraz daha eksilterek getiren

Küsmüş göğüne besbelli
Geleceği göremediğinden
Taşıyor oysa hüzünlü bitişinde
Doğuşunu yeniden

Metin Altıoksahafa-dusmus-kitap.JPG

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Ahmet Cemal, Şiir, Türk Şiiri

Kalkıyorum.
Yolcu yolunda gerek.

Bana şöyle
eski yüzlü,
epey hırpalanmış,
yamalı da olsa,
bir sevgi bulsanız.

Bütün istediğim
Bu soğukları çıkartmak.

Ahmet Cemal

gider-ayak

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Çeviri Şiirler, Nizar Kabbani, Şiir

arapça gazeteleri alıp elime
oturup okumaya koyuldum
cenevre gölünün kıyısında
birden…
yüzlerce kuş kaçıştı, panik içinde
korkmuş gibiydiler yavrularının kültürü için
gazetemin başlıklarından..
ülkemin haberlerinden…

Nizar Kabbani
Çeviren: Musa Ağgünisvicre-golu.jpg

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page