Selim Gündüzalp, Şiir, Türk Şiiri

İstediğim gibi gitmiyor bazan işler..
Dokunuyor ruhuma her ne var ise..
İncitiyor kalbimi..
Zindanda boğazı sıkılan bir adamım sanki..
Ellerim titriyor..
Dizlerim de öyle..
Artık merdivenleri sayıyorum,
Yolları, yokuşları hesaplıyorum..
Gözüm kesmiyor..
Birkaç dakikada hem de çifter çifter..
Bilmem o kaç basamaklı merdivenleri,
tek nefeste çıkmak geçti artık..
En az basamak,
En az merdiven neredeyse oradayım..
O yolu tercih ediyorum..
Ruh yorgun,
Kalb yorgun,
Beden yorgun,
Yorgunlar şehrinin,
Ben de yorgun bir yolcusuyum..
Ama bir şey var..
Herşeyi güzelleştiren bir şey..
Zorluklar çoğaldıkça,
Aczim ve fakrım arttıkça,
Daha yakın hissediyorum kendimi Sana..
Daha da yakınlaşıyorum..
Hiçbir yaşta,
Hiçbir çağda böyle olmamıştı..
Kendimi Sana bu kadar yakın hissetmemiştim..
Bir yanda hayatın biteceği, hesabın başlayacağı endişesi..
Titretiyor kalbimi, bir ağaçtaki son yaprak gibi..
Diğer yanda o sonsuz merhametini,
Ve şefkatini gördükçe, düşündükçe..
Ümitleniyorum yeniden yeniye..
Bütün ağırlıklar kalkıyor üzerimden..
Adını anınca hafifliyor birden..
Bu sabah da, bu gün de..
Öyle oldu..
Adını andım, rahatladım
Allahım..
Bütün yaralarım adını anınca iyileşiyor..

Bazen sol yanım, bazan sağ yanım uyuşuyor..
Yolculuk buraya kadar diyor bir ses..
Yeni bir durağa geçmek üzereyim..
Anlıyorum..
Anladığımı anlayan var mı bilmiyorum?
Hergün bir başka eşyamı kaybediyorum..
Üzülüyorum kaybettiğim şeyler için..
Ömür ki, en kıymetli biricik sermayem..
Günlerin bir bir geçip gidişine..
Bitip tükenişine..
Neden acaba neden,
kaybettiğin bir eşya kadar da üzülmüyorum?
Bilmem ki neden bunu anlayamıyorum?
Anlayan varsa anlatsın dinleyeceğim..
Ümit bir dal..
Tuttuğum dalı bırakmak kolay değil..
Kolay değil Allahım!
Adının anılmadığı bir yerde,
bir mekânda yaşamak kolay değil..
Nasıl yaşıyor bunca insan Senden uzakta?
Adını anmadan nasıl yaşıyor, onu da anlamış değilim..
Neye üzüleceğimize de şaşırmışız..
Gündelik işler, telaşeler peşindeyiz..
Değer mi, değmez mi?
Kaybettiğimiz gün kazandığımıza..
Değer mi, değmez mi?
Onu da bilemeyecek kadar uzaktayız..
Adını andım,
Rahatladım Allahım..

Bir çocuk gülümsüyor
Yüzü yüzüme odaklanmış..
Yeniden bakmaya,
Yeniden yaşamaya çağırıyor sanki..
Yanlış yerde duruyorsun..
yanlış yerden bakıyorsun sen hayata diyor..
Sular durmaz ellerinde akar gider..
Hayat da öyle..
Şu dünya neydi?
Onu bilmelisin önce ey nefsim..
Burası hizmet yeriydi..
Sen de bir hizmet eriydin..
Burada eriyip, dağılmaya ve çürümeye gelmedin sen..
Seni bekleyen ne bu hayatta?
Önce onu bil sen..
Önce onu iste, onu tut,
onu yakala sen..
Burası çalışma yeriydi..
Bir tarlaydı, bir bahçeydi..
Sen söyle hadi,
öyle değil miydi?
Ücret burada değil ötelerdeydi..
Hem ne yaptın ki?
Ücreti almayı hak edecek kadar..
Bir bak hayatına..
Dolap beygiri gibi dolanıp duruyorsun..
Hep aynı yerdesin..
Başladığın yerdesin..
Gölgen bile senden ilerde,
Sen, onun bile gerisindesin..
Gölgene bakıp özenebilirsin..
Koşuya yanlış yerden başlarsan elbette hedefine varamazsın..
Gölgeyi avlamaya çalışırsan çuvallarsın..
Boşluktasın, zindandasın..
Kendi ellerinle boğazını sıkan sensin..
Ümit ışığını yakmayan,
sonra da karanlıklardan şikâyet eden yine sensin..
Suçlu sensin..
Hayata, hayatı verene göre bakmamışsın..
Havayı tutmaya, suları avlamaya,
Güneşi zapt etmeye çalışırsan olacağı bu..
Yanlış yerden bakarsan hayata..
Göremezsin hiçbirşeyi..
Bir de aksini dene öyle bak..
Hayatın nasıl da anlam kazandığını göreceksin..
Nedir hayatın ve ölümün gerçek anlamı nedir?
Sor bir gün.
Sor da öğren..
Sade sen değil, herkes bu yolun acemisi..
Kaybolmak istemiyorsan, kılavuzsuz çıkma yola..
“Son Peygamber kılavuz..”
Hem bir yanlışı sonuna kadar sürdürmek niye..
Dibe vurmaya gerek var mı?
Hatadan ve yanlıştan dönmek de bir erdemdir biliyorsun..

Biri derdini dinlesin,
Seni bilsin, seni sevsin istiyorsun..
Hem de hiç kimsenin sevmediği kadar..
Sevin işte Rabbin var..
Biri sana ilgi ve şefkat göstersin istiyorsun..
Sevin işte Rabbin var..
Senin Rabbin sana herkesten yakın..
Merhametli ve sonsuz şefkatli bir Rabbin var..
O seni hiç terk etmedi ki..
Senin haberin yok,
kendin gibi fanilerden meded arıyorsun..
Yardım umuyorsun..
Kel ilâcı bulsa kendi başına sürecek..
Onların kendilerine hayrı yok
Sana ne hayrı,
ne faydası olacak ki?
Onlar fani, sen fani..
Ne olacak yani..
İki faniden bir baki
Olmaz ki yani..
Allah’tır baki..
O’dur Hüvelbaki..
Ya baki, entel baki..
Sadece O’dur baki..
Adını andım.
Rahatladım
Allahım..

Bir şey daha..
Bu dünya bir boy aynası..
Sen nasılsan, görüntünde öyle aksediyor bu aynaya..
Sen kendini değiştirirsen,
Aynadaki görüntünde değişir..
İş sen de..
Maharet sen de..
Ha gayret..
Bir hamle daha,
Güzel bir niyetle başla,
İnan ve güven Allah’a..
Ne kaldı şunun şurasında
Madem yolcusun..
Madem çok yakınsın o durağa..
Haydi bismillah bir daha..
Yeniden başlamak için hayata..
Haydi bismillah bir daha..
Esselâtü vesselâm aleyke Ya Rasulallah (asm)…

Selim Gündüzalpona-bakinca-bir-an-annemi-gordum-baba-senin-adina-uzuldum

Selim Gündüzalp, Şiir Gibi

Bana hayatı veren Rabbime hamd ile,
Bu hayatı nerede ve nasıl kullanmam gerektiğini öğreten Hz. Peygamberime salât ve selâm ile,
Ve Onun verdiği dersi her daim yenileyen Üstadım Bediüzzaman’a rahmet duası ile…

Hayatla ölüm arası kaç adım?

Bir kuştur hayat…
Uçar gider…
Tutabilene aşk olsun…
Altın kadehte bir sırdır hayat…
İçip de kanabilene aşk olsun…
Yürüyorsun yollarda.
Yürüyorsun…
Yollar ki, engelsiz değil.
Takılmadan geçebilene aşk olsun…

***

Bahar bahçelerinden geçiyorum. Yeşil çimenlerin üzerine ihtiyar yapraklar o kadar güzel serpilmiş ki, güneşleniyorlar sanki. Bir ağaçtan toprağa gönderilen hediye ancak bu kadar güzel olabilir. Bir dalın çimenlere armağanı ancak bu kadar güzel olabilir. Az sonra aynı yerden geçtiğimde yerinde yeller esiyordu yorgun yaprakların. Rüzgar süpürüvermiş bir yana. Her şey ama her şey bir şeyler anlatıyor bana. Anlıyorum yolcu olduğumu, anlıyorum yollarda olduğumu. Yolculuk ki, başlamışsa bir gün bitecek. Ama yolun neresinde? Bilmiyorum. Hiç kimse de bilemiyor.

***

Uzayıp gidiyor yollar önümde.

Bu yollarda yalnız değilim… Gölgemle beraber yürüyorum. Tek dileğim: Yolun ve yolculuğun hakkını vermek…

“Ben kimim? Kim bu insanlar? Nereye gidiyorlar?” Soruyorum.

Kimdir yürüyen bu yollarda? Kimdir bu garip yolcu? Kimdir sağımda solumda benimle beraber yürüyen?

Kimler yok ki?

Rüzgar, bulut, yaprak, ağaç, ses, nefes… Her şey yolcu…

Sesleri duyan biri var. Bizi bu yollarda yürüten ve buralara gönderen biri var. Resmin tamamına bakabilen, anlar bunu. Dağ taş ova deniz… Birlikteyiz ve akıp gitmekteyiz.

Şükür ki yalnız değiliz.

***

O kadar uzaklardayım ki bazen kendimden, şaşıyorum. Kendime vardığımda ise gurbetten dönen bir adam gibiyim. Eşyalarına nasıl hayretle bakar… Sokaklara, evlere… Daha önce tanıdığı o yüzlere… Döner döner, yeniden bakar. Halbuki çok değil, olsa olsa birkaç ay ya da birkaç hafta önce ayrılmıştır buralardan. O kadarcık bir zaman dilimi bile bakışlarını yabancı kılmaya yeter alıştığı yerlere.

Alışmak bir dakika. Alışamamak, bir ömür boyu. Alışamadık gitti… Kavuşamadık gitti ne sevdiğimize, ne istediğimize… Her şeyi elde etsek bile şu dünyada, elde edemediğiniz bir şey var. Üzerimizdeki faniliği silemiyoruz. Belli ki bu duygu bize onun için verilmiş. Yani insan ebedi olanı aramak için buralarda. Belli ki bu yollarda onun için varız, onun için yürüyoruz. Bu yollarda bazen sağa sola yalpalayıp geçiyoruz.

Biz neysek, gölgemiz de o. “Acele et” diyor içimden bir ses. “Vakit tamam” diyor. Çok sürmeyecek… Yolların sonu kabre çıkıyor, yani ebediyete… Acele edelim. Gidiyoruz. Aldanmakta fayda yok. Vakit tamam. Gidiyoruz.

O kadar çok derdimiz var ki… Artık her birine alıştık. Maddî dertlerle uğraşmaktan, manevî dertlere bakan kalmadı.

Nasıl yürüyor insanlar? Nasıl konuşuyor? Nasıl söylüyor? Nasıl dinliyor karşısındakinin söylediklerini? Nasıl bakıyor eşyalara, gökyüzüne, bulutlara ve de yıldızlara? Meraka değmez şeyler mi?

Bizi bir dinleyen var. Bizi bir bilen var. Bizi bu dünyaya bir gönderen var.

Ya susacağız, şükürle ve sabırla karşılayacağız her şeyi, ya sessizliğin dilini tefekkürle çözeceğiz, ya da ağzımızı bir kere açtık mı salacağız kuşları dışarıya, kafeste hiçbir şey kalmayacak hikmet adına, ne varsa birer birer uçup gidecek. Susmak bir dakika, konuşmak ömür boyu… Susmak kafesin kapanması… Tefekkür kuşları içeride çırpınıyor, en güzel nağmelerini sabahleyin söylüyor. Güneşi görünce neşeleniyor hepsi.

Hayra açılan her ağız, hikmetle söylenen her cümle güzel de, ya fuzulî konuşmalar hayatımızın içini boşaltıyorsa, susmak bazen konuşmaktan daha güzel oluyorsa, bunu da hesaba katmalıyız. Susmanın konuşmaktan daha güzel olduğu anlar var ya, işte bazen o anlardan biri kapımızı çalıyor.

Yürüyoruz yollarda, bu yolun kıvrımlarında. İnce ince gidiyoruz. Öylesine geçmek var, öylesine gitmek var, her adımın hakkını vererek yürümek de var bu yollarda. O zaman gölge memnun, gölgenin sahibi de memnun. Herhalde bu halden içi de mesrur, kalbi de memnundur insanın. Belki de yaratanın kulundan razı olduğu bir haldir bu. Kör bir bakışla bir yere saplanıp gitmek değil, biraz mahzun, biraz da dalgın ama hesaplı ve kararlı adımlarla yürüyüp içinin sesini de dinleyerek geçip gitmek… Doğru olan belki de bu.

İçimiz boşalıyor, fuzuli konuştukça ve boşa aktıkça hayat. Sonra da üzülüyoruz. Konuşuyoruz kendimizle:

“Salmasaydın kuşlarını dışarıya… Boşa açmasaydın ağzını… Konuşmasaydın lüzumsuz… Ağzından dökülmeseydi o kelimeler. İzin vermeseydin… Ne de güzel olacaktı… Ya da anlamlı cümleler, sıralasaydın. O da mı yok? Mesela ‘Subhanallah’ deseydin, ‘Elhamdülillah’, ‘Allahuekber’ deseydin. Bir defa mı? Hayır canım, belki de binler defa. Dilini bir alıştır bu mübarek kelimelere… Dilinin arkasına bir de kalbini koy, onu da bir alıştır bakalım… Kalp ile dili birlikte işlettir. Özü sözü bir olunca huzurlu oluyor insan.”
Gözlerinin önüne serilen manzarayı, diliyle ve kalbiyle tamamladığı zaman, hayata dair bir sırrı yakalamış oluyor insan. Yürüyüşüne bir anlam geliyor. Bakışına fer, gönlüne zafer düşüyor. Yaradandan bir ilham geliyor. Hayatı besteliyorsun o zaman o yollarda yürürken. Hayat seninle beraber yürüyor o zaman. Farkında mısın ey insan?

Yollar öylesine yürüyelim ve geçelim diye değil. Nereye çıkıyor bu yollar? Bir düşün bakalım. Çocukluğun yolları gençliğe çıktı. Gençliğin yolları ihtiyarlığa… İhtiyarlığın yolları kabre, kabirden de ebedî gençliğe doğru uzanıp giden bir yol var. Gördüğün, yolun sonu değil. Daha bu yolun geçilecek çok durakları var. Şu andaki yürüyüş şeklin, önüne çıkacak yollardaki yürüyüş şeklini de belirleyecek.

Açarken bir düşün şu kafesin kapısını. Boşluğa dökülmesin kelimeler. Ya da hayra açılsın, hayrı bestelesin ağzından çıkan o kelimeler. Acele edelim, acele. Vakit tamam gibi. Geçiyoruz bu yollardan bir gölge gibi… Bazen gölgemiz bizden daha neşeli, daha heyecanlı. Ah, nasıl da vurmuş güneşin bir ışıkçığı yolumun üstündeki bir su parçasına… Rüzgâr bir ninni söylüyor sanki. Sallanıyor suyun üstündeki küçük bir yaprak. Kış öncesi, yaz sonrası bir mevsim. Bir güzellikten diğerine geçip gidiyoruz. Birazdan sis dağılacak. Rahmet damlaları ellerimize değecek. Güneşin gözbebeğidir şebnemler. Belki de bizden geriye kalan pişmanlık damlalarıdır. Günün çağırdığı yere doğru, o vakte doğru yürüyoruz… İstesek de istemesek de…

Evet, yollar, evler ve diğer yollar ve yollarda akıp giden diğer hayatlar o kadar iç içe ki, hiçbiri birbirinden uzakta değil ama hiçbiri de birbirine o kadar yakın değil. İncecik bir perde var arada. O perdeyi koyan bir Yaratan var. Her bir hayatı gören ve gözeten bir Yaratan var.

Soralım son çıkışa gelmeden:

Yolla köprü arası kaç adım?

Hayatla ölüm arası kaç adım?

Çocuklukla gençlik arası kaç adım?

Gençlikle ihtiyarlık arası kaç adım?

Ve sonrası kaç adım?

Kaldı mı sayılacak, söyleyecek bir şey?

Belki de bu, attığımız son adım…

Selim Gündüzalp, Şiir Gibi

Rahmet yağıyor sicim gibi… Dökülüyor gökten sayısız hazineler üzerime…

Acaba bir şey mi var? Bir yerden bir haber mi?

Evet, çok sevdiğim Şener ve Şeref kardeşlerimizin babaları vefat etmiş.

Haberini alıyorum. Dilim, kalbim duâya duruyor.

Çok değil, daha geçen hafta odasına girip elini öpmek ve onun halinde kendi halimi görmek nasip olmuştu. İşte olup olacağımız böyle bir hal. Yerinden kalkamayan nuranî bir ihtiyar. Ama bakışlarıyla gözlerimi radar gibi tarayan mübarek bir adam… Belli ki ömrü güzel yaşamış, belli ki hayatı belli bir çizgide yürütmüş. Hürmet görüyor çocuklarından, torunlarından. Ne olacak halimiz diye onun hayat aynasında kendi hayatımı seyrettim.

Ayna tuttu özüme,

Özüm göründü yüzüme…

Mübarek ihtiyarın ellerinden öptüm. Göz göze geldiğimizde anlamaya çalıştım ne demek istediğini. Karşılıklı mektuplaştık, haberleştik gözlerle. “Anlıyorum seni” dedim. “Ruhun konuşuyor, hissediyorsun, söylemek istediklerimizi, söylediklerimizi de.”

Varsın, olsun. Böyle vefatlar da olsun, böyle göçüşler de olsun. Hem de şöyle hicretin ve Muharremin ilk günlerinde, varsın, böyle gidişler de olsun…

Ayrılıyoruz dostlarımızdan. Bir ümidimiz var. Sevgililer sevgilisinin, o büyük dostun yanına gönderişimizden dolayı bir tesellimiz var. Hepsi bu kadar.

Bir bakıma seviniyoruz kurtuldular dünya meşakkatinden diye. Bir yandan üzülüyoruz bir şeyler alıp götürüyorlar bizden diye. İnsan için, beraber yediği içtiği, elinde büyüdüğü, başının okşandığını gördüğü ve çocukluğunun ilk adımlarını attığı, “baba” diye çağırdığı, “anne” diye seslendiği birilerini uğurlamak kolay değil. Bunu yaşayanlara ve derinden hissedenlere gönülden katılıyorum. Rabbim onlara kolaylıklar ihsan eylesin, sabırlar ihsan eylesin. Maddî ve manevî bereketler ihsan eylesin.

Hz. Peygamber (asm) “Ölüm mü’minin hediyesidir.” (Beyhakî; Hâkim) buyuruyor. İşte, emanet olan hayatı güzelce yaşayıp sahibine ve malikine bir vefatla verivermek, bir nefesle verivermek, şahadetle bağlamak hayatı, imanla bağlamak ömrü, ömrün son sayfasını böyle kapamak ne güzel…

Rabbim razı olsun yaşadığı hayattan. Şahadetle kapamıştır inşallah hayatını. Temennimiz bu. Rabbim geride kalanlara yar ve yardımcı olsun, onlara da maddî, ve manevî bereketler ihsan eylesin.

***

Ölüm ne ki?

Kavuşmak olduktan sonra…

Hayat ne ki?

Sonunda ölüm olduktan sonra…

Ölüm ne ki?

Ebedî bir vuslata çıkan bir yol olduktan sonra…

***

Rabbim! Hayatı güzel verdin, güzel sundun her nimeti. Şüphesiz hayat güzelse ölüm de güzeldir. Sevgili Peygamberimizle (asm) bildik. Kâinatın medar-ı iftiharı olan Hz. Peygamber (asm) ile bildik.

Sevgililer sevgilisi bile vefat ettikten sonra, bizlere ne oluyor ki? Bizden ne kalacak ki geriye?

Gidişler, varışlar Allah’a olduktan sonra, feda olsun can bu yolda… Gidişler, yönelişler ve varışlar Rabbime olduktan sonra, cana ne oluyor ki? Can kimin ki? Canı isteyen kim ki? Alan kim ki? Mademki o istiyor… Emanetin sahibi alıyor… Veren neden nazlansın ki?

Rabbim rızadade olanlardan eylesin. Hayatını hayatının sahibine çekinmeden veren gönül erlerinden eylesin.

Amcamız ümit ediyorum ki onlardan biriydi. Ders arkadaşımdı, sohbet arkadaşımızdı. Oğullarıyla ailecek bu dâvâya sarılmış insanlardı.

Ya Rabbi, işte bu dâvâya omuz verenlerin, el atanların, maddî ve manevî katkıda bulunanların hayatını böyle güzelleştiriyorsun. Ölümü de onlar için ebedî bir yolculuk olarak gösteriyorsun gözlerimize. Gönlüm böyle gördü, gözüm böyle gördü. Kalbim böyle hissetti. Duygularıma tercümen olmaya çalıştım nâçizane satırlarımla… Rabbim mübarek eylesin seferimizi, mübarek eylesin hicri yılımızı.

Bizim de çok değil, belki bu yıl, belki bu ay, belki bu günler içindedir yolculuğumuz. Kim bilebilir ki?

Her ölüm bize kendi ölümümüzü hatırlatır.

Ayna tutar. Aynadır her ölüm…

Bize kendi ölümümüzü hatırlatan bir aynadır…

Ölümü de verene hamd olsun.

Hayatı verene hamd olsun.

İman nimetini veren Rabbimize hamd olsun.

Göçebeler gibi bir yayladan bir yaylaya bizi konduran Rabbimize hamd olsun.

Cennetten dünyaya hicret ettiren, dünyan ölümle ebedî hayata tekrar hicret ettiren Rabbimize hamd olsun.

Hicretiniz, yolculuğunuz, hayatınız, mematınız mübarek olsun. Son nefesiniz Kelime-i Şahadet olsun.

Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve resûlü…

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

Not: Hicri yeni yılınızı, Muharrem ayınızı tebrik ediyoruz.

Selim Gündüzalphayat-olum