Çeviri Şiirler, Mahmut Derviş, Mehmet Hakkı Suçin, Şiir

İşte adın /
dedi bir kadın
ve gözden kayboldu beyazlığının koridorunda.
İşte adın, iyice ezberle adını!
Bir harf üzerinde bile tartışmaya girme
Aldırma kabile sancaklarına
Dost ol adının yatay biçimiyle
Sına onu ölülerle ve dirilerle
Doğru telaffuz için alıştırma yap yabancılarla
ve yaz onu mağaranın bir kayası üzerine
Ey adım: Benimle birlikte büyüyeceksin
Sen beni taşıyacaksın, ben de seni
Zira yabancı kardeşidir yabancının
Baştan çıkaracağız dişiyi
neylere adanan bir ünlü harfle
Ey adım: Şimdi neredeyiz?
Söyle: Nedir şimdi yarın nedir?
Nedir zaman mekân nedir?
Eski nedir yeni nedir?

Bir gün ne istersek o olacağız

Ne yolculuk başladı ne de yol bitti
Ne arifler kavuştu gurbetlerine
ne de garipler hikmetlerine
Bildiğimiz tek çiçek dağ laleleri
O halde en yükseğine gidelim muralların:
Şiirimin toğrağı yeşil ve yüksek
Şiirimin toprağı Allah’ın kelamı
Ve ben uzağım uzak
Bu şafak vakti

Her rüzgârda takılıyor bir kadın şairine:
– Al bana hediye ettiğin tarafı
kırılan tarafı al
kadınlığımı geri ver bana
Benden geriye kalan yalnızca tefekkürdür
gölün kırışıklıklarını. Al benden yarınımı
dünü getir ve yalnız bırak bizi birlikte
Bir şey yok senden sonra gidecek
dönecek bir şey yok

– Şiiri de al istersen
Senden başka bir şeyim yok onda
“Ben”ini al. Sürgünü tamamlayacağım
ellerinin kumrulara bıraktığı mektuplarla.
Öyleyse hangisi “ben”im ikimizden?
Bir yıldız düşecek söz ile yazı arasına
Anı efkârını yayacak: Doğduk
kılıç ile zurna çağında
İncir ve kaktüs arasında. Ölüm daha yavaştı.
Daha açık. Bir mütareke vardı gelip geçenler arasında
nehrin ağzında. Şimdi ise,
elektronik düğme çalışıyor bir başına.
Kulak vermiyor hiçbir katil kurbanlarına
ve okumuyor şehit vasiyetini.

Hangi rüzgârdan geldin?
Sen bana yaranın adını söyle,
Ben de sana söyleyeyim
iki kez kaybolacağımız yolları!
Acı veriyor bana her bir nabız atışı
ve beni mitolojik bir zamana götürüyor.
Kanım acıtıyor beni
Tuz acıtıyor
ve şah damarım…

Mahmud Derviş

Mural / Kırmızı Yayınları
Çeviren: Mehmet Hakkı SuçinReinbert De Leeuw

Adonis, Asım Bezirci, Çeviri Şiirler, Mehmet Hakkı Suçin, Şiir

I

Böyle oldu –
Bıçaklar yağıyor gökten
Beden öne doğru koşuyor, ruh sürükleniyor ardından.

Böyle oldu –
Kafatasının içinde işleyen demircilerin çekiçleri /
Bir dilsizlik ve türlerin yok oluşu, –
Yazmak ideolojik bir asit
Kitaplar ise ıhlamurgiller.

II

Nerede saklayacağım henüz
ölmemiş bayramlarımı?
Nasıl özgürleştireyim dilin kafeslerinde
feryat eden kanatlarımı? Nasıl mesken
edineyim belleğimi? İşte belleğim, su üzerinde
yüzen enkazdan bir körfez.

Hayır, yurdum yok benim
Şiirin gölünde buharlaşan şu bulutlardan başka
Barınağım ol, korunağım ol ey Dâd, hey Dâd – dilim, evim
Nazarlık olarak asıyorum seni bu zamanın boynuna ve
patlatıyorum arzularımı senin adına
Altar olduğun için değil, anne veya baba olduğun için değil
Sende gülmeyi, sende ağlamayı düşlediğimden
İçimdekileri dökmenin
Sana yapışıp titremenin ve kanat çırpmanın hayali
Allah’ın parmaklarından henüz çıkmış bir rüzgârın dövdüğü
pencereler gibi, –

İşte böyle düşünüyorum senin içinde göğün ağzından inip
yerin kadınlık organına üfürülen bir nefese,
Böyle sarıyorum seni ve diyorum ki – yeniden
Yarın denen bedensin sen
Tarihin zarı atılıyor bu bedenin üstünde.

Adonis
Türkçesi: Mehmet Hakkı Suçinbellekteki_mucize

Çeviri Şiirler, Mahmut Derviş, Mehmet Hakkı Suçin, Şiir

Bu şiirin bitmesini istemiyorum
bu güz gününün bitmesini istemiyorum
sonsuzluğun doğruluğundan emin olmadan.
Sevmeye muktediriz
sevdiğimizi hayal etmeye muktediriz
ertelemeye intiharı -illaki edeceksek-
başka bir zamana…
Şimdi burada ölmeyeceğiz
böylesi düğünsü bir günde
öyleyse öğlenin kesinliğiyle dol
dol ve doldur beni
basiretin ışığıyla

Mahmud Derviş
Çeviri: Mehmet Hakkı Suçinbu_hikaye_bitmesin_istiyorum

Ahmed eş-Şehavi, Çeviri Şiirler, Mehmet Hakkı Suçin, Şiir

Hüzün fayda etmeyecek
Pişmanlık fayda etmeyecek
Kandaki şiir de

Yalnız başına gideceksin
Ateşte kaybolmuş yıldız gibi
Çıplaklığın seninle birlikte
Ve çürüyecek olan kefen
Naaş bile boş dönecek
Ölümün kokusundan

Bel bağlama çabucak kuruyan gözyaşına
Düşünme vedalaşmaya geleni
Ve gelmeyeni
Hepsi gıybet kadehiyle meşgul
O halde vasiyet bahşet gölgeye
Belki de sana ihanet etmeyecek
Dönerken görse beni
Güneşin birinde ona doğru.

Ahmed eş-Şehavi
Çeviri: Mehmet Hakkı Suçinahmet_es_sehavi

Mehmet Hakkı Suçin, Öykü, Zekeriya Tâmir

Azize güzel bir kız. Kara kediden korkar. Şeyh Said’in karşısına oturduğunda endişeliydi. Şeyhin yabani bakan siyah gözleri, giderek artan endişeli halinden kurtulmak isteyen Azize’yi kuşatıyordu. Bakır bir kaptan yükselen tütsü kokusu Azize’nin burnunu dolduruyor, yavaş yavaş etini uyuşturuyordu.
“Demek kocanın sana geri dönmesini istiyorsun?” dedi Şeyh Said.
Azize tereddütlü bir ses tonuyla,
“Evet, bana geri dönsün istiyorum.” dedi.
Şeyh gülümsedi. Azize üzgün bir ses tonuyla konuşmasını sürdürdü:
“Ailesi onu yeniden evlendirmek istiyor.”
“Kocan sana dönecek ve bir daha asla kimseyle evlenmeyecek.” dedi Şeyh, buhurdanlığa bir parça tütsü atarken.
Vakur ve sakin sesi Azize’nin içini o denli rahatlattı ki derin bir oh çekti. Şeyhin bu durum karşısındaki sevinci yüzüne vurdu.
“Fakat bu iş çok para ister,” dedi.
Azize’nin yüzü gerildi. Bileğindeki altın bileziğe bakarak,
“Ne kadar isterseniz öderim,”dedi.
Şeyh sırıtarak,
“Küçük bir meblağ karşılığında kocana kavuşacaksın,” dedi. Sonra “Onu seviyor musun?” diye sordu.
“Hayır, sevmiyorum!” diye mırıldandı kızgın bir ses tonuyla.
“Anlaşamıyor musunuz?”
“Ailesiyle kavga ettim.”
“Göğsünde bir daralma hissediyor musun?”
“Bazen göğsümün üzerinde ağır bir taş varmış gibi hissediyorum.”
“Uykunda huzursuz edici rüyalar görüyorsun değil mi?”
“Geceleri hep korku içinde uyanıyorum.”
Şeyh Said kafasını birkaç kez sallayarak,
“Kocanın ailesi sana büyü yapmış olmalı,” dedi.
Azize korkuyla irkilerek,
“Peki, ne yapmalıyım?!” diye fısıldadı.
“Onların büyülerini bozmak on liralık tütsü gerektiriyor.”
Azize bir an sessiz kaldıktan sonra elini göğsüne uzatarak oradan on lira çıkardı ve Şeyh Said’e verdi:
“Bütün sahip olduğum bu.”
Şeyh Said ayağa kalktı, dar ve dolambaçlı sokağa bakan iki pencerenin siyah perdelerini çektikten sonra yumuşak beyaz küllerin üzerinde korların bulunduğu bakır kabın önüne oturdu. Kaba tütsü atarak, “Cin kardeşlerim ışıktan nefret ederler. Onlar karanlığı sever, çünkü evleri yerin altında.”
Odanın dışındaki gün, beyaz tenli kadındı. Güneşin sarı ışıkları sokaklarda parıldıyor, insan gürültüsüne karışıyordu. Ancak Şeyh Said’in odası karanlık ve sessizdi.
“Cin kardeşlerim kibardır. Eğer onların sevgisini kazanırsan şansın yaver gider. Onlar güzel kadınları severler. Çarşafını çıkar.”
Azize kara çarşafını çıkardı. Dar bir elbise içindeki olgun bedeni, Şeyh Said’in gözlerinin önündeydi. Şeyh Said, belli belirsiz alçak bir ses tonuyla sarı yapraklı bir kitaptan okumaya başladı. Bir süre sonra “Gel… Buraya uzan,” dedi.
Azize buhurdanlığın yanına uzandı. Şeyh Said, Azize’nin alnına elini koyarken garip tondaki kelimeleri okumayı sürdürdü. Birden Azize’ye “Gözlerini kapa,” dedi. “Cin kardeşlerim gelecek.”
Azize gözlerini kapadı. “Her şeyi unut,” diyen Şeyhin haşin ve emredici sözü yükseldi.
Şeyh’in eli, Azize’nin yumuşak yüzüne dokunuyordu. Babasını hatırladı Azize. Şeyh’in eli sert, kokusu tuhaftı. Büyük bir el. Çok kırışık olmalı diye düşündü. Şeyhin tuhaf sesi kerpiç duvarlı sessiz odada yavaş yavaş yükseldi.
Şeyh’in eli Azize’nin boynuna gitti. Azize kocasının elini hatırladı. Şeyhin eli kadın eli gibi yumuşak ve taze. Kocası, babasının bakkal dükkânında kasiyer olarak çalışıyordu. Azize’nin boynunu şefkatle okşamaya hiç yeltenmemişti. Yaptığı şey, obur parmaklarla bacaklarının etini sıkmaktan ibaretti. Şeyh, ona iki eliyle birden dokunuyordu. Elleri, Azize’nin göğsünün üzerinde, onun olgun memelerini nazikçe okşuyor, bedeninin diğer taraflarına iniyor, sonra tekrar memelere gidiyordu. Eller bu kez nezaketini kaybediyor, onları sert bir şekilde sıkıyor, Azize’yi inletiyordu. Gözlerini zar zor açan Azize, odanın boşluğuna yayılmış hafif bir duman görüyordu.
Şeyh Said, ellerini Azize’nin bedeninden çekti. Okumaya ve buhurdanlığa tütsü eklemeye devam etti. Bir süre sonra, “Şimdi cin kardeşlerim gelecek… İşte geliyorlar!” dedi.
Azizenin bedenini şiddetli bir ürperme sardı. Gözlerini yumdu. Şeyh Said’in, dünyanın ötesinden geliyormuş gibi yankılanan sesini duydu:
“Cin kardeşlerim, güzel kadınları sever. Sen de güzelsin. Seni seveceklerinden eminim. Geldiklerinde seni çıplak görmelerini istiyorum. Tüm büyüleri senden uzaklaştıracaklar.”
Azize panik içinde “Hayır… Hayır!” diye fısıldadı.
Şeyh, kararlı bir ses tonuyla hemen karşılık verdi:
“Eğer seni sevmezlerse canını yakarlar.”
Azize, bir defasında sokakta gördüğü bir adamı hatırladı. Yaralı bir hayvan gibi ses çıkarmış, yere serilmişti. Ağzında beyaz köpük, kollarını bacaklarını boğulurcasına hareket ettirmeye başlamıştı.
“Hayır… Hayır… Hayır.”
“Şimdi geliyorlar!”
Tütsünün kokusu artarak yoğunlaştı. Azize duyulabilir bir şekilde soluk alıp vermeye başladı. Şeyh Said birden fısıldadı: “Gelin mübarek mahlûklar, buyurun gelin!”
Azize, belli belirsiz gülme sesleri ve anlaşılmayan kelimeler duydu. Cüce şeklinde çok sayıda yaratığın odayı doldurduğunu düşündü. Tüm açma çabalarına rağmen gözlerini açamadı. Yüzünü sıcak sıcak nefesler yalayıp geçti. Bir ağız, alt dudağını kavrayıp obur bir şekilde bastırdı.
Çıplak sırtının altındaki kilim sertti. Tütsü dumanları toplanıp onu kolları arasına alan ve öpmeleriyle uyuşturan bir adama dönüşüyordu. Amansız bir ateş kanında dolaşırken ağız, dudağını bırakıp bedeninin diğer bölgelerine yöneliyordu. Azize, nefes nefese ve hareketsiz. Korkusu dağılıyor. Yavaş yavaş yeni bir haz veren esrik bir halin tadına varıyordu. Ohh!
Gülümsüyor. Gülüyor. Beyaz yıldızlar, masmavi bir gökyüzü, sarı ovalar ve kızıl ateşten bir güneş gördü. Azize uzaktaki bir nehrin şırıltısını duyuyor. Nehir. Uzakta. Ama artık uzakta olmayacak. Neşeyle gülüyor. Hüzün koşarak ondan uzaklaşan bir çocuk. O, şimdi büyük bir çocuk. Komşunun oğlu onu öpüp kucakladı. Hayır… Hayır! Ayıp. Evin kapısında dururken kendisine ekmekleri veren fırıncı çırağı elini uzatıp küçücük memesinin ucunu sıkmıştı. Canı yanmıştı. Kızmıştı. Heyecanlanmıştı. Nerede eli? İşte onun eli yeniden bedenine sahip oluyor. Gerdek gecesinde çığlık atmıştı. Şimdi çığlık atmıyor. Annesini, kanlı bir bezi meraklı akrabalarına gösterirken gördü. Yüzünü büsbütün saran bir sevinçle bağırıyordu: “Benim kızım kızların en şereflisi! Düşmanlar öfkeden kudursun!”
Azize, sarı tarlalara geri dönüyor. Susuz tarlalara. Bulutlar yükseklerde. Güneş, Azize’ye yaklaşan bir ateş. Kıvranıyor Azize ve şiddetli bir ateşin yakıcılığının sarhoşluğuyla olduğu yerde yığılıp kalıyor. Güneş yaklaşıp kana sızan bir ateş. Kaçmaya çalışmıyor Azize. Sarhoşluğu katlanıp katlanıp doruğa ulaşıyor. Tam bu anda yağmur boşaldı. Bütün bedeni titredi.
Şeyh Said, bir süre sonra Azize’nin çıplak bedeninden uzaklaşıp pencerelere yöneldi. Perdeyi açtı. Günışığı bir anda odaya aktı. Azize’nin beyaz teninin güzelliği parlayan ışıkla ortaya çıktı.
Azize hareket etti. Yavaşça ve ihtiyatla gözlerini açtı. Birden gün ışığını fark etti. Panik içinde ayağa kalktı. Şeyh Said “Korkma,” dedi “Cin kardeşlerim gittiler.”
Azize, bitkin bir halde ve utanarak eğilip elbiselerinden ilk parçayı aldı. Hareketsiz ve gözleri kapalı uzun bir süre öyle uzanmış olmayı ne çok isterdi!
Şeyh Said, elinin tersiyle ağzını silerek, “Korkma! Gittiler” dedi yeniden.
Azize’nin gözlerinden gözyaşları süzülürken sokaktaki bir seyyar satıcının sesi yükseldi. Ölmeyecek umutsuz bir adamın ağlamasını andıran bir sesti.
Birkaç dakika sonra, Azize dar, uzun ve dolambaçlı sokakta yalnız başına yürüyordu. Başını kaldırıp hevesle yukarı baktığında tek bir kuş bile görmedi. Gökyüzü mavi ve boştu. Hevesle başını yukarı kaldırdı ancak, uçmakta olan hiçbir kuş bulamadı. Gökyüzü, boş maviydi.

Zekeriya Tâmir
Çeviren: Mehmet Hakkı Suçin
Kaynak: mehmethakkisucin.comyalniz_bir_kadin (2)

Çeviri Şiirler, Mehmet Hakkı Suçin, Muhammed el-Mâğut, Şiir

Ey onun gözlerinden gelen ilkbahar
Ey mehtapta seyahat eden kanarya
Beni ona götür
Bir aşk şiiri veya bir hançerin saplanışı
Yurtsuzum ve yaralı
Yağmuru seviyorum, uzak dalgaların iniltisini
Derinliklerinden uyanırım uykunun
Düşünmek için günlerin birinde gördüğüm şehvetli bir kadınının dizini
Müptelası olmak için şarabın ve şiirin
De ki sevgilim Leyla’ya
Sarhoş ağızlı, ipek ayaklı
Hastayım, hasretim ona
Yüreğimin üzerindeki ayak izlerine bakıyorum.

Şam… Ey tutsakların pembe vagonu
Uzanmışım odamda
Yazıyorum, düş kuruyorum, gelip geçenlere bakıyorum
Yüce göğün kalbinden
Çıplak etinin titreyişini duyuyorum.
Yirmi yıldır dövüyoruz çelik kapılarını
Yağmur ıslatıyor elbiselerimizi, çocuklarımızı
Paralayan öksürüğe boğulmuş yüzlerimiz
Veda gibi hazin görünüyor, verem gibi sarı
Ve vahşi steplerin rüzgârları
Feryadımızı taşıyor
Sokaklara, ekmek satıcılarına, ajanlara
Vahşi atlar gibi koşuyoruz tarihin sayfalarında
Ağlıyoruz, titriyoruz
Rüzgârlar geçiyor, portakal rengi başaklar
Çarpık bacaklarımızın arkasından…
Ve ayrıldık
Koşuşturan yıldızlardan bir fırtına dövünüyor
Soğuk gözlerinde
Ey buruşuk sevgili
Öksürük ve mücevherle kaplı bedenin sahibi
Benimsin
Bu hasret sana, ey hasretin kinleri!

Göç etmeden önce
Bir kadınla yattım ve bir şiir yazdım
Geceye, güze, sindirilmiş uluslara
Öğlenin sarı güneşinin altında
Başımı yaslardım pencerenin zülüflerine
Gözyaşını bırakırdım
Sabah gibi ışıldardı, çıplak bir kadın gibi
Eskilere dayanır tanışıklığımız: Ben, hüzün ve kölelik
Uzak suskun bulutların yakınında
Yüzlerce çıplak kirli göğüs görürdüm
Dikenden bir nehre sürüklenen
Mavi hüzünlü gözlerden bir bulut
Bakışlarını bana dikerdi
Dudaklarımın üzerine çömelen tarihle.

Ey hüznün uzun bakışları
Ey küçük kan kabarcıkları, ayılın
Seni görüyorum burada
Yarıya indirilmiş bayraklarda
İpek elbiselerin kıvrımlarında
Yürüyorum kumral şimşek gibi kalabalıkta
Duru göğünün altında
Geçiyorum ağlayarak ey yurdum
Nerede tütün ve kılıç yüklü gemiler
Bir saltanatı fetheden cariye
İki ılık kadın gibi iri gözleriyle
Bir kadının göğsündeki uzun bir gece gibisin ey vatanım
Ben burada yabancı meçhul bir hayaletim
Parfümlü tırnaklarımın altında
İhtiyar onurun duruyor
Çocukların gözlerinde
Gece seyahatine çıkıyor bitkin kalbinin atışları
Gözlerimiz buluşmayacak artık
Yeterince şiir okudum sana
Uzanıp bakacağım uzaktaki kırmızı bir karanfil gibi
Vatanı olmayan bulut gibi.

Elveda ey sayfalar, ey gece
Ey erguvani pencereler
Yüksek kurun darağacımı günbatımı
Yüreğim sakinken güvercin gibi…
Bir tepenin mavi gülü gibi güzel
Ölmek istiyorum bulanarak
Dolu dolu gözyaşlarına
Yükselsin diye boğazlara kadar bir kere de olsa
Harflerle doluyum, kanlı başlıklarla
Çocukluğumda
Altın çizgili bir cilbap düşlerdim
Hurma bahçelerini, taşlı tepeleri yağmalayan bir at
Şimdiyse
Dolaşıyorum aylak aylak lambaların ışıkları altında
Sokaktan sokağa geçiyorum hayat kadınları gibi
Geniş bir suçu arzuluyorum
Beyaz bir gemi taşıyor beni tuzlu memelerinin arasından
Uzak diyarlara
Her adımda bir meyhanenin ve yeşil bir ağacın olduğu
Ve melez bir genç kız
Yapayalnız sabahlıyor susamış memeleriyle.

Muhammed el-Mâgût
Çeviri: Mehmet Hakkı Suçin
Kaynak: mehmethakkisucin.comgelmeyeni_beklemek