Çeviri Şiirler, Halil Köksel, Lord Byron, Şiir

Şurası kesin ki yaşama isteği uzatır yaşamı,
Hekimlerce bilinen bir şeydir açıkça,
Hastalar atlatır en umutsuz durumları,
Başlarının etini yiyen karıları ya da dostları yoksa,
Umutlarını yitirmemişlerdir daha çünkü,
Ne cerrahın neşteri, ne Atropos’un makası görünür onlara,
İyileşmekten umut kesmek kısaltır ömrü,
Ve kısa yoldan sona erdirir insanın acılarını

Lord Byron
Çeviren: Halil Köksel / YKY
Kanto II/64yasama-istegi

Çeviri Şiirler, Lord Byron, Şiir

17
“Ancak üzme canını: Senin yaşındaki birisi için
Dönek bir kadındır ya şans dönek olmasına,
Yine de zor bırakır peşini sıkıntılı günlerinde senin,
(Karın olmadığı içindir o da)
Alınyazısıyla çekişmeye girmesi insanın
Karşı koyuşuna benzer buğdayın tırpana;
Olayların oyuncağıdır insanoğlu gerçekte
Olaylarla oynuyor görünse de.”

19
“Fırtınalı denizlerde, ancak şu son darbe -”
Ve durakladı yine, yüzünü çevirdi.
“Vay,” dedi arkadaşı, “Ben de bu işin içinde
Bir kadın olduğunu anlamıştım sanki,
Bu gibi şeyler gözyaşı döktürür kişiye;
Senin yerinde ben de olsam gözlerim yaşarırdı:
İlk karım öldüğü gün ağladım ben de
Bir de ikinci karım beni bırakıp gittiğinde:”

20
“Üçüncüsü” – “Üçüncü mü?” dedi Juan dönerek ona,
“Otuzunda ya var ya da yoksunuz üç karınız mı var yani?”
“Hayır – yalnızca ikisi yaşıyor şu anda:
Birinin üç kez kutsal bağla bağlandığını
Görmek pek de olağanüstü olmasa gerek ya!”
“Peki üçüncüsü” dedi Juan, “O ne yaptı?
O da kaçmadı ya?” dedi Juan.
“Hayır, alınyazısı işte” – “Yani?”, “Ben kaçtım.”

Lord Byron
Kanto V
Çeviren: Halil Kökselalinyazisi

Altı Çizili Satırlar, Halil Köksel, Lord Byron, Şiir Sanatı

Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçen kaç ozan bilirsiniz? Biz onların yalancısıyız, doğuştan sakat ayağına karşın yaman yüzücü olan yiğidimiz Byron, daha sakalları şeftali tüyü denliyken, 1810 yılının Mayıs ayının üçünde, gezi yoldaşı teğmen Ekenhead’la birlikte Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçer. Merak bu ya, Homeros’un (boğazı yüzerek geçen yiğitler konusunda) doğruyu söyleyip söylemediğini sınamak için yaparlar bu işi de. Atalarından kalma Lord unvanını giyeli ve parlamentodaki Özgürlükçü Parti sıralarında kafa sallamaya başlayalı bir yıl olmadan yollara düşüşüne, at biniciliğine, barut sıkıcılığına, yerinde durmazlığına, başıbozukluğuna, göçebeliğine ve XI. Kanto’nun ellibeşinci sekizliğinde dediklerine bakarsak, Napolyon’udur ya, azıcık da Timurlenk’idir o şiirin.

Ey güzel okur! Bir kez burnunu uzattığın bu sayfaların içinden bir daha çıkamayacağına ant içerim” Don Juan, Byronun kendisinden başka biri değildir. Bir kurgu-öykü değil “hayatım roman” türünden yaşanmış gerçeklerdir.

Don Juan, kimi ağzının suyunu akıtacak, kimi beynimizi kafatasından uğratacak, kimi de yüreğinizi hoplatacak, ancak okumasını bilene sürgidesice bir kahkaha tufanı yaşatacak pek de beyin açıcı, yüksek yakıcı, kafa yapıcı, şen şakrak, koyu duygulu, coşkulu, kanlı bıçaklı, göbekli, çiftetelli ve de pek verici bir destan olup, Byron’ımızın sonunu getiremediği son ve baş yapıtıdır.

Yiğit oğlanımız Don Juan, Byron’ın oldum olası tiksindiği ıslak ve boz iklimli İngiltere yerine kavuniçi güneşli ve kanlı canlı İspanya’da dünyaya gelir: (I:8): “Sevilla’da doğmuştu, portakalı / Ve kadınıyla ünlü o hoş kentte”. Türlü aşk ve meşk işleri çevirir: (I:170): “Julia’nın dudağına çevirdi Juan dudağını / Saçları lülelerini okşadı onun sonra / Neredeyse unuttular tehlikeyi ve umutsuzluğu / O an olsun söz geçiremediler sevdalarına”. Bu gönüllü sevda, anasının elinden zorunlu bir sürgün tacı kondurur Juan’ın başına: (I: 191): “Gezip tanımasına karar verdi oğlunun / Avrupa’daki iklimlerin hepsini, denizde karada / Eski ahlakını düzeltmesi ve yenisini kazanması için”. Julia’nın Juan’a yazdığı ayrılık mektubu ise (I: 192-7) ölümsüz bir delikanlı ozan Shelley’e göre yeryüzündeki en güzel sevda şiiridir. Biz de deriz ki: Kadın ruhunun abecesini ve çarpım cetvelini ezbere bilen pek az erkekten biridir Byron. Geçelim: Juan, Akdenize açılan bir yelkenliye dehdeh edilir. Bir sonraki görüntü yürek hoplatır: (II:27): “Geceleyin saat birde rüzgâr ani bir dönüşle / Her yanı denizden bir uçuruma fırlattı gemiyi”. Kulağınıza fısıldayalım ki bir tek Marquez değildir batan geminin öyküsünü yazan. 19. yüzyılda da fırtına anakonusu, ozanlara ve ressamlara pek çok ekmek yedirmiştir. Byron’ımız da bu evrensel yıkımdan ballı börek yemeyi savsaklamaz. Juan, tamusal bir fırtına içinde ceviz kabukluğu yaparken, bir yolu bulunur, yiğidimiz Ege’deki bir adaya güzeller arasına çıkartılır: (II:123): “İşte bu ikisi canlandırdı Juan’ı / Üst baş ve yiyecekler verdiler, baktılar ona / Ve kadınlara özgü, o içinde onbinlerce ince buluşu / Barındıran o yumuşak sevecenlikle…” Âdem ile Havva’nın cennetteki yaşantısına benzer biçimde elmayı ısırır ve güzel Haidee ile aşk şarabını içer. Nedir ki Âdem’in kıskanılıp cennetten sürülüşü gibi, elmadan sonra ayvayı yeme sırası şimdi âdemoğlu Juan’cığımızdadır. Haidee’nin korsan babasının (ki Tepedelenli Ali Paşa’nın betimlemesidir) adamlarınca kargatulumba bir kalyonun ambarına atılır. Doğru köle pazarına, İstanbul’a (V:3): “Avrupa ve Asya yakasında serpili camileriyle / Şurda burada birkaç yetmişiki kürekli / Yelkenlinin süslediği Boğaz’ıyla / Ayasofya’nın altın gibi kubbesi ve selvi ağaçları / Ve yüksek ve ak başlı Uludağ’ıyla / Oniki adasıyla, düşlediğimden de öte, tanımlanması / Olanaksız olan, Çekici Lady Montagu’nün çekiciliğine kapıldığı / O olağanüstü görüntü ortaya serildi.” Topkapı Sarayı’na köle olarak, “Juanna” adıyla hareme alınır. Haremde çevirdiği aşk dolapları yüzünden çuvalla Boğaz’a boca edilir. Kefeni yırttım derken Türk-Rus savaşının içinde uyanır: rastlantı sonucu ün salar ve onur takıları kazanır. Çariçe Katerina’nın gözdesi olur: “Şen şakrak hanımefendiler, danslar, hazır para / Buzu cennet, şakır şakır güneşli yapar kışı da.” (X:21). Katerina ve öteki Rus dilberleri Juan’ımızın iliğini emecek, onu yatağa düşüreceklerdir: Hastalığı bir tür “Sefer yorgunluğudur” (X:40). Katerina’nın eliyle, iyileşmesi ve hava değişimi için Juan elçi olarak binbir tantanayla Londra’ya yollanacaktır.

Bundan önceki kantolarla kahkahadan kırılan zeki okur, XI. Kanto’dan sonrakilerle gözünden yaşlar gelene de gülmekten yerlere yatacaktır. Çünkü ozanımız bundan böyle kendi alanında oynamaktadır ve kendi İngilteresiyle hesaplaşmaktadır. Don Juan’ın yazılışının ardında yuvalanmış zembereklerden biri de Byron’un anayurdunun ipini pazara çıkartma inceliğini göstermesi olmuştur.

Dilin oynaklığı tam onikiden vurulmaya açmadığı için göbeğini, çevirmenin işi de bir sözcüğün yalnız karşılığını değil, rengini ve kokusunu da okuyucuya sunarak onun yanaklarında güller açtırmaktır. Bir sözcüğün şairin sözlüğündeki hanında konaklamadan şiir yoluna düşülmeyeceğini bilmez miyiz? Biz burda Byron’a Türkçe don biçiyoruz: ozanımızın yedikleri, içtikleri ve sevdikleri kendinin olsun, bizimkisi biraz da okuyucunun geçmişte dönen o dolaplara, unutulan yerlere ve zamanlara girmesine kaydıraklık yapmaktır. Şiir her zaman şiirdir, ancak şairinin havasına girilmeyen şiir hünkârbeğendisiz tandır kebabına benzer. Bu yaklaşımımız karşısında cıvataları gevşeten ya da sigortası atanlar varsa bu kendilerinin bileceği iştir.

Genç ustamız, iki Venedik Karnavalı arasındaki uçkuru açık günlerinde Don Juan’ın ilk iki kantosunu yazmış ve Londra’ya uçurmuştur. Yayıncısı Murray ve dostlarının da Don Juan yerine “ağırbaşlı”, “yüce” ve “kutsal” bir şiir bağışlaması için kafasını ütülemeleri, ne mutlu bizlere ki şairimizi uyutmamış, tersine, 19 Ocak 1819’da Venedik’teki sarayından yayıncısına şu dudak uçuklatan sözleri patlatması için çimdiklemiştir ancak onun yanardağ yüreğini: “Hıristiyanlığın nağmeleri yolumdan edemez beni!”

Yiğit ozanların içleri, ne kendi içlerine ne de içinde yaşadıkları zamanlarına sığmaz a be okur! Bir baltaya sap olmayan işler yapmak da onların doğasındandır ki, kurulu düzen şakşakçılarını her zaman her yerde eşekten düşmüş karpuza çevirtir onların bu tutumları.

Ozanımızın yaşadığı sürece Don Juan’ı yazmayı sürdürmeye karalı olduğu da mektuplarından ve güncelerinden anlaşılır. Pessoa gibi ölüm gününü tastamam kestiremediyse de, Juan’ın kişiliğinde onunla birlikte yaşamının belirsizliğe ve ölüme kayışını duyar olmuştur Byron. Şimdi burada uyanıklık isterim: Yedi ülke ve denizi gezen, hep dört ayak üstüne düşen, kadınların çabucak avcuna düştükleri, açlıklara yoksulluklara düşse de sonunda hep düşeş düşüren yiğidimiz Juan, XVI. Kanto’da ilk kez gülünç duruma düşüyordur. İşte Byron’da kimseye çaktırmadan derinden derine yapıtını sona doğru çekiyordur. Destanın en son sekizliğinden bir öncekine şu soru vidasını yazın tarihçilerinin beynine burgulayacaktır.

 “Bir sorun olarak bırakıyorum bunu, her şey gibi.”

Dahası, en son dizesi şudur:

“Ya da uyku uyumuş olmaktan çok düş görmüş gibiydi.”

Ey okur söyle! Ölümden başka neyin tanımıdır bu? Ne ki ölüm de tıpkı yaşam gibi bir şakadan başka bir şey değildir. Byron için ve ol yazın tarihçileri onun bilerek ölüme yürüdüğünü az buçuk çakmamışlardır. İlerde göreceğiz.

Saymadık diye aldanmayın, ozanımızın okumamış olduğu ozan yok gibidir. Nedir, hep kitaplarda gezinmez. Yaşambilimi de savsaklamaz: … Günler olur kendini bir Ermeni manastırına kapatır, geceler olur Atina meydanlarında uçkuru açık yaşar. Osmanlı’nın Yunanistan’ın valisi Ali Paşa’nın sarayında aylarca keyif sürer…. başka ünlüleri anmazsak Goethe, Don Juan’ı çevirmekle kalmayıp Byron’ı şiir şampiyonu olarak duyuracaktır ortalığa. Evet ya, Shakespeare’den sonra yeryüzü ülkelerinde en çok şakşak almış İngiliz ozanı ve “Byroncılık” denen bir söylencenin doğmasına yol açan bir olaydır Lordumuz. Bunu da cebindeki para şıkırtısına değil, söylediği sözün toz kaldıran ve lav akıtan türden olmasına borçludur.

Nedir, sayın okurlar, erken çiçek açan ve gittikçe su çekip boy atan ve şişkinleşen kabağın, eğer ayrı bir özen gösterilmezse, el üstünde taşınırken düşeceği bellidir. Byron’ımız kötü aldanmış, bilgelik gösteren ancak dünyadan ve köprüler altında akan ırmaklardan çakmayan, hayat değil de kitap adamı bir hatuna yüzük dayamıştır. Sonu yıkımdır. Nedenini söylemeyelim, karısı bir yaş yaşamış bebesini aldığı gibi baba evine kaçar.

Byron’ımız ağaçları ve kırları elektirikli süpürgeyle süpürülmüşe benzeyen tertemiz İsviçre’de dişe gelir bir şey yazmaz. Çünkü ey okur, sarımsak ve baharat kokusu ve de sokaklara asılan binbir renk çamaşırlar görüntüsüdür şiir filminin yönetmeni ki, ne zaman Venedik sokaklarında dolaşmaya başlayacaktır yiğidimiz, işte o dakika, derin bellek kuyularından çekmeye başlayacaktır Don Juan filmini.

Varsıl ozan yoksul ozanın çenesini yorar. Okuyucularımızın içini daha çok burmadan Byron üstüne önsöz yerine çizdiğimiz ve onların değerli kafalarını ütüleyen işbu önemsiz tanıtım yazısından sonra, İngiliz okuyucusu için yüzde yüz gerekli olmuşsa Türk okuyucusu için de yüzde binyüz gerekli olan dipnotların kuş hızıyla ayıklanarak önlerine sunulacağını muştulayalım ki, bize kulak verme inceliğini gösterenler işimizin şiir değil de öykü olduğu kuşkusuna kapılmasınlar.

Don Juan’ı üstadımız Byron beş yılda güle oynaya yazmıştır. Çevrilmesiyse, dergilerde göz kırpan genç ve umut verici bir ozan olan şu çevirmen kulunuzun da ömrünü on yıl törpülemiştir. Nedeni de Byron’ın söylemediği tek sözün bu çeviride gün yüzü görmeyişine çabalamasıdır. Ozanın sözleri didik didik edilip olabildiğince öz ve günümüz Türkçesiyle imbiklerden çekilmeye çalışılmıştır. Sonuçta hem özüne bağlı hem de göz alan bir şiir ortaya çıksın diye nice tellerde nice dengeciliklere sıçranılmıştır. Nedir ki böylesine bir dev tencerede kotarılan pilavdan tek tük taş çıkması da olmaz iş değildir. Bu har hur uğraşa en çok bozuk atanlar da yuvamızın direği Mechteld ve yuvamızın gözü Tamay hanımlar olmuştur ki buracıktan onlara sırtımıza verdikleri başsız sonsuz dayanak için sağolsunlar varolsunlar deyişimizi uçurmak borcundayız. Buracıkta çevirinin düzeltme aşamasındaki “Vaka-i Hayriye” oluveren Hayriye hanımı da anmamak olmaz, sağolsun varolsun.

İşbu çeviridir ki, adı üstünde son çözümlemede bir tür “çevir şişi yanmasın kebap!” işidir, her ne eksiğimiz varsa bizi bağışlamayasın ve bize duyurup kulağımıza küpe yapasın ve her ne yetkinliğimiz de olmuşsa, okurlar ülkesinde kulaktan kulağa uçurasın, ey güzel okur!

Halil Köksel
Don Juan / Lord Byron / Yapı Kredi Yayınları

don-juan-lord-byron-ykysiirin-napolyonu-lord-byron

 

 

Çeviri Şiirler, Halil Köksel, Lord Byron, Şiir, Şiirdir Baba

87
İki de baba vardı bu korkunç tayfa arasında,
Yanlarında oğulları da vardı, birinin oğlu
Daha sağlam ve güçlü görünüyordu ya,
Daha önce öldü ve yanındaki
Sofra arkadaşı bildirdi bunu babasına,
“Tanrı acı çektirmesin, elimden bir şey gelmez.” dedi babası
Bir an bakarak oğluna ve cesedin denize atıldığını
Gördüğünde ne bir gözyaşı döktü, ne de bir ah dedi.88
Öteki babanın oğluysa
Ana baba kuzusuydu ve ,
İyi dayandı ancak, ılımlılık ve sabırla,
Geciktirdi onu izleyen alınyazısını,
Gülümsedi arada sırada,
Babasının yüreğinde büyüdüğünü gördüğü
Ölümün onları ayıracağı duygusunu
Hafifletmek ister gibi.

89
Ve babası eğildi oğlunun üstüne,
Yüzünden ayırmadı gözlerini ve solgun dudaklarındaki
Köpükleri silerek uzun uzun baktı ona,
Ve sonunda diledikleri yağmur geldi,
Parladı oğlunun gözlerindeki donuk tabaka
Bir an için kımıldar gibi oldu,
Babası sıktı paçavrayı, azıcık su damlattı
Ölmekte olan çocuğunun ağzına – ne ki boşunaydı.

90
Can verdi oğlan, babası tuttu onu
Baktı bir süre, ölüm kesinleşinceye
Kalp atışı dininceye kadar ve nabzı
Ve umutları sönüp gidince,
Sevgiyle izledi oğlunu
Gömülünceye dek azgın dalgalara,
Sonra çöktü, donuk ve ürpererek, ve göstermedi
Elinin ayağının titreyişinden başka yaşam belirtisi.

Lord Byron
Kanto II

Çeviri Şiirler, Halil Köksel, Lord Byron, Şiir

Kalbin o soğuk ağırlığını, yoksa mide
Mi demeli, duydu da yazık! Böylesi şeylere
Çare bulamaz en iyi eczacı,
Aşkın yitirilmesine, dostların ihanetine,
Üstüne titrediklerimizin ölümüne ki,
Onlarla bizim de bir parçamız ölür çılgın umutlar bitince:
Kuşkusuz ki daha da acıklı olabilirdi Juan’ın durumu,
Ancak güçlü bir ilaç gibi yatıştırdı deniz onun bulantısını.

Lorde Byron
Kanto II / 21ustune-titrediklerimizin-olumu.jpg

Çeviri Şiirler, Halil Köksel, Lord Byron, Şiir

214
Geçti benden, geçti ah! Bir daha üstüme
Düşemez çiy gibi serinliği kalbin,
Gördüğümüz bütün sevgili şeylerden de
Güzel ve yeni duygular özümseyen,
Arı kovanı gibi vızıldayan, göğsümüzün içinde:
Bu nesnelerden mi çıkıyor bal dersin?
Yazık! Onlarda değildi bal, gücündeydi senin
Tatlılığına tatlılık katmak için bir çiçeğin.

215
Geçti benden, geçti ah! Bir daha artık
Tek dünyam, evrenim olamazsın kalbim!
Her şeyimdin bir zamanlar, şimdi başkasın ancak,
Ne esirgenişim, ne de lanetim olamazsın:
Hayaller bitti sonsuza dek,
Duygusuzsun, ancak kötü değil bu inanıyorum
Çok yargılara vardım senin yerine
Tanrı bilir nasıl yerleştiklerini içime.

216
Bitti aşk dolu günlerim, artık aklımı
Alamaz eskisi gibi başımdan
Kızların, evli kadınların, dulların çekiciliği,
Terk etmeliyim o hayatı eskiden yaşadığım,
İki kafanın uyuşabileceğine inanan o saf umudum geçti,
Geçti aşırı şarap kullanmalarım,
Yaşlı bir beyefendiye yakışacak bir günah için
Sanırım para tutkusunu arkadaş edinmeliyim.

Lord Byronkirkindan-sonra-ask

Çeviri Şiirler, Halil Köksel, Lord Byron, Şiir

192
Duydum ki karar verilmiş yola çıkmana:
Akıllıca – güzel, yine de acı,
Geçmez artık sözüm genç kalbine,
Kalbimdi kurban, yeni baştan da olurdu,
Kullandığım tek hüner çok sevmekti – işte
Aceleyle yazıyorum bunları, bir leke görürsen kâğıtta ki
Gözyaşı değildir göründüğü gibi, çünkü gözyaşlarım
Yok artık, yansa da zonklasa da gözbebeklerim.

193
Sevdim, seviyorum seni, çünkü yitirdi bu sevda
Görkemi, yerini, cenneti, insanlığın saygısını
Ve saygınlığımı, pişman değilim bana kaça patladığına,
Öylesine aziz ki daha o rüyanın hatırası,
Ancak övünmek için değil suçumu alışım ağzıma ,
Hiç kimse bana kendimden sert davranamaz ki:
Yerimde duramayışımdan bu sözleri şu kâğıda çiziktirişim,
Yoksa ne sitem ettiğim var, ne de bir dileğim.

194
Erkeğin yaşamı bir yandadır, aşkı bir yanda,
Kadının tüm varlığıdır aşk. Erkek nasılsa uğraşır
Sarayla, siyasetle, kiliseyle, denizcilik ve ticaretle,
Kılıcı, cüppesi, kazancı ya da görkemidir,
Ki gurur, ün, yükselme tutkusu sunar kalbine,
Ve bunlar olmadan çok az erkek yaşayabilir,
Böylesine çok olanakları vardır erkeklerin, bizimse tek,
Yine sevmek ve yine yıkılmak.

197
Diyeceğim kalmadıysa da , oyalanıyorum şimdi
Ve bu kâğıda damgamı basmayı göze alamıyorum
Sonuna dek götürsem bile bu işi
Daha da çok artacak mutsuzluğum:
Yaşamazdım şimdiye dek, öldürseydi acı insanı,
Ölüm kaçınıyor kendini vurmasını dileyen alçaktan,
Bu son vedalaşmayı da ölmeden atlatmalıyım,
Seni sevmek, sana dua etmek için hayata katlanmalıyım.”

Lord Byronask-kadinin-her-seyidir

Çeviri Şiirler, Halil Köksel, Lord Byron, Şiir

179
Kızarır bozarır hanımlar, inanırız onlara biz de,
En azından inandım ben hep ve yararsızdır
N’olursa olsun, çabalamak yanıt vermeye,
Çünkü o an ağızlarından belagat akar,
Ve sonunda soluk soluğa kaldıkları anda,
İç çeker telaşsız gözlerini yere dikerler,
Birkaç gözyaşı döker ve derken barışırız:
Ve sonra – sonra – sonra yemeğe otururuz.

Lord Byron

Çeviren: Halil Kökselaldatan-kadinlar

Çeviri Şiirler, Halil Köksel, Lord Byron, Şiir

127
Ancak bunların hepsinden, her şeyden tatlı olan
İlk ve tutkulu aşktır – bir yeri vardır apayrı,
Düşüşünü hatırlaması gibi Âdem’in;
Yaprak yaprak yolundu tüketildi bilgi ağacı –
Biliniyor her şey ve yeni bir şey getirmiyor yaşam
Ölümsüzlük veren bu günaha yaraşır gibi
Bundandır masallarda hep öyle gösterilişi, bizim için
Cennetten çaldığı o bağışlanmaz ateş gibi Prometheus’un.

Lord Byronilk-ask-ilk-sevgili

Çeviri Şiirler, Halil Köksel, Lord Byron, Şiir

19
Hiçbir şeyi tasa etmeyen bir ölümlüydü,
Sevgi duymazdı bilgiye de bilgine de,
Takılırdı sağa sola aklına estiği gibi,
Karısının kaygılandığını düşlemezdi bile:
Dünya bu, her zaman ki gibi bir ülkeyi, bir evi
Çalışır kem gözle tersyüz etmeye,
Bir sevgilisi var denirdi, ya da iki denirdi
Karı-koca kavgasına biri artar da yeterdi.

26
Bir zaman mutsuz bir hayat sürdüler
Don Jose ve Donna Inez, birbirlerini
Boşanmış değil de ölü görmeyi dilediler,
Davranışları aşırı terbiyeliydi,
Yaşadılar bir eş olarak saygıdeğer,
Dışa hiç vurmadılar içlerinde olup biteni,
Ta ki bastırılmış ateş parlayana dek
Ve işi kuşkuya yer bırakmadan rotayı sererek.

32
Arkadaşları çalıştı aralarını bulmaya
Sonra akrabaları -ki daha da kötü ettiler işi-
Buna benzer bir durum daha
Bulmak zordu akıl danışılacak, ki
Diyeceğim yok arkadaşlara da akrabalara da:
Boşanma için avukatlar yaptı ellerinden geleni,
Ancak iki taraf da ödememişti avukatlık ücretini
Ölmeden önce Don Jose ne yazık ki.

34
Ne ki ah! Öldü işte, ve kendisiyle birlikte gömüldü
Kamuoyunun duyguları ve avukatların ücretleri de:
Satıldı evi, dağıtıldı hizmetçileri
Bir Yahudi aldı iki metresinden birini, ötekini de
Bir rahip aldı, en azından böyle dendi:
Doktorlardan hastalığını sorduğumda
Bir çeşit sıtmadan öldüğü söylendi,
Kendi nefretiyle baş başa bırakarak karısını.

Lord Byron
Çeviri: Halil Köksel
YKY 2013 / 3. Baskıen-guzel-ask-siirleri