Kemal Sayar, Şiir, Türk Şiiri

Kelimelere inanabilir miyiz
İnandığımız gibi dünyanın döndüğüne

Denkleri toplayın yoldaşlar
Havada korkunç ve ağır bir şüphe
Savaşı kaybetmiş olmalıyız
Eve dönme zamanı
Ay kente girmeden önce

Kitaplarımız açık ve târümar
Nasıl olsa bir rüzgâr
Bir gün onları okşar
Belirir bir işaret
Aşk ve ölüm kaldığı yerden başlar

Ruhsat verilinceye kadar
Saklar bizi rüyalar

Yüzlerde bize dair bir ima
Okuyacağız eve dönerken
Mağrur bir edâ için
Hayır henüz erken
Türküler söyleyecek değiliz
Uğruna arza dağıldığımız
Dâva ocağımızda sönerken

Kemal Sayarah-siir

Kemal Sayar, Şiir, Türk Şiiri

işte kayıp giden bir gezegen
tuhaf bir soğuma orman diplerinde
vaşakların irkilmesi
ailenin saadet saatinde
tık diye durması yelkovanın
ömrün en canlı yerinde
izlerin yitip gitmesi
çölün derinliğinde

35 yaşımdan ardıma bakıyorum
saklayabildim mi kendimi ânın gürültüsünden
sırrımı bildim mi ayak sesinden
bir yurt olabildi mi bana dünya
ve kurtarabildim mi hikayemi
güzel bir sözle bitmek hevesinden

35 yaşımdan bakıyorum da ardıma
yok sanki, olamaz bir ömrü dönüştürecek hüner
neyse odur hayat, başladığı gibi biter
soğuk koridorları yatakhanenin
iyileşmez bir gurbet olarak uykularına girer
tek sırrı şu ki hayatın
insan Tanrı’yı özler

hayat giderek ağırlaşan bir uyku
aldığın her yarayla
gövdene kazdığın mezar
bavulları topladın, denkledin bohçanı
göçebe ruh, o isteksiz gölge
eğlensin istediğinde canı
bilirsin uzun yola çıkar

tut beni diyor, bırakma, bırakırsan
ardımda kalacak bir iz yok
üşürsem bunu bilmeyeceksin
uzatacağın bir mendil
olmayacak ağladığımda
tut beni diyor 35 yaşım, bırakırsan
uçup gidecek biriktirdiğim sözler
hızla olup bitecek her şey
dönecek başın

soğur ormanın dipleri
bir gezegen kayar gider
insan Tanrı’yı özler
insan Tanrı’yı özler.

Kemal Sayarkemal-sayar-siirleri

Kemal Sayar, Şiir, Türk Şiiri

1

ahmet bir kadın dehlizlerinde kayboluyor
‘garplılaşmanın neresindeyiz’ diye soruyor
kasılırken o kadının geçmişinde bedeni
hiçbir yerindeyiz ahmet, aşkın da garplılığın da
hiçbir ışık yok tünelin ucunda
hiç alkış yok ahmet bu temsil-i ömrün sonunda.

ışıklı bir caddede yürümek gibidir sevmek
ahmet, kalbinin kitabını yürümek gibidir
yağmurlu bir havada ilan-ı aşk eylemek

hayrettin de kayboluyor
ama o nişanlısının masa işlemelerinden
kendine bir şiir hazırlayarak kayboluyor
o şiiri okumayacaktın hayrettin çocukların olacaktı
bir karın bir evin olacaktı mutluluktan uçacaktın
kaldıysa mêlamî duvarlarda öğütmek kaldı kalbini
hayrettin çektiğin yeter çıkar at şu kalbini.

yağmurlu bir havada yürümek gibidir sevmek
hayrettin, kalbinin kitabını yürümek gibidir
ışıklı bir caddede ilan-ı aşk eylemek

II

süslü beyler için kalkıyor leningrad treni
yataklı vagonu dolaşarak
izmarit topluyor anna karenin
tükenen aşkların izmaritini.

‘o heryerde olmanın hazzı var ya’
diye sesleniyor usulca kendine
arbat sokağında hayrettin.
ve leningrad treni gidiyor ezerek menşevik ökülerini.

en arka kompartmanda müslüman saatini
kuruyor haşim, göl değil ırmak saatleridir
mağrur bir edayla onaylıyor
revü kızlarına incil okumanın saadetini.

haşim ve anne karenin
bakışıyorlar birbirlerine
bu son kareyi çekip alıyor hayrettin.

o sırada ahmet tv izliyor
müzik dinliyor ahmet otomobil sürüyor
yanlış zamanda yanlış sorular soruyor.

haşim ve anna karenin
son bir kez gülümseyerek bakıyorlar
fotoğraf burada bitiyor.

III

Bıraksalar uyurdum diyor ahmet
bıraksalar uzaklara giderdim
kertenkele avlardım
keçiboynuzu yerdim
dünya savaşlarına da karışmazdım
bıraksalar uyurdum.

biryerler… orda olmak
ve gitmenin derin, derin hazzı.

IV

göl değil ırmak saatleridir.

V

menşevikler kitabından bir fasıl:
ihtilal çocuklarını kanıyla emzirir
yalan söyler çünkü fotoğraflar
çünkü revü kızları incil okumaz
ve aşk melâmî değildir.

VI

ah… o heryerde olmanın
bir yerlere gitmenin o derin, derin hazzı.

Kemal Sayarahmet-koyutürk

Kemal Sayar, Şiir, Türk Şiiri

Her aşk bulunduğu kalbin şeklini alır.
Toprak kokusu değince o rüyaya
Aşk çözülür… geriye menekşeler kalır.
Solmuş menekşeler: derinliğin tarihi.
Yenik kavimlerin tarihi.

Sevmek ateştir diye seslenir biri.
Yalnız o mu? Kavuşmak ateş
Kalbini bıraktığın sular ateş
Şarkılar ateştir: “iki mehtap
arasında kaldı gönül.”

İki güneş
İki gökyüzü arasında.

Bir buluta karşı iki güneş durduğunda
Her ölüm kendi gövdesinin şeklini alır.

Kemal Sayariki-mehtap-arasinda

Kemal Sayar, Şiir Gibi, Şiirdir Baba

1

Onüç Aralık İkibinyedi. O sabah, sevgili babacığım Nuri Sayar’ı, bir hastane odasında kaybettim. O güzeller güzeli babayı, o çalışkan, o hep vermiş ama hiç istememiş, o hayat dolu insanı kaybettim. Onu hastaneden çıkarmaya hazırlanırken, hiç beklenmedik bir anda, birlikte yaşanacak güzel günlerin düşünü kurarken kaybettim. İçim acıyor. İnsanın sevdiğinin ölümüyle baş etmesi ne kadar zormuş.

‘Göz yaşarır. Kalp hüzünlenir.’ Hz. Peygamber kaybettiği oğlunun ardından ağlarken, ‘sen peygambersin, sen de mi ağlıyorsun?’ diyenlere böyle cevap vermişti. Oğluna şöyle sesleniyordu : ‘Ey İbrahim, önde gidenlerin sonda gidenlere kavuşmayacağını bilseydik hüznümüzün bir nihayeti olmazdı. Ama yine de üzülüyoruz’. Babacığımın tabutunu çevreleyen o yeşil çuhanın üzerinde ayet-i kerime ecelden haber veriyor. Her varlık bir ecelle doğuyor. Ecel vakti geldiğinde o ‘ne bir saat öne alınabilir, ne de ertelenebilir’.

Ama yine de üzülüyorum. O iyilik insanının, o fedakar babacığın, o ‘torunlarıma daha doyamadım’ diyen ve sadece, bize ve torunlarına bir şeyler daha verebilmek için yaşamak isteyen güzel insanın ardından ağlıyorum. Eş dost komşular taziye ziyaretlerine geliyor. Ondan hep gül kokuları, temiz bir Anadolu evladının ardından söylenebilecek en güzel sözlerle bahsediliyor. Benim babam haram lokma yememeyi, kul hakkına girmemeyi, çalışmayı, kalp kırmamayı önemseyen bir insandı. Benim ruhumda bıraktığı o derin izler için ona nasıl borcumu ödeyebilirim?

İşte bu sabah , her sabah olduğu gibi, torunlarını görmeye gelemedi. Sokağa çıktığımda iki sokak ötede oturan babamla karşılaşmayacağım. Akşam eve geldiğimde dışarıda onun ayakkabılarını görüp içimi bir huzur ve emniyet duygusu sarmayacak. Sırtımı dayadığım o büyük duvar yok artık. Babamın serazat oğluydum, hiç de büyümeye niyetim yoktu. Onun ölümüyle bir gecede büyüdüm.

Ah bilebilseydim bu ecel vaktini. Ona daha çok hizmet etmez miydim?  Onunla baş başa uzun konuşmalara girişmez miydim? Onunla bir oğlan çocuğu ve babası olarak değil de, iki erkek gibi uzun uzun iç dünyalarımızdan konuşmaz mıydım? Vefat edebileceğine hiç ama hiç ihtimal vermeden onu bir ameliyata gönderdim. İstiyordum ki kanser hücrelerini savalım da yine birlikte huzur içinde, torunlarının da neşesiyle sarmalanmış olarak hayatımıza devam edelim. Güzel geçen bir ameliyatın ardından, tam da biz seviniyorken, bir pıhtı babacığımın ölümüne sebep oldu. Bir sebep mutlaka olacaktı. Kadere iman ediyorum. Bir doktor olarak ‘başka ne yapabilirdik?’ sorusu ruhumu tırmalıyor, bazı geceler beni yara bere içinde bırakıyor olsa da, imdadıma inancım yetişiyor. ‘Oğlum hakkını helal et’ demişti son akşamında, ‘o nasıl söz baba’ dedim, ‘asıl sen hakkını helal et’. ‘Üstelik hastanedesin, emniyet içindesin’. Takdir Hüda’nındır. Biz her şeyi kontrol edemiyoruz. Ecel saati gelmişse mutlaka bir sebep oluyor.

Çocukken, gençken ne zaman bir yerlere gidecek olsam üzülür, benimle ağlayarak vedalaşırdı. Babam gözleri çabuk buğulanan, merhametli bir insandı. Ben de pek kolay ağlıyorsam bu babamdandır. O, bu ülkenin, cömert ruhuyla çatlakları sıvayan gönül adamlarından birisiydi. Bu ülkenin gizli kahramanlarından, millet ruhunu ayakta tutan isimsiz neferlerden birisiydi.

Benim babam meleklerin kanatlarına binerek öte alemlere gitti. Hayatı veren  yüce Allah, onun için bir ecel takdir etmişti ve bu gerçekleşti. Babamı bu kadar çok sevdiğim için ve bütün ailesi olarak onun tarafından bu kadar çok sevildiğimiz için, bize bahşettiği bu mutluluk için Allah’ımıza hamd ediyoruz.

Babalarımızın ölümü biraz da bizim ölümümüzdür. Hayat şu an bana çok boş ve beyhude görünüyor. Hırslar, kızgınlıklar, öfkeler.  Anne ve babalarımızı el üstünde tutmamız gerek. Şu an her şeyimi babamla geçirilecek fazladan bir zaman için bağışlayabilirdim. Demek ki maddi olan manevi olanı satın alamıyor. Demek ki hayatın özünü maddi olanla değiş tokuş edilemeyen değerler oluşturuyor.

Babacığım! Allah’tan geldik ve ona döneceğiz. Ben seni çok sevdim. Seni tanıyan herkes seni çok sevdi. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Dilerim, hayatı ve ölümü bize veren Rabbimizin cennetinde buluşuruz.

2

Yüreğin türlü halleri var. Kanada’dan taziye bildiren bir dostum, ‘sevginin zaferleri ve acıları var’ diye yazmış. Sevgi fetheder, kalpleri kazanır. Sevgi, alınıp verilemez olduğunda, değiş tokuş edilemediğinde  yüreği acıtır. Onun zaferlerinden mahrum kalmak bile can acıtıcı.

Kendime bakıyorum. Kendi içime eğilerek yüreğimde uğuldayan sesleri dinliyorum. Ölüm bana ilk defa bu kadar sokuluyor. Neşenin, uçarılığın, bitmek bilmez sandığımız o gülümsemenin uçup gidişini seyrediyorum. Hayatlarımızın bu dünyada yapıştırma gibi durduğunu, insanın faniliği kitaplardan değil ancak ölümle selamlaşarak hissedebileceğini anlıyorum. Dünyanın gelip geçiciliğini yakın bir bilgiyle bilmemiz,  sadece canımız çok acıdığında oluyor.

Hayatın ele avuca gelmez bir şey olduğunu, insanın ölüm yönelimli bir varlık olarak çok çaresiz ve aciz olduğunu hissediyorum. Kadere karşı konulamıyor. Kader tecelli edecek olduğunda, gören gözler görmez oluyor. İnsanın hayatın akışını  kontrol edebileceğini sanması, büyük bir safdillik.

Hayat uzun bir yolculukta bir ağacın altında verilen kısa bir mola gibi. Kervan yürüyor. İnsan acıyla olgunlaşıyor. Varlığın bilgisinin künhüne böyle varıyoruz. Daha büyük, aşkın bir varoluşun parçası olduğumuz hissini, sadece ölümü tecrübe ederek tadabiliyoruz. Sadece ölüm, bu dünyada sonsuza dek var olacağımız yanılsamasını yerle bir ediyor. Onun bilgisi, ağacın altında kayıtsız bir serinlik içinde var olmaya devam edemeyeceğimizi bize fısıldıyor. Asıl yurdumuz burası değil. Bin yıllardan beri bütün ruhların aktığı yöne doğru akıp duruyoruz.

Sadece insan, öleceğini biliyor, sadece insan kendi ölümünü bekliyor. Ölümle yüzleşmek bize hayatın anlamını sağlıyor. Ölümün farkında olmamladır ki hayat ve varlık, gerçek ve mutlak bir hüviyet kazanıyor.

Kalıcılık yurduna inananlar için ölüm bir vuslattır, düğün gecesidir, can kuşunun kafesinden kurtularak özgürlüğe kanat çırpmasıdır. Kadim kültürlerde ölüler ve diriler birlikte yaşar. Kabir ehline selam verilir, onlarla konuşulur. Ölümü bir kesinti değil de bir uykudan uyanış olarak gören bu anlayış ruhumuzu okşar. Bu anlayış bizi Rahim/Esirgeyici bir Tanrı’nın kulları olduğumuz ve onun merhametinin her şeyi kuşattığı gerçeğiyle buluşturur. Sultanımız, pirimiz Mevlana’nın söylediği gibi : ‘Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrılığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme. Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır. Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve kavuşma zamanımdır. Beni kabre indirip bırakınca, sakın elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki? Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür ama o, canın kurtuluşudur. Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumundan şüpheye düşüyorsun? Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin? Bu tarafta ağzını yumdun mu, aç öte tarafta.’

Yüreğin türlü halleri var. Haftalardır, yanlış olduğunu bile bile, sebeplerle boğuşuyorum. Kan ter içinde uykulardan uyanıp suçlanıyorum. Sonra üzerime bir ferahlık geliyor, kafesten uçan kuşa, babamın aziz ruhuna okuyorum. Onunla konuşuyorum. Onu özlüyorum. Onu sokaklarda görecekmiş gibi oluyorum. Arayıp halini hatırını sorasım geliyor, bir konuda fikrini almak istiyorum. İşte ben kırkını devirmiş bir adamım, ruh hekimiyim, yas ve kayıp yaşayan sayısız insanla konuştum, onların ruhuna değmeye çalıştım, kimileyin onlarla ağladım. Kitap bilgisi hal bilgisine kolaylıkla dönüşmüyor. İnsanın sadece yaşayarak öğrenebileceği şeyler var. Mesela insan babasını apansız kaybedince, sanki çocukluğu elinden alınmış oluyor. Tarihsiz, kimsesiz bir halde bir zaman bozkırının ortasında kalakalıyorsunuz.İnsanlar fazladan konuşuyor ve gülüyorlar sanki. Sanki susmak ve düşünmek gerekiyor aslında.

O’na aidiz, hayatı veren, onu alacağı saati belirliyor. Ama yüreğin türlü halleri var. Kuyularda feryad eden bir Yusuf var. Ve o feryadı bir duyan var.

Ölüm var. Çünkü hayat var.

3

Sesimi uzaklara yazıyorum. Yas ülkesinin bu en soğuk kışında, bir tipinin ortasında kaybolmuş gibiyim. Bir yol, bir yön belirlemem gerek ancak bu yolculukta bana kılavuzluk edecek bir haritam yok. İnsanların öykülerini dinliyorum. Ne çok insan, diyorum içimden, babasız kalmış. Ne çok yetim. Sevdiklerimizin ölümü bizi başkalarının acılarına karşı daha duyarlı kılıyor. Ancak acımış bir yürek, başkasının acısını tam manasıyla hissedebiliyor. Ama insan en çok,  bütün insanlığın yetim olduğunu hissediyor. Bu dünya hiçbirimize ebedi bir yurt olmayacak.

Sesimi uzaklara yazıyorum. Eskişehir Maarif Koleji’nin hazırlık sınıfı öğrencisiyim, babam benimle gurur duyuyor. Çünkü oğlu onun yapamadığı bir şeyi yapıyor, bir dil öğreniyor. Bozüyük’e giden o küçük minibüste hafta boyu öğrendiğim İngilizce sözcük ve cümleleri yineliyorum ona. Sabır ve sevinçle dinliyor, hafta sonu tatili için eve gidiyoruz, karanlığın ortasında  gidiyoruz. Bu küçük kasaba minibüsünde o bana, ben ona gururla omuzlarımızı yaslıyoruz. Onun omzunda uyuyakalıyorum.

Sesimi uzaklara yazıyorum. Beş altı yaşlarımda olmalıyım. Filyos’tan Karabük’e gidecek kara trene binmeye çalışıyoruz. Babam annemi ve küçük halamı bindiriyor, kendisi de arkalarından binip kucağına almak için bana uzanıyor. O sırada hareket memuru kalkış veriyor ve tren hareket ediyor. Ben trenin yanı sıra koşuyorum, ağlayarak. Tren giderek hızlanıyor. Babam  o koca cüssesiyle kendisini trenden aşağı atıyor, bunu gören bir yolcu imdat frenini çekiyor. Filyos nahiyesinin tren istasyonunda bir şaşkınlık. Beni trene bindirdikten sonra, gidip hareket memurunu iki eliyle bir havaya kaldırışı var ki! Benim kahraman babam!

Sesimi uzaklara yazıyorum. Yatılı okuldan eve gelişlerimi biliyorum iple çekiyor. Çamaşırla dolu bavulumu yükleniyor ve neşe içinde fabrika lojmanlarına geliyoruz. Onun için iyi bir okulda okumam çok önemli. Gündüz çalışıp gece okumuş, azim ve çalışkanlıkla, alın teriyle karmış hayatını. Cefayla büyüyen bir kuşağın, erdemli bir üyesi babam. Yemeyip yediren, giymeyip giydiren, hep vermek isteyen, ruhu zengin, cömert bir adam. Yaptığı her işin hakkını veren, emeğin ve çabanın kutsallığına inanmış, ruhu hayata ve insanlara karşı dürüstlüğün paha biçilmez mücevheriyle ışıl ışıl bir insan. Her şeyin giderek kirlendiği ve hesapçılığın geçer akçe olduğu bir dünyada, babalarımız ne kadar soylu duruyor.

Sesimi uzaklara yazıyorum. Tıp stajı için İspanya’ya gidiyorum. Bozüyük tren garında vedalaşıyoruz. Daha yirmi iki yaşındayım ve ilk defa yurt dışına gidiyorum. Benim için kaygılanıyor. Gitmemi istemiyor, gidip de dönemememden korkuyor. Koca adam hüngür hüngür ağlıyor. Ben ve kız kardeşim hem babamın sulu gözlülüğüne takılır, hem de onun gözlerinde biriken ilk damlalarla ağlamaya başlardık. Onun o içten, o ivazsız göz yaşları hemen bize sirayet ederdi. Ben de ağlıyorum. Tren İstanbul’a varıncaya dek ağlıyorum. Aramızda sevginin kalplerimizi birbirine bağlıyan güçlü sicimleri var. Babamın oğluyum ben, çizgi filmlerde bile bir duygusal sahneyle karşılaşsam ağlarım. O benim babam, torunlarını ne zaman kucağına alsa duygulanır, gözlerinde merhamet buğusu gezinir.

Sesimi uzaklara yazıyorum.Üç hafta oldu, kolum kanadım kırık. ‘Ölürse tenler ölür / Canlar ölesi değil’ demişti pirimiz Yunus. ‘Yunus öldü deyu sela verirler / Ölen beden imiş aşıklar ölmez’ buyurmuştu. Gönlümün tesellisi bu toprağın büyüklerinde, tesellim Bilgelik Kitabı’nda. Sevgi ve hatırlayışın olduğu yerde ruha ölüm yoktur. Ötelerde, dünyada ne kadar eğleştiniz diye bize sorulduğunda, en babayiğidimizin vereceği cevap denir ki birkaç saat olacaktır. En fazla birkaç saat. Hayaller dünyasından payımıza bu kadar düşecek.

Sesimi uzaklara yazıyorum. Tıpkı gözyaşları gibi, merhamet de sirayet eder. Ötelerde Allah’ın gülleri yakandan hiç düşmesin babacığım.

Kemal SayarKemal-Sayar-babam-icin

Kemal Sayar, Şiir, Türk Şiiri

Montreal Mektupları – Onüç
‘Arkadaşlar burada buluştu ve kucaklaştı
Sonra her biri kendi yanlışı peşi sıra gitti’
W. H. Auden

Gitmek fethetmektir
Yahut yenilmektir kan kusarcasına
Hikayen doğrulanmalı uzaklarda
Sessiz bir onay, mütebessim bir baş eğiş
Ararız sokulduğumuz her sokakta
Oysa gençken nasıl da çırpınırdık yanlışlanmaya
Öğretsin isterdik hayat, bildiği ne varsa
Acımadan, susmadan, kafamıza vura vura

Gitmek bükülmektir yalnızlığa
Öğle sonu güneşine çarpmaya
Aday bir haylazlık, okul kaçkınlığı
Yetişkin mazereti berduşluğa
Çünkü sen koynunda bir güneşle dönersen
Yazın ilk günleri okula
Mağrur bir padişah gibi surları yıkarak
Yani çitlerden atlayarak saklıca
Hep gidecekmiş gibi yaşarsın da
Dünyada bir gurbet tadı olur ağzında

Gitmek özlemektir doya doya
Karnaval misali bir uykuya
Karışıp kaybolmaktır
Gitmek dönmektir güya
Kaçı döner gidenlerin
Dönenlerin kaçı gitmiştir ya da

Gitmek hazırlanmaktır
Mihr ü mah arasında
Çıkacağın son yolculuğa.

Kemal Sayar

Kemal Sayar, Şiir, Türk Şiiri

Sessiz

sessiz oturabilir miyiz seninle?
aramızda yaprakların hışırtısından,
ve ceylanların hayata çıkışından
başka bir ses olmadan.

beni sessiz de sevebilir misin?
yağmur almış toprağı
ve üşüyen kainatı dinlerken,
araya dünya sözleri karışmadan.

biliyor musun çekirgelerin,
unutulmuş ülkelerin,
kahrından kuruyan nehirlerin
diliyle konuşabilirim seninle!
duyabilirim seni hiç konuşmadan.

kalbinin atışlarını duyabilirim
içinde bir yaz gezmesine çıkan çocuğu
ve dudağın en uzak sokağında
biriken dilini hayatın
sökebilirim, öğrenebilirim
sözcükler bağırtılar klaksonlar
ona karışmadan.

ay sesiyle, gün sesiyle, gül sesiyle
tırmanırım kalbinin tepesine ve işte,
zakkumların diliyle konuşabilirim seninle.
rüzgarın ve acının bildiği dilde
acelesiz, hiç yarışmadan,
sessiz oturabilir miyiz seninle?

Kemal Sayar

Kemal Sayar, Şiir, Türk Şiiri

Ayrılıklar İçin İyi Bir Anne

ben bir ceninken
babam askerde lavanta çiçeği
koklarken, yine arıyordum
ayrılıklar için iyi bir anne

leyli meccaniyken ben, gizliden
gizliye şiir okurken, birden
öksürdüğü olurdu babamın
rüyaların tuhaf yüksekliği içinden.
şimdi ne iyi olurdu derdim ben
ayrılıklar için iyi bir anne

kaptan-ı derya iken ben, usulca
gemime binip evden kaçarken
yolda meleklere rastladığım olurdu
ve ben el sallardım onlara
rüyaların yüksekliği içinden
geçtiğim her kayalıkta sorardım:
buraya kanatlarıyla gelmiş birisi var mı,
ayrılıklar için iyi bir anne?

bir cihangirken ben, kitaplar
arasında ıslıkla yürürken
şiirin okları sinemi parçalardı
ama en çok sevince kanardım ben
isterdim baş ucumda hep olsun
ayrılıklar için iyi bir anne.

Kemal Sayar
Deneme, Kemal Sayar

Tanrım Beni Yavaşlat

Tanrım…!

Beni yavaşlat, aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir.

Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele.

Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükunetini ver.

Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği,
belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.

Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol.

Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret;

Bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı,

Güzel bir köpek ya da
kediyi okşamak için durmayı,

güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı,
balık avlayabilmeyi,

hülyalara dalabilmeyi öğret.

Hergün bana kaplumbağa ve tavşanin masalını hatırlat.
Hatırlat ki, yarışı her
zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda
hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim.

Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.
Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır.

Beni yavaşlat Tanrım ,

ve köklerimi yaşam toprağının
kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et.

Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve
daha sağlıklı olarak yükseleyim.

Ve hepsinden önemlisi…..

Tanrım, Bana değiştirebileceğim şeyleri
değiştirmek için CESARET, Değiştiremeyeceğim şeyleri
kabul etmek için SABIR, ikisi arasındaki farkı bilmek için AKIL
ver…

Kemal Sayar

Kemal Sayar, Şiir, Türk Şiiri

Asya İçin Henüz Vakit Var

sen bu şarkıları söylemezsin ayşegül
çocukların ömrü çiçeklerinki kadardır derdin ya
Ganj’ın kenarına oturmuş ağlarken kathya
sen dilini kanatan şarkıları söylemezsin
hayat bilgisi kırık çocukların
yani hangi ırmağın hangi denize döküldüğünü
bir türlü sökemeyen
ve yağmurlu günlerde
bisikletleri aşklara toslayan çocukların
şarkısını sen söylemezsin.

kim söyler peki o yabanıl kuşların çağrısını?
kim dillendirir nehre verilen ölüyü?
uzağa salınan kandili?

asya için henüz vakit var
asya derin uykusunda, onu uyandırmayalım kathya

bir prens nasıl olsa onu öpecek
ve filler kaldıracaktır o ağır uykuyu dağa
ırmak yolunu şaşırıp bizim sokağa
çıkacaktır nasıl olsa
o halde gel biz de çıkalım
içine yağmurlar yağan bu şarkıdan
henüz okyanusa varmadan
inelim bu trenden kathya.

bavulunu toplar ve gider Ganj.
bir gülü saçlarına iliştirir
ve sorarım ona:
– ey ırmak her sabah
yanıbaşında bir cesetle uyanmak nasıl ha?

Kemal Sayar