İsmet Özel, Şiir, Türk Şiiri

Sana durlanmış kelimeler getireceğim
pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler
kelimeler, bazısı tüyden bazısı demir
seni çünkü dik tutacak bilirim
kabzenin, çekicin ve divitin
tutulduğu yerden parlayan şiir.

Zorlu bir kış geçirdim, seninki gibi neftî
acıktım, bitlendim, bir yerlerim sancıdı
sökmedi ama hoyrat kuralları faşizmin
çünkü kalbim aşktan çatlayıp yarılırdı.
Her sabah çarpışarak çekilirdi karanlık alnacımdan
acılar bile duymadım kof yürekler önünde
beynim her sabah devrimcinin beyniydi
ayaklarım donukladı gelgelelim
sağlığın yerinde mi?

Yaraların kabuğu kolayca kaldırılıyor
halkın doğurgan dünyasına dalmakla
onların güneşe çarpan sesini anlamayan
dört duvarın, tel örgünün, meşhur yasakların sahipleri
seyir bile edemezken içimizdeki şenliği
yılgı yanımıza yanaşmazken
bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat
yıkılmak elinde mi?
Boşuna mı sokuldu bankalara
petrol borularına kundak
kurşun işçinin böğrünü boşuna mı örseledi
varsın zındanların uğultusu vursun kulaklarımıza
yaşamak
bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki.
Bu yürek gökle barışkın yaşamaya alışmış bir kere
ve inatla çevrilmiş toprağın çılgarına
yazık ki uzaktır kuşları, sokaklarıyla bizim olan şehir
ama ancak laneti hırsla tırpanlayamamak koyuyor insana
öpüşler, yatağa birden yuvarlanışlar
sevgiyle hatırlansa bile hatta.

Köpüren, köpürtücü bir hayatın nadasıdır kardeşim
bütün devrimcilerin çektikleri
biliriz dünyadaki yorgunluk habire mızraklanır
dağlarda gürbüz bir ölümdür bizim arkadaşlarınki
pusmuş bir şahanız şimdilik, ne kadar şahan olsak
ama budandıkça fışkıran da bizleriz
ölüyoruz, demek ki yaşanılacak…

İsmet Özelyikilma-sakin

İsmet Özel, Şiir, Türk Şiiri

BİRİNCİ BAP

ŞİVEKAR’IN ÇIKTIĞIDIR

Ey sökülmüş cep! ey ıslak yorgan!
Ey bulduğu her bahaneyle çıngar çıkaran!
Yardım et! Yardım et!
Bana ilah mahvedecek
bir uzuv lazım.
Gel çabuk
Beni üzüntünün koynunda beklet
Orada tohum serpecek kadar
Bana zaman tanı.
Ve konuş
Varsa eğer yazgımızın beş duyusu
Yazgı dediğimiz şeyin deveran ediyorsa kanı
Söyle ona vazgeçsin beni üstümden esip yönetmekten
Bana diş geçirsin de anlasın bakalım hangimiz daha kekre
Çarpayım gözüne bir, kulaklarını çınlatayım hele
Uzaktan işmar edip durmasın bana
Gelsin bana dokunsun
Alnının çatında değil belki
Ama bir iriminde aklının
kalsın kokum.

Benim elbet bir bildiğim var: Hayat saçma sapandır.
Üstüme saçmalı tüfeğiyle ateş açtı hayat
Yaylım ateş, bombardıman, güldürücü gaz
Şairsin! Arkanı dönme! Neyin var fırlat!
Hiç yoksa şu inkisarı kağıda geçir, sonuna kadar yaz
Nasıl olsa çıkaramazsın saçmayı etinden
Hiç deneme
Cibril`i düşünmeden
Asla yaşayamazsın
Seni uçurmazsa yandın
Kuşları da uçuran
Ey şair! Ey dilenci!
Kanatsız, mızmız, sözün köpeği
Tiryakilik peşinde geceleri
Günün ortasında karmanyolacı.
Sana değil Davud`a yaraşıyor sapan
Korkun var bölük pörçük
Ümidin çatal çatal
Baka gör bunların arasından
Hangi yer sana ayrılmış
Hangi yâre senlik bir şey bırakmış
Çalap

Anlat :
Bu bir Yusuf masalıdır de
Bunu söyle ve fakat
Şunu da sor
Yusuf’un masalı neden
Yusuf’la başlamıyor?
Bir varmış bir yokmuşla başlıyor bütün masallar gibi
Bir Şivekâr varmış, bir genç kız
Yusuf yokmuş, cinler
Kaçırmış, yazgı
Saklamış onu.

Masalın orasına gelince bir Yusuf gösterilecek
Ama önce masalı bir Şivekâr
Nasıl başlatıyor
Bilmek gerek.

Genç bir kızla, bir bakireyle başlıyor anlatımız.
Çünkü bakirelik, o bir baş dönmesidir
Başta gelir, başa gelir, başı yerinden eder
Eksiksiz olup hiçbir iyelik tertibi gerektirmeyecektir
Sorguya açık kim derseniz bakirdir, odur bakire
Kapağı hiç açılmadıysa kitap
Kaş çattırır insana, korku verir
Oysa kitap ki yarıya kadar okunmuş
Bakiredir.

Bırakalım başta kalsın.
Gençlik
Ve kızlık dursun başında efsanemizin.
Şivekâr’la
Bir genç kızla başlasın anlatımız
Ağlatımız
O dahi gençlik ve kızlıkla bitecek bittiği an
Zaten son erek değil miydi
Genç ve kız?
Vay anam! Ter ü taze ve domurmakta olan her ne ise
Hele bir dalmaya gör onun döngüsüne.

Şivekâr’dı
Gezmeye çıkmıştı ikindileyin
Evlerinin az ilerisindeki koruda
Genç kızlar bunu yapar
Her genç kız ruhta birikmiş sözlerin
Sürgüsü açılsın diye
Hep gezintiye çıkar.
Kıştı mevsim. Toprakta kar.
Çok tutumlu bir söyleşi gibi berraktı çamların yeşili.

Avcılar göründü uzaktan
Şivekâr avcılara görünmek istemedi
Sindi en bildik köşesine çamlığının
Kendi yerinden dinledi
Fend eden, tuzak kuran, ok atan bu milleti.
Avcı bunlar
Bir kuş vurdu tezelden
Aralarından biri.
Nasıldı kuş?

Neresinden vurulmuştu?
Şivekâr göremedi.

Ok değerse bir kuşun ancak kalbine değer
Bunu bilmeyecek ne var?
Kan düşer. Emilir o kızıl bezek
O bembeyaz satıhta.
Ossaat “Breh!
Hüsnü Yusuf’un yanağı mısın be mübarek!”
Deyiverdi bir avcı.
Şimdi sezdi Şivekâr saklandığı yerden
Avcıların da varmış bir içlisi
Bir bilgesi.

Kar ve kan. Ak ve kızıl.
Bir yüzün suçsuz zemininde
Tutkunun canlandırdığı şey.
Siması da iması da Yusuf’un
Böyleymiş meğer.
Kar üstüne düşen kandı
Yamandı
Bir avcıdan Şivekâr’a ulaşan haber
Müjde değildi.
Neden bir yavuzluk
Bir durulukla beraberdi?
Şivekâr bunu bilmek istedi
BİLMEK, BİLMEK, BİLMEK İSTEMİ
Kızda çözdü bütün bağlarını kadim âlemin
Âlem âlemler oldu, cümle âlem gevşedi
Kız için artık gevşekti
Pekinlik bohçasının hodbin düğümü
Haber deriştirdi kızı
Soru
Dünyayı karman çorman bıraktı önüne
Dünyayı, önce onu delmek
Yusuf’a varmak gerekti
Desem ki kapı açıldı
Yalan olur
Ama kilidin kalktığı belli.

Var idiyse bir kuş
Kalbinden başka yeri olmayan vurulacak
Vuruş değil de vuruluş kilidi kırdıysa
Kendi sorgusu yüzünden ayağa kalkıyor insan
Arıyor. Yusuf bir ayna mıdır acaba?
Çetrefil, kuşku dolu, yadırgı
Ne kadar kendi oldu insan
O kadar başka.

İKİNCİ BAP

YUSUF’UN KAÇIRILIŞIDIR

Tohumu
Anasının rahmine
Bir ilkbahar sabahı düşmüş.
Baharmış.
Dışarda rüzgâr.
Dışarda dallarda, bulutlarda
Toprakta delimsirek çırpınışlar.
Bir yanda hışır hışır emeniyor börtü böcek
İrili ufaklı bütün kuşlar
Suskun buldukları korunakta
Öte yanda tabiat
Bir kadınla bir erkeğin yatakta
Terli telaşıyla yarışa yelteniyor.

Ah, bu hep zaten böyle oluyor
İnsanlar tabiatı her zaman heyecana boğuyor
Çünkü kuşlar ve böcekler gibi değil
Bulutlar ve ırmaklar gibi sevişiyor insanlar
Sevişerek çiseliyorlar dünyayı
Yalnız ilkbahar gecelerinde değil
Sevişiyorlar
Sonbaharın mağmum karanlığında
Kış gelince hakaretamiz bir soğuk çattığında
Yaz olunca ısınan baygınlığın çözeltisi yüzünden
Sürgün günlerin birinin batımında
Birisi bir başkası yerine seyahat ederken
Yusuf`a doğru giden her eğimde
Her hangi bir vakte denk düşüyor
Sevişme anı.

Erkine göz değen bir beyin oğlu Yusuf
Annesi han kızıymış
Doğmuş ve bir zaman
Ev içinde, şehirde
Halayıklar, lalalar
Yaşamış gözaltında.
Sonra bir gün
Birden bire
Bir değil yüzlerce feryat
Hani çocuk?
Nerede?
Onu son kez gören kim?
neden hiç bir izi yok?

Yusuf
Üç cin tarafından yedi yaşında
Kaçırılarak karışmış oldu kırklara.
Haz ciniydi ilk göz koyan: Kızguran derlerdi ona
Öyle bir cindi ki canın tam ortasında
Bu dünya, öte dünya
Nerelerden geçiyorduysa ikisi arasındaki çizgi
Yoktu ayrım yerini bu yaratıktan daha iyi bileni
Çocuklukla, gençlikle, yaşlılıkla
Geçen ömrü içinde dağılır ve toparlanırken insan
Hep duyulan
Haz cininin kopardığı gürültüden başka bir şey değildi.

Hazzı ne dışından, ne içinden tavsif edebilirsiniz
Hazdır
Dünyalar sanmayın bizi içine çeken
Hazdır dünyalardan bütün emdiğimiz
Daha başından beri
Henüz cenin iken biz
Kalbin de cesameti belli belirsiz iken
Hangimiz hazzın bize neler ettiğini bilmeyiz?
O cin hiç uğramamış olsaydı semtimize
iyi olsun, kötü olsun neye yöneldiysek
Aklımız başımızdayken veya delirdiğimiz zaman
Canımız susmayı ve konuşmayı çektiğinde
Oraya hepimizden önce varmış olurdu kızguran.

Canı hazla tanıştıran işte bu cindi
Bu cindi Yusuf`u kaçırma işinde
Şebekenin başını çeken
Peki, neden Yusuf? Ve kaçırma neden?
Derinlik kelimesi
Bu bapta işimize yarıyor
Şimdi size
Hüsnü Yusuf`tu o
Güzellik timsaliydi desem
Bilirim söylediğim tartışma açmaktan öteye geçmez
Kime göre güzellik?
Çağlar içinde konulmuş mu bir kanun?
Hem nerede görülmüş
Tek başına güzellik
Kendi ayakları üzerinde dursun?

Şehvet, hüsran, hatıra, mukavemet
Bunların çarkına kapılanda
bir güzellik doğuyor
İnsanlar hep böyle şeylerin yedeğinde buluyor güzelliği
O sebepten ola ki
Güzel yine de güzel solarken bile.
Çünkü her soluş merhamet uyandırıyor
Çünkü merhametti ona önceden rengi veren de.

Yasasız ve solup giden
Bir güzellik değildi Yusuf`un güzelliği
Yoktu tabiattan ve tarihten tanış olduğumuz
Hüsnü Yusuf`u yeden hiçbir duygu.
Hüsnü Yusuf o hüsnü Yusuf`tu ki yanı başına
Yalnızca en gerekli şey konulmuştu
Ne duygu, ne ihtiras, ne düşünce,
Ne mükemmel bir mantık…
Derinlikti Yusuf`u güzel kılan
Gerçekte Adem soyuna ait olmayan
Ve sanki bir yeminle onlara hep bağlı kalan
Derinlik.
Derinlikti Yusuf`la varoluşun bağını kuran
Bu çocuğun yüzünden başka yüzlere yansıyan şey
O bir engin ezinti, bir terennüm gibi
Devam
Diyordu devam etsin devam etse gerek
Derinlikten cayılmasın
Kopsun kıyamet.

Bu çocuk ne giyerse giysin
Giysilerin üzerinde duruşu
Neye dokunursa dokunsun ona ellerini
Yerle göğün bağlacına ermiş gibi sunuşu…
Ya Rabbi, bu derinlik ne demek oluyor?
Başını çevirirken bu çocuk
Sanki affı muhakkak bir günah
Saklıyor.
Esrar dolu kimine göre belki bu baş
Ama bilgelik güdümüyle Yusuf`a bakarsanız
Sırların güzelliğini görürdünüz
Güzelliğin sırlarıyla sarmaş dolaş.

Acunu oyalayıp acunda oyalanan
Kıvılcımlı oklardan biri değildi Yusuf
Güzel olmasına güzeldi
Ama bunu söylemek
Dile denk düşmüyor nedense
Çünkü denilmez
Silahlı bir birliğe bakıp :
Ne de güzel bir ordu!
Güzelse de güzel denilmez ordulara
Savaşı hatırlatan hiçbir şeyi gönül
Yatkın bulmaz güzel kelimesiyle anlatmaya.
Yusuf’un güzelliği
Bir çarpışma gibi içrek
Bir savaş gibi yaman
Terk ediş uyandırmıyor gidişi
Bir kalış sunmuyor durduğu zaman.

“Mutlaka başka“ dedirtiyor oluşu
Sineyi hatırlatıyor sinesi
İnsanların
sineleri olduğunu
Gözleri çok fazla
Çok fazla derin
Her şeyi ezberletecekmiş gibi zora koşuyor
Oysa ezberleyecek hiç vakit
Bırakmıyor insanlara
Çabucak
Derinleşmeniz gerekiyor Yusuf’la karşılaştıysanız,
Bitişmeniz isteniyor hakkı verilmiş bir anlamla.

Haz cini kızguran
Yazık olur, yanlış olur diye düşündü
Hüsnü Yusuf
İnsan dedikleri bu nankör, kan dökücü, cimri, unutkan
Yaratıklar arasında bırakılırsa.
Öyle ya
Dünya ahalisinden hangisi
Kendini hazır saydı şimdiye kadar
Bitişmek için
Hakkı verilmiş bir anlamla?

Haz
Güzellikten ayrılmak istemezdi
Arınmak isterdi haz
Hazzı arıtmaya güzellik yeterdi.
Kaçırılmazsa, insanlar arasında bırakılırsa Yusuf
Bir gün, nasıl olsa, er geç
Güzelliğin yanı başına bir şehvet
Bir hüsran, bir hatıra
En azından insanların o hiç vazgeçmedikleri
Bir mukavemet eklenecekti.
Güzellik bulandıkça
Haz bulandırılacak
O zaman Hüsnü Yusuf`a bakan diyecek ki
Güzel; ama bir pürüz var
Güzel; ama başıma kim bilir ne bela açar
Güzel; ama daha temiz olabilirdi.

Kaçmalı Yusuf, kaçırılmalı
Güzellik hazzı mutlaka arıtmalı
Yoksa ben
Önce ben, sadece ben, hep ben
Diyerek nev`i beşer
Pıtraklı ve pusarık bir tapınakta raks ederken
Kendinden geçecek
Hamleler, darbeler, sarılışlarla binlerce yıl
Neleri çürüttüyse
Onlarla geçinecek.

Hazzın gücü Hüsnü Yusuf`u kaçırmak için yetmedi
Yalnız yönelmek gelirdi Kızguran’ın elinden
Yönelmek, yöneltmek, yönlendirmek
Sevgilim! Sevgilim! Sevgilim!
Başka ne söylenebilirdi?

İnsan dediğin aceleci
Cinler de acele etmeli
Kızguran çabucak
Yusuf’u kaçırmak için
İki başka cinden yardım istedi
İki cin daha
Yönlendirmesi gerekti hazzın
Güzellik hırsızlığına.
Bunların ilki Sarlanan
Eylem cini.

Edim
Dünden hazırdı güzelliği
güzel olan her şeyi
Köhne yığından kaçırmaya.
Çünkü boy atmaya can atarken bir fidan
Umursamaz çokluktaki kösteği.
Eylem gerek tohumu çatlatmak için
Yalnız doğurandır doğruyu bulan
Neyse çok toprakta
Gökte ne çoksa
Bir an gelir
Biriciklik burcuna edimle varır
Eylemdir
Tazeler, harap eder, küstürür, gönül alır
Eylemle uçar bezginlikteki kir
Dirilik erki kalırsa
Yalnız eylemde kalır.

İşte Yusuf`un güzelliği
İşte arınmak isteyen haz

Bir kez “işte“ denildiyse artık durulmaz
Bir şey bir şeye dönüşürken
Eyleme geçilecek
Ve yakadan düşecek bu bungun kalabalık
Bir oluş yönünde sıyrılan her ne ise
Edimle ilenecek çokluğa, katılığa
Eyleyenler görecek yegânelik ne imiş:
Nereden sonrası kübra
Nereden önce sagir
Kaç, kaçır, doldur ya da dök
II faut agir.

Haz cini eylem ciniyle bir araya gelince
Belki her şey yapılabilirdi
Evet, her şey
İyi ve kötü.
Acaba
İyi veya kötü şey
Aynı zamanda yerli yerince ve uygun mu?
İyi olsun, kötü olsun diye yapmak istenilen
Rast gelecek mi kendini var eden yöne?
Bunu anlamak için haz cini Kızguran
Yönlendirdi Gökleren’i
Yusuf’u kaçırmaya.
Güzelliği çalmak için çağrılan
İkinci cindi bu
Ödev cini.

Hüsnü Yusuf kaçırılacak çünkü
Bunun bir çünküsü var
Her nesnenin kendine özgü
Bir yeri var evrende
Hazzın çünküsü yoktur
Eylemin de
Haz ve eylem
Bilinmez nerede eğleşecekler
Oysa yalnız nesneler değil duygular düşünceler
Ararlar ve bilmek isterler benzerleri arasındaki yerlerini
Bu yer bir yer olmaklığı yüzünden
Ödevini gösteriyor her nesneye
Giderek
Her nesne ödeviyle
Kaybediyor nesne niteliğini
Ödevini yerine getiren “o şey“ oluyor.

Böylelikle ormanların kimliğinden söz açıyorlar
Denizlerin kimliği, çöllerin, buzulların, sıradağların
Ve kapanmak bilmiyor bir kere açıldımı söz
Gökleren her tarafa bir şey yetiştiriyor
Armağan verir gibi, tetiğe basar gibi
Maden işçilerinin urbalarına kimlik
Kumarhane kapılarındaki kabadayılara nişan
Rujunu sürdükten sonra
Aynada kendini öpermiş gibi yapan
Sütüm yetseydi de doyurabilseydim, ne var?
Sana almazsam neyim önümüzdeki yaz
Ödevin cümleleri birer birer sayılmaz
Yerine getirmeye bile gerek yok
Tabiatla düşüyor
Tarihle
Yükseliyor durmadan
Hem ödev
Hem ödevi üstüne alan.

Hepsi üç cindir bunların.
Hazdır, eylemdir, ödevdir
Yusuf’u kaçıran.
Yusuf’u insanların dünyasında
El âlemin dipsiz düşkünlüklerine tutundurmayan.

ÜÇÜNCÜ BAP

ŞİVEKÂR’IN YOLCULUĞUDUR

Eskiler iz sürerdi.
Biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar.
Arıyoruz âlemin iç yüzünden zihnimize
Yansıyan bir tasarımla gerçeği.

Şivekâr bizden biri
Yola çıktı yolu bilmeden
Arıyor bir hedef gözüne kestirmeden
Aradığı ne sevgili, ne efendi, ne sultan
Özünü harekete geçiren onun
Kanını kaynatan candır düpedüz kendi canı.
Yol canlılıkla mukayyet
Gitti deriz
Ölenler için
Yalnız yaşayanların işidir
Yola çıkmak, yolu kat etmek.

Şivekâr olduğuna
Olmasını istediği için inandığı
O bir, biricik can için yola koyuldu
Canını koydu yola
Öyle bir başka ben
Bulsun ki
Ben’i bütün şemaliyle onda bulunsun
Başkada bir ben yok ise
Yere çalınsın rüya
Benle
Başka yok olsun.

Eskiler aramaz, iz sürerdi.
Bilirlerdi Evet’le Hayır arasına Belki
Sokulduğunda
Felaket gelir.
Noksanı fark ederlerdi, çünkü bütünden
Nelerin koptuğu besbelli.
Dağılmak eskilerin dilinde
Ufalanmak anlamına gelirdi
İz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için
Biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz
Korkarız kaybolmaktan çokluk içinde.

Şivekâr korkmadı kaybolmaktan
Daldı çokluğa can havliyle
Dedi bulsam da Hüsnü Yusuf’u
Onun gibi kaybolsam keşke.

Kaç yıl geçirdi Şivekâr arayış içinde?
Neler yaşadı?
Biz yeniler yüz kızartan soruları hemen atlarız.
Saklarız
Arayan ve arayışın süre gittiği ortamın
Yek diğerinden ne paylar aldığını.

Dünyada
Çözülürse dünyayı
Issız kılacak bir çelişki vardı
Bir çekişme vardı dünyada azgınlık fışkırtan
Taraf olunduğunda.

Aradı Hüsnü Yusuf`u Şivekâr
Hep geciktirilmesi gereken o çelişkinin
Susmayanı sağırlaştıran çekişmenin ortasında.
Yalnız arayan bilir acımasını
Aramamak acımamak demektir
Küçümsenecekse
Memnuniyet küçümsenmelidir
Dünyanın dönmekten memnuniyeti
İnsanların utancı dünyaya dönüşmekten
İnsanlar
Onların birer kırba hepsi
Dış tarafları köseledir
Hepsi içinde taşır içilecek şeyi
Utanır ıslanmış köseleden insanlar
SAHİPSİZ BİR UTANÇ HEPSİ.

Şivekâr önceleri
Arayışın ilk aşamasında
Bu utancı sadece seyretmekteydi.
Evden ayrılırken bohçasına koyduğu birkaç altın
Takındığı birkaç parça mücevher
Bir şehirden başka şehre göçerken
Dağlar aşıp ormanlardan geçerken
Sıyrılıp yol bulmayı ona kolaylaştırdı.
Daha sonra ve fakat
İnsan dedikleri o sahipsiz utançla
Yaptığı pazarlık fena tartakladı onu
İnsanlık utancından
En külliyetli payı o aldı.

Aradı
Arayış ibresinden gözünü ayırmadı
Karnı aç
Üstü başı lime lime
Artık narin ayakları çiziklerle dolu
Dirsekleri de yara kabukları
Gerçi bu kadarı, böylesi
Başlarken hiç akla gelmezdi
Lakin hayret!
Arayana yoksulluk eziyet vermiyor
Arayanın aramaktan başka derdi yok.

Vakti bilmek için
Diyor kendi kendine
Haber almak sadece bir başlangıçtı
Aradıkça dirisin
Aradıkça mecalsiz kaldı kibrin.
Aradın ve anladın
Haber almakla yol tüketilmiyor
Arayış sahicilik vaktine erişsin istiyorsan
Senin kendin
Haber olsa gerektir.

Bak işte
Bir parça kuru ekmek
Kim bilir kim düşürmüş
Kim bilir kim ekmeği bir kenara
Ayakaltından çekmiş.

Ne de sert!

Şu akan derecikte biraz ıslatsam ekmeği
Diye düşündü Şivekâr
O zaman dişim keser.
Pırıl pırıl dereye
Uzattı elindekini
Belki eski kibrinden
Kalma biraz halsizlik
Belki bu ince suyun
Cilveli alayişi
Ekmek
Dereye düşüverdi.
Hem karnı aç
Hem de avı nispet yaparmış gibi
Su üstünde kıpırdanıyor
Koştu o kuru ekmeğin
Peşi sıra Şivekâr
Bir süre öyle gittiler

O da ne?

Dere görünmez oldu
Harap bir tahta perde girdi
Ekmekle Şivekâr’ın arasına
Genç kız gerilemedi
Hem zaten vazgeçerse
Ne yapacağı belli mi?
Dönülecek bir yer
Bilmiyor gitmezse ekmeğin ardı sıra.

Suya girdi bulmak için ekmeğini
Tahta perdeden öteye geçti.

Aklı zorlayan bir yer o perdenin ötesi.
Bir bahçe. Gerçekten buraya bahçe mi demeli?
Ağaç, yaprak, meyve, kuş hepsi tamam
Tastamam hepsi.
Sanki biraz önce tamamlanmış gibi.

Kokusu çiçeklerin
Otların, çalıların kısa cümlecikleri
Yukardan dua fısıldar gibi yüze değen esinti.

İnsan bir resmin içine
Bu kadar girebilir.

Bu bahçede her şey hayran olunmak için
Her şey kendine özen göstermiş
Her şey kendine öyle bakıtıyor ki
Şivekâr bir kuru ekmeğin peşi sıra buraya girdiğini
Bir daha aklına hiç getirmedi
Hangi garip kuşun rızkıydı ki o ekmek?
Kim bilir nereye gitti?

Şimdi artık bahçenin derinliği genç kızı cezbediyor
Bu bahçe keşfe açık bir kalbi bekler gibi
Yürüdükçe bahçeden bir şey siniyor kıza
Şivekâr bahçeye tını salıyor adım attıkça
Çok geçmeden gözlerinin önüne

Ne diyelim?
Resim içinde resim mi?

Edebiyat burada bize yardım edemez.

Bir çiçekle meşgul olan kelebekle meşgul olan bir erkek
Eskiler olsaydı betimleyeceklerdi
Biz yeniler Alt dudağımızı ısırır
Ve terleriz
Şivekâr bizden biri
Onun dilinden dökülen
Bizim kelimelerimiz
Saçma
Ama başka ne sorulurdu ki?
“ in misin, cin misin?“
Cevap verdi Hüsnü Yusuf:
“ ne inim, ne cinim“
“ ben de senin gibi bir beni âdemim“

DÖRDÜNCÜ BAP

BİR YUSUF, BİR ŞİVEKÂR

Şivekâr buldu
Kendi arayışında bir karşılık bulunduğunu.
Ya Yusuf?
Peki, Hüsnü Yusuf bulunmak istiyor muydu?
Harikulade bir bahçede
Cinlerin arasında geçmişti günleri
Öğrenmişti cinlerden yüzlerce hüner
İnsanlar arasında kalsaydı eğer
Hükmetmek ve itaat etmekten başka bir alanda
Yusuf’a rahat vermezdi onlar.
Gülünç özlemleri insanların
Sinir bozucu tedirginlikle
Ve derinlik karşısında gösterdikleri
Şiddetli ve tamamen mankafa tepki
Bütün bunlar Hüsnü Yusuf için
Bezgin bir hayat demekti.

Kalkıp, çıkıp, uzaklaşıp
İnsanların dünyasından
Yusuf’un mahremiyetine kadar uzanan
Bu pejmürde kız da neyin nesi?
Önce halinden ona hiçbir şey söylemedi
Bıraktı
Konuşsun Şivekâr.
Aman Allah’ım!
Şivekâr konuştukça
Yusuf’un her yanına
Oklar saplandı sanki.
Dertli gönül neymiş
Gönüle dert neden düşermiş
Nasıl olurmuş göze almak
Gözlerden ötesini
Yağmadan, çapuldan, hazıra konmaktan uzak
Akları, karaları, bütün renkleri esirgeyip
Esirgenmeyi hak etmek
Ve dönenmek evrende arındırıcı
İtimada şayan bir rüzgâr gibi.
Hayret ki cinler bu kızı kaçırmamış
Bu fevkalade gönlüyle.

Şivekâr’ı dinledikten sonra Yusuf
Ancak anlayabildi kendi başına neler geldiğini.
Sonra açarken uzun uzun halini kıza
Sanki ona bir şeyler iade etti.

Bir Yusuf, bir Şivekâr
Anlamı yoktu artık ayrı hayatlarının
Çabuk anladılar ki armağanmış yaşadıkları
Verilmeyi beklemişler birbirlerine.
İki insan diyelim isterseniz artık onlara
Bizler de başvuralım
Tarihin ve tabiatın
Güç yetiremediği
O ifadeye.

İki insan bir araya gelince
İki taşın beraberliği gibi olmaz
Diyelim iki salkım
Bir çift kuş, yılanlar, kurbağalar, göçmen sürüler
Yarasa aşiretleri, birbirine açılan tanrısız mağaralar
Yabancılık
Yalıtkanlık üretirler ha bire.

İnsan soyu
İletkenliğiyle ünlüdür öteki türler arasında
İki insan
Başka hiçbir yaratıkta olmayan
Geçirgen bağın başlatıcısıdır
Anneler ve babalar
Oğullar, kızlar, hısımlar
Komşular, hemşeriler, yurttaşlar
Hangileri arasından seçilirse seçilsin
İki insan bir araya gelince
O geçirgen bağa bir ilmek atar
Bazen fiyonk olur arada
Bazen her şey düğümlenir
Yine de sonuna kadar
Bu bağın götürdüğü
Yere kadar gitmez
İnsanlar
Dostluğa, kandaşlığa, aşka evet
Evet ama nereye kadar?

Bunun bir son kertesi vardır
Binlerce yıl iki insandan çok azı
Son kerteyi birlikte tanımıştır.
Sûra üfürülürken, çan çalınırken, ölü gömülürken
İki insan tahsil eder zamanı
En doğrusu son kertede iki insan
Vakitsiz okunmuş bir ezandır
Yusuf ile Şivekâr
Vakitsiz okundular
Çünkü zaman
İki insan
Ya da
Hiç…

Gün batımı yaklaşıyor
Birazdan bahçeye geri gelecek cinler
Her sabah gün ışıdığı zaman
Üç cin
Gökleren, Sarlanan ve Kızguran
İri kuşlar şekline girip havalanırlar
Sormaya gelmez gün boyu yaptıkları
Ama onlar görecek olursa
Yusuf’un yanında bir insanı
Hiddetleri neye mal olur
Bunu Yusuf bilmiyor.

Güneş battı batacak derken
Yusuf gönlünün sıcaklığıyla buram buram
Tütsülenen eşine sevecen bir tokat indiriyor
Bir elma haline giriyor Şivekâr
Hani bir zamanlar bir kuru
Ekmeğimiz vardı ya
Onun gibi bir kenara koyuyor.

Cinler geniş kanatlarıyla alaca gökten süzülüp
Toprağa silkinerek konduklarında
İnsan şekline giriyorlar
Bir
İki
Üç
“Burada bir insan kokusu var”
“İnsan kokuyor buralar”
“İnsan var”
Cinlerle yıllarca beraberliğin verdiği pişkinlikle
Hatta biraz azarlar gibi cevap veriyor Yusuf
“Bu bahçede benden gayri insan ne arar”
“Kokuysa sizin dişleriniz arasından geliyordur”
“Kaç insan parçaladınız acaba?”
Cinleri kandırmak o kadar kolay değil

“Nedir Yusuf” diyorlar
“Sen eskiden hiç kendinden”
“İnsan diye bahsetmezdin?”

O gece böyle geçer
Ertesi gün Yusuf ile Şivekâr
Yine birbirlerine kalır
Çevre olurlar birbirlerine
Gün batar
Elma olur Şivekâr
Birkaç hafta, sonra ay
Aylar çoğalır
Şivekâr gebe kalır
Elmayı cin gözünden saklamanın imkânı yoktur artık.

BEŞİNCİ BAP

DÖNÜŞ

Bütün sevişenlerin zor dakikaları vardır
Hepsinin o zamanlarda benzeşir davranışları
Hüsnü Yusuf
Aldı Şivekârını karşısına
Ellerini tuttu
Ayırmadan gözlerinden gözlerini
Önce derin bir iç geçirdi
Konuşmaya başladı sonra:

“İkimiz o bir kalarak en özel yeri”
“Yaratılmışlar arasında”
“Ne kadar hakkıyla kazanmış olursak olalım”
“Ve şimdi çok kimsenin anlamadığı”
“Yüceliş basamaklarında olsak da”
“Her yaratılan şeyin zemini”
“Bizim de zeminimiz”
“İnsan çoğalacaksa insanlarda çoğalır”
“Bir dönüş bekliyor seni”

“Cinlerin bahçesinde”
“Çocuk doğamaz”

Hüsnü Yusuf Şivekâr’a neler yapacağını birer birer anlattı.
Bir kocaman yumak ip vererek ona.
Gidecekti
Yumağın bittiği yere kadar hiç durmayacaktı.
Ne bitmez yumakmış! Kaç gün gitti?
Sonunda vardığı yer kapkara bir şehirdi.
Önce
Gecenin tesiri sandı
Oysa gerçekten kara
Gün ışığı altında bile kapkaraydı şehir.
Evlerin duvarları siyaha boyanmıştı
Panjurlar ve kepenkler
Onlar da siyah ve kapalı
Yollar hep zift karası
Kaldırımlar kara taş
Fakat ne geçen var, ne giden
Bütün perdeleri çekik ve kara
Bakan kimseler yok pencereden sokaklara.
Şivekâr
Karnı burnunda
Ağır ağır kat etti kara şehri.
En büyük kapısını buldu şehrin
En kara kapı da buydu.

Bu şehir baştan başa yıllardır
Hüsnü Yusuf yasını tutmaktaydı.
Gizli, gözden uzak bir yerde oynuyordu çocuklar
Büyükler için oynamak, gülmek
Gizlice bile olsa yasak.
Yusuf’u cinler kaçırınca yedi yaşında
Önce annesiyle babası karalara büründü
Sonra
Yavaş yavaş güzel Yusuf’un yokluğuyla
Kendine çirkinlik bulaşmış hisseden herkes
Siyahı seçti
Bir dürüstlük aradı yasla avunmakta.

Bu şehrin beyi Hüsnü Yusuf’un babası
En büyük kapı bey kapısı
Gebe kadın büyük, kara kapıyı
Tam da doğum sancısı tuttuğu sırada çaldı.
Açan olmadı, içerden bir kıpırtı
Duyulmadı
Çaldı Şivekâr bir daha
Bir daha, bir daha
Ne ses
Ne nefes
Sonunda ona öğretildiği üzere
“Açın, Hüsnü Yusuf’un başı için açın” dedi.
İçten ve iç parçalayıcı bir inleyişle
O zaman kocaman kara kapı
Açılıvermediyse de tamamen
Mağrur ve ağırdan aralandı.
“Doğurmak üzereyim”
“Bana bir yer gösterin”.

Şivekâr’ı ineklerin ahırına aldılar
Çok geçmeden doğurdu
Hani şu bir avcıdan işittiğine kanan var ya
Ümidin ve korkunun hakkını vermek için
Nice iniş nice çıkış yaşayan
Mezbeleliklerde hırpalandıktan sonra
Nikâhını harikulâde bir bahçede
En harikulâde erkekle kıyan kızın
Oğlu doğdu nihayet.
Loğusa yalnız kalmasın
Al basmasın onu diye
O gece ahıra bir halayık bıraktılar
Ve o gece bir kuş kondu ahırın penceresine
Dile geldi, seslendi:
“-Şivekârım! Şivekârım!”
İçerden yanıtlandı bu çağrı
“Lebbeyk! Sultanım!”
“Ne yapar sultanım?”
“Boklu çaputlar içinde yatar sultanın”
“Annem duymadı mı?”
“Al haneye almadı mı?”
“Yavrumun yavrusu deyip”
“Sinesine sarmadı mı?”
Pır deyip uçtu sorular sonrası kuş.
Ama olay halayık kızı çok korkuttu
Koşup anlattı duyduklarını kâhya kadına
Kâhya kadın işkillendi bu işten:
“Kaz kümesine alsınlar loğusayı”
“Oraya benim için de bir yatak koysunlar”.

Ertesi gece aynı kuş
Bu sefer kaz kümesinin penceresine
Konarak aynı söyleşiye yer verince
Halayık ne işittiyse, kâhya kadın, o da duyunca
Anladı kara konaktaki emektar
Bir bey doğurmuştu vesveseyle baktıkları yabancı
Üstelik bu son gelen konakta herkesten daha yerli.
Yeni efendisidir doğan bebek
Beyin torunu.

Gerçeği öğrenince
Yas kentinin beyi, kara konağın hatunu
Bir basübadelmevt saydılar bütün olan biteni
Yavruyu vekit geçirmeden al haneye aldılar
Yavrumuzun yavrusu deyip kucaklarında sardılar
Şivekâr’la konuşup tebcil ettiler gelini
Daha ileri gittiler
-Bu soyda ihtiras bitmez
Dediler:
“Yakala bu kuşu bize!”
“Tut bu kuşu bizim için!”
Şivekâr Yusuf’a dokunmak istemez mi?
Can ü yürekten
Kabul etti teklifi.

Al haneyi görmeliydiniz.
Daha hüsnü Yusuf doğmadan
Orayı annesi
Bir sevinç odası olarak tertiplemişti.
Her taraf siyaha büründüğü günlerde bile
Bu oda al hane kaldı
Ümit ve sevinç
Temsil etsin istendi.

Demirden ve kızıl bir karyolada yatıyordu Şivekâr
Kuş pencereye konup adını ünledi:
“Şivekârım! Şivekârım!”
Bir naz uykusu içindeymiş
Gibi yaptı yatakta sere serpe uzanan
Kuşcağız kondu bu sefer karyola demirine
Tez canlı, endişeli seslendi:

“Şivekârım! Şivekârım!”
Yine ses yok.
Yastığa indi, geldi başucuna
“Şivekârım!” “Şi…” der demez
Kaptı kuşu uyurmuş gibi yapan.

Kaçırılmak neyse…
Ama bunca serencamın sonunda
Bir kuş olarak yakalanmak
Ağır geldi Yusuf’a
Silkinip buluverdi gerçek cesametini
Birden bire al haneyi
Güzelliğiyle doldurdu.

Bey ve hatun
Babayla anne
Coşkuyla daldılar içeri
Sarılmalar, öpüşler…
Hasretler giderildi.

İnsan hayatı dediğin ne de meraklı bir şey
Neden kılıç kabzasındadır kınalı parmak?
Buraya kadar geldi masal
Şimdi acep ne olacak?

ALTINCI BAP

İNS Ü CİN

Cinlerin
Hüsnü Yusuf’u kaçırmaları
Elbet el altından bir desiseydi
Bir insanı
Yusuf’u yabancısı olduğu bir ufka taşıdılar.
Yine de cinlerin insan ufkunu
İnsanlık ortamını yıkmaya yanaştıkları söylenemez.
Fakat ne yaptı buna mukabil insanlar?
Cinlere sezdirmeden kimi bölgelerini onların
Çaldılar önce
Şimdi de denemek istiyorlar
Cinlerin cinliğini ihlâl etmeyi.

Yusuf’un babası, erki hep göze batan bey
“Bak oğlum” diyor “Buraya kadar geldik”
“Seni görmek, sana dokunmak fırsatına erdik”
“Bizden bir oğul kaçırıldı, can yakan bir şeydi bu”
“Bu yanık can”
“Nasıl avutsun babası kaçırılmış çocuğu?”
“Yok mudur bir yolu ki”
“Cinlere sor bakalım”
“Oğlunla ve Şivekâr’ınla”
“Yeni bir hayat kurasın?”

Bu teklifi meydan okuma saydı cinler
Dediler “Baban o kadar kendine güveniyorsa eğer”
“Biz seni ins ü cin sınırına getirip oturtalım”
“Döktürsün senin başından üste baban”
“Kurşun bir kubbe”
“Kubbeyi biz yıkamazsak”
“Artık hep insan kalırsın”
“Ama bizim darbelerimizden bu kubbe yıkılırsa”
“Tutsak saymayız seni avımızsın”.

İnsan cine meydan okuduktan sonra
Her şey cinlerin sıraladığı işlerle başladı
Kızguran, Sarlanan, Gökleren
Daha yedi yaşında
Ayartarak
Kaçırdıkları Yusuf’u
Gerisin geri getirip
Ter ü taze bir baba olduğu çıplaklığıyla
Sınıra bıraktılar.
Burası
Cinlik ve insanlık sınırıydı

O anda
Cinler Hüsnü Yusuf’u bırakır bırakmaz
Beyin emrinde binlerce nefer
Hatunun mahiyetinde yüzlerce kadın
Dökülecek kubbenin harcını
Hızla yere çaktıkları
İskeleye sıvadı.
Yusuf şimdi
Cinlerin ona öğrettiği yerdedir
Etrafını şu an kaplamakta olan oysa
İnsan işi anlaşılmaz alaşım.

Bitti mi?
Diye sordu yukarıdan cinler.
Şimdiye kadar
Yusuf’un bile görmediği
Devasa kanatlı, pençesi azman
Birer kuş kıyafetindeydiler

Süre dolunca bir ağızdan
Haydi gelin gelecekseniz
Diye haykırdı onca nefer
Onca kadın alçak sesle yine de bir ağızdan
Boyunuz devrilsin deyip ilendi.
Cinler kanatlarını kaldırıp
Vurdular dev kubbeye
Her vuruşta etraf
Zangırdadı, gümbürdedi
Hem vuruyor, hem çığlık atıyorlardı:
“Yusuuuf! Çık da bir kaşık kanını içelim”

Cinler hesabına göre bu kubbe
Sayılı darbelerden sonra çökmeliydi
Fakat kubbenin direnci tahminleri aştı
Öyleyse daha sert kanat darbeleri indirilmeli
Âvâzı yükseltmeli
“Yusuuuf!” “Yusuuuf!” “ Yusuuuf!”
“Çık da bir kaşık kanını içelim”
Cinler çok kanat vuruyor
Çok ağır

Direniyor kubbe.

Cinlerin çabaları
Şaşırtıcı bir yönde etkiledi Yusuf’u
Yıllarını cinler arasında geçirmiş bu taze baba
Etkilendi
İnsan iddiasının bu kerte direşken oluşundan.
Göz önündeki hesaplaşmadan kolayca kaçan
Hasmı için hep bir tuzak tasarlayan insan kafası
Sihirden ve tılsımdan daha büyük endişe.
Cinler gibi kan içmiyor insanlar
Ama hepsi sülâlece ilik emmede usta.
Kubbeyi cinler dıştan yıkamıyor
Ben içerden zorlasam yıkılır mı?
Hüsnü Yusuf
Bütün gücüyle içten
-Evet, samimiyetle
Yüklendi kubbeye.

Yıkılmadı yatık duran şey
Kendinden yassılmış olanı hangi kuvvet yıkacak?
Yıkılmaz çünkü atılım zevki nedir hiç bilmeyen
Eyyamcı kamuya kaynaştırıyor onu
Özgünlükten duyduğu nefret
Donukluktan alıyor direncini
Bir gün
Sırf merak yüzünden
Yerini asla terk etmiyecek
Sapasağlam çünkü hassas yeri yok
Çünkü her tarafı aynı miktarda müphem.

Hüsnü Yusuf masalı

Onlar

Cümle el âlem
Muradına erince bitti.
Herkes Yusuf’a kavuştuk diye pek seviniyor.

Yusuf artık cinlerle değil.
Yine de sormak lazım
Kavuşmak
Denir mi
Hep bir arada bulunmaya?

Bir arada bulunmanın töresi, yasası var
İnsanlar bir arada. Neden iki insan yok?
Nerede Yin?
Nerede Yang?
The two and the one?

YEDİNCİ BAP

SUYUN SIZLADIĞIDIR

Sızıyı gideren su.
Suyun sızladığını kimseler bilmez.

İsmet Özelbir-yusuf-masali

Altı Çizili Satırlar, İsmet Özel, Şiir Sanatı

Bu yeryüzünde insanoğlu şairane mukimdir.

*

İnsan mısralarda, şiirlerde hiç kimsenin elinden alamayacağı bir yurt bulur.

*

Şiirin yüzünü hiç kimsenin hatırlamadığı bir dünyada birinin kalkıp, şiirin tanınmaya değer bir yüzü olduğunu, ortalıkta dolaşan renkli ve solgun yüzlerce hayaletin yalnızca maskeler olduğunu söylemesi lazım.

*

Artık edebiyat çevrelerinde edebiyata ilişkin ölçülerin esas alınması ayıp sayılmaya başlandı. Üstelik artık edebiyat çevresi diye bir şey yok. Artık şiir(!) değerlendirmelerine paranın, apoletlerin ve koltukların gölgesi düşmüştür. Artık çevreden değil, piyasadan söz etmek; okuyarak, tadına vararak değil, pazarlıkta uyuşarak bir şeyler elde etmek zamanıdır.

*

Şiir saygısı vardı bir zamanlar Türkiye’de ve bu saygı insanların saygıya değer şeylere özenmelerine de yardımcı olurdu.

*

Sözünü ettiğim, niteliklerini dile getirmeye çalıştığım ortam Türkçe’nin henüz sevildiği bir ortamdı. Belki bu sevgi yüzünden şiirin uyardığı bir çok başka şey de seviliyor, hayat karşısında vekar ve sevecenlik elde tutulmaya çabalanıyordu. Bu çabaların boşuna olduğunu o dönemleri yaşamış hiç kimse söyleyemez. Şiir, kendisini besleyenlere hizmet eder, şiirden beklenen yarar ne ise o elde edilirdi. Yani bu insanlar iç dünyalarında belirginlik kazanmış değerlerden ötürü başlarını dik tutmayı, ucuz ve bayağı değerlere dirsek çevirmeyi bilirlerdi.

*

Bir insan şiir okumayı seçmişse, bu okuma süresince ve sonucunda kişiliği, kimliği ve yeryüzünde sahip olduğu yer bakımından şiirden bir kazanç sağlamayı düşünüyorsa, yapacağı bu işi tesadüflerin umursamaz akışı içinde değil de kararlılık içinde gerçekleştirme yolundaysa o insanın şiir okumak için bir kılavuza ihtiyacı vardır.

*

Sokaktaki adam. ‘Ekmek nasıl yenir?’ biçimindeki bir soruyu saçma bulur. Biri kalkıp da ona, ‘Ayağındaki pabucu nasıl giydin?’ diye soracak olursa, delilerle uğraşmaya niyetim yok diye düşünüp belki cevap bile vermez. Ama bu sorular önemli, ciddi sorulardır ve cevapları, ‘Şiir nasıl okunur?’ sorusunun cevabı kadar çetindir.

*

Demek ki insanca bir etkinlik olarak davranışlarımızın anlamı üzerinde bir açıklığa varmak zorundayız. Yapıp ettiklerimizin mahiyeti, eylemlerimizin hakikati onları nasıl yapmamızı da gösterecek, yürünecek yolu işaret edecektir. Öyleyse ‘Şiir nasıl okunur?’ sorusunu, ‘Şiir okumanın anlamı nedir?’ gibi sorularla birbirlerinin yanında, biri ötekine yardımcı olacak biçimde sormak gerekir.

*

Yokluğunu hissettiğimiz şey içimizde bulunması gereken ‘zımni’ bütünlük, bütüne ait olma duygusudur. Zaten sevmemizin, acımamızın, öfkelenmemizin, böbürlenmemizin, zavallılaşmamızın, tanrılaşmamızın bu bütünle, bu bütünü anlamak isteyişimiz veya anlamak istemeyişimizle bir ilgisi vardır. Şiirin ‘theme’i ne olursa olsun, şiir gerçek derinliğini, yüceliğini, değerini insandaki bu ‘hasret giderme’ duygusunda bulur.

*

Şiir okumak isteriz, çünkü bütüne, bütünümüze, bütün içindeki yerimize varma zorluğunu bu insani ve insan dışı aygıtla yenmek isteriz.

*

Şiirden (belki söz sanatları başta olmak üzere bütün sanatlardan) aldığımız doyum, kendimizin bir bütün olduğu ve kendi bütünümüzün de bir bütüne ait olduğu hususundaki inancımızın pekişmesidir. Ne var ki şiirle elde edilen doyum aynı zamanda bir açlığın başlangıcıdır çünkü her şiir insanın bütünle arasında bulunan mesafe hakkında sahip olduğu bilinçlilik durumudur, her şiir insanın bütüne olan hasretini kamçılar.

*

İnsan kendi doğrularını dış dünyanın somutluğu içinde bulursa şiire yüz vermez.

*

Böyle bir isteğin insanın içinde kabarması için insanın kendi doğruları ile dış dünyanın somutluğu arasında bir uyumsuzluk, bir basınç farkı olması gerekir.

*

insanı yapayalnız bırakan bir dünyadır.Yapayalnız insan, seçmelerini kendine zorla kabul ettirilen düşünme yolları içinde yapmaktan tedirginlik duyduğu zaman şiir okuyabilir.

*

İnsan kendinin en sahici dilini, authentique anlaşma gücünü devreye sokabilirse şimdi içinde bulunduğu durumdan çıkabilir. Şüphe yok ki şiir insanın hangi yolda yürüyeceğini gösterebilecek bir etkinlik görevini yüklenemez. Onun yüklendiği yalnızca insanın kendi olmayı önemsemesidir. Kendi olmayı önemsemeyen insan, dünyadaki yerini alma onuruna da kavuşamaz. İnsanın kendi olmayı önemsemesi ancak kendisi hakkında bir bilgi, bir bilinç hem içkin (immanent) hem aşkın (transcendant) bir kavrayış elde etmesiyle mümkün olur. Bu bilgiyi, bu bilinç ve kavrayışı elde etmenin yolu, insan hayatında şiire gereken yeri vermekten geçer.

*

Bence şiiri her şeye bulaştırmak, her şeyi de şiire batırmak doğru değil. Böyle bir tutumu benimseyecek olursak hem şiiri sanki hiçbir belirgin vasfı yokmuş gibi kimliksizleştiririz, hem de şiirin belirgin vasıflarını yalnızca biçim özellikleri düzeyine indirmiş oluruz, yani şiir dilin süslü bir durumu olur sadece. Şiir ancak kendi onuruna sahip çıkarak bize kadar gelirse şiirdir. Başka bir etkinlik içinde şiir aramak fanteziden öte anlam taşımaz. Eğer bilimde, felsefede, diğer sanatlarda, siyasette, gündelik hayatta ’şiir’ olan bölgeler varsa söylenen veya yazılan şiire ne gerek var? Şair kim?

*

Başka bir şey daha var: O da bazı şairlerin kendilerini siyasi doğruları, inanç soyutlamalarını savunabileceklerine inandırmış olmalarıdır. Ama ideolojik doğrular her zaman şiirin taşıdığı canlı işaretten daha aşağı düzeydedir.

*

Şiirler, bir dünya görüşünün kaynak metinleri değildir. Hangi metnin bir dünya görüşünün kaynağı olduğunu söylerseniz, o metnin artık şiir olmadığını söylemiş olursunuz. Biz bir şiiri herhangi bir dünya görüşü sahibi olmak, ya da bir dünya görüşü içinde haklı delillerle kendimizi beslemek için okumayız. Bu yüzden de şiirin iyi ya da kötü oluşu o şiirde yer alan yargıların doğru veya yanlış kabul edilmesiyle ilgili değildir.

*

İdeolojik konumu ne olursa olsun bir şair gerçek parıltıyı ancak gelenekçiliğe ve ilericiliğe musallat olan ‘tevali’ zincirini kırdığı, hazır düşünme kalıplarını parçaladığı zaman ele geçirebilir. Şiir okuyanlar da eğer şiir yoluyla herhangi bir şey sağlama durumuna geçerlerse, bunu ancak hazırda bulundurdukları anlayışlarının dışına çıkarak başarabilirler.

*

Şiir yalnız düzyazıya değil, başka hiçbir sanata, hiçbir biçime, hiçbir eyleme dönüştürülemeyen bir anlatım aracıdır. Musikisinin elinden alınmasıyla, imalarının açıklığa kavuşmasıyla, düzgün bir sözdizimine ulaşmakla düzyazıda ifadesini bulan metin şiir olmasa gerektir. Şiir başka anlatım yollarıyla varılamayan bir beşeri anlatım sanatıdır. Düzyazıdan beklenen hiçbir görev şiire yüklenemez.

*

Şiir başkaldıranların, haksızlığa uğrayanların sesidir, evet; çünkü şiir çoğunluğun kabullerindeki hapishaneyi, herkesin rahatlık duyduğu değerlerdeki işkence aletini görebilme ayrıcalığına sahip insanların yakınlık duydukları bir etkinliktir. Şiir okumak bu büyük hapishanedeki kardeşlerin birbirlerinden haberleri olmalarına, işkenceye birlikte direnmelerine yarar.

*

Sevmek, sevdiği için korumak, sığınmak, sığındığı için teselli olmak, hoşnutluğu aramak ve bu yüzden hoşnutları aramak insanlara çok yakışan tutumlardır. İnsan kendine yaraşan bu tutumları şiir okuyarak pekiştirebilir.

*

Şiirin özgürlüğe ihtiyacı yoktur ve fakat özgürlüğün şiire ihtiyacı vardır. Demek ki şiir için özgürlük istemek beyhudedir; istenilecek olan özgürlük için şiirdir. Çünkü şiirin yeri ve işlerliği insanların yaptıklarının muhteva kazanışındandır. Değerli olan eylemdir, ama eylemin hangi değerde olduğunu ve giderek değerli olup olmadığını öğreten şiirdir.

*

Ayak sürüyen şiir dünya düzeninin ölgün ruhunda yuvalandığı için hesaba katılmaz, ama ayak direyen şiir dünya düzenindeki öldüren ruha göndermede bulunduğu için korunmaya hak kazanır.

*

Her iki halde de şair insandaki duyarlı alanların kendi sesine açık tutulduğu güvenini içinde taşır. Şairleri bu güveni kaybetmedikleri, bu yüzden de insandaki duyarlı alanı bir bekleyişe dönüştürme çabasını terk etmedikleri için affedebiliriz.

*

Kur’an-ı Kerim Müslümanlara asli (tözel) değerlerin akli (logik, sözel) yönünü göstermiştir.
Kur’an aynı zamanda Furkan olmaklığıyla Müslümanlara seyfi (tüzel) ve bedii (güzel) değerlerin nelere tekabül ettiği konusunda yön göstermiştir.

Müslümanların dünyasında etik-estetik-epistemolojik eylem alanı bir bütün olmaya başkalarının dünyasından daha yatkındır. Ama yine de bu olgu şiir için Müslümanlık veya Müslümanlık için şiir formülünü haklı çıkarmaz. Söz konusu olan bir zihni köprüdür yani iki ayrı yaka zaten vardır.

*

Bir basitleştirmeyle, elinde tutanlara medeni, ele geçirmeye çalışanlara barbar demek mümkündür. Merkez dışında kalanın önünde iki seçenek vardır: Ya merkezdekinin üstünlüğünü kabullenecek ve medeniyetin kendine biçtiği bir yere rıza gösterecektir, dolayısıyla medeniyetin dilinden anlar hale düşecektir; ya da merkezin üstünlük iddiaları karşısında savaşı göze alacaktır. İşte o zaman barbarlığı da üstlenmiş sayılır, çünkü söyleneni anlamamaktadır. Daha önemlisi, bir şeyler söylemekte, ama söyledikleri medenilere anlaşılmaz gelmektedir.

Bir hak arama dili olarak şiirin modern dünyada tuttuğu yer toplum ilişkileri içinde barbarın tuttuğu yere uygun düşer. Her ikisi de asıl söylenecek şeyin söylenmekte olandan farklı olduğuna işaret ederler.

*

Şiirde neyin fazla, neyin eksik olduğunu sormamız abes. Ne dağda bir şey fazla, ne vadide bir şey eksiktir. Bizi besleyen şiirdeki fazlalık, şiirdeki eksikliktir. Ama şairde neyin fazla neyin eksik olduğunu sormamız gerek. Çünkü yıllardır Türkiye’de şiirin yazılan bir metin olduğu kabulü, şiirin şair işi olduğunun anlaşılmayışı şiirden elde edeceğimiz besini berbat ediyor.

*

Şiir yüzümüze çarpan bir övgü veya sövgüdür. Şiire özgü sorular yoktur veya şiir kendisi soru olmaklığıyla vücut bulur.

*

Şiir bilgisi, yani kendilik bilgisi insana bir şey getirmez, insandan bir şey götürmez de. Ne yapar peki? İnsanın kendi kendisini görmesine engel olan gerçekleri yok eder. Bu gerçekler insanı tanımlara tıkmaya çalışan yanılsamalardır. Övgüler ve sövgüler akla uygun tanımlamaları aşmak için vardır.

*

Şiirle oluşan kendilik bilgisi insana şunu söyler: Sen güncel kendiliksin. Bak kendini gör: Hep kendin, hep kendin. Duyumsanan her şeyde kendi katkını, kendi katılımını görmüyor musun? Öte yandan dine uyarak kendini bilme girişimindeki insan kendi olan kısmın yalnızca bir görevi yerine getirebilecek kadar olduğunu anlar. Kendini bil ve riayet et. Dinin veya bilgeliğin söylediği budur.

Kendini tasarlama ihtiyacındaki insan şiirle içli dışlı olmaya can atar. Kendini bilen insan da gittikçe azalmayı öğrenir. Kendilik bilgisi insana, insanlara olan ihtiyacı artırır. Kendini bilen insan yardımın insanlardan gelmeyeceğini de bilir.

*

Ucunda ölüm olmayan şeyi ciddiye almak zorunda değiliz.

*

Ayak sürüyen şiir dünya düzeninin ölgün ruhunda yuvalandığı için hesaba katılmaz.

*

Şiir okuma isteği duymamız, yokluğunu hissettiğimiz bir şeyleri tamamlamak, bir zorluğu gidermek ve nihayet bir doyum sağlamak içindir.
İsmet Özel
Şiir Okuma Klavuzu
Şule Yayınları
8. Baskı, 2004siir-okuma-klavuzu

İsmet Özel, Şiir, Türk Şiiri

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=XmzfE4WraHY?feature=player_embedded&wmode=opaque]

Kuş damdan düşünce
sarışın bir yürüyüşüdür artık ölümün
bir yağmurdur açılan kuraklığa
bir yağmurdur kulübesi nisandan
ve onun ayaklarına dolanan o gökyüzü
kansız yüzleridir diri kuşların
kuş düşünce damdan

Kuş düşünce damdan
kızlar saçlarıyla ölümü düşünürler
uzun bacaklı tanrılar koşuşur sokaklarda
kuş öldü herkes mi arıyor

gençlik mi yürüyor herkese ve mi arıyor
onun gözlerini satılan çarşılarda
kuş öldü kanadının altındaki o yara
yağmurun karanlığını getiriyor geceye
yağmurun ırmaklarını getiriyor geceye
kuş öldü
küçücük bir yorgunluktu ölmeden önce

Öldü, kim ısıtır artık onun ellerini
suların aynasında üşüyen ellerini
suların saygısıyla üşüyen ellerini.

İsmet Özelkusun-olumu

İsmet Özel, Şiir, Türk Şiiri

Tozludur saçlarım, saçlarımdan
devrilmiş sarayların dumanları savrulur
yüzüm yanıktır
yüreğime bir karanfil sokuludur
ve partizanca darbelerin dünyaya ilen şavkı
benim göğsüme göğsüme vurup durur.
Ben dünyaya doğru yürümekle meşhurum
bahar da sürgülenir içime katranlar da
hem koşarak yarattığım sevgiler vardır
hem körlenmiş sevgilerin acısıyla koştururum.
Beni sular
kocaman taşları parçalayarak hatırlıyor dağlarda
ve beni hatırlatıyor çeltik tarlalarında aynı sular
umutlu sakinlikleri
lohusalıklarıyla.

Ben dünyaya doğru yürümekle meşhurum
kökten dallara yürüyen sular gibi
yürürüm kömür ocaklarına, çapalanan tütüne
yürürüm hüzün ve ağrılar çarelenir
dağların esmer ve yaban telaşından kurtula diye
torna tezgahlarında demir.

Yürürüm çünkü ölümdür yürünülmeyen
yürürüm yürüyüşümdür yeryüzünün halleri
kanla dolar pazuları tarladakinin
hızar gürültüsü içinde türkülenir bir öteki
gökleri göğsümden aşırtarak yürürüm
yağlı kasketimin kıyısında nar çiçekleri.

Aynı adam Ekim günlerinden beri gümbür gümbür gelirim
teneke damların üstüne safi sinirden doğan güneş
portakallar fırlatarak parlıyor benim adımlarımla
anladım neden yorgunluk
gülümserlik getiriyor insana
hayatın bana başat
bana avrat oluşunu öğrendim
işçiler bunu kurşunlanarak öğrendi
on beşinde bir arkadaş
inancını savunurken yargıca
anladı bulana durula akmakta olan şeyi.

Yürüyorum
azarlanıyorum fışkıran başaklarla
iki bomba gibi taşıyorum koltuğumdaki bir çift somunu
hurdahaş bir sancıyla geçiyorum badem çiçekleri altından
gözlerim nemli değil.
gözlerim namlu.

(1968)

İsmet Özelismet_ozel-siiri

İsmet Özel, Şiir, Türk Şiiri

Kim yeni terleyen bıyığına, sakalına sevdalanmışsa 
Ölünceye kadar bu daireden dışarıya ayak atamaz 
HAFIZ 

Yaz günleri beni hatırlamıyor.
Salgılı bir hayvanla bitişiyorum yaz yaklaşınca
yayılıyorum ortasına sevgili tüylerimin
geniş uykulardayım, muazzam uykularda
yılların zulmünden haberim yok
ne de sürgün taşralı kızlar korosundan
geçiyor hazza yatkın dudaklarıyla gece
canımın ilmekleri arasından.

Beni artık kimseler arayıp da bulmasın
beyaz harmanilerin göklere açık sofrasında
yıktığım saltanatın dizinde inlediğim
aşkın en tabanında yattığım anlaşılmasın
çünkü ben çok gizli bir yanlışın
dehşetengiz yeteneğini ölçmek için
yepyeni bir hata için iniyorum Akdeniz’e
Meryemoğlu sanıp ben zavallı ademi
çarmıha çaktılar orda çok zaman önce.
Çok zaman önceydi ki otobüsler
mermer sütunlu şehirlerden sahil çardaklarına
nice yılgın havarilerle gidip geldi.
Hepimiz, yani taflan çiğnemekle güzelleşen çocuklar
havariler karşısında harami
gövdesinde hayvan kabarınca mecalsiz
kutlu bir tan çıkarmayı denedik
kayser makinasından
anneler
sevecen gözyaşlarıyla korurdular bizi.

Bizi sen ey beyhude ve baygın duyguların yırtıcısı
sen ey loş çalgıları uykulardan çıkarıp
Bahçelerin hayatına yerleştiren esrar
bizi bırakmıştın
acı güller salınırdı kanımın raddelerinde
ve ben güneş altında kendini bize öptüren neyse
gece onun kimlerle buluştuğunu araştırdım
o zaman yalın yürek kaldım şiddetin çölünde
aldanışların çölünde korkudan
denize dilimi soktum ayaklarımdan önce.
Bu kadar, bu kadardı Akdeniz
aslı yokmuş dinlediklerimin
eski moda güneş sanrılarından
bir şair cesedinden hiç farkı yok denizin.

Yok ve yaz günleri beni hatırlamıyor
boğulmuş hüznü gösteriyor bana memelerinden
geçiyorum bir yakıcı maviden derinleştirilmiş mora
geçiyorum ayaklarım altında kumları hıçkırtarak
Kara yaz! Karanlık yaz! Kararan vücutlardan
rıhtıma varmayan ceset elbette hatırlanmaz.

(1974)

İsmet Özel
siir-denizi

İsmet Özel, Şiir, Türk Şiiri

Dudaklarından kalkarken boynun kurcalar beni
bir yanımı kara çıbanlara saldılar, ıslak
bir yanım hiç ayrılmamıştır,gümeçlerde saklıdır
ondan ki nefret içinde omzunu okşuyorum
ama bana şimdi gerçekten zor gelen şey
bir grevin çocuklara kazınmış izlerini hatırlamak
sözlerimi etime bastırıyorum
içimde çalılıkları yaran bir postalın tortusu
benim bu sası karanlığa zorla, zorlayarak
tutuşmuş bir gül sıkıştırmak boynumun borcu
yeter ki
sağlam senetler verilmiş sanılırken aşkı karartmak için
sen bir daha beni saçlarınla sıyır
ağdalanmış sevincimi hışırdat,bunu yapabilirsin
çünkü bütün bankalar, silah fabrikaları
her gün bacaklarımıza sırnaşan kara köpük
senin sessiz gururunda homurdanan tufanı
hesabetmiş değil
bilmemişler hıncımın yaban otlar suladığını
çalakalem sevebilmek elimden gelmiyor
belki evet
onların mühürlerini kımıldatan barut dumanlarını
solumaktan biraz çopurlanmıştır sesim
senin göğsünü ağartırken yıpranılacak elbet
bakışlar tozlanacak dolukmuş sofalardan
ezikliğin şehveti yayılınca
taptaze yaşlanmayı da öğrenmem gerekecek
iştedir yalanı seyreltiyor uykusuzluklar
aklımın köşesinden atlılar geçiyor
değil mi ki beni şımartan gökyüzüdür
ve ben o tanyerlerinin sulbünden gelmekteyim
hiç bir dostumu kalebent saymam parmaklıkların ardında
kan değildir dostlarımın çakrışına bulaşan
kan değil,mürekkep lekesi ben bilirim
çünkü birgün gerçekten kan aktığında
ölüm çiçeklerin yırtıcı dülgerliği sanılacaktır
karaysam şimdi öfkenin payı vardır karanlığımda
aşktandır titrediğim eğer ki titriyorsam
sözlerim öcalan ağza misvak,iyice anlaşılsın
bu dağlanmış toprağa süzülen ayaklarımdan
keşke kan olsa
o zaman
senin çardağına çıkarken
karıştırırken şarapla kendimi sana
varsın gün geçtikçe herşeyde biraz kahır
biraz bakır çalığı olsun lokmamızda
bana soru sor artık
beni kurtarma,
konuştur
beni yaz geceleri patlayan sağnaklara bağışla.

İsmet Özelsevgilime_iftira_siiri

İsmet Özel, Şiir, Türk Şiiri

Naat

Dinleyin ey vakti duymak doruğuna varanlar
Falları grafiklerde bakılanlar siz de işitin..
Külden martı doğuran odalıklar
Ve kahyalar
Kara pıhtılarıyla damgalanmış veznelerde dili
Şehvetsiz çilingirler, yaltak çerçiler
Celepler ki sıvışık, natırlar ki nadan
Ey hayat rengini sazendelik sanan
Yırtlaz kalabalık!
Dinleyin bendeki kırgın ikindiyi,
Hepiniz kulak verin.

Güneşin
Koskoca beldeye suskunluk yaygısını serdiği
Yazlar yok
Yok artık altında suskun yolları saklı tutan
Karla örtülmüş kırların kışı
Gitti giden, yerine gelmedi başka biri
Orada
Duyumsatmadı kendini hiçlik bile
Belli ki son yüzyılımız göğsümüzden
Varla yok harman eden sesi uçursak
Diye bize verildi
Yetti bir yüzyıl böcekler ve otlarda
Soluyuş izlerimiz silmek için

Ne yesek
Lokmaya vurulur gibi değil
Yuduma gelmiyor içtiklerimiz
Dernekler toplanıyor dışta tutmak için
Kanat vuruşlarını yumuşak tutan etkeni
Utançlı sessizliği tanımaz kalemlerle
Kapanıyor bilanço
Top mermisi, kör testere
Defalarca boyanmış çaput parçaları
Sıkıştırdık günlerimiz arasına ki
Serazat kahkahalar atalım
Yapmacıktan nefretimiz
Sebep olsun kavgamıza
Bekleyiş arzından kovsunlar bizi
Ne yemen biraz öncemiz diyelim
Ne biraz sonramız meksika

Canı pek bir dünya son yüzyılda yaşadığımız
Yüzü perdahla kavi, peçesi paramparça
Üstü başı kükürtlü bu dünyadan
Kancıklık
Sıçradı çevirdiğimiz sayfalara
Artık kimse bize haber vermeyecek
Hemen şu tepenin ardında
Saldırmaya hazır ve müsellah
Bir düşman taburu durduğunu
Çünkü gerçekten yok
Böyle bir ordu
Bir düşmanımız kaldı
Kendi
Dudaklarımız
Arasında.

Biliyoruz günden güne çopurlaşan yer yuvarlağında
Bizleri yan çizen birer hemşehri haline sokan nedir
Çırpını çırpını giden atlardan indik
Girmek için patavatsız yurttaşlar sırasına
Zihnimiz, acizlerin şikayetleri sığacak kadar
Kanırtılırken ses etmedik
Öcümüz alınacak korkusuyla irkildik
Kaldıysa bir soru içimizde
O da birşey:
Nerdedir yerle gök arasındaki ulak,
Nerde biz? .

Kimseden bir işaret gelmeyecek
Bir melek kimsenin alnını sıvazlamazsa
Söylemez size kimse dünyadaki ömrü boyunca
Hiçbir insana yan bakışı olmayan kimdi
Kimdi yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile
Öğretmek için cephe nedir
Kıyam etti
Torunu kucağında
Dönünce bütün gövdesiyle döndü
Bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda
Bir bilinebilseydi
Nedir veche..

Dinleyin ey vakti duymak doruğuna varanlar
Sıyırın kahkaha sırçasını cildinizden
Omzunuzdan vaveyla heybesini atın
Boşa çıksın reislerin, kahinlerin, şairlerin kuvveti
Güler yüzlü olmak neydi onu hatırlayın
Neydi söğüt gölgesinde gülümsemek
Ağız dolusu gülmeden taşlıkta…

İsmet Özel

İsmet Özel, Şiir, Türk Şiiri

Savaş Bitti

var mı bilen başıma seni saranlar arasında adını
mantık mı diyorlar idrak mısın hafıza mı
sahici bir şeysen eğer söyle bakalım
neydi sevgilinin koynuma kaçtığı tarih
yıllardan hangisiydi hangi mevsimdeydik ayın kaçıydı
koynummuş madem sevgilinin göz diktiği yer kaçmak için
incecik ürperişli gölgesi cismime neden kıydı
sor gücün sormaya yetiyorsa var mıymış
gönlümü bin parçaya böldüğünün bir sebebi
o yürek burkucu gençlik döngülerinde beni çark ettirişi
ses çürütüp bağrımda
böğrümden karaltı söktürüşü
niyeymiş boynumun tan yerine amade kılındığı silkinişler
türk ilinde fütur eylemeksizin la belle dame sans merci
sancak açsın diye mi

hatırla ikrar etmeye şayan bir hasıla var mı şimdi
hani savaş patladığında sevdiğim kız
koynundan senin artık çıkmam deyivermişti
bunu bir fısıltı halinde çarçabuk
ve yeminle söylemişti
yeminle çünkü yemindi olduran olduracak olanı
yemindi aşkın aşkla bakıştırıldığı sahra
o gün bu gündür savaş denildiğinde zira
yemin zamanlarından başka şey anlaşılmadı
ant içildi ahdedildi edildi muharebe
harbe girişin yemindi girildiyse nişanesi
öldürdük demiştiler ve bakmışlardı rakama
ne kadar yemin edildi o kadar kastedildi cana
kimin fikriydi ölüm sınıfları açmak
bünyesinde devlet demir yollarının bilinmiyor
belgesi yok üç ölüm öğretildiğinin bu sınıflarda
üç mevki üç bilet koçanı zincirleme üç iflas
çağdı üç türlü can çekişme çağıydı
kayda geçmedi üç ölüm tarzını hatmetmeden
vagonlara girmenin yasaklandığı
üstünü aratmadan vagonlara girenin
hangi ağır cezalara çarptırıldığı
hiçbir zaman dökülmedi resmiyete
sonradan çok sonradan
öksürmeyi andıran bir sesle
boğazını temizlermiş gibi yapışlar
dan anlaşıldı
ceza tanzim edenlerin
trenlerle yasaklar arasındaki ilişkiyi
dikkati hak edecek derecede
kültive elabore rafine bir tarzda
tesiste muvaffakiyet kazandığı
dünyanın başka yerlerinde
ne böyle bir ince iş baş göstermiş

ne de bu derecedeki ince işin altından
kalkabilecek başlar
mükâfatlandırılmıştı
fakat dikkat
dünyanın başka yerleri denildiği zaman
tadına doyulmaz bir taam
karşılığında proforma acılar
çekilen bölgeler kastedilmemektedir
başkalık o ülkelerdedir ki
oralarda yenilecek her şey
tek başına kalınıp yenilmesiyle beraber
mayhoş bir lezzet verir
rusya ve ispanya’da meselâ
traverslerdir yasak koyan yabancı vagonlara
mezkur memleketlerde yasakçı kadrolar
ter kokmaktan perva etmemişlerdir
oysa berilerde olay
hem enine hem boyuna
farklı aktı
ter kokusu izale eden irili ufaklı kafaların
yenilmezdi gerçi kestikleri ama
astıkları astıktı
kültiveydiler adları avrupa çapında anılacak seviyede
astlarını medyun bırakacak miktarda elabore
rafinelikleri kârlı çıkmaya mâtuf bir izdivaç mı hiç
istemem boş mu kalsın yan cebim kabilinden
lavantaları vanilyaları altın damlalarıyla
işgal altında tuttular maroken kaplı birinci mevkii
kuşkular içe kor gibi düştü gözde tüttü şüpheler
şüpheler bastırdı ıslığı kümbetli bostanlarda
şehevî bir tabasbustu gıcıkladı teyakkuzu
traktör savsakladı evlekle bağlantıyı
asfalt yollarla tanışıklık kurdu
insanlık tarihinde ilk defa böyle hazin
tınlıyordu ihanet

tarihte ilk defa çocuk annesiyle babasına
poz verdirtiyor onların
kaptırmıyordu portre ressamlığını yadlara
dünyanın bin bir bucağında çocuklar
dünyaya gelmelerine vesile olan çifte
neyi tavsiye edecekler
merak konusu ilk defa buydu
ilk defa yarım yamalağın yalvara yakardığı
ilk defa keşmekeşten bu kadar güzel koku
ötelerde sekiz kişilik kompartımanın ahşap kanepeleri
ddt kokanlar tarafından doldurulmuştu
doldurulmuştu tahta kaşıklar bulgurla
torba yoğurdunu sulandırıp doldurmuşlar sarımsak
kelle üç numaraya vurdurulmuş tentürdiyotlu
öte ile beri arasında bir orta sandık
orta sınıf orta tabaka orta bilmem neciler
hangi öteden geldikleri meşkuk
bilinmiş beriye ulaşamayacakları kati ve bedihi
ağırdılar kaldırmaya güç yetirilmeyecek kadar
noksanlıkları hissedilmeyecek kadar hafif
kıyafetlerinden öylesine rahatsızdılar ki
hepsi aynı siyah harikulâde parlak lokomotifin
çektiği yere ispanyollu ve ruslu
bir landonun tıngır mıngır sarhoşluğu
onlara asla kâfi gelmezdi sadece rusya’dan
sadece ispanya’dan kaçmış gibi görünmek
rusya ve ispanya yoksunluğu
onlar için yekpare bir kalıt
kabul edilirse avutucu
haberdar edildikleri şey kanun-u esasi
tanıştırıldıkları ses tino rossi
bezdirici haşarılık keratalarına
allah baba kızar deyişleri
o aynı boş bakışlı çocuklara
iğneli beşik korkusu verişleri
bir yerden ödünç mü alınmıştı
yoksa dudaklarından
dökülüvermekte miydi
içlerinden geldiği

ödünç veya içten zaruretti modaya uymak
kurdukları cümleyi içine devletten menkul bir tehdit
katarak parlatmak zaruretti
parlak cümleyi muhatabın yüzüne çarpmak zaruretti
mazurdu hepsi çünkü rulet misali devran dönmüş
bu durulan noktaya gelmişti
mahcurdu hepsi çünkü ekmeğini taştan çıkarmış olanlar
taş kırsınlar diye yol yapımına gönderilmişti
mahfuzdu hepsi çünkü hangisine sorduysak
ateş adalarının yerini haritada şıppadak gösterebilmişti
hepsi makul hepsi makable şamil birer marionetti
koltukaltlarında kaymak kağıda resimleri
dört renkli basılmış haftalık mecmualar
fıstıktı anaları babalar devletti
içten veya ödünç kadınlarla erkekler arasındaki laklak
trende öğrenilen trende kalacak
indiklerinde üç türlü ölüm
boşaltmış olacak kompartımanları
trenli hayatların bir gereği bu
trenin bütün yolcularına ölüm
iltimas olsun diye
bir kalkış noktası hediye ederek
her birini tek tek
üç tarzda uğurluyor
durulan her istasyonda onları
yine ölüm karşılıyordu ru be ru
gizli pazarlıkların mahfillerinde ölüm
onları eliyle koymuş gibi enseliyordu
kadın iseler en uygun durumu arz ettikleri
kloş etek giymelerinden anlaşılıyor
azrail’in tebdil-i kıyafet gezdiğine
hiç hayret etmeyen erkeklerin
fötr şapka takanları ikrar ve itiraf erbabı
sayılmaktan sıkılmıyordu
huylu huyundan vazgeçmiyor
âdetleri veçhile marifetlerini gizlice
göstermeyi biliyorlar

kim olursan ol diyorlardı uygunsuz vaziyette
yakalanmadıysan marifet sende
yani işler yine
tıpkı ta gaza beylikleri döneminde
ileri gelenlerin aralarında sıkıntıyı dağıtmak
gayesiyle başlatılan elim sende
oyunu devam ediyormuşçasına
işliyor tek boyutlu ve sade ve sadece
kutsal kitaplarından bazı sayfalar kopmuş
bazı satırlar silinmiş
planlı vakitli yasal toplantılarında
yasal vakitli planlı toplantılarında
kopan sayfalara fazlalık atfedenler
şakşak alıyor
içerik belirleniyordu
silinmiş satırlarda neler yazıldığının bilinciyle
gizli tutuluyordu resmiyetin bir osurukta ezberletildiği
kimin aslı balçık idiyse o gizli tutuluyordu
gizlinin erketesine gönül deniyordu ki fasaryası
sımsıkıydı yapışkandı
kopmuyordu gözgüsünü yazgısı sanma hatasından
hatalar kime sorarsan sor
pek zarif duruyordu bahçe kapılarında
bahçelerinde havuzlar havuzlarında fıskiyeler
fıskiyelerinin ucunda ping-pong topları
sevmek diyorlardı nasıl olsa hoş görmek değil midir
yürüyüşten kürüyüşten çürüyüşten aldıkları
moribond zevkle mest oluyorlar kafiye hatırına
serbest sermest oh ne güzel şey
başı boşluk başı hoşluk başı bozukluk hâttâ
bilerek kaybediliyor anahtar ve ardından maymuncuk
kullanmayı emreder asrımız deniyordu
satalım deniyordu anasını açıldığı
yere kadar açalım

ne kadar kullanıyorsa avrupa’dakiler biz de
uyandırma kerizi o kadar kullanalım
pozitif hukuku boş ver ben profesör hirsch’in
yıllarca asistanlığını yaptım
bu hazır cevaplığı sanırsın kimden kaptım
hans reichenbach bile
artık demedikten sonra kalın
ne haddimizdir ki canına okumayalım kukuletanın
şakulî bakacaksan bil-mecburiye çağdaş
bir zahmet ufkî bakıverirsen çağcıl
dönem sonu sınavlarının yaklaştığı aylarda zonk
her zonklayışta bir zarafet bulmadılarsa çatlardılar
her zonklayış melâle aşina her hal ü kârda domino
elim sende oyunu devam ediyor
mülevves bir taksirat çağlar boyu destekleniyor
beklenmiyor beşerin üzerine gökten bir dindirişin serpilmesi
gök
gök müydü dönmek için can atılacak taraf
göktü evet gizlice göz kırptı öldürene
göktü aynı gökyüzüydü ölene el altından
tanışıklık veren de

gök
ey dönmek için dönerek
ve döndükçe dönerek
döndükçe gözden kaybolarak
gözden kayboldukça kalbe dolarak
göktü ey hınç duyarak kargın vücut kaybolmuş bir vücuda
kayıp vücut hırsını tapınan vücuttan alarak
hınç ve hırs naz uykusu çekerek
vücudun güzelliğini inkâr etmeyerek güm
hayırlı olsun damgayı vurdurarak
gümlemek her kolaya geleni bir kolaylık sandırıyor
yalınlığa ucuzlamak aşama bildiriliyor
gelmek mastarından isim olarak gelir
hangi maksatla türetildiği düşünülüyor
bedavaya geliyor aymazlık zırhı kapışılıyor
şu serpuşa bak deniyor şems-siperleniyor
baş üstüne ne konduysa kapışan kapışana

kapışmaya dalmanın hayrını gör bak ne güzel yakıştı
çapulcular kim idiyse tarih onlara kaldı
biletler karaborsa satıldı bırakmadı borç yakanı
kim ki baktı vücudun münezzeh yerlerine akıttı kanı
çattı ahaliye pamuk bayram
güzideler andante ağladı
köçekler parsa toplarken pula belendi çengiler
oklavalar mütereddit döndüler küstürücü ellere geçti rende
müfredat iptal edildi aksadı bazı dersler
geç kalmadı savaşa yön vermekten fahişe taburları
tayın oldu savaş patladıktan sonra ekmeğin adı
ekmek soyundan hicap taşlardan medet umdu
simsiyah kayalarda kılıçlarını kırdı utanması olanlar
çekilip kuytu odalara hepsi öldürülmeyi bekledi
toprağın göğüs geçiren kırlık kısımları
toprağın ne hititlerden kalma kara saban
ne de isveç çeliğinden pulluk görmüş olan
toprağın safiye meryem hatice katmanları
kopmuş vücutları himayesine aldı
çatışmalar cephede
savaş arkalardadır
bundan böyle inkârcıları küçültmenin
büyük bir engeli var
savaş günü çattıysa açlık
kimsenin aklını kanırtmayacak
artık yücelerde bağlardır
enginlerde asma bahçeleridir tahribata müsait
mühendisler köprüleri infilâk ettirilir kıratta kuracaktır
okşayış sevap değildir helal değildir ilkah
bilinen dünyalarda konacak dal bulamaz
dilimizden uçtuğu aşikâr olan eyvah.

savaş çıktı
kız koynumdan çıkmadı
beni mahmur bırakmaktan bir gün olsun bıkmadı
devler gibi yazı yaban demeyip silahlanmış adamlar
korkuya yağmaya kana söz getirtmedi
alacaklarımızın sorgucuyduk borçlarımızın çilingiri
bizi korku bizi yağma bizi kan yargıladı
terler döküldükçe solgunlaştı yerküre
çehre solgun anneler endişeli küfürbazdı babalar
yasalar kapattı çimenli bayırların yüzeyinde artanı
nem kokuşlu çocukları kızlı erkekli
coşturdukça arıtan bayırlarda
batözler vinçler paletler sefalete gerekçe hazırladı
meyve ağaçlarını bir hiza gözeterek diktiler
dıraht-ı meyvedar lâfzına rağbet edenler
karşılarında ayıp el işaretleri yapılmasına şaşırdı
öyle işaretleri onlar dışa vurmaz
düşüncelerinde yalıncak canlandırırdı
ne ki sisler bürüdüler tarlayı
göreyim seni herkesten önce sen başla
diye her birimize tembih ettikleri
her birimizden bir besmele ümit eden
hepimizin tenine tav olup da
besmeleyi unuttuğumuz tarlayı
sislendi kurusun diye üstüne mendil
serdiğimiz böğürtlen
neymiş biri yek diğerinin boynuna o kol atmalar
nice şeymiş o eski sarılmalar yatmalar
sevmekten kaldıysa bize değdikçe değillendiren
yattıkça sürçen bir şey kaldı fasılalarla
neye uzattıysak elimiz bir arşın bizden ırak
kayıyor gözyaşlarının göğerttiği ne varsa gövdemizden
saklı kim biz sırlı kim biz kimdir sığıntı biziz

haramdıysa prospektüs yetmez miydi yandan yana yatırıp
tırâzende saçları büsbütün haram ettiğimiz
insafına sığındığımız yetmez miydi işgüzar
kamusal ilaçlama işçisi güruhunun
dilenmeyi öğütlemekten gayrı söz etmekten habersiz
rahmi narkoz altında ameliyatla alınmış şehirlerden
başka ne kaldı ki desek mahremiyetimiz
niyetleri diplerde sakladık
whether deep or freakish ease
saklandık niyetlerimizin esfeline
kovcular haline dönüştük
matbuattan gizlendi şehre inmekten maksadımız
giderek matbuat gizledi bizden kendi maksadımızı
yadırganmadı bu koca kaba kalabalığın
daracık yerlerde sıkış tepiş gizlenişi
gizli övünmelerde yoklandı bir darp izi
mezeler yenildi kafalar çekildi
tarladan kovulanların irin topladı derisi
irinliler kabilesi
çoğalıp sayıları göze batınca alarga durdular bizden
sevmezlermiş bizi raconlarının bu olduğu söyleniyor
yarası cerahatlenmeyeni kendilerinden saymazlarmış
bize başından beri başkası muamelesi yaparlarmış
daha yeni öğrendik meğer biz de onlarla mecazdan
leff ü neşirden gayrı alâka şimdiye kadar kurmamışız
doğrusu gerçekten bizmişiz başkaları
onlara dokunmanın bizlere ar gelişi bundanmış
irinsizlik bilinciymiş her geçen gün tuhaflaştıran bizi
bizdik hey gidi bizdik biz gidi bizdik neye dokunduysak
doğdu o şeylerin ortadan kalkma ihtimali
sarktı berelendi döküldü neye dokunduysak
canımıza santigrat nevinden kıymet biçmeye kalktığımızda
memeler sarkık kalçalar bereli dudaklar dökülgendi
rengi attı çağları dönemlere ayırmak için
elimize tutuşturdukları edevatın
arkadaşlarıma söyledim
soluyor solduruyoruz

hiçbir şehrin montevideo’nun bile
sundurmasında soluk bırakmadılar dedim
sözümü tersten aldı arkadaş olacak dümbelekler
bana terslendi hepsi
yüzüme ters bakmakla iktifa etselerdi
tahammül eder sizin cirminiz
ancak bu kadar derdim ama onlar
susturamadı içlerinde cirit atan ifriti
ne çekilmez bir adamsın sen dediler
hem şikâyet ediyorsun savaştan
hem koynunda saklıyorsun sevdiğin kızı
yeyip yuttum sanmayın bu takazayı
ne mi yaptım size ne
kokuşmuşa paha biçerek geçinene
ne yaptığımı hiç kimseye anlatmam
bu çapraşık dünyaya bir de ben düğüm atmam
yola getirsem elime ne geçecek
hayat sahici bilgiyi sömürgeye saklamış
diyenler arasından birini
bunların avenesinden bir tekecik kişi
çıkacak mı hiç sanmam
aklını dünya hayatında benim hisseme
akşam bulutuna iliştirilmiş bir şey
düştüğüne yoracak
o şey
oyalıyor beni
benim bütün kenarlarım
o şeyle işli
aklını yormak
benim arkadaşlarıma göre yabancıların işi
yakınlık gösterir benim arkadaşlarım aklı havalarda uçana
yakınlık gösterir benim arkadaşlarım aklı yerin dibine batırana
ne arkadaşmış bunlar bir işin düşecek olsa
çat beykoz’dadırlar çat kumkapı’da
ha beykoz’dadırlar ha kumkapı’da

uyar mıyım aklı vücuda merbut kılmayan bu takıma
tünemeye fırsat bulduklarında
ayırt etmeyeceklerdir hani halı hani kilim
bir ağız mutlaka öğrenmek gerekiyorsa
neme yetmez benceğize kendi halim
baktım hiç işe yaramıyor
deniz sularında köpekleme yüzmelerim
kulaç attım yağsız karnım elverdiğince
yettiğince çelimsiz kollarım
iki yakamı bir araya getirmek
konusunda sebat ettim
bunu kolay bir şey sanan
varsa denesin de göreyim
yemek buldun mu ye dayak buldun mu kaç
biyos derlerse hayat logos derlerse akıl
bunları sular seller gibi bilmeyi marifet sanma sakın
marifet aklın ne kadarı hayatın dahilinde
bunu bilmek
yahut keşfetmek hayatın
hangi kısmı dolduruş ne kadarı akıldır
hasılı neye olursa olsun akıl yormak
aklı takatten düşürmeye ister istemez varır
halbuki insanların çoğu cehennemlik
yani dinç akıllıdır
onlara eziyet altında
tecrübemin bana öğrettiğini
söyledim açık seçik anlamadılar
avâma sebil için açık saçık söylediysem de nafile
benim sırrım nefsimi ıslah etmeyişimde saklı
beni yazın keten pantolonlu kışın kalın kazaklı
görmeseler ayağa
düştüğümün resmiydi çoktan
aldırışım soğan başı hikâyesi dolaylarında
konaklama gafletiyle bukağılansaydı
nasır bağlasaydı kişiliğim olsaydım ibn-i filip
taksaydım getirdiğim her bir şeye doğuştan
dünya nispetinde bir kulp

ucu indüs’e varan bir imparatorluk kursaydım
sinop’ta gölgemin köpeksi filozofun yüzüne
düşmesiyle dehama kucak açtığı için
zapt edilmiş topraklara giderek
romanya boyası çalmayacak mı general
rütbesinde beş altı tane zevzek
şişse idi kişiliğim kan çıbanı çıkarma
derecesinde kabarsaydı
dem vurmayacak mıydım
kendi krallığımdan
pehlivanlık taslayıp
bahis açmayacak mıydım
mülk-ü âl’imden saltanatımdan
para bastırmayacak mıydım
hutbe okutmayacak mıydım
dinç akıl böyle şeyler yapmadıkça
rahat yüzü göremez
aklı dinçlik çağına demir atan insanın
gözleri ve’l fecr okur
gözleri kahverengidir karadır elâ çakır
bağdaş kurarken bile bu gözler hazıroldadır
ağzı nerededir tabiî ki kulaklarında
vakit kazanmak için çevresine
mebzul ücret dağıtır
çünkü aklını yorgun düşürmeyen her insan
içerisinde
bir gün soğuk ve rutubetli ve gözün
gözü görmediği mahzenlere düşmek
oralarda çürümek korkusu taşır
korkudan kurtulmanın yolu
ben size söyleyeyim
vitrinde
mümkünse vitrinin göbeğinde
kendine bir yer beğenmekten geçiyor
gözde değilse göz önünde o da olmadı göz altında
aklı dinç kalan ezilir gözden uzaksa
mahlûkat gözüne görünmemek

işte bu olmaz
olduğundan fazla sanılmamayı
dinçlik kaldıramaz
dinç akıllılardır göz göre göre
maskaralıkla korkaklığı buluşturan
tarihi inceleyin göremezsiniz
soytarısız bir kral dalkavuksuz bir sultan
padişah imparator gözdeki mübalağadır
bana bunlar yaramaz
ben çocukluk çağlarımdan beri
görülen görünen gösterilen dünyaya
alışmamak inadında kararlı takımı tuttum
nefsim âsi aklım yorgun şefkatlidir yüreğim
neden koynuma göz koyan kıza hayır olmaz diyeyim
at üstünde ok atarken bana güleç yüz
padişah mı imparator mu gösterecek
bu kız olmasa benim kramp giren bileğim
merhem yüzü görür müydü düşünün
insan isem insanlığın tümüne
beklerim ki geçsin diktatörlüğüm
demek bana lüzum edecek bir horoz ötüşünün
vardığı yere kadar uzanan hükümranlık
sorgulamaktan geri durmam
kim yaparsa nüktedanlık
ellerimde dinç akıllı kimselerin
ne mânâya geldiğini merak ettikleri yüzükler taşıyorum
yüzük taşlarımın altına arsenik sıvaştırmadan yaşıyorum
iflâh olmaz diktatör işte o bensem
o bir köprüyse işte sırat dedikleri
benim orayı biri çıkıp söyleyebilir mi
gurultuyu çaktırmadan deneyip cambazlığı
façama toz kondurmayıp hiç azar işitmeden
geçmenin fırsatını kullandığımı
yo hayır böyle bir beyan sadır olamayacak
sırat
oradan geçmedim ben

benden ısrarla nefsimi ıslah etmemi istediler
nerede bende o göz
var mı bende öylesine bir dirim
nefsimi
söylesinler kimler hesabına ıslah edecekmişim
sayıp dökülecek cinsten şeyler mi
nefsimi ayarlayacağım şeyler
kitapta yeri var mı benden istenenlerin
çizmiş mi müstakbel şemailimi kalem
cevapsız bırakıldıysam nasıl
imkân dahiline girer bu estetikten yoksun
müstamel ahaliye yeltenmem
yürüdüm yürüyüş ritmime uygun bir yol
bulacak gibi oldumsa da çıplak gözüm
tipi çıkınca lapa karla örtülen
yön tayini işaretini görmedi
tutamak bildiğim içimdeki okun seyri
yüküm her gün biraz daha
ağırlaştığı için yavaşım
yaşımın ilerlediğini merceğimin gevşediğini
gördükleri için yoldan çıkacağımı sanan kalpazanların
alnını karışlarım
vazgeçer miyim ömrümü adadığım diktatörlükten
olacak şey mi bu hiç olur mu
benim gibilere küçükken
sıkı dur oğlum
türk çocuğusun sen dendiği unutulur mu
turşu küpü kırk paranın tırtırlısı
tarlaların uzaklığı bana yeten bir dersti
fırçanın hiçbir türünü şimdiye kadar yüksündürmedim
saatten benim üç parmağımla kurulma
işlemine bir itiraz gelmedi
önüme ağılanmadan geçilmez caddeler açılmıştı

cinnete göz yummasam
cinayeti yarıda kesmek için
bir şey yapacak olsam
hazırdı yağlı urgan gaz odası giyotin
pis işlere bulaşmamı allı morlu
keyiflerle imrendirdikleri zaman
parmak kadardım
tabiatı icabı tuzak
ortalık ışımadan kuruldu
yol kesenler çetelesinde
diğerlerinden biraz erken
tespit edildi yerim
akşam eve yorgun ve yufka
yüreğimi sorgulamış olarak dönmeme rağmen
hava karardığı zaman
kol kanat germiş bir vaziyette durmuyor
sorgulayıcı bir edayla sarıyordu üstümü çatı
dişiyle tırnağıyla diyorlardı
dişiyle tırnağıyla ne
savaş vardı
istenilmeyen her şey yakındı.

tötonmuş gül haç kardeşleriymiş
kimler idiyse savaşın tarafları onlara aldıran yoktu
kız koynumda ya beni itham ettiler
dretnotları imal eden benmişim gibi
katliama uğrayan biçare nesillerin suçlusu güya bendim
suçmuş hartuçları bırakıp
riyaziye esaslarını sevişme denklemine uygulayışım
bana bağırıp çağırdı resmi ağız
kurallar bu uygulamayı dışta tutmayı âmir dedi
kur’an yasaktır rezilliklerin en rezilidir şiir
sonra halka dönüp şunu söyledi
söz geçirebilirsen diktatöre geçir
balçık mı çamur mu artık ne dersen onu
hayatımın kaynaklarına bulaştırmamdan
suç delillerini karartmam anlamı çıkarılıyordu
savaşın cereyanına katkım yok demiyorum
yalan değil uyrukların tıklımına sert çıkarak
gözleri çatlatma faaliyetim
en iyi ben bilirim
en sağlam keselerin bile nereden delineceğini
öyle zamanlar geçti ki
kimin öd kesesi patlatılacaksa
bana müracaat edilirdi
yırtmışlığım var yalnızca kelle vergisi alarak
servetlerine servet katan zenginlerin değil
onlarla yoldaşlıktan nasiplendiğini zanneden
fakirlerinkini de
yıkmak demiştim on dokuz yaşımdayken
kutsal kinidir yürekli olmanın
aradan kaç yıl geçtiği hesaplanabilir
beni çatık kaşla yaşlandıran

diktatörlük bu işte
dinlemezdim kimden gelirse gelsin sızlanmaları
israfil’e kulak kesilmekti
ilk alındığım ve son işim
itlaf edilmeliydi nerede varsa kene
koynum boş değildi madem
pabuç mu bırakacaktım gülle gürültüsüne
manzara hep mükemmeldi ben ve sevgilim için
mükemmeldi francalayla esmer somunun farkı
kuyumcuyla manav komşuluk ediyor
geceleri ailecek görüşüyorlarsa
bana mı düşerdi bunda bir kusur bulmak
âyet sarih zikredilmiş cevaplanmıştı soru
at pazarı demirden kır atlar için miting alanı
donu merak ediliyorsa sütçü beygirinin doru
devenin nalı nişaburek şehir hatlarının gazoz borusu
her geçen gün bilenen bilinç gittikçe daha sivri
seyran ü sefayı terk ederek sevdiğim kız
koynuma kaçtıysa
neden toz konduracakmışım şanıma
arkada hasreti çekilecek sevgili bırakmayan
gemi yakmazsa yazık direkler çatırdasın
cayırdasın yelkenler
ötesine aklım ermedi hiçbir zaman
müdrik miydim nâtık mıydım hâfız mı
adım bir intikam olarak bari anılacak mıydı acaba
tuzun gözüme durduğunun farkında olmadım
şerbetini bana ekşittikten sonra sundukları kızılcık
fark etmedim damarlarıma sızmış
cinsî temas haline getirmiş beni
olağan bile saymadığım dünyayla
gaflet miymiş yaşadığım istiğrak mı

nereden bilecektim canıma batan
dikenleri ayıklamaya dalmışken
ibadetimden olmasa bari derken kuşkum
savaş bitmiş ben nöbette unutulmuşum
savaş bitmiş ben bunu
koynumun boşluğuyla anlıyorum
kükreyen ırmağın ölümü meğer
savaşın sonuymuş
halbuki ben sanırdım ki dünyada savaş
var diyedir serçelerin vakitlice uçuşu
glayöllerin yana yaslanışı fulyaların mızmızlanışı
savaş bittiyse bir cenahtan bir boru sesi geldi mi?
hayır, gelmedi.
çanlar çalındı mı herhangi biri için?
hayır, çalınmadı.
vakit mi girdi, okundu mu ezan
hayır duyulmadı hiçbir şey okunan
şahidi yok trompetin öttürüldüğünün
çanlar bu sesi verir diyecek bir kimse yok
seyyar satıcıların müezzinlerle kurduğu diyalog
yurttaş hakkı olarak algılanıyor
ben
bir tek benim
birdenbire her şey yerli
yerindeyken koynu boş kalan
şimşeği atlattığımı bile kimseler fark etmedi
boş koyun bir bergüzardı bana savaşın bittiğini anlatan
savaş bitti sular heraklitus ne derse desin
akmıyor
o bir ırmak ölüsüdür kükreyen
artık hiç kimse almanlar yüzünden telaşa kapılmaya
bir sebep bulup buluşturmaya kalkmıyor
karartma sırasında annemin migreni tutunca
ne yapacağımı bilmesem de oluyor
james marka kalın tekerlekli siyah bisikletiyle babam
halkevi sinemasına giden beton
köprüden geçmek istemiyor

şarkı söylemek
kendi kitaplarını ciltlemek
gibi bir şey haline geliverdi aniden
“yalnız bırakıp gitme bu akşam yine erken”
“öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken”
şimşeği atlattım diye kimseye can
bahşedecek hale gelmedim
demek âdem ahfâdından
savaş bittiği için koynu boşalan
bir kişi gerekiyormuş o da bendim
diğerleri ellerini çabuk tutup kesme şeker
hakkında edindikleri barut kokulu fikre
acilen tadilât getirmişler
sıkı yönetim kalkmış
savaşın bittiği kesin
yama bulmak
dirseklere hünerse kendi kumaşından
kim neylesin

savaş bitti
kır gezmelerinde bundan böyle şüphe çekmeyeceğiz
kime kalacak kırlara çıkmanın burun sızlatan anlamı
dinlemek zorunda değiliz muhallebicide
yabancı dilden anıştırmalarla yüklü kaçış
hikâyelerini mültecilerin
memur beyler neler karıştırdıysa şehir kulübünde
buraya kadardı
bu saatten sonra
briyantin saçlılara hiç kimse
göster eşkinli beygir vesikanı diyemeyecek
kanaviçe veya goblen
kime ne
arık fitil odam loş
savaş bitti koynum boş.

İsmet Özel

İsmet Özel, Şiir, Türk Şiiri

Bir Yusuf Masalı / Üçüncü Bab

eskiler iz sürerdi.
biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar.
arıyoruz alemin iç yüzünden zihnimize
yansıyan bir tasarımla gerçeği.

şivekar bizden biri
yola çıktı yolu bilmeden
arıyor bir hedef gözüne kestirmeden
aradığı ne sevgili, ne efendi, ne sultan
özünü harekete geçiren onun
kanını kaynatan candır düpedüz kendi canı.
yol canlılıkla mukayyet
gitti deriz
ölenler için
yalnız yaşayanların işidir
yola çıkmak, yolu katetmek.

şivekar olduğuna
olmasını istediği için inandığı
o bir, biricik can için yola koyuldu
canını koydu yola
öyle bir başka ben
bulsun ki
ben’i bütün şemaliyle onda bulunsun
başkada bir ben yok ise
yere çalınsın rüya
benle
başka yok olsun.

eskiler aramaz, iz sürerdi.
bilirlerdi evet’le hayır arasına belki
sokulduğunda
felaket gelir.
noksanı fark ederlerdi, çünkü bütünden
nelerin koptuğu besbelli.
dağılmak eskilerin dilinde
ufalanmak anlamına gelirdi
iz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için
biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz
korkarız kaybolmaktan çokluk içinde.

şivekar korkmadı kaybolmaktan
daldı çokluğa can havliyle
dedi bulsam da hüsnü yusuf’u
onun gibi kaybolsam keşke.

kaç yıl geçirdi şivekar arayış içinde?
neler yaşadı?
biz yeniler yüz kızartan soruları hemen atlarız.
saklarız
arayan ve arayışın süre gittiği ortamın
yek diğerinden ne paylar aldığını.

dünyada
çözülürse dünyayı
ıssız kılacak bir çelişki vardı
bir çekişme vardı dünyada azgınlık fışkırtan
taraf olunduğunda.

aradı hüsnü yusuf’u şivekar
hep geciktirilmesi gereken o çelişkinin
susmayanı sağırlaştıran çekişmenin ortasında.
yalnız arayan bilir acımasını
aramamak acımamak demektir
küçümsenecekse
memnuniyet küçümsenmelidir
dünyanın dönmekten memnuniyeti
insanların utancı dünyaya dönüşmekten
insanlar
onların birer kırba hepsi
dış tarafları köseledir
hepsi içinde taşır içilecek şeyi
utanır ıslanmış köseleden insanlar
sahipsiz bir utanç hepsi.

şivekar önceleri
arayışın ilk aşamasında
bu utancı sadece seyretmekteydi.
evden ayrılırken bohçasına koyduğu birkaç altın
takındığı birkaç parça mücevher
bir şehirden başka şehre göçerken
dağlar aşıp ormanlardan geçerken
sıyrılıp yol bulmayı ona kolaylaştırdı.
daha sonra ve fakat
insan dedikleri o sahipsiz utançla
yaptığı pazarlık fena tartakladı onu
insanlık utancından
en külliyetli payı o aldı.

aradı
arayış ibresinden gözünü ayırmadı
karnı aç
üstü başı lime lime
artık narin ayakları çiziklerle dolu
dirsekleride yara kabukları
gerçi bu kadarı, böylesi
başlarken hiç akla gelmezdi
lakin hayret!
arayana yoksulluk eziyet vermiyor
arayanın aramaktan başka derdi yok.

vakti bilmek için
diyor kendi kendine
haber almak sadece bir başlangıçtı
aradıkça dirisin
aradıkça mecalsiz kaldı kibrin.
aradın ve anladın
haber almakla yol tüketilmiyor
arayış sahicilik vaktine erişsin istiyorsan
senin kendin
haber olsa gerektir.

bak işte
bir parça kuru ekmek
kim bilir kim düşürmüş
kim bilir kim ekmeği bir kenara
ayak altından çekmiş.

ne de sert!

şu akan derecikte biraz ıslatsam ekmeği
diye düşündü şivekar
o zaman dişim keser.
pırıl pırıl dereye
uzattı elindekini
belki eski kibrinden
kalma biraz halsizlik
belki bu ince suyun
cilveli alayişi
ekmek
dereye düşüverdi.
hem karnı aç
hem de avı nipet yaparmış gibi
su üstünde kıpırdanıyor
koştu o kuru ekmeğin
peşi sıra şivekar

bir süre öyle gittiler

o da ne?

dere görünmez oldu
harap bir tahta perde girdi
ekmekle şivekar’ın arasına
genç kız gerilemedi
hem zaten vazgeçerse
ne yapacağı belli mi?
dönülecek bir yer
bilmiyor gitmezse ekmeğin ardı sıra.

suya girdi bulmak için ekmeğini
tahta perdeden öteye geçti.

aklı zorlayan bir yer o perdenin ötesi.
bir bahçe. gerçekten buraya bahçe mi demeli?
ağaç, yaprak, meyve, kuş hepsi tamam
tastamam hepsi.
sanki biraz önce tamamlanmış gibi.

kokusu çiçeklerin
otların, çalıların kısa cümlecikleri
yukardan dua fısıldar gibi yüze değen esinti.

insan bir resmin içine
bu kadar girebilir.

bu bahçede her şey hayran olunmak için
her şey kendine özen göstermiş
her şey kendine öyle bakıtıyor ki
şivekar bir kuru ekmeğin peşi sıra buraya girdiğini
bir daha aklına hiç getirmedi
hangi garip kuşun rızkıydı ki o ekmek?
kim bilir nereye gitti?

şimdi artık bahçenin derinliği genç kızı cezbediyor
bu bahçe keşfe açık bir kalbi bekler gibi
yürüdükçe bahçeden bir şey siniyor kıza
şivekar bahçeye tını salıyor adım attıkça
çok geçmeden gözlerinin önüne

ne diyelim?
resim içinde resim mi?

edebiyat burada bize yardım edemez.

bir çiçekle meşgul olan kelebekle meşgul olan bir erkek
eskiler olsaydı betimleyeceklerdi
biz yeniler alt dudağımızı ısırır
ve terleriz
şivekar bizden biri
onun dilinden dökülen
bizim kelimelerimiz
saçma
ama başka ne sorulurdu ki?
“in misin, cin misin?”
cevap verdi hüsnü yusuf:
“ne inim, ne cinim”
“ben de senin gibi bir beni ademim”

şivekar buldu
kendi arayışında bir karşılık bulunduğunu.
ya yusuf?
peki hüsnü yusuf bulunmak istiyor muydu?
harikulade bir bahçede
cinlerin arasında geçmişti günleri
öğrenmişti cinlerden yüzlerce hüner
insanlar arasında kalsaydı eğer
hükmetmek ve itaat etmekten başka bir alanda
yusuf’a rahat vermezdi onlar.
gülünç özlemleri insanların
sinir bozucu tedirginlikle
ve derinlik karşısında gösterdikleri
şiddetli ve tamamen mankafa tepki
bütün bunlar hüsnü yusuf için
bezgin bir hayat demekti.

kalkıp, çıkıp, uzaklaşıp
insanların dünyasından
yusuf’un mahremiyetine kadar uzanan
bu pejmürde kız da neyin nesi?
önce halinden ona hiçbir şey söylemedi
bıraktı
konuşsun şivekar.
aman allahım !
şivekar konuştukça
yusuf’un her yanına
oklar saplandı sanki.
dertli gönül neymiş
gönüle dert neden düşermiş
nasıl olurmuş göze almak
gözlerden ötesini
yağmadan, çapuldan, hazıra konmaktan uzak
akları, karaları, bütün renkleri esirgeyip
esirgenmeyi hak etmek
ve dönenmek evrende arındırıcı
itimada şayan bir rüzgar gibi.
hayret ki cinler bu kızı kaçırmamış
bu fevkalade gönlüyle.

şivekar’ı dinledikten sonra yusuf
ancak anlayabildi kendi başına neler geldiğini.
sonra açarken uzun uzun halini kıza
sanki ona birşeyler iade etti.

bir yusuf, bir şivekar
anlamı yoktu artık ayrı hayatlarının
çabuk anladılar ki armağanmış yaşadıkları
verilmeyi beklemişler birbirlerine.
iki insan diyelim isterseniz artık onlara
bizler de baş vuralım
tarihin ve tabiatın
güç yetiremediği
o ifadeye.

iki insan bir araya gelince
iki taşın beraberliği gibi olmaz
diyelim iki salkım
bir çift kuş, yılanlar, kurbağalar, göçmen sürüler
yarasa aşiretleri, birbirine açılan tanrısız mağaralar
yabancılık
yalıtkanlık üretirler ha bire.

insan soyu
iletkenliğiyle ünlüdür öteki türler arasında
iki insan
başka hiçbir yaratıkta olmayan
geçirgen bağın başlatıcısıdır
anneler ve babalar
oğullar, kızlar, hısımlar
komşular, hemşehriler, yurttaşlar
hangileri arasından seçilirse seçilsin
iki insan bir araya gelince
o geçirgen bağa bir ilmek atar
bazen fiyonk olur arada
bazen her şey düğümlenir
yine de sonuna kadar
bu bağın götürdüğü
yere kadar gitmez
insanlar
dostluğa, kandaşlığa, aşka evet
evet ama nereye kadar?

bunun bir son kertesi vardır
binlerce yıl iki insandan çok azı
son kerteyi birlikte tanımıştır.
süra üfürülürken, çan çalınırken, ölü gömülürken
iki insan tahsil eder zamanı
en doğrusu son kertede iki insan
vakitsiz okunmuş bir ezandır
yusuf ile şivekar
vakitsiz okundular
çünkü zaman
iki insan
ya da
hiç…

İsmet Özel