Haydar Ergülen, Şiir, Türk Şiiri

“Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
hiçbir yere gitmiyor”(1) dizesi yarısıdır çocukluğun,
yarısı çocuk olan biri söyleyebilir bunu ancak
galiba az çok böyle bir şey şiir yazmak
yarısı sözcüklerin uçurtmasını uçurmak
yarısı uçurtmanın kuyruğuna yenilerini takmak
yeni…de ne, yeni sözcükler mi yalnızca
yeni sözcükler evet yeni misketler gibi pırıl
yeni bulutlar ki nereye giderlerse gitsinler
her yer onlarla gökyüzü olur hepyeni bir gök olur
ama çocukluk gibi işte hep şuramızda durur
şuramız deyip geçmeyin şuramızdır şunca’azdır
şiir zaten, ne olacak ki hem çocukluktan güzel
şiir mi var, yok, nerden mi biliyorum yine
şiirden yine çocukluktan yine kendimden de
bilseydim keşke, yarısı çocuk olmaya çalışıyorum
şiir yaz, aşık ol, çocuk yap, dünyayı gez hep hepsinde de
insan çocukluğuna yetişmeye çalışıyor işte
hem de o hiçbir yere gitmemiş olan çocukluğuna
o zaman yavaş diyor insan kendine dur biraz
sen eski bir şehirli eski çocuksun bu gökyüzü
bu çocukluk nerede var, duyuyorum, duruyorum,
çünkü insan ancak durursa yetişebilir çocukluğuna
biraz da siz büyüyün öyleyse ben bir yere gitmiyorum!

(1) Edip Cansever’in dizesi

Haydar Ergülencocuk-siirleri-antolojisi

Haydar Ergülen, Şiir, Şiirdir Baba, Türk Şiiri

ölüm henüz hepimizden küçüktü
benim güzel arkadaşım kırıldı fakat

arkadaşlık için çekilen o kısa film
henüz başlamıştı, geçmiş karardı
ve anısı kendinden önce yaşayan
çıktı çıkarıldığı kötülüğün katından
güzelliğini herkesin içine attı

herkes dışarı
kimseye yer yok
içinizde yer yoksa
o güzelliğe

içinizde biri var mı
modası geçmiş acılarla çünkü
bir ilgisi var güzel olmanın
kraliçe olamayacak kadar
güzel kadınları hatırlamanın

gövde eğilsin artık, kim karışabilir
gövde gösterisine soytarıların, fakat
kimdedir işlenmemiş bunca suç,
arzunun hortlaklarına ödemekle bitmeyen
ruh borcu: kim bilir, kim üstlenir?

ruh ne zaman benzedi ki gövdeye
ruh kolay ve güzeldir
herkesin sarılacağı kadar incedir
ruh karşılaştırır, karıştırır
gövdedir bırakan karşı karşıya

o, ruhunu dışarda bırakmayan çıt – kanat
yoktu ki şehirde konacak yeri, duydum
kanatlandı içine, başkasının gövdesine
sığınan bir ruh gibi kırıldı, duydum:

meğer ateşli bir hastalıkmış hayat!

Haydar Ergülenolum-benim-guzel-arkadasim

Haydar Ergülen, Mehmet Solak, Şiir Sanatı

Haydar Ergülen, 1956 Eskişehir doğumlu. 40 Şiir ve Bir… kitabını 1997 yılında çıkardı. Demek ki; 40 Şiir ve Bir yayımlandığında şair 41 yaşındadır. Her ne kadar Dante, yolun yarısı olarak 35 yaşı görmekte ise de anlaşılan o ki; Haydar Ergülen için yolun yarısı 40’tır.

Kitapta yer alan kırk şiir, en güzel çocukluk ve gençlik anılarıyla geride bırakılan kırk yıllık yarı ömrü, bir dize ise ömrün ikinci yarısına atılan ilk adımı temsil etmektedir.

40 Şiir ve Bir, iki bölümden meydana gelmekte. İlk bölüm: 40 Şiir. Bu bölümde yer alan kırk şiirin bir diğer ilginç yanı da her şiirin yirmi dize + bir dizelik iki bölümden oluşması. Ayrıca her şiirin yirmi dizelik bu ilk bölümünde kelimeler çoklu okumalara ve anlamlara açık bir şekilde kullanılmış. Bu kullanım da, bir dizenin tek başına bir ‘şey’ ifade etmesi ötesinde; bir bütünün (yirmi dizelik bendin) parçalarından biri olması sonucunu doğurmuş. Ayrıca bu ilk bölümde şair, aynı kelimelerle  -kimileyin kökteşlik ve sesteşlikten de yararlanarak – tabiri caizse ‘çok şey’ söylüyor.Tek dizelik ikinci bölüme geçtiğinde ise yukarıda söylediği o ‘çok şey’i, ‘tek şey’de toplamış, yani tek dizeyle özlüce ifade etmiş oluyor.

Kitabın ikinci bölümü: Ve Bir Dize. Şair bu bölümde Heves başlıklı tek bir dize söylüyor. Ve bu tek dize kırk şiir boyunca söylediklerinin aslında boş şeyler olduğunu; değil tek bir şair kimliği ile kırk şair olunsa bile ‘bir heves’in yazılamayacağını belirtiyor.

İsmet Özel, “Kurşunun değdiği tende heves kalmıştır.”der. Gerçekten insanın yapıp etmelerinde birincil etmen hevestir. İnsan, hayatını hevesleri üzerine kurar. Ve ölüm, nice hevesini kursağında bırakarak alır götürür insanı. Ayrıca heves, yaşanmadıkça; ne yazmakla ne anlatmakla tükenecek bir ‘şey’dir. O yüzden şair, “Kırk şair birden olsam yazamam bir hevesi.” der. Böylelikle kırk yıl boyunca peşinden koştuğu heves(ler)in –buna şiir yazmak da dahil – aslında boş şeyler olduğunu söyler.

Ergülen; “Heves, şaire şiir yazdıran ‘şey’dir der. Ne kadar önemli olduğu hiç önemli değil, öncelediği ya da ötelediği şeyler de önemli değil. Çünkü ‘heves’le söylenen de yalnızca şiir değil.”der ve devam eder. “ne olabilir heves, ne ‘gibi’ olabilir? Şiir ‘gibi’ olabilir, aşk ‘gibi’ olabilir, merhamet ‘gibi’ olabilir, yani birini şair yapacak, ona şiir yazdıracak şey olabilir, ‘mahviyet’ diyorlar, diyelim,  o olabilir.”

Şairin ‘heves’te aradığı, şairle ilgili değildir; ama şiirle ilgilidir. O da şiir gibi oldukça “saydam”dır. “Öyle saydam ki, ‘yok gibi’, yok olmaya, yokluğa yakın duran ve hemen kendini yok sayacak bir şey.” Zaten Haydar Ergülen’in ‘heves’ le aradığı ‘heves’i de budur: “Yok yere yazmak.” Çünkü “Yokluğa yakın duruşu” sebebiyle heves, şaire olmadığı kadar şiire yakındır. “Çünkü şair, ‘var’ ve var olduğunu bağırıyor. Şiir ise henüz ‘var’ sözlerle yazılmaktadır.

Görüldüğü gibi şairin şiirle ilişkisini belirleyen unsur; var’lık / yok’luk sorunsalı. “Yokluğun kıymetini bilmiyoruz.”diyor şair. Ona göre şiirin anlamı “yok yere yazmak” tır.

Şiirini var’lık / yok’luk  sorunsalı üzerine kuran bir şairin İslâm felsefesindeki varlık / yokluk yorumundan haberdar olmaması düşünülemez. Malumdur ki; tasavvufî anlayışta varlık’ın (sonradan olanlar, yaratılanlar) aslı yokluk’tur. Varedici (Hâlık) dışındaki bütün varolmuşlar (mahlûkât) asıl varlığın tecellisinden başka bir şey değildir. Aslında onlar yoktur, tecelli ile vardır. Bununla beraber asılları yokluk olan bu varlıklar içinde insan, kendi varlığını belirginleştirecek kimi imkânlara sahiptir. İşte bu imkânlara açılan kapı; heves’tir. Şiir de,bu hevesten bir cüz olarak insanın ‘yokluğu’nu aşikâr kıldığı imkânlardan birisidir. Çünkü şiirin kaynağı ‘söz’dür ve aslında yoktur tıpkı varlık gibi. Ya şair! O; ünü, ünvanı, yaftasıyla “var olduğunu bağıran”dır.

Öte yandan; yaratılışın aslı “Kün”dür. Yani yaratılış “Ol” sözü ile başlamıştır. İşte asıl olanın söz olması dolayısıyla “asl’olan şiirdir. Şiirse hiçbir şeydir.” Ve “Hiçbir şey olabildiği için değerli olan şiirdir. Şairlikse çok önemsiz bir şey.”

Haydar Ergülen, şair Haydar Ergülen olarak hiçbir şey olmadığını yakınlarda yayımladığı ‘n’eyim Ben isimli şiirinde de vurguluyor. Şiir şöyle:

Pazartesi:   Haydar Ergülen

Salı:     aydar              rgülen

Çarşamba:       ydar                gülen

Perşembe:         dar                   ülen

Cuma:           ar                     len

Cumartesi:            r                      en

Pazar:                                      n

İniyorum gün günden

Adımdan, şiirimden

‘n’eyim ben

‘n’edir Haydar Ergülen

Bu şiirde de görülüyor ki şair, “gün günden” “Ad”ından, şiirinden soyutlanarak (fazlalıklarından arınarak) ömür basamaklarını  inen ve “ ‘n’eyim  Ben”  sorusunu kendine sormaktan bir an olsun geri durmayan bir portre ile karşımıza çıkmakta.

Şiirde elbette ki, ‘n’eyim Ben  ifadesini bir soru cümlesi olarak okuyabileceğimiz gibi; ‘n’yim ben  şeklinde kendisinin tanımı olarak da okuyabiliriz. Şairin her iki okuyuşu da kasdettiği kesin.
Peki neden n? Haftanın son gününde Haydar Ergülen’den geriye sadece n kalmakta. Şairin harflere ilgisini biliyoruz. Bir yazısında; “İbn Arabî, Harflerin İlmi’nde nasıl şekilleri, sûretleri harfi harfine varlığın ve aşkta vücut bulmanın deryasına daldırıyorsa biz de (…) harflerin ilminden şiir bulmaya çalışıyoruz.” diyor. Ve ekliyor; “Dört Kapı’nın dışında, şaire bir sınav açan Harf Kapısı önünde dönüş yolunu bulma derdindeyim.Yine de bazı harfler ve onlardan mürekkep dertler bizim de yabancımız değil.” Buradan hareketle, ‘dönüş yolu’nu bulma derdindeki Haydar Ergülen’in gitgit ‘n’ kaldığını söylemesi sadece soyisminin son harfinin (sesinin)  ‘n’ olmasından kaynaklanıyor olmasa gerek. Elbette ki bir tevafuk var. Ama kanımca şair, ‘n’dolayısıyla kimi göndermeler yapıyor. Şöyle ki;
“Kur’an-ı Kerim’de Kalem sûresinin ilk ayeti “Nûn ve’l Kalem” yani “Nûn  kalem ve yazdığı şeyler hakkı için.”dir. Yine “Kün” (Ol!) emri de kef ve nûndan meydana gelir.”  Şair, ‘n’ ile yaratılışa ve yazgıya gönderme yapmış olabilir. Ve elbette varlık / yokluk sorunsalına.

Öte yandan “nûn-i hafî” (gizli nun) denen “tenvin işaretini şairlerimiz dudaklara ve ağzı nun harfine benzetmişlerdir.  Ağız da sözün çıkış yeridir. Yani Haydar Ergülen, güngün söze (şiire) dönmektedir. Söz (şiir) ise yokluktur.

Ayrıca bu şiirde Ben ve Haydar Ergülen kelimelerinin ilk harflerinin büyük yazılması ve bunlardan geriye sadece n (küçük n) kalmasının da bilinçli bir tercihle yokluk’a gönderme olduğu aşikârdır. Üstelik bu yokluk, kimilerinin  kabullenmek istemediği fakat şairin gönüllü girdiği bir ‘yol’dur. Bu yol, ‘dönüş yolu’dur.

Haydar Ergülen’in Toplu Şiirler-1 kitabına isim olan şiir de 40 Şiir ve Bir..’den: Nar. Doğrusu iyi bir seçim. Çünkü nar, çok imgesel bir kelime, tabiî meyvenin kendisi de öyle. Şair, daha ilk dizelerde “Kış büyük geliyor nara gidelim / soğudu günlerin yüzü nara gidelim / narın bir diyeceği olur da bize/açılır yazdan binbir sıcak söz.”diyor. Kış, ölümdür; nar, hayat.  Ölüm soğuk, hayat sıcak. Hem  “narın evi pek kalabalıktır.” O evde “kadın aşka bahçe”dir. “İki şaşkın bir aşkta kızarır (…) nar gibi.” Nar, aşktır. Aşk, nara benzer. Nâr’ın elinden koparılan aşk; kırk yıldır nar hevesinde açılan çocukluk hevesleridir. (Nar, Şaşkın, Klişe)

Şair bu şiirde nar sözcüğünü sekiz kez kullanıyor; bir de başlık, dokuz. Ama neredeyse her birinde başka bir imgeyle; nar, ateş, aşk, çocukluk, heves…Ve yalnızca son dizedeki nâr’da inceltme işareti var. Yani buradaki özel vurgu ‘ateş’e yönelik. Zira “ateş, aşığın içinde bulunduğu aşkın ızdırabıdır. Ayrıca sevgilisine duyduğu özlem ve hasret de ateş şeklinde kendini gösterir ve daima aşığı yakar. Ateş gözde tutuşur ve gönülde alevlenir. Şaire göre aşk, “yalnızlığın sesi”dir. “Açılır bir şiirin her yerinde.” Çünkü “yalnızlık aşkın ortasındadır.”(Haziran)

Şairin  kırk şiir boyunca gidip durduğu yer; çocukluk’tur. Çünkü onun için çocuk, “kaybolmuş bir şiirin nakaratıdır.” (Kâğıt)  Başlıbaşına anı’dır. (Haziran) Çokça geçmişe özlem.  (Prag) Bir de, hayatı ölümle tanıyan insancık. Çünkü hayat, biri yaşasın diye ölü istemektedir. (Bahçıvan) Hal böyle olunca; hayat, çok da güllük gülistanlık değildir. “Hayat berbat, hayat dert”tir. (Karamela) Bitmedi: Hayat rüyalardan (özellikle rüyakâr kadının rüyalarından) çalınan büyük zamandır. (Rüyakâr) O, zaman ki (yani hayat); “ev ödevi gibi oturduğu şehirdeki yokluk” tur şair için. Sanki boş bir kâgıt, “boşluğuna kıyacağı.” (Kâğıt) Ama bu yaşama acısı “arkadaşlığın gölgesinde” dindirilir. (Behçet) Zira  “arkadaşlığın yıldızları” yine arkadaşların gözlerinden dökülmektedir. Hem “gözümüz gibi bakacağımız ne vardır arkadaşlıktan başka.” (Bulut) Sonra, yüreği yüreğe bağlamak gerekir.Yüreğin yüreğe bağlanması kardeşliktir. “Yoklukta buluşmanın güzelliği”dir kardeşlik, “yokluk kadar kutsal.”(Zeytin)

Haydar Ergülen için yokluk ne kadar gerçekse ‘gövde’de o kadar gerçektir. Bazen “ruha kiralanan küçücük bir oda” bazen “elden ele geçen” bir cesettir gövde. (Bahçıvan) Kimileyin de bir-leşmenin aracı. Şöyle der şair; “Yeni bir komşu gelince gövdeye / söz geçiremiyor insan, şu eski / ahşap bile gıcırdamadan, çıt / çıkarmadan dinledi komşunun nefesini / nefes nefese iki gövde olmuşuz da / çoktan, çıkardık kiracıları aramızdan! / Oh ruhum ısındı gövdelerin komşuluğundan.”( Komşu) Bir başka şiirde ise ruhun eksiğini tamamlar gövde: “Çarpışarak karanlık sulara / gömülen şu gövdelere bak, dil karanlık / söylemese sular da aydınlanır ve aysar / ruhlarımız buluşurdu ya gövdenin sahilinde / gürültünün yolunda gittiğini fısıldar gibi / şimdi ruhların eksiğini de gövde tamamlar. (Ay)

Bilinir ki insan ne tek başına ruh ne de beden (gövde)dir. İkisi birlik bir bütündür. Bu bağlamda cinsellik de bedenle (gövdeyle) ilgili olduğu kadar ruhla da ilgilidir. Çünkü doyum  (tatmin) hem iki bedenin (kadın ve erkek) ruhen ve bedenen hem de her bir bedenin kendi bünyesinde ruhen ve bedenen bütünleşmesidir. Şairin “ruhlarımız buluşurdu gövdenin sahilinde” ya da “şimdi ruhların eksiğini de  gövde tamamlar” demesi bundandır. Diğer yandan; ruh-beden ilişkisi,  deniz-kara ilişkisi gibidir. Denizin sınırı kara; karanın sınırı denizdir. Kara varlık, deniz yokluktur. Varlık’ta yok, yokluk’ta var olmaktır bu ilişkinin aslı. Hep vermek, hep almak; eksilmeden ve çoğalmadan.

Şaire göre “Kara sözler, karada bırakılır açılırken denize.”  Çünkü “söz karada hafifse denizde ağır” dır. Deniz, şiirdir, karanın sözleriyle açılınmaz ona. O yüzden “Boğulayazdım karanın sözleriyle açıldığım şiirde.” (Kara) der Haydar Ergülen. Kaldı ki o, ayın altında unutulmuş ve günlerin eksik bıraktığını ay tamamlamaktadır. Onu hicran kuyusuna kapatan “siyah sözler”dir.(Ay)

İhsan Deniz de “Siyah Sözlerden doğdu, bu / sesimi doğuran her / söz.” der. Ve ekler: “Hayır Siyah Sözleri rehnedecek büyülü / bir sözüm yok burada. Ergülen ile Deniz arasında “harflerin ikliminde şiir bulma” bağlamında  belirginleşen “akrabadan yakın” olma durumunu hayat karşısında takınılan tavır boyutunda da söz konusu edebiliriz.

Ergülen, hayatı algılayış boyutunda takındığı tavrı gündelik keşmekeşin unsurlarına karşı daha bir sertleştiriyor. Onun için “balkon, evlerin yeni hayvanıdır” (Cümle) Üstelik “ayın altında kimse yoktur” veya “önce herkes evinde bir balkon besler.” (İkindi) “Sonra da onu güneşin altında unutur.” Yani balkon , hem sahip olunmak istenen hem de kolayca unutuluveren  yapay bir dünyalıktır.

Sezai Karakoç için de balkon, “ölümün cesur körfezidir evlerde.” “Evlerde balkon, bir tabut kadar yer tutar”, ölüler için kefendir. Ve şair koşa koşa “evleri balkonsuz yapan mimarların alnından öpmeye” gider. Karakoç ile Ergülen’in balkon karşısında takındıkları tavır oldukça benzerdir; bir farkla ki, Karakoç’un yaklaşımında bir de medeniyet boyutu vardır.

Şairin gündelik hayatın gerçekte ontolojik  ve önemli olmayan ama çokça önemsenen unsurlarına (boyutlarına) karşı balkon bağlamında yönelttiği eleştiri kupon dolayısıyla daha bir ironikleşir. Öyle ki şair, “şairlere yedek kupon  ne zaman / verirseniz bekleriz, eksiği çok olan / şiir söylesin, dize değil ey şairler / kupon biriktiriniz.”der. Çünkü yedek yerine bile  geçmemektedir dize. Üstelik biriktirince şiir solgun bir gül” olmaktadır. Kimsenin kimseye gül bıraktığı da yoktur ayrıca. Zira aşklar da kuponladır. Kimsenin gurbet, hasret ve hikmet’le yani şiirle işi yoktur. Sadece şikayet’tir derdi. Kuponlaşıp makasla kesilmekten kâğıt (hayat) da acımaz artık. Çünkü söz de kuponlaşmıştır. Bu kokuşmuşluğa şairin söyleyecek  sözü vardır ama: “Kupon aşklar için bu şiiri kesiniz.!” (Kupon) Neden mi? Ezilmiş sözleriyle  üzgün bir ruhtan ortaya çıkandır şaire göre şiir. Sözcüklerin bağından topladığı ise; keder. (Üzüm)

Haydar Ergülen; “Şair az kelimeyle yazmalı, mümkünse de tekrarlamalı bir kelimeyi birden çok, ya nasip demeli, buna da inanmalı; her kelimenin nasip olduğuna.” der. 40 Şiir ve Bir…’de tam da bunu yapmıştır şair. Elbette kelimeden yana nasibinin de farkındadır. Nasibiyle nasiplenmeyi bilir. Nasibi ötesindekileri de başkalarına bırakır. Zira “başkalarının da nasibi vardır kelimelerde.”

Ayrıca bu kitapta şair, gençliğin gerginliğinden, şairliğin baskısından uzak, “şiirle daha bir barışık” tır. Bundan olsa gerek, söyleyişinde daha rahat, daha yumuşak –eleştirel ifadelerde bile – daha zenaatkârdır. Elbette güzel tesadüflerin kimi zaman da tevâfukları yeri yok değil. Evet, üzerinde çalışılmış şiirler 40 Şiir ve Bir…’deki şiirler; fakat hiçbirisi kitabî değil. Çünkü her bir şiirin kendi yatağında akmasına imkân tanımıştır şair. Aslında 40 şiir tek bir şiirdir. Kırkbirinciden itibaren de sürecektir aynı şiir. Değil mi ki hayat (ömür), her bir yılıyla bir bütündür. Yıl dönümleri ise; başlıklar. Başlıklar da ilginç: 40 şiir için seçilen başlıkların tamamı tek kelimeden ibaret; Mavi, Komşu, Nar, Avlu…Tek dizenin başlığı için de aynı şey söz konusu; Heves. Öte yandan, başlık olarak seçilen bu kelimeler aynı zamanda birer imge: Heves imgeleri. Şair bu kelimeleri çoklu okumalara açarak söyleyişini hem zenginleştirmekte hem de dizeleri anlama göre estetize etmekte. Hemen hemen bütün şiirlerde bu yaklaşım görülebileceği gibi; özellikle, Nar, Avlu, Kara, Prag, Yalnız, Bahçıvan, Rüyakâr…isimli şiirlerde bu tesbitin sağlaması kolaylıkla yapılabilir.

Şairin, anlamı dizelere  yaymak yaklaşımı ayrıca kelimeyi dize sonunda bölmek şeklinde de karşımıza çıkmakta; “dolun-/aydan aşkları” (Bulut), “eski hayal-/hanede” (Klişe) örneklerinde olduğu gibi.

Haydar Ergülen, “Şiir benim için bir nefesten ibarettir, bir gün o nefesle huzura gelmek, Divan’a durmak isterim: Kırk şair birden olsam yazamam bir hevesi, dizesindeki hakikât ve arayış da buydu belki, kırk şiir yazmak yerine bir nefes söyleyebilmek.”der.

Nefes, tasavvufî edebiyatımızda bir tür olup “ekseriya Bektaşî-Alevî tekkelerinde okunur. Melâmîlerde vahdet-i vücûd telkinleri hep nefeslerle yapılmaktadır. Bu tarz manzumelerde rindâne, kalenderâne, istihzalı bir eda bulunur.

Yukarıdaki bilgiden hareketle şairin klâsik biçimde olmasa da  modern biçimde nefesler söylediği yargısına varabiliriz. Öyle ki şair, varlık / yokluk (vahdet / kesret)  sorunsalı bağlamında kurduğu bir şiirde (40 Şiir) yirmi dizelik kesreti tek dizelik vahdete dönüştürmekte; nihayetinde kırk şiirden tek bir dizeye ulaşarak hakikât arayışındaki yolculuğa gönderme yapmaktadır. Aslında şairin her bir şiir sonundaki tek dizesi tam bir nefes havasındadır. Tabiî ki kitabın son dizesi de öyle. O son dize aynı zamanda daha önce söylenmiş dizeleri de içine alan son sözdür. Yani asıl nefes. Tıpkı şairin kitabın başına Hafız’dan alıntıladığı dize gibi: “Bütün bahçeler sende toplanmış, gül müsün nesin.” Bence şair, hevesine ulaşmış. Hayır ulaşmamış, kavuşmuş. Zira şairin deyişiyle; “ulaşmak kolay şimdi kavuşmaksa zor.” (Prag)

Her ne kadar  “sırdan ayırdılar yolumu, nasıl abdalım” (Abdal) dese de şair; kanımca  “hikmet burcu”nda  nefeslik nefesler söyleyen şehirli bir abdal o. Öyle ki; “göz döker, bulut toplar / söz döker, mavi toplar. (Abdal)

Sanırım hevesi Kırklar’dan olmaktır, “dönüş yolu”nu  Kırklar’la katetmek. Ne diyelim! Yolun açık olsun ey abdal!

***

Bir de 40 Şiir ve Bir…öncesine bir göz atalım:

Şairin ilk kitabı; KARŞILIĞINI BULAMAMIŞ SORULAR. Kitabın ilk baskısı, Yeni Türkü Şiir Yayınları tarafından 1982 yılında yapılmış. Haydar Ergülen, ilk kitabını babasına ithaf etmiş. Ama kitabın ilk bölümünün (Tarih-Öncesi Şiirler) ilk şiiri Anne. Kitabın bu ilk bölümünde kimileyin anne, kimileyin sevgili, kimileyin eş olarak çokça yer almakta kadın imgesi. Şaire göre kadın; şefkâttir, iyiliktir, sabırdır, esenliktir. Bir de yağmurdur o: Kâh “bu kez dağlar doğursun beni anne / sen de ılık yağmur ol / durmadan yağ kanayan yerlerime.” der kâh “kadınım benim yağmurum / yüzüme çarpıyor özenle büyüttüğün / acıyla sulanan sabırlı gülün.” diyerek onu yağmurla özdeşleştirir.

Şairin kadın dışında çokça kullandığı ve farklı anlamlar yüklediği  başka kelimeler de var; balkon, düş, yaz, aşk, ölüm, heves, kiraz, su, ıslık, oğul, yağmur…bunlardan bazıları. Özellikle birkaç şiir ‘yaz’ dolayımında oluşturulmuş. Sayıklama ve Unutulmuş Bir Yaz İçin ilk dikkati çeken şiirler. Sadece Unutulmuş Bir Yaz İçin şiirinde şair, yaz sözcüğünü tam on beş kez (başlıktaki dahil) kullanıyor. Şair için yaz; umuttur. Yaz; aşk: Paylaşmanın kutsallığı, olağanlığın (sıradanlığın demeli belki de) aşılması. Yaz; bütün yanlarıyla hayatın kendisidir.

Tarih-Öncesi Şiirler bölümünde yer alan şiirlerin tamamında tarih var. Bu şiirler 1979-1981 yılları arasında yazılmış şiirler. Gerçi Usul Sesle Söylenen Şiirler isimli ikinci bölüm içindeki şiirler için de 1981 tarihini koymuş şair. Üçüncü bölüm olan Orta Sınıf İçin İnsancıl Şiirler kısmındaki dört şiirden birisi 1979, diğerleri 1981 tarihli. Anlaşılan o ki kitaptaki şiirler, içeriklerine göre sonradan sınıflandırılmış. Aslına bakılırsa şair şiirleri böyle bir sınıflandırmaya tabi tutmakla isabetli davranmış. Gerçekten bölümler arasında tarz farklılığı var. Birinci bölümde şairin, hayatı gençlik duyguları ve itkileriyle algılayışının yansımasını görüyoruz. Bu nedenle şiirlerde duygusallık daha baskın. İkinci bölümde yer alan şiirler hep kısa şiirler. Kimileri iki dizelik, kimileri dört, beş, dokuz…Bu şiirler şekil bakımından olduğu kadar ifade biçimi bakımından da farklı şiirler. Zira bazı şiirlerde kıt’alarda-rubailerde ve haikularda olduğu gibi bilgece bir söyleyiş öne çıkarken bazılarında ise aslında Ergülen’in poetikasında ve şiirlerinde derinden derine hissedilen ironinin baskınlığı söz konusu. Bu bağlamda; şairin baskıcı hiyerarşik yapının doğal olana bile müdahalesine isyanını “İKİNCİ BİR EMRE KADAR  özellikle yaz günleri / güneşi bir çiçek gibi / yakalara iliştirmek yasaklanmıştır.” şiirinde en açık ve çarpıcı biçimiyle görmekteyiz.

Üçüncü bölümdeki şiirler; şairin halk şiirinin konuşma diline yaslanan rahatlığıyla –ki bunun örneklerini ikinci bölümde de görmek mümkün: Bildik şiiri gibi– söylenmiş şiirler. İlk şiir Babalar Tarihi tam bir taşlama havasında. Haydutluk Üzerine Ortaçağ Söylencesi de öyle. Gerek bu şiirlerde gerekse diğerlerinde şair; yaşadığımız ülkede gündelik hayatta öncelenen durumların, anlayışların ve nesnelerin hayatımızı nasıl kokuşturduğunu çok güzel ifade etmektedir.

Haydar Ergülen, Karşılığını Bulamamış Sorular’daki şiirlerinden bazılarını dörtlüklerle (Düş Gibi, Karşılama) ya da beşliklerle (Issız) kurmuş. Ancak, genellikle  belirli bir uyak düzeni veya ölçü tercihinde bulunmamış. Bununla beraber birkaç şiirde (örneğin; Karşılama, Yaprak Dökümü, Bildik şiirlerinde) belli bir uyak düzenine –kimi aksamalar olsa da-  bağlı kaldığı görülmekte.

Karşılığını Bulamamış Sorular,  şairin 26 yaşında  yayımladığı bir ilk kitap olarak oldukça yetkin. Hani kimi şairlerin şairlik serüvenlerinin ileriki günlerinde  zayıf bulmaları nedeniyle anmak istemedikleri hatta sakladıkları veya reddettikleri türden bir ilk kitap değil.

İkinci kitap; SIRAT ŞİİRLERİ, şairin 1981-1984 yılları arasında yazdığı şiirlerden oluşmakta; yıl 1991, Remzi Kitabevi. Şair, kitabın ikinci şiirinde  “uzun: uzadıkça kabuk bağlayan bir yaradan düşürdüm bu şiiri” diyor. Aslında tek bu şiir değil, kitaptaki bütün şiirler yaralı şiirler. Çünkü şair yaralıdır. Yaşamak; derin ve kabuklu bir yaradır onun için. O yüzden bu yara; kimi zaman ele avuca sığmaz bir heyecana, kimi zaman sele dönüşmüş bir öfkeye, kimi zaman da kendini bile  hırpalayan bir hırçınlığa kapı açmaktadır.

Haydar Ergülen, ilk kitabında kullandığı ‘yaz, ölüm, rüzgâr’ gibi imgeleri (kelimeleri) ikinci kitabında da yoğun bir şekilde kullanmaya devam ediyor. Sırat Şiirleri’nde daha bir öne çıkan imgeler ise; ayna, tarih, boyun, su, nehir, ırmak, yüz, resim, rüya, güvercin, saç, harf…

Yine ilk kitapta seyrek olarak rastladığımız ama 40 Şiir ve Bir…’de sıkça gördüğümüz ‘anlamı dizelere yayma ve böylelikle çoklu okumalara uygun bir şiir kurma’ yaklaşımını (Yetim Kan Yetimim Ol, Sessizliğin Arkeolojisi) bu kitapta da görmekteyiz. Bir de diyalog üzerine şiir kuruşu (Boynum Issız Bir Yurt Gibi) ve diyaloglardan yararlanışı (Yeni Yalnızlık Bilgisi) var şairin.

Bu kitapta dikkati çeken bir diğer husus da şairin şirin yapısına zarar vermeden kimi tanımlamalar yapması. Özellikle Kış Dersleri’nde bunu görebiliriz.

Sırat Şiirleri, koğuşturmaların, soruşturmaların ve mahkûmiyetlerin yoğun yaşandığı sırat yıllarının (tarihe dikkât) bireyin iç ve dış dünyasını kesif bir şekilde kuşatması sebebiyle şairin kendi beni dahil tüm toplumun sürüklendiği suskunluk ve suçluluk psikolojisine bir başkaldırı. Şair, ilk kitabına yön veren gençlik duyguları ve itkilerinin de etkisiyle çok yakışkan bir öfke yerleştiriyor “uysal yüzü”ne ve şairliğine. Kursağında çok söz olduğu ağzı kalabalık ve uzun dizelerinden belli. Böylelikle şairin iç dünyasındaki  yoğun çatışma dış dünyasına da yoğun bir şekilde şiir olarak taşmış oluyor. Bununla beraber hınçlı ve öfkeli şiirler yanı sıra çok uysal ve dingin şiirler de var bu kitapta: Örneğin; Ölümün Kardeşiyiz, Çıplağız şiirleri .

Bu kitaptaki şiirler ilk kitaptaki şiirler gibi biçimsel  ve sözsel olarak çok akışkan bir yatağa sahip olmalarına rağmen daha imgesel ve dolayısıyla anlamca daha kapalı denebilecek şiirler. Fakat gündelik sıradanlığın ve kokuşmuşluğun, tarihi hem bir sır kutusuna hapseden hem de abartıya boğan kimi sakat anlayışların ve yaklaşımların, bayağılığa dönüşen cinselliğin, insanların kendi hayatlarını yaşamayı beceremeden başkalarının hayatlarına ve kimliklerine talip oluşlarının ve nihayetinde sosyal ve kültürel kimliksizliğe doğru hızla yol alan kişiliksizliğin en açık şekliyle üstelik öfkeli bir tavırla eleştirildiğini açıkça görebiliriz şairin dizelerinde.

Kısacası Sırat Şiirleri şairin içsel ve dışsal (toplumsal) muhasebesinin yansıması şiirler. Bu nedenle zorlu şiirler; ancak zor şiirler değil.

Üçüncü kitap; SOKAK PRENSESİ. Bu kitapta yer alan şiirler, 1985-1990 yılları arasında yazılmış şiirler.

Şair, “Güzelim Gül Anneye” ithafıyla sunuyor şiirlerini. Ve ilk şiir kitaba da ad olan Sokak Prensesi. Hem bu şiir hem de kitaptaki diğer şiirler imgesel anlatımın ağır bastığı dolayısıyla anlamın daha bir kapandığı şiirler. Bu kitapta şairin ilk kitaptan beri kullandığı imgelere (çocuk, ay, su, gövde, ırmak, melek, kiraz, kuş…) yenilerini (kuğu, nergis, nisan, ekim…) eklediğini görüyoruz. Ayrıca Sokak Prensesi, ifade biçimi bakımından ilk iki kitaptan oldukça farklı bir kitap. Şair, ilk iki kitaptaki yalın ve öfkeli anlatımını imgesel ve içe kapanık bir anlatıma dönüştürüyor. Bunu yaparken de söz sanatlarına ve betimlemelere daha çok yaslanıyor. Böylelikle şair, Sokak Prensesi’yle İkinci Yeni’ye de iyice yanaşmış oluyor. Şunu söyleyebiliriz sanırım: Karşılığını Bulamamış Sorular ve Sırat Şiirleri’nde şair, ses-söyleyiş / imge dengesinde elini ses-söyleyiş kefesine koyuyor; Sokak Prensesi’nde ise imge kefesine. Tabiî bu, her iki halde de diğer kefenin ihmal edildiği anlamına gelmiyor. Öyle ki şairin hayatla didişmesinde bir kesinti yok. Ama biraz da hayatı olduğu gibi kabulleniş –tam olarak içine dahil olamasa ya da benimseyemese de– vardır artık. Zira hayat, anne’leşmiştir. Şair de iyice alışmıştır yarasına (yaşamak yarası) ve yalnızlığına. Daha önce öfkeli bir şekilde dillendirdiği olumsuzluklarda herhangi bir eksilme olmayıp kokuşmuşluğun artarak sürmesi onun da kendini hırpalamaktan vazgeçip “hayatın koynu”ndaki yerini almasından başka bir şey değildir bu.

Kitabın ikinci bölümü Prens Pradoks. Bu bölümdeki şiirler ilk bölümdeki şiirlere göre daha kısa şiirler. Bu biçimsel farklılık dışında pek bir fark yok bölümler arasında. Çünkü şiirlerin tamamındaki hava aynı. Bu bağlamda şairin hayata ilişkin algılarının aynılığını son şiir Prens Pradoks’ta görebiliriz: “Okuldan kaçtığım cümledeyim: / gövde / ağır hastalıklarla geçiyor / arzuyla suluboyanmış / çilleriyle yüzleşmeye / ben, dilimdeki şairin nöbetindeyim.” Yine çocukluk, yine yaşamla didişme, yine dünyayla yüzleşme, yine sözün esenliğine sığınma…

Kısacası Sokak Prensesi de yalnızdır Prens Paradoks da. Aslında biri öteki, öteki de berikidir: O kocaman hayatta yapayalnız ve kendi içine dönük. Yani, Haydar Ergülen; hayatın çocuk yüzlü ve çocuk ruhlu yalnız prensidir bu kitapta.

Gelelim ESKİDEN TERZİ’ye: 40 Şiir ve Bir…’in habercisi bir kitap bu; bir geçiş kitabı da diyebiliriz.

Sokak Prensesi’yle “yüzüne yurt arayan” yolcu, “içindeki kalabalığı terkederek (Bahçeli Rivayet)  “kendisi olur.” (Bir Çocuk Daha Söyle) Her ne kadar sevgilisine “bırak sevgilim yol senden geçsin” (Yangın Yer Yer Devam Ediyordu) diye seslense de asıl seslendiği kendisidir. Çünkü o, “iki, ateş (ruh ve ten)” arasından geçerek var olmuştur. Şöyle der şair; “vardın, oldun, kayboldun / şimdi ortasındasın / ne kayık göle dahildir artık / ne kuş gökyüzüne seferî / yangının içi şehir / yol senin içindedir.” Üstelik başka seçenek yoktur önünde: “Ya yol senden geçmeli / ya yol senden geçmeli.” (Y.Y.Y.D.E.)

Şair, yoldadır; 40 Şiir ve Bir…’e giden yolda. Bir de her şeyin farkındadır: “Acıyan ve acıtan ten varoldukça gövde dikiş tutmaz.” (Eskiden Terzi) “Gövde göz altındadır, oysa ruhumuz sereserpe / seni senden beni benden bağışlar birbirimize” (Beni Aşka Terk Ettiğin İçin Seviyorum Seni) der bu farkında oluşla. Daha da ötesinde “ruh ne zaman benzedi ki gövdeye / ruh kolay ve güzeldir / herkesin sarılacağı kadar incedir / ruh karşılaştırır, karıştırır / gövdedir bırakan karşı karşıya.” (Herkes Dışarı) der.

1991-1994 yılları arasında yazılmış şiirleri toplayan Eskiden Terzi’de yapıca ve söyleyişçe farklı şiirler bulunmakta. Ama şair bu kitapta bir sınıflandırma yapmamış. Nesnelerden ya da kavramlardan hareketle Behçet Necatigil tarzıyla kurduğu kimi şiirler –ki bu tarz şiirler ilk kitabından itibaren var – yanı sıra söze ve dolayısıyla anlatıma dayalı şiirler bir arada bulunmakta. Bu şiirlerden bazıları imge ile sözün dengelenmesi ve kimi biçimsel düzenlemelerle anlamın dizelere böylelikle şiirin tamamına yayılması arayışının yansıması olmaları yanı sıra içerdikleri metafizik duyuş bakımından da 40 Şiir ve Bir…’in habercisi şiirler.

Şunu söyleyebiliriz: Haydar Ergülen, Sokak Prensesi’yle yaşadığı ‘yalnızlık melânkolisi’ni Eskiden Terzi’yle ‘metafizik bir duyuş’a  dönüştürüyor. Böylelikle 40 Şiir ve Bir…’le belirginleştirdiği  ‘duruş’u bu kitabıyla haber vermiş oluyor.

***

Haydar Ergülen, Karşılığını Bulamamış Sorular’la hem şiir mecrasındaki hem de varoluş’u keşfetme yolculuğundaki ilk adımını atıyor. İlk adımlar –şiirler-  gençlik heyecanlarıyla sert ve öfkeli. Ve daha çok dışa dönük. Ancak bu dışa dönüklük Sırat Şiirleri’yle içe dönükleşir. Neticesinde şair, içsel ve dışsal bir sorgu döneminden geçer. Bu dönem sonunda şair, yalnızlaşır. Hatta bir melânkolizme dönüşür bu yalnızlık. Fakat şairin bile isteye yaşadığı bu yalnızlık, kendisine varoluş yolculuğunun kapısını aralar. Bu kapıdan hiç çekinmeden giren Haydar Ergülen, Eskiden Terzi olduğunu fark eder. Bu fark ediş aynı zamanda ‘ben sorgusu’na yöneltir onu; nihayetinde de var’lık/yok’luk sorunsalına. Öyle ki şair; “Ölüm(…) benim güzel arakadaşım.”der. Artık ölüm, ‘yokluk’ değildir onun için. Hatta “herkes dışarı / kimseye yer yok / içinizde yer yoksa o güzelliğe.” diyerek; içinde ölüme (“o güzelliğe”) yer ayırmayanları dışlar. Ve ekler: “Meğer ateşli bir hastalıkmış hayat.” (Herkes Dışarı)

Şairin beş kitap boyunca şiirinde kimi biçim ve biçem değişiklikleri olmuştur elbet. Ama bu değişiklikler bir sapma değil yatak düzenlemeleridir kanımca. Zira; ilkin daha çok söze (anlatıma) yaslanan şair, daha sonra imgeyi de belirginleştirmiş ve sonunda 40 Şiir ve Bir…’de gördüğümüz şekliyle imgeyle sözü dengelemiştir. Bu nedenle özellikle ilk iki kitap sesli okumaya daha uygunken 40 Şiir ve Bir…sesli okumaya pek uygun değildir. Aradakilerde ise her ikisi de var. İroni farklı dozlarda hepsinde.

Şairin 40 Şiir ve Bir…’de önümüze koyduğu şiir, yaşadığı şiir serüveni içerisinde bilinçli bir tercih bence. Yani şair “kelimeler cümleye çatılıyor şimdi.” (Dans Ettiğin Yabancıya Sakın Mektup Yazma / Eskiden Terzi) derken aslında, artık kelimelerden dizeler kurma veya cümlelerle dizeler (şiirler) kurma seçeneklerinden ikincisini tercih ettiğini de söylemiş oluyor.

***

Haydar Ergülen’in şiir serüveni bu kadar mı? Hayır. Buraya kadar söylediklerimiz NAR ismiyle Toplu Şiirler 1 sınıflandırmasıyla yayımlanmış şiirlerle ilgili çıkarsamalar. Bir de Hafız’lığı var şairin. Ya Lina Salamandre’liğine ne demeli…

SÖZÜN ÖZÜ; Haydar Ergülen nasıl  “var” olduğunu, sonra nasıl “yar” olduğunu ve nasıl “nar” olduğunu bilen bir şair.

Mehmet Solakergulen-siiri

Haydar Ergülen, Şiir Gibi

Trenleri, bilhassa eski trenleri, buharlı olanları çocuklar çizmiş, tasarlamış gibidir. Hem de bir resim dersinde ve suluboya bir ev ödevi olarak. Yoksa bir kara tren bu kadar renkli olur muydu? Çocuklar sanki çizmekle, tasarlamakla yetinmemiş, bir de tren diye bir oyuncak icat etmişlerdir. Hiç oyuncağı ve arkadaşı olmayan bir çocuğun, oyuncağı ve oyun arkadaşı olarak. Konumuz eski buharlı trenler olunca, çocuklar da eski çocuklar olacaktır haliyle. Ben de eski çocuklardan biri olarak, şimdi müzeye kaldırılmış buharlılarda vaktiyle yolculuklar yapmıştım. Şimdi onlar, yani benim eski arkadaşlarım, İzmir’in Selçuk ilçesinde TCDD Çamlık Buharlı Lokomotif Müzesi’nde eski çocuk gözlerini arıyorlar. O çocukları ve onların meraklı gözlerini tek tek hatırlamak üzere. 46013 no’lu lokomotif İzmir-Ödemiş hattından hatırlıyor: “Koca kafalı Ahmet, beni ne çabuk unuttun, az mı İzmir’den Ödemiş’e götürmüştüm seni, babaannenlere bayram ziyaretine giderdiniz, yerinde duramazdın, gezer dururdun, her şeyi öğrenmek isterdin. Makinist de ateşçi de sabırla yanıtlarlardı sorularını. Şimdi büyüdün, koca adam oldun, bir kez bile gelmedin ziyaretime.” Eski oyun arkadaşlarımız haklı, artık onlara kurulup bayram ziyaretine, tatile, büyüklerimizi görmeye gitmiyoruz, Karadeniz Ereğli-Armutçuk, Isparta-Eğirdir hattında uzaktan görünen dumanına sevinç çığlıkları atmıyoruz.

Eski buharlı trenler şimdi yorgunluk atarcasına, nasıl atacaklarsa o uzun yılların yorgunluğunu, şekerleme yapıyorlar. Gidip görmeyişimiz onları uyandıracağımızdan değil, unuttuğumuzdan. Eski çocuklar, oyun arkadaşları ziyaretlerine gitse, nasıl da bayram çocuğu gibi coşkuya, mutluluğa boğulacaklar, geçmiş zamanların güzelliğini hatırlayıp, içlerinde gençliğe doğru bir yolculuğun ateşiyle yerlerinde duramayacaklar. Fakat eski çocukların yerinde yeller esiyor, hepimiz hayatın karşısında “esas duruş”tayız.

“Anılar anılar belki hepsi bir kelime.” Edip Cansever’in dediği şey, “hepsi bir kelime” olan şey “çocukluk” değil mi zaten? Çocukluk işte. Bir kara treni oyun arkadaşına dönüştüren de çocukluk, sanki trenin geliş yönünün tersine koşarsa zamanın başlangıcına ulaşacakmış gibi koşan da. Ya kanatlarını katlamış bir ateş kuşu gibi büyük gölgesiyle, çiçeklerden küçük kızları ve kızlardan küçük çiçekleri bir anıda buluşturan o buharlı tren, o hepimizden çocuk değil mi? Meğer o hepimizden çocukmuş ve çocukluk da onunla birlikte müzeye kaldırılmış!


Yolculuk Nereye?

Haydarpaşa, Ankara, Kayseri, Sivas, Erzincan, Erzurum, Horasan, Malatya, Diyarbakır, Kurtalan, İzmir, Aydın, Kars… “Bir kitapta resim şart” dediği gibi Cemal Süreya’nın, “Yolculukta tren şart”: Üstelik her yolcu bir trene tesadüf eder yolculuk hayatında. Trene tesadüf etmeyen bir yolculuk pek kısa, pek lezzetsizdir. Trenlerin taşıdığı insanı başka araçlarda zor görürsünüz. Tren bir törendir, eski medeniyet gibidir, yani medeniyet gibidir. Ve tren beklenir, beklenmek içindir. Çünkü tren, eski dünyanın sakinliği, sessizliği, yavaşlığıdır. Bu sakinlik ve yavaşlığın trenin hızıyla da ilgisi yoktur. Treni bekleyen insanlar, çoğunlukla kendilerini beklemeyi seçmiş gibidir. Tren hâlâ hasret ve gurbet burçları arasında rötarlı da olsa ‘hasret kavuşturan’lığı sürdürmektedir. Hem rötar yapmayan, yavaşlamayan şeye tren denmez ki! “Yolda” olmanın, “yolcu” olmanın, “insan” olmanın usulluğu, yavaşlığıyla yarışabilir bir tren ancak. Onlara tren denir hem de karasından, buharlısından, dumanlısından. Onları yalnızca garlarda yolcular değil, uzun bozkırlar, bereketli topraklar, bir yanını şımarık uçurumlara kaptırmış mağrur dağlar, artık şiirlerde ve fotoğraflarda akmayı sürdüren küçük dereler de bekler. Dumanı puf puf, yürüyüşü çuf çuf buharlıların sesi, onların ıssızlığını, yalnızlığını teselli eder çünkü. Yolların, yolcuların, yolculukların, yola çıkanların efkârı onlarla dağılır. Garların bekleme salonları da bu efkâra dahildir, bekleyenler de… Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” biraz da garlardaki insan manzaralarıdır: Belki harpten yaralı dönmüş bir İstiklal Savaşı gazisi, ömrünün en güzel anısı olarak, bir bekleme salonunda Atatürk resimlerinin altında fotoğrafa durur. Atatürk, Eskişehir garında trenin penceresinde, memleketi demir ağlarla nasıl öreceğini düşünüp seviniyor olmalı o fotoğrafta. Başka bir bekleme salonunda ‘yabancı’ya benzemeyen turistler, belki de Anadolu’yu keşfe çıkmış ‘yerli’ler. Uzağa giden bir valiz, yanında plastik bir pazar çantası. Genç kadın bulmaca çözüyor, orta yaşlı adamın çözecek hiçbir şeyi yok. Bir de gar kuşları… Tren birazdan gelecek, birazdan gidecek, tren şehri çıkınca turna salgını başlayacak. Çünkü gökyüzünün treni de turnadır. Tren, telli turnayı kılavuz etmeden düşmez yola. Turna olmazsa karatren, uzunhava, telgraf olmaz ki! Hepsi de ağır ağır gider. Soru hiç değişmez: “Yolculuk nereye?”


Tren de bir emanettir, ömür de…

Ağırlığımızı turnalara, meramımızı telgrafa, halimizi uzunhavalara yüklediğimiz gibi ömrümüzü de bir trene yükleriz, hâl ve gidişimizle tren katarları arasında bir benzerlik, yakınlık ararız. Sonra da emanete bırakırız onu. Tren de emanettir ömür de. Ömür emanetine nasıl baktığımız ortada, çoğunlukla pek iyi baktığımız söylenemez ona. Fakat emanet geleneğini kutsal bir görev olarak sürdürenlerin varlığını bilmek sevindirir bizi. Tren, uçak gibi üstümüzden, vapur gibi kıyımızdan geçmez, tren içimizden geçer, o yüzden böyle yakındır bize. Tren insanları için, eski buharlılar ‘insan trenleri’dir. İnsana ve trene, yani bu iki değerli emanete gözü gibi bakar tren insanları. Makinist buharlının kolunu çeker, kara trenin o hüzünlü sesi duyulur, ateşçi ocağa kömür atmaya hiç ara vermez. Makinisti, ateşçisi, kondüktörü, yani buharlının dumanını tüttüren tren insanları, tren yolcularını bir süre için de olsa bu dünyadan koruma işini üstlenmişlerdir: Dünyanın derdine, gailesine, kavgasına, şiddetine, nankörlüğüne, bencilliğine karşı trene, yolculuğa davet ederler bizi. Çünkü tren büyük, geniş, ferah gülümsemesiyle karşılar yolcularını, uçak gibi yabancılık hissettirmez, acemiliklerini bağışlar. Hem trenin gittiği de yol değildir. Tren gerçekte bir şehirden bir başka şehre gitmez, tren insandan insana gider, tıpkı bir mektup gibi. Bir uçak sizin korkularınızı, şimdinizi ve birkaç saat sonranızı taşır, bir otobüs sizin acelenizi, geri dönüşünüzü taşırken, tren hatıralarınızı, çocukluğunuzu, özlemlerinizi, rüyalarınızı, hayallerinizi taşır. (Vapuru da unutmayalım, şiir taşır, hasret taşır, denizi de taşır, ama en güzeli, insanın yalnızlığına yurt diye sularda unuttuğu adayı taşır.)

Tren insanlarının gözlerine bakın, konukseverliğin sıcaklığını görürsünüz. Bir buharlının makinistini bir bardak su içerken gördünüz mü hiç? İçi yanan kendisi değil de buharlısıymış gibi, onun yangınını söndürmek, hararetini azaltmak için su içer sanki. Sanki o bir bardak su da emanettir ona. Ve trenin yangını sönmeden onun içindeki yangın da sönmeyecektir. Çünkü yolların, zamanların geçiciliğini içimizde en iyi onlar bilir ve hızla geçen hayatta bazı değerlerin kalıcılığı onlar için her şeyden önemlidir.

“Her gün bir yerden bir yere göçmek…”

Mevlânâ Celâleddin Rumî “Her gün bir yerden bir yere göçmek ne güzel” diyordu. Kimbilir belki de yüzyıllar öncesinden trenin de dervişmeşrep bir gezgin olduğunu hissetmişti. İnsanlar sanki dünyaya göçmenlik etmeye gelmişler gibi, ne yollar boş kaldı, ne insanlar doğdukları yerde kaldılar. Milyonlarca yıl önce bu yalnız gezegene atılmışlardı, çoğaldılar, kalabalık oldular, kendilerini evlere attılar, sıkıldılar, ruhlarını yollara attılar. Ne göçebe olabildiler ne yerleşik, ne evden geçebildiler ne yoldan! O yüzdendir belki trenin insana bu kadar yakın olması; sanki bir ev yolculuğa çıkmış gibi! Hele buharlı trenlerle! Ocağı tüten, bacasından duman çıkan bir ev değil de nedir buharlı tren? Tren, insana benzer, insanın evi gibidir, insan yüreğine yolculuk içindir. Tren bize yaşamaya dair inancı, dost bir evde konuk olmanın sıcaklığını ve turnaların yakınlığını verir. Eski büyük aile günlerini hatırlatır, herkesin içinde oturduğu o büyük konaktır. Şimdi ‘çekirdek aile’ için otomobil var. buharlı trense yıkılmakta olan, yıkılmış hayatların, ilişkilerin romanı gibidir. O romanda, o büyük evde kimse kavga etmez, tehdit etmez, birbirine küfretmez. Tren büyük evse, tren garları da o evin büyük sessizliğini dinlemek üzere bir araya gelmiş insanların hikayelerinden oluşan bir hatıra defteridir.

Evin derdi nasıl bitmiyorsa trenin de derdi bitmemiştir. Doğudan batıya, güneyden Karadeniz’e ekmek derdindeki insanları getirmiştir. Kurtalan’dan Haydarpaşa’ya “bir de İstanbul’daki büyük profesörlere” göstermek üzere hastalar getirmiştir. Büyük şehirlerde okumak üzere öğrenciler getirmiştir, büyük şehrin büyük sınavlarıyla yüzyüze bırakmak üzere. Çoğu “Gelenler Dönmeyenler” e karışmıştır. Buharlı tren, en çok ekmek, sağlık, iş derdiyle göç edenleri taşırken zorlanmıştır, içinden oflayıp puflamıştır. Adı, “Umuda Yolculuk” bile olsa, her şeyin daha başından umutsuz olduğunu duymuş, görmüş ama umutsuzlara da kucak açmaktan geri durmamıştır.


“Kara tren gelmez mi ola?”

“Düdüğünü çalmaz mı ola/gurbet ele yâr yolladım/mektubumu almaz mı ola?” diye devam eder eski türkü. Kara tren gelmez bir daha, dumanını savurmaz bir daha. Tıpkı çocukluğun geri gelmeyeceği gibi. Hem aslında tren ne doğuya, ne batıya gider, tren içimizdeki yolculuktur. Diğer vasıtalar fazlalığı taşıyadursunlar, tren içimizdeki çokluğu, çocukluğu taşımıştır. Taşıyıp durmuştur. O yüzden artık “yolculuk nereye?” diye sormanın da anlamı yoktur. Yolculuk, buraya kadardır. Çocukluğu da, buharlı yolculukları da emanete bırakma zamanıdır. Belki onun ve bizim çocukluğumuza bizden daha iyi bakan biri bulunur. Bulunmazsa ne gam, gider çocukluk arkadaşlarımı arkadaşlık müzesinde görürüm ben de.

Haydar Ergülen / Eski Yazı / Kırmızı Keditren-siirleri-antolojisi

Haydar Ergülen, Şiir, Türk Şiiri

Bu rakıyı diyorum Cemal abi
bu rakıyı içmek seninle
Kars’a gitmek gibiydi

Senin şiirinde diyorum Cemal abi
rakı uzun içilirdi
Kars’a uzun gidilirdi

Senden sonra diyorum Cemal abi
Kars’a şiir gitmiyor
Kars kısa, rakı tatsız
senden sonra şiirde
her şey dibe çöküyor
anla, öyle yalnızız

Haydar Ergülenrakı-ve-siir

Haydar Ergülen, Şiir, Türk Şiiri

ev ne, duvar! Avlu bir gülümseme
göz kırparsan taşın bile kalbi var!

ev ne, zaman! Avlu haziran gibi iyi
sudan işlek, gökyüzünden çalışkan

ev ne, karanlık! Avlu fenerli deniz
zeytin ağacından ada, gölgesinde yunuslar

ev ne, vatan! Avluda atlas açık
ovaları sevindir, hisli dağlara da çık!

ev ne, büyük! Avlu gezgin lunapark
gıcırdasın ahşap sesli dönme dolap

ev ne, cümle! Avlu şiirden hece
İ-dil-ba-na-av-lu- ol!

ev ne, batı! Avlun aşkın doğusu
iki ağaç bir gece rüzgârlar kavuşacak

ev ödevse avlu aşk, ne şiirler kopacak!

Haydar Ergülenavlular-gazeli

Haydar Ergülen, Şiir, Türk Şiiri

İşte ‘yağmur dindi’; iki yaz arasına
yokluğu bıraktılar, senin o ağustos
sesini gölgeye değil, külünü aramıza…
‘Yağmur dindi’, unutulmaya hazırlanan ne
varsa temmuz gibi tutuşuyor aklımda;
yarısı o güneşli sesinin tozuyla hala
ürpertili bir yaz hışırtısına takılmış
alymışsekizlik plakta, yarısı kül aklımda!
Ah, kül razı değil de kul razı, sesinin
dolaylarından alınma bu yanık havaya,
bir bulut kaynıyor temmuz göğünden
gözümüzde ‘yağmur dindi’, yangınsa daha…
‘Yağmur dindi’ şairim, tabip değil misin
sen akıl ver bana: Bu acı hangi
arkadaşlığın gölgesine çekilir şimdi,
ve hangi şiire sığar külün kimsesizliği?
‘Yağmur dindi’ ve sen üstlendin yine
kardeşiyle kül olan bir ülkenin sessizliğini,
bir elem doktoru üstlenirdi bu acıyı elbet:
iyisiniz değil mi ruh verdiği şiirler?

Bir adın Safa’ymış meğer, güldün mü Behçet?

Haydar ErgülenMetin Altıok_Behçet Aysan_Uğur Kaynar_Sivas93

Haydar Ergülen, Şiir, Türk Şiiri

birbirimizden kıyıya çıkar gibi
seviştik o gün iki kazazede
belki de tuzlarımız sevişti birbiriyle
biz sanki iki deniz eskisiydik o gün
ve bir daha karayı göstermemek üzere
istersen iki denizkızı gibi seviştik de buna
istersen ölü bir balıkçı ve gözütuzlu siren
ve su yerine tuzunda boğulur gibi tenlerimizin
bazen de tuzunda yeniden doğulur bir sevişmenin
ruhumuz bile tuz içinde kaldı
tuz yalnızca tene değil ruha da gerekebilir
ruhu odasından çıkarabilir
bir başkasının adasına indirebilir
bir başkasının denizinde gezdirebilir
bir başkasının akşamında bahçe
bir başkasının avlusunda gölge
bir başkasının güneşinde aşk
bir başkasının yolculuğunda kılavuz
bir başkasının dilinde tuz…
Sevişmek kıyıya çıkmaktır belki de
kıyımızdan başka da çıkacak, inecek
yerimiz de yoktur bizim belki de
ruh adadır ve ten kalır derinde…

Haydar Ergülensevismek-siiri

Haydar Ergülen, Mektup, Şiir, Türk Şiiri

Ziya Mısırlı’ya

“Haklı olarak benzetmişler insanlar
denizi kadına
bir anda değişebilen bu iki ummanın
bilmem ki neden doyulmuyor tadına?”
(Ziya Mısırlı)*

Gören Kâlp Mağazası vaktiyle
bir şiir telgrafhanesi gibi çalışmış belli
Ziya Bey’in gönül gözüyle yazıp
elleriyle d / okuduğu şu dizelerle
“Gurbetin sayfalarında resim gibiyim”
“Gecemde güneş doğuyor, gündüzümde yıldızlar”
“Cesaret vermeli hatıralar insana”

Açık bir mektup gibi ne pul
ne zarf istiyor Ziya Bey’in gören kalbi

Haydar Ergülenkadın-ve-deniz