Bercestem, Hayali Cihan Değer

Daha birkaç ay öncesine kadar burada Sarı Gülüm vardı. Yaklaşık 10 yıl boyunca hayatımda oldu ve ben ölünceye kadar da olmaya devam edecek. Aslında o hep oradaydı biliyor musunuz? Ne zaman farkına vardığımı hatırlamıyorum. Fark ettiğimde ise artık hayatımdaydı. Kapıdan çıkar çıkmaz onun karşısına çıkar, onunla gülümserdim. Eve girmeden son gördüğüm, gülümsediğim yine oydu. Aşk, aralık ayında açmaya devam etmekmiş.

İki yıl önce işaretlerini vermişti aslında. Biraz budadım, biraz konuştum, toprağını çapaladım, gülümsedim, hüzünlendim. Olmadı. Geçen yıl hızla solma sürecine girdi. Son yıl gülü/msemesi azaldı, rayihası azaldı, yaprakları azaldı. Bu bahar son bir ümit dibinden kestim. Son gülünü verdi, son tebessümünü gösterdi. Olmadı. Sarı gülümün toprağına yaptığım bakımdan dolayı gür bir şekilde çiçekler çıkmış. Belki bir önceki yıl deneseydim, veya düşünüp teşebbüse geçirmediğim profesyonel yardımı alsaydım sonuç değişir miydi, bilmiyorum. Park ve Bahçeler Müdürlüğü ile görüşmemiş olmam içimde ukde kalacak.

Bu neden böyle oldu? Aslında bu sabah bunu net bir şekilde idrak ettim. Evden çıkmadan, başrolünde Julianne Moore’un olduğu Beni Unutma filmini izleyip çıkmıştım. Aklımda, Alzheimer hastalığı teşhisi konulan dilbilimci Alice’in, kızı Lydia’nın “Nasıl hissediliyor?” sorusuna verdiği cevap vardı: “Her zaman aynı olmuyor işte, bazen iyi günlerim oluyor bazen de kötü. İyi günlerimde aşağı yukarı normal bir insan sayılabilirim. Kötü günlerimde ise kendimi bulamıyormuşum gibi hissediyorum. Kendimi hep zihnimle tanımladım ben, sözlerimle, konuştuklarımla, şimdiyse bazen sanki sözcükler karşımda asılı duruyor ve onlara ulaşamıyorum. Kim olduğumu bilmiyorum, bundan sonra neyi yitireceğimi.”

Aslında sorunumuz, yitirmeden bir şeyler yapmayı bilmememizden kaynaklı. Efendimizin; “Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganîmet bil: İhtiyarlığından önce gençliğini, hastalanmadan önce sıhhatini, fakirliğinden önce zenginliğini, meşgul zamanlarından önce boş vakitlerini ve ölümünden önce hayâtını!” uyarısını bilmemize rağmen. Zaten bilmediğimiz, unutacağımız bilindiği için uyarılıyoruz ya.

Filmin can alıcı sahnelerinden biri de Alzheimer Derneği’nde yaptığı konuşma:
”Hayatım boyunca anılar biriktirdim, bir şekilde en değerli malvarlığım oldular. Kocamla tanıştığım gece, ilk kitabımı elimde tuttuğum an. Çocuk sahibi olmak, arkadaş edinmek, dünyayı dolaşmak. Hayatımda biriktirdiğim her şey, uğruna deliler gibi çalıştığım her şey artık benden teker teker sökülüp alınıyor. Hayal edebileceğiniz ya da bileceğiniz gibi, bu cehennemin ta kendisi. Acı çekmiyorum, mücadele ediyorum. Bir şeylerin parçası olmak, eskiden olduğum kişi olarak kalmak için. Anı yaşa diyorum kendime. Yapabileceğim tek şey bu. Anı yaşa!”

Hayır hayır, konudan uzaklaşmış değilim kuzum, neden o beş şeyin kıymetini bilmiyoruz, sorunlara odaklanamıyoruz, anı yaşayamıyoruz? Ben, sabah Beni Unutma’yı, gecenin ilk yarısında Steinbeck’in Fareler ve İnsanlarını  izliyorum, çıkıp sarı gülümü yâd ediyorum, sabahın ilk ışıkları ile aracıma biniyor, tüm camları açıp sabah rüzgarını ciğerlerime doldurup göl kenarında martılara, dalgalara selam vererek ilerliyorum ve aniden E-5’e giriyorum. Bana ait olan, olmasını istediğim, olmaktan hoşnut olduğum bu şeylerin toplamı 5 dakikadan daha az. Filmi izlemek için ise uykusuz sabahlamam gerekiyor. Kendime, eşlerime, çocuklarıma ayırabildiğim süre bu. Bu kadar! Efendimizin dünyayı tanımlamasına ne kadar da uyuyor değil mi? “Benimle dünyanın hali ancak bir ağacın gölgesinde bir müddet dinlenip de bırakıp giden bir yolcu gibidir.”

Kendimi trafikte bulmamla sarı gülümü unutmam bir oluyor. Fonda ise 2 gündür Oğuz Aksaç’tan ‘niye çattın kaşlarını’ çalıyor.

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=hSw1f8zDHVc?feature=player_embedded&wmode=opaque]
Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Hayali Cihan Değer, Süheyl Ünver

Not: Bu yazıya tesadüfen rastlayıp okumadan terk edene bir söz etmek bana çok ağır geliyor.
İhramcızâde İsmail Hakkı

hzl: Yrd.Doç.Dr. Zuhal ÖZAYDIN

Giriş

Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver Türk sanat ve kültürünü yaşatmak, korumak ve tanıtmak için büyük bir keyifle çalıştı. Kültürümüzü yaşamanın ve yaşatmanın vereceği mutluluğu bizlere tattırdı. 1936’da başlattığı Türk Süslemesi Nakışânesindeki çalışmalarını aramızdan ayrıldığı 1986 yılına kadar sürdürdü. S. Ünver hekimdi. Hekimliği çok sevmiş olduğunu, tekrar tahsil yapma şansı olsa meslek olarak yine hekimliği seçeceğini söylerdi. Dahiliye Doçenti iken, 1933 Üniversite Reformu sırasında kurulan Tıp Tarihi Kürsüsüne başkan olarak atandığında para kazanacağı bir dalı bıraktığı için çok eleştiri aldığını anlatırdı. Hocamızın Tıp Tarihi Kürsüsü Başkanlığına atanması tarihimiz, kültürümüz ve yeni bir görüş kazandırdığı bizler için gerçek bir şans olmuştur. Gerek İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesindeki Tıp Tarihi Kürsüsünde, gerekse 1967’de İstanbul Üniversitesinde iki tıp fakültesinin kurulmasıyla tercihi olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsüsünde Cuma günleri öğleden sonraları Türk Süslemesi Sanat Kursları hep devam etti. S. Ünver tıp tarihi çalışmalarının yanısıra Türk sanatı, gelenekleri, folkloru gibi alanlarda da yaptığı araştırmalar ile sayısız eserler verdi. Belki de unutulacak olan Türk süslemesi sanatları onunla yeniden hayat buldu. Bugün Türk süslemesi dalında eserler veren çok sayıda kıymetli sanatkâr yetiştirdi. Nakışhânede tezhip, minyatür, çini, ebru gibi sanatlarımız yetiştirdiği ustalar tarafından öğretilirken, tarihimizi daha iyi tanımanın ve tanıtmanın yollarını gösterdi. Haftada bir yarım gün bile, sanat çalışmalarına katılıp, Hocamızın konuşmalarını dinlemek öğrencileri için ne büyük fırsattı.

Hocamızı 1964 yılında tanıma şansına erdim. Dershanesine sürekli olarak devamım ise 1981 yılında ATATÜRK’ün 100. doğum yılı kutlamaları sırasında başladı. Hoca dershanesine devam etmemi hep söylerdi. Fakat çalışma hayatının yoğunluğu içinde fırsat bulamıyordum. ATA’mızın 100. doğum yılı kutlamalarına ben de Hocamızın dershanesine devam ederek iştirak ettim. Bu çalışmalara başlamamda beni hep destekleyen, o yıllarda birlikte çalışma şansına eriştiğim Prof.Dr. Asım Cenani’ye daima şükran duydum ve duyacağım.

Dershaneye devamın sırasında Hocamızın söylediklerini yazmaya çalıştım. Zaten Hocamız, kalemi kağıdı olmayanlarla konuşmadığını söylerdi. Bir toplantıda “Benim konuştuklarımı not alıyorsunuz, ama doğru yazıp yazmadığınızı bilmiyorum, 46 senedir kimse bana yazladığını tashih ettirmedi. Birgün yayınlayabilirsiniz. Fikirlerimin yanlış vurgunlanmasını istemem. Size lâf gelmez, bana gelir. Dikkatli olmak lâzım” dedi. Bu ikaza uyarak aldığım notlan daktiloda yazarak kendisine verdim. Tuttuğum notların önemli bir kısmını tashih etti. Hocamızdan tuttuğum notların bir kısmını yayınlayarak, onun dershanesinin sıcaklığını ilgilenenlere tanıtmak istedim. Hatalar bana, sevaplar Hocamıza aittir

( S. Ünver’in hayatı hakkında geniş bilgi için bkz. A.G.Sayar: A.Süheyl ünver Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri 1898-1986, Eren Yay., İst., 1994.A.G.Sayar’a, S.Ünver’i bütün yönleri ile aldığı bu mükemmel eser için teşekkür ve saygılarımızı sunuyoruz. Ayrıca bkz. içinde E.K.Unat, A.Terzioğlu, N.Sarı, M.Ülker, M.E.Özen, Ü.Erke, A.G.Sayar ve Z.Başar’ın, S.Ünver’i çeşitli yönleri ile tanıtan ve E.K.Unat’m düzenlendiği: Ord.Prof.Dr. Ahmet Süheyl Ünver (1898-1986), I.Ü.Rektörlüğü Yay.No: 3393, îst., 1986. S.Ünver’in bibliyoğrafyası hakkında bkz.O.Ergin: Dr. A. Süheyl Ünver Bibliyografyası. I.Ü. Tıp Tarihi Enstitüsü, İst., 1941. O.Ergin: Dr. Süheyl Ünver Bibliyografyası II.İ.Ü. Tıp Tarihi Enstitüsü, İst., 1952. G.Özdemir-B.Tanyeri-T.Ölez: Dr. A. Süheyl Ünver Bibliyografyası III. İ.Ü. Yay. Rektörlük No: 1804, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi No:16, İst. – 1972. C. Yalım: Ord.Prof.Dr. A.Süheyl Ünver’in Bibliyografyası IV., (y.y), îst., 1985.).

Hocamızın Metodu

Eski Taksim Belediye Gazinosunda düzenlenen bir geceye S. Ünver ailesi ile birlikte katılmıştır. Ünlü bilim adamlarının da iştirak ettiği geceye Yahya Kemal Beyatlı da gelir. Salona girişinde kimse kalkıp Beyatlı’ya karşılamaz. Beyatlı bu kayıtsızlık karşısında geri dönerken Hocamız büyük şairin yanına gider ve “sizi evinizden alamadım, özür dilerim” diyerek masasına davet eder. Beyatlı Hocamızın bu inceliği ve kendisine reva görülen kayıtsızlığı şu sözlerle ifade eder: “Süheyl bütün dünya senin peşinden gelseydi” ve sonra herkesin neden S. Ünver gibi olması isteğininim sebeplerini de söyler.

  1. Ünver’i tanıma şansına sahip bizler şüphesiz bu sebepleri biliyoruz. Kurslarına katılanlarımızın çoğu Hocamızın çok yönlü kişiliğinin bir kısmını yakalamaya çalıştık. Bir kısmını diyorum, çünkü Hocamız bir toplantısında şöyle demişti : “Beni anlamadılar, benim metodumu anlamalarını isterdim”.Hocamızın metodu ne idi? Ondan duyduklarımla yazmaya çalıştığım bu satırların, metodu hakkında ipucu vermesini umarım.

Yazmanın Önemi

Hocanın çok sık olarak “Kâğıt kalemi olmayan ahbabu yârânı kabul etmeyin”, “Toplumumuzun hastalığı şifahilik”, “Milletçe şifahiyiz”, “Hiçbirşeyi aklınızda tutmaya heves etmeyin, aklınız uşağınız değil, yazın”sözlerini tekrarlardı. Duyduklarımızı yazmamamızı kültürümüze ihanet olarak kabul ediyordu. Hoca yazmayanlarla gerçekten konuşmuyordu. Bir gün “benimle neden konuşmuyorsunuz” diye soran bir tanıdığına; “söylediklerimi yazmadığın için” diye cevap vermiş.Kültür tarihimizdeki boşlukların yazmamaktan, şifahilikten kaynaklandığım bıkmadan tekrarladı. Barbaros’un bir minyatürünü yapan Nigârî için “Nigârî’nin ruhuna Fatiha okurum ama onu tanıyanlara okumam, onun hakkında birşey yazmamışlar, Kanuni’nin sohbet arkadaşının kabrini bile kaybetmişler”, “Kavalalı’nın kızı Zeynep Hanım’la evli olan Yusuf Kâmil Paşa mütefekkir ve kâmil bir insan, ama konuştukları yazılmamış”derdi.

Kültüre ve kültür değerlerine çok büyük önem veren Hoca duyduklarını yazmış, bulduklarını muhafaza etmiş, gördüklerinin resmini yapmış, bu şekilde oluşturduğu 1100 dosyayı ve defteri Süleymaniye Kütüphânesine vakfetmişti. Bu dosyalar ve defterler incelendiği zaman neleri atarak, neleri yazmayarak ziyan ettiğimiz ve önemsiz sandığımız kültür unsurlarımızı yok ettiğimiz daha iyi anlaşılmaktadır.

Hoca Andre Gide’nin şu sözünü hep hatırlatırdı: “Anı yazmak, ölümden birşeyler kurtarmaktır”. Tevfik Sağlam Paşa “Nasıl Okudum” isimli hatıratını, Hocamızın tavsiyesi üzerine yazmıştı: “Tevfik Sağlam paşa hocam olmadı, ama yazdığı kitaplarından faydalandım. 50 yıllık tanışıklığımız vardı. Bir zamanlar köy enstitüleri kurulmuştu, incelemek üzere Tevfik Sağlam Paşa ve davetlileri ile Adapazarı’na gittik. Yolda bana nasıl okuduğunu ve hocalarını anlattı. Kendisine, anlattıklarını yalnız benim bildiğimi, bunları yazıp yayınlamasının iyi bir iş olacağını anlattım. Yazdı”.

Tevfik Sağlam Paşa’nın yayınladığı Hatıratı, bugün tıp tarihçileri için bir kaynak eser niteliğindir (T.Sağlam: Nasıl Okudum. Üçüncü baskıyı hazırlayanlar: H.Hatemi-A.Kazancıgil, I.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Atatürk’ün Yüzüncü Doğum Yılını Kutlama Yay.Özel Seri: 4, İst., 1981. ). Hoca bu Hatıratla ilgili olarak : “Tevfik Sağlam Paşa öldüğünde Kürsüde sattığım kitaplarının az bir parası bende idi. Bu paralarla Süleymaniye’ye bağışladığım defterlerden birkaçını ciltlettim. Üzerine ‘Tevfik Sağlam Paşa tarafından cilt ettirilmiştir’ diye yazdırdım. Tevfik Sağlam Paşa ölmüş olabilir mi. O yaşıyor” diyerek yazmanın önemini dile getiriyordu.

12 Temmuz 1982 tarihinde, bugün İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan binada, ölümünün beşinci yılında Prof. Dr. Bedi Şehsuvaroğlu’nu anmak üzere bir toplantı düzenlenmişti. Hoca. B. Şehsuvaroğlu ile ilgili konuşmasında çalışmanın ve eser bırakmanın önemini ele almıştı: “…B. Şehsuvaroğlu’nu haklı olarak yad ediyorum. Eserleri onu yaşatıyor. Bir insan yaşamak istiyorsa bilgi derecesine göre eser vermelidir. B. Şehsuvaroğlu muazzam bir literatür bırakmıştır. İbn Sina veya Anadolu’nun İbn Sina’sı Hacı Paşa’ya kim öldü derse yanlıştır.

Gençleri eser vermeye teşvik etmeli. Çalışmak ve eser vermek bir nevi âbı hayât gibidir…”

(Prof.Dr. Bedi Şehsuvaroğlu: (1914-1977). İstanbul’da doğdu. 1939 yılında Tıp Fakültesini bitirdi. Adanada sıtma mücadelesine katıldı. Eskişehir Sıtma Şube Tabipliği yaptı. Tifüs Mücadele Heyeti ile İstanbul’a gelerek merkez hükümet tabibi, emraz-ı sariye tabibi ve Sağlık Müdür muavini olarak çalıştı. 1947’de çıkan kolera salgınında Mısır ve Hicaz’a mücadele ekibi şefi olarak gitti. 1950’de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Kürsüsüne asistan oldu. 1953’de uzman, 1955’de doçent, 1962’de profesör oldu. 1967’de İstanbul Üniversitesinde iki tıp Fakültesinin kurulması ile İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Kürsüsü başkanı oldu. Çeşitli sosyal derneklerde görev aldı. 700 civarında yayını bulunmaktadır. Eserlerinden bazıları: Anadolu Kaplıcaları ve Selçukluluar (1957), Eczacılık Tarihi Dersleri (1970). R. Dramur: Şehsuvaroğlu, Bedi, N. Memleketmizide Türk Hekimliği ve Eczacılığının Yerleşmesinde Önemli Rolü Olan Bazı Hekim ve Eczacıların Biyogrofyaları- (Mustafa Nevzat İlaç A.Ş. Yay. İst., 1986). Geniş bilgi için bkz: N.Çağan: Dr. N. Bedi Şensuvaroğlu Biyografi ve Bibliyograyası II (1947-1970). İst. 1973. Aynca bkz. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim dalı arşivi.).

Çalışma alışkanlığı elde etmiş insanın hiçbir zaman yalnız kalmayacağını vurgulardı: “Kütüphanede çalışan bir adamın yanına gelen biri, neden yalnızsınız diye sormuş. Çalışanın cevabı; siz geldiniz yalnız kaldım”. “Hepinizin içinde bir korku var, ya ölürsek, ölmek istemiyorsanız ciddi şeyer öğrenin, ama kaydetmeye gelince, saçma sapan bile olsa kaydediniz“.

İstanbul Nasıl Sevilir?

Hoca kuru bir sevme sözcüğünden hiç hoşlanmazdı. Onun için hayranlık önemliydi. Hayranlıkta anlama ve benimseme vardı. Hayranlık daha reeldi: “Sevmek sözünden nefret ettim. İstanbul’u severiz ama kaç kapısı var bilmeyiz. Mazimizdeki yüzlerce konuyu ihmal ettik. Mazimiz parlaktır diyoruz, sonra Süleymaniye Camii’ne gitmiyoruz. Oturup ahbaplık etmeye vaktimiz çok! Biz dünyaya ahbapla yarenlik etmeye gelmedik. Sen bana gel, bana sana gideyim, böyle şey yok” derdi ve boşa geçirilmiş zamanın telâfisinin mümkün olamayacağını Şirazlı şair Sadi’nin şu sözleri ile vurgulardı: “işte nefes aldım, onu geri verdim, geçti gitti”.

Hele İstanbul’da oturup da onu tanımamak, bilmemek kültürsüzlüğünün ta kendisiydi. “İstanbullu, İstanbul’da oturandır, yalnız doğan değil, İstanbul’da oturup da köprü resmi sahibi olmamak!”, “Bizde şifahilik hastalığı var, işitip de yazmamak, İstanbul hakkında birşey duyup da yazmamak, ne münasebet, herşey kaydedilmelidir. İstanbul’u tanımıyoruz, Silivrikapısı’ndan bütün semtlerine, anıtlarına kadar herşeyini bileceksiniz”.

Hoca İstanbul’u ve sahip olduğu zenginlikleri çok iyi bilirdi, ama“İstanbul’da o kadar tarihi eser var ki, benim gördüklerim yüzde beşi bile değil” derdi.

İstanbul’da oturup evinin karşısındaki tarihi yapının ne olduğunu, İstanbullu olup İstanbul’un kaç kapısı olduğunu, oturduğu semtin tarihini bilmemek ve merak etmemek onu üzmekten de öte hiddetlendirirdi. insanların hiçbir şeyi merak etmeyip sonra da sıkıldıklarını, dünyaya sıkılmaya gelmediğimizi, herşeyle ilgilenmenizi, bizi mutluluğa götürecek yolun bu olduğunu hatırlatırdı.

Hoca İstanbul’un özellikle eski semtlerine hayrandı. Oralardan bir hatıra almadan dönmezdi. Bir toplantıda bize 60 yıl önceki bir defterini gösterdi. Ressam Hoca Ali Rıza Bey’le İstanbul’un mistik beldelerinden Eyüp’e gitmiş, çeşme, sokak, ev resimleri yapmış.

Batılıların tarihimizi bilmediğimiz ve tarihi değerlerimizi korumadığımız için bizi geri buldukları görüşünü ileri sürmüştü. Dr. Roch isimli bir Fransız araştırıcısı ile ilgili anısı düşündürücüydü : “Dr. Roch’a İstanbul’u gezdirdim. Piyer Loti’ye gitmek istedi. Ona, orada bulunan mezar taşlan üzerindeki yazıları tercüme ettim. Bu taşlar üzerinde çalışılıyor mu, buradan ne eserler çıkar dedi”. Hoca Eyüp Sultan’ın pitoresk (resim konusu olmaya elverişli) yerlerimizden biri olduğunu, ama çalışma yapılmadığından yakınırdı.

“İstanbul’da bir semt gösterin ki orada TürkIslâm eseri bulunmasın, mezaristanları bitiremedim, İstanbul’a, lâyık olmayılız. İstanbul’da çeşmeler vardı, evlere su gelince bunlar kapandı, kaçı akıyor araştırılıyor mu? Mazimizdeki yüzlerce konuyu ihmal etmişiz, ama konuşuruz, lâklâk, bir de İstanbul’u sevdiğimizi söyleriz, ben bu sözden nefret ettim” onun tarihimizi ihmal ettiğimiz için söylediği sözlerdi.

Hoca bir semte hep aynı yoldan gitmeyip, farklı yollardan geçerek gittiğini ve böylece İstanbul’u daha iyi tanıdığını ve öğrendiğini anlatırdı. İstanbul’u sadece gezmiş olmak için değil, tarihe mal edecek eserler yapmak için gezerdi : “Yedikule Kapısı’ndan Ayvansarayâ parça parça her hafta bir yere gittim. Gördüklerinin resmini yaptım. Daha sonra bir de arkalarından resimlerini yaptım. Obalarda Bizans zamanında lâbirentler var. Muhasarada sur geçilse içi su dolu labirentlerle karşılaşılır. Melling bu tür labirentlerin Osmanlı bahçe mimarisinde de kullanıldığını yazar”

(Anton Ignaz Melling: (1763-1831). Alman ressam ve mimar olan Meling 1782’de İstanbul’a geldi. III. Selim ve kardeşi Hatice Sultan’a bahçe ve saray mimarisi konusunda hizmet etti. Özellikle Boğaz kıyılarının ve hayran olduğu İstanbul’un çeşitli semtlerinin resimlerini yaptı. 20 yıl İstanbul’da kaldı ve 1803’de Paris’e gitti. İstanbul’da yaptığı resimleri oyma baskı ile bastırdı. Ana Britanica Melling maddesi.).

Hoca çocukluğunun geçtiği İstanbul’un yedinci tepesi Cerrahpaşa’nın sokaklarının evlerinin, camilerinin, çeşmelerinin resimlerini iki yıl çalışarak tamamlamış. Ne kadar ev varsa o kadar mezarı olan ve bugün bambaşka bir çehreye bürünmüş olan İstanbul’un bu eski semti artık onun resimlerinde yaşıyor. Sahip olduğumuz bazı kültür miraslarımızın birer birer yok olacağını biliyordu. Benim katılmadığım bir Eyüp Sultan gezisinde, fotoğraf çeken turistlere bakıp, gezide bulunanlara “hadi siz de çekin, yoksa gidip onlardan isteyeceksiniz” dediğini anlattılar. Bize ait kültür varlıkları hakkında bilgiyi yabancılardan isteme durumuna düşmek istemiyorsak, çalışmamız gerektiğini ne güzel bir hatırlatış. Çevremizi dikkatle incelemeli, eserleri sanki hemen yok olacakmış gibi zaptetmeliydik.

Hoca İstanbul’un üç yuvarlağı diye bir anektot anlatmıştı : “Sultan Abdülmecid zamanında İstanbul’da bir tartışma vardır. Kimileri dünya yuvarlak kimileri düz diyor. Bu tartışma Sultan Abdülmecid’e iletilmiş. Sultan, babasının yani II. Mahmud’un medfun bulunduğu yere bir çeşme yaptırmış, üzerine de mermerden bir yuvarlak koydurmuş. Tophâne’de saatin bulunduğu yere iki yuvarlak, Hasköy’de Mühendishânei Berrîi Hümâyûn’un kapısına iki yuvarlak koydurmuş. İstanbul’un çeşitli yerlerine koydurduğu bu kürelerle kendisinin dünyanın yuvarlak olduğuna inandığını belirtiyor”.

Hoca sohbetlerinde İstanbul’a daha çok yer verirdi. “1600 yaşındayım, Fatih aldığında İstanbul 1000 yaşında”, İstanbul’a böylesine bağlı ve hayrandı. Bugün olmayan İstanbul’u anlatırdı. Bir örnek: “Her mahallede sadaka taşı vardı. Geçenler bozuk para atar, yoksul olanlar ihtiyacı olan miktarı alır, fazlasını almazdı”. İstanbul’un semtlerinin özelliklerini, semtlere yapılan atıfları da naklederdi : “Üsküdar’ın hırdavatı, Kuzguncuk’un haşaratı, Çengelköy’ün zerzevatı, Beylerbeyi’nin teşrifatı” gibi. İstanbul hakkında anlattıkları Nakışhâne’de çalışanlara bir çalışma konusu idi.

İstanbul’a olan bağlılığı ve sayısız çalışmaları sebebi ile şu anılarını nakletmişti : “Ahmet Hamdi Tanpınar yakın arkadaşımdı. Ara sıra ayakta konuşurduk. Bir gün Bayezit’te rastladım. Hızlı hızlı Üniversite’ye gidiyordu. Benim yanıma geldiğinde, merhaba Süheyl dedi, hemen gitti. Herhalde derse girecek diye düşündüm. Beni epey geçtikten sonra seslendi, geri döndü ve hızlı hızlı tekrar yanıma geldi ve İstanbul sana emanet dedi gitti. Ben Amerika’ya giderken Yahya Kemal de, İstanbul’u bırakıp nereye gidiyorsun dedi”. Hoca bunları anlattıktan sonra muzip bir şekilde “sanki Belediye başkanı bendim” diye latife yapmıştı.

Kabiliyetim Yok Da Ne Demek?

Hoca “benim mesleğim şudur budur diğerleri beni ilgilendirmez” ilgisizliğini, “bana ne hastalığı” veya “beni alakadar etmez hastalığı” olarak niteler, buna bağlı olarak “benim kabiliyetim yok” gerekçesini bahane olarak görür, “size ressam olun demiyorum, resim yapın diyorum” telkininde bulunurdu.

Hoca Amerika’da dinlediği konferanslarda insanın pek çok kabiliyetle doğduğunu, bu sebeple bir insanın çok şey başarabileceğini öğrendiğini ve Amerika’dan başka bir düşünce ile avdet ettiğini anlatırdı. “Benim kabiliyetim yok ki, ben doğru bir çizgi bile çizemem”, böyle şeyler konuşmak ayıptı, “insan evrim içindedir, bazı kabiliyetler doğuştan olmayabilir, inkişâf ettirmek gerekir, herhangi bir konuda usul öğrendikten sonra kabiliyetinize göre geliştirin”tavsiyesi ile tezhip, minyatür gibi Türk süslemesi sanatlarını öğrenmeye çalışan bizleri “size tezhip, minyatür değil, Türk süslemesine ait kabiliyete sahip olduğunuzu öğretiyorum” diyerek yüreklendirirdi.

İnsan merak etse neler öğrenirdi, güzel şeyleri ihmal insan sağlığını bozuyor, mutluluğunu engelliyordu, insan manevi yönden kısır kalmak istemiyorsa birkaç konuyla ilgilenmeliydi.

“Ben ressam değilim, ama resim yapıyorum” diyordu Hoca. Belge niteliğinde resim yapardı. Bugün artık olmayan evleri, çeşmeleri, sokakları ve kaybettiğimiz daha nice güzellikleri onun resimlerinde yaşamak mümkün.

Tarihimizle ilgili güzelliklerin ihmal edilmesine dayanamıyordu. Taksim, Cihangir, sularımız, yalılarımız, hattatlarımız akla gelebilecek, gelmeyecek her konuya eğilmişti. 14 yaşında iken mahya kurmasını bile öğrenmişti. Defterinde 1941 yılında Sultanahmet Camii’ne de mahya kurduğuna dair not vardı. Medresetü’l Hattatin’e de devam edip icâzet almıştı, ama hattat değildi. Doğru yazmasını öğrenmek için hat dersi almıştı.

Peki ama Hoca neden bu kadar geniş bir alanda çalışıyordu?. Yaşadığı şu olay bu soruya belki cevap olabilir : “1938-1939 yıllarında Colombia Üniversitesinde misafir öğretim üyesi olarak bulundum. Orada Kuzey-Güney Harbini yansıtan eserlerin bulunduğu Valley Forge Müzesi’ne gittim. O muharebede hizmet etmiş neferlere kadar ihmal etmemişler, resimlerini yapmışlar. İstanbul’u almışız, bizde bir şey yok. içimde bir ateş yandı. Kaynak topladım. İstanbul’un Mutlu Askerleri ve Şehit Olanlar adlı kitabı yazdım. Doktorum diye ihmal edemezdim. Üniversite hocaları var yapsınlar derler, yapmıyorlar efendim, sen yapacaksın”.

Bir kütüphane çöplüğünden, atılan kitap ciltlerini toplamak kaç kişinin aklına gelir? Bir zamanlar Bayezid Kütüphanesi mücellidleri tarafından atılan eski cild kapaklarını toplamış, el nakışları ile süslü kitap kapları meydana getirmişti. Kendisi de deriyi traş ettirip cild yapardı.

“Hattat Kâmil Efendi’ye (*) “âhârlı kâğıtları merak ediyorum, ufak kâğıtları* atmayın bana verin dedim, çok sayıda verdi. Çeşitli ülkelere ait bu kâğıtları bir deftere yapıştırdım. Süleymaniye’ye verdiğim 1100 defterin içine koydum. Süleymaniye Kütüphânesi müdürü Muammer Ülker’den kağıt hakkında yazı istemişler. O da bu defterden yararlanmış, böyle şeylerle uğraşın”, “ufak bir ip parçasını bile atmayın, sevdiğiniz çiçekleri bağlamaya yarar” diyen hoca bugün birçok araştırıcıya geniş bir arşiv, sayısız kitap bıraktı. Türklerin lehinde ve aleyhinde neler söylenmiş, devlet ricalinden kimleri tanımış sahip olduğu arşiv dosyalarından sadece birkaçıydı. Arşiv intizam demekti.

* Kamil Akdik: (1861-1941). Ressam Şeref Akdik’in babasıdır. Hattat Sami Efendi’den divani, celi divani, sülüs ve nesih yazılarıyla tuğra çekmeyi öğrendi. Medresetü’l Hattatin’de hat dersi verdi. 1915’de reisül hattatin ünvanını aldı. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinde hat dersleri verdi. 1940’da Mısır’a davet edildi ve Prens Mehmed Ali Paşa’nın Kahire’de yaptırdığı camiin kubbe ve kuşak yazılarını yazdı. Özel hat kolesiyonunu sağlığında Topkapı Sarayı müzesine bağışladı. Geniş bilgi için bkz. M. Ülker: Başlangıcından Günümüze Türk Hat Sanatı. Türkiye İş Bankası Kültür Yay. Ankara, 1987. Ayrıca bkz. M.U. Derman : Akdik Kâmil (1861-1941). Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Akdik Kâmil maddesi.

İntizamlı Ve Programlı Olmanın Önemi

“İnsan dikkati ve intizamı ile hayatta muvaffak olur, vücut bütün işlerini intizamla yapmaktadır, hayatta başarının sırrı intizamdır, Descartes, Cemiyette bazıları muvaffak olamıyorsa onu bana yollayın, ben ona sadece intizamı öğreteceğim, o zaman muvaffak olacaktır demiştir, bedbaht insanların programı yoktur, bunların istikbalinden korkunuz” diyordu Hoca. Kendimize öyle bir hayat programı yapmalıydık ki canımız sıkılmasın. Ahbab u yarenlikle ömrümüzü kısaltmamalıydık.

Hoca ahbab u yarenliğe gerçekten içerliyordu ve ahbab u yarenlik etmek isteyenlere de Hocaya içerliyorlardı : “Kürsüde çalışıyordum. Bir arkadaşım geldi. Çalışmamı bırakmadan onunla da ilgilendim. Kızdı gitti. Onu adam yerine koymadığımı düşünerek darıldı. Hiddet zamanla kîne döndü. Amerika’da iken bir öğretim üyesi çağırmıştı. Gittim. On kelime ancak konuştuk. Hep çalıştı. Ahbab u yarenliğe gelmedik”.

“Sergilere gidiyorlar, gördüklerini yazmıyorlar, gördüğünüz eserleri yazın”, “yakın veya uzak bir seyehate giderken küçük bir defter götürün, hiç olmazsa gittiğiniz tarihi yazarsınız, bir seyahat defteri yapın” diyen Hoca’nın seyahat defterleri örnek alınacak çalışmalardır. Gittiği şehirde suluboya ile ilgilendiği yerlerin resimlerini yapar, birçok dokümanı bu deftere koyardı. O defterler yıllar sonra tarihî ve kültürel kaynaklar olmuştur. “Vakit bulamıyorum yok, istersek yaparız, istemezsek yapmayız, bize bağlı, insan ne murad ediyorsa öğrenebilir, yapabilir” sözleri bahane bulanlar içindi. Hele bir haftalık çalışmayı yazmayıp, unutulmaya mahkhum etmeye acıyordu.

İnsanın kendini ihmal etmesi, başladığı güzel bir şeyi yarıda bırakması ona göre ruhun ölümüydü.

Çalışma Ve Sağlığın Birlikteliği

Çalışmanın ruh ve beden sağlığı bakımından önemini hep dile getirirdi:“Hiçbir zaman dinlenmeyi düşünmedim. Çalışmakla sıhhatimin daim olacağını ve olmakta bulunduğunu düşündüm ve öyle oldu”. Dinlemenin boş durmakla değil, meşguliyet değiştirmekle mümkün olacağını, hatırlatır, çalışmanın manevi yönünü de dile getirirdi” “İçimiz fesat kumkuması. Boş kalınırsa şeytan insanı fenaya sürükler, çare meşguliyettir, boş kalıp ona fırsat vermemeli, sanatla uğraşmalı”. Boş durmanın dinimiz açısından da doğru olmadığını Hz. Muhammed’in şu davranışı ile açıklamıştı. : “Peygamberimiz maiyeti ile bir yere giderken rastladığı bir adama selâm vermemiş. Fakat dönüşlerinde selam vermiş. Maiyetindekiler giderken değil de dönüşte selâm verdiniz, neden? diye sormuşlar. Hz. Muhammed, bir odun parçası ile toprağı karıştırıyordu, bir işle meşgüldü diye cevap vermiş”.

“Bir gün Üsküdar’da yüksek görevlerde bulunmuş bir tanıdığıma rastladım. ‘Süheyl emekli oldum, o kadar yorgunum ki sabah kahvaltısından sonra yatacağım, kalkıp öğle yemeğini yiyip yine yatacağım. Bir ay sonra öldüğü haberini aldım. Ne yapalım o da dinlenerek öldü”. Evet ona göre çalışarak Allah’a kavuşulmalı idi. Nakışhânede çalışan sanatkâr arkadaşlarımızdan birinin eşi ünlü bir yazardı: “…Bey’i mütefekkir bir insan, ama okumayı, yazmayı bırakmış, bu kendini ölüme mahkûm etmektir” diye endişesini belirtmişti.

Doğruluk Üzerine

Bir şeyi yarım yamalak öğrenenleri en tehlikeli kişiler olarak görür ve“bugünün yarım yamalağı yarının fakiridir” derdi. Bu kişileri ahlâkî yönden de kusurlu bulurdu. Faydalı bilgilerin arttırılmasının önemi üzerinde durur, hayatımız hakkında iyi yorumlarda bulunmamamızı, hayatımızın gidişatından başkasının sorumlu olmadığına dikkat çeker ve Sokrat’ın sözünü hatırlatırdı: “Kendini tanı”.

Hoca gereksiz iltifat ve övgülere de karşıydı : “Sizi övenlerden şeytandan kaçar gibi kaçın, metih bekleyenler bedbaht insanlardır”.

Hattat Kamil Akdik de iltifatı makbul saymayanlardanmış : “Hattat Kamil Akdik bir tezhibimi görse iltifata girmez, biraz daha biraz daha diyerek ilerleme kaydetmeme yardımcı olurdu”.

Ciddi bir şekilde çalışmak insana onur sağlardı. Onun için, el öpmek isteyen kendi elini öpmeliydi, insan başkalarına muhtaç olmamalıydı, kendine yetmeliydi.

Şüpheci olmanın faydasına değinirdi. Hatta kendisi için de “Allahın emri mi var, her söylediğime inanmayın” dediğini kaydetmişim. Tuğraî’nin (*) bir sözünü hatırlatmıştı: “Halifenin mühüJfdarı olan Tuğraî aynı zamanda iyi şair. Arapça bir şiirinde bir işaret gördüm. Bunu ayırdım. Şöyle diyordu : Dünyanın en büyük adamı kimseye itimat etmeyendir”. Hocamız çok ince bir insandı. Bu söze bir ilâvesi olmuştu: “Ama itimat eder gibi görünmeli”. îbn Sina’nın da “Akıllı adam kuşkulu adamdır” sözünü tekrarlar ve “itimadırii Allahımadır” derdi.

* (10)   Tuğraî: (1061-1120). Arap divan şairi. Resmi belgelere tuğra çektiği için Tuğraî adıyla anılır. Asıl adı Fahrü’l Küttab Müeyyeddin İsmail Hüseyin’dir. Büyük Selçuklu sultanı Melikşah ve oğlu Muhammed Tapar’ın hizmetinde bulundu. Taht kavgalarına karıştı ve öldürüldü. Tuğraî Lamiyetü’l Acem adlı kasidesinde güçlülere ve haksızlıklara karşı çıkmıştır. Türkçe ve Batı dillerinde tercümeleri vardır. Ana Britanice Tuğrai maddesi.

“Lüzumsuz yere ben sana dostum diyenleri ihtiyatla dinleyin”,tavsiyesinde bulunuyordu: “Kendinize dost olunuz kâfi”, “Sen kendini biliyorsun, kendi kendinin dostu ol, başkasının değil”.

Yersiz şöhretten kaçınılması gerekliliği üzerinde dururdu. Şöhret olmaya uğraşmamalı, hadiseleri kendi haline bırakmalıydı, insan kendi kendine yetebilirdi. “Bir zamanlar…’nın hanımı olmak ne büyüklüktü, ama sonra suçlu gibi oldular. Bu sebeple şöhret olma hevesine kapılmayın. Şöhret Türk’ü dünyaya tanıtmaktır. Cemiyetin büyükleri hizmet edenlerimizdir” yaptığı uyanlar arasında idi.

Hele kıskançlığın insanı kemiren bir illet olduğuna işaret eder “kıskançlık delilikten bir şubedir” sözünü yineler ve aklı başında insanın kimseye darılmayacağını öğütlerdi.

Maddiyat konusunda ise düşüncelerini şöyle nakletmişti : “İnsan refaha muhtaçtır, fakat zenginliğe asla. Dünyada felâket menkıbeleri zenginlerden çıkar. Bu tür zenginlikler peşinde koşmak boştur”. Şu sözlerle de düşüncesini teyit ediyordu: “Şeriatta şu senin bu benim, tarikatta hem senin hem benim, hakikatta ne senin ne benim”. Bir gün defterinden şu satırları bana okumuştu:“Mal o değildir ki el için toplayasın, başkasına miras bırakasın ve hesabını sen veresin”.

  1. Ünver hem tıp tarihi hem de tıp ahlâkı hocası idi. Ahlâk meselesi onun esas konusu idi. 14 Mayıs 1982 tarihinde Hocayla mülâkat yapmak üzere iki gazeteci geldi. Yazılı olarak verdikleri soruların birkaçı şöyle düzenlenmişti : “Toplumun sosyal gelişiminde din hakkında ne düşünüyorsunuz? Yakın tarihimizde aydınlarımızın dine karşı tutumları nasıldı? Dün ile bugünü kıyaslarsanız aydının dine tavrı nasıl?”Tamamı sekiz tane olan soruları Hoca dikkatle dinledi ve“dine dair bir şey yazmam, ahlâka dair yazarım” diye cevap verdi.

Hoca din hakkında yazmazdı, ama sohbetlerinde yer verirdi: “Dininizi yüksek tutunuz”, “Peygamberimizin yaşantısını biliniz”, “Peygamberimizi bilmeyenler var”, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin sözlerini biriktirin, okuyun, bulunduğunuz hayatı cennet yapın” derdi. Hz. Muhammed’in şu örnek davranışını anlatmıştı : “Hz. Muhammed’i yemeğe davet ettiler. Birşeyler yiyelim de öyle gidelim dedi. Orada yemek yeme arzusu azalsın”.

Hocamız biriktirdiği Hadisleri tezhipli bir deftere artistik bir yazı ile yazmıştı. Bu defter daha sonra çok güzel bir baskı ile Evyap Vakfı tarafından yayınlandı

Şu noktaya da dikkat etmemizi istemişti : “Peygamberimizin emanetleri mukaddes emanet olarak söyleniyor. Müslümanlıkta eşya mukaddes sayılmaz. Mübareklik vardır. Mübarek Emanetler. Islâm aleminde eşya mukaddes değil mübarektir. Hıristiyanlıkta mukaddestir”.

Hoca olayların üzerinde fazla durulmasını gereksiz bulurdu: “Hayatta herşeyi mesele yapmaya gelmedik. Herşeyi mesele yapmayın. Ama bunu da her yerde söylemeyin, başına gelsin de gör derler”. O insanları incitmezdi : “Kimseyi üzmedim, kimseye keder vermedim, dilgîr olmadım, çünkü önem vermedim, mesele yapmadım, mahkemelerde sürünmeye gelmedim”.

“Görgeç, bilgiç, durmageç, hadiselerin üzerinde fazla durmayın” dediğini kaydetmişim. Bursa defterinde de şunu yazmışım:“Dünyanın mihnetini benimseyin. Onun üzerine çıkıp bacaklarınızı sallayın”.

İnsanların mutsuzluklarının sebebine şöyle bir yaklaşımda bulunurdu:“İnsanlar birbirlerine bilmeden, farkında olmadan ıztırap verirler. Fakat kendileri de ıztırap çekerler. Lâkin nereden geldiğini bilmezler. İnsanlar bedbahtlıklarının sebebini başkalarından bilir, kendisinde kusur bulmaz. Bilmiyerek kendimizi, birbirimizi perişan ederiz”. Ona göre, herşey insanın kendisinde başlıyor, kendisinde bitiyordu. İnsanın kendi telâkkileri hayatında rol oynuyor ve ona yön veriyordu.

Toplumda “şu bir halt etse de yerden yere vursam” diyenler bulunabileceğini hatırlatır, uygulandığında faydası büyük tavsiyelerde bulunurdu: “Münasebetsizlere cevap vermeyin, insanları terbiye etmeye kalkmayın, kendinizi terbiye edin, kendinizin hocası olun. Kimseyi kendi arzu ettiğiniz yola sokamazsınız, yani insanı olduğu gibi kabul edeceksiniz”.Terbiye de münasebetsizlerden öğrenilebilirdi: “Münasebetsizlerden ders nasıl alınır? Onun münasebetsizliğini yapmazsın. Goethe’ye dünya münasebetsizlerle dolu demişler, aman fırsatı kaçırmayın, onlardan terbiyeyi öğrenin demiş. Münasebetsizlerin peşinden gitmeye gerek yok. Islanmışın yağmurdan pervası olmadığından bu gibilere karşı dikkatli olmak gerek”. “Bir yerde münasebetsizlik yapacaksanız bildiklerinizin yanında prova yapın”diye de lâtife yapmıştı.

Dikkat Hocanın çok önem verdiği bir husustu. “Dikkat hocamızdır. Ben namus tanımam. Bir konferansa böyle başladım, uğultu başladı. Durun mahçup olursunuz dedim. Devam ettim: Dikkati tanırım, dikkatli kişi namusuna da dikkat eder”.

Hoca ahlâkı kendisine uymuyor diye insanları dışlamamış, öğretmezlik yapmamıştı. Çünkü ona göre insanlar teselliye muhtaçtı.

insanların kendilerine, başkaları tarafından fenalık yapma zemini hazırlamamaları gerektiğini savunurdu: “Bana fenalık yapmadılar, çünkü zemin hazırlamadım. Kimsenin aleyhinde birşey yazmadım”. Hocanın, okumuş olduğum yazılarında, gerçekten kimse için olumsuz birşey yazmadığı dikkatimi çekmiştir. Fakat onun için yazılmış bazı saldırgan yazılara rastladım. Ama o bunlara cevap bile vermemişti. Çünkü insanların kusurlarını yerli yersiz söylemenin anlamı yoktu, hadiseler bizi uslandırmak içindi.

Hele bazı şeyleri elde edemeyişimizi, sorun haline sokmamamızı öğütlerdi. Çünkü bazı men edilişler bizim lehimize olabilirdi.

Hocaya göre hatalarımızı biz fark etmeliydik. Bizim hatalarımızı başkası farkederse hangi kategoriye girerdik. 13 Ağustos 1982 tarihinde şunları anlatmıştı “62 sene önce Dr. Ali Hüseyinzâde isimli bir cildiye hocamız vardı. İttihat ve Terakkicilerdendi. Azerbaycan’da ayıp lâfının çok ağır bir laf olduğunu, kolay kolay herkese söylenmediğini, ayıp lafını dedirtmemek için insanın hayatını feda edeceğini bize anlatmıştı”.

Doğrulukla ilgili Hocadan şöyle bir not almışım:

Doğru olsan ok gibi
Elden atarlar seni
Eğri olsan yay gibi
Elde tutarlar seni
Menzil alır doğru ok
Elde kalır eğri yay.

Hocanın defterlerinden kaydettiğim dizeler :

Külâhın sat da harc eyle, yoguncul olma nâmerde

Cihanda kelle sağ olsun, külâhı eksik değil.

Bir başkası:

Ahbabıma davayı mükâfat etmem
Düşmanıma kastı mücazat etmem
Her kârımı mabûduma tefviz ettim
Bestir bana Hak, gayre münâcât etmem.

Kurtuluş doğuluktaydı. İnsanlar henüz andropoiddi ve anarşiyi önleyememişlerdi.: “Farabi zamanında da Dünya’da karışıklık çok. Farabi’ye nasıl düzelir diye sormuşlar. Düzelir demiş. Dünya’ya bir hükümet kâfi, onun başına da bir filozof getirmeli”.

Susmanın önemine değinirdi: “içimizde en hakîm (hikmet sahibi) kimdir? Susmasını bilendir. Aristo’ya sormuşlar, ne zaman konuşmalı? Başkaları sustuğu zaman”. İnsanlar acımasızca birbirilerini kırmamalıydılar, onu kır, bunanla kavga et, onunla görüşme, bunlar Müslümanlıkta var mı?

Hoca’ya göre bilimin lezetti başka hiçbir şeyde yoktu: “Fen tecrübeye dayanır. Tecrübeye dayanmayan şey dogmatiktir, bize yaraşmaz. Sabırla okuyun, arayın, birşey arandığı nisbette bulunur, aranmazsa bir şey bulunmaz”. Şu çok hoş dizeleri okumuştu :

Ey ilmü’l noktatün Kesere el cahilün

(İlim bir noktadır, cahiller onu çoğalttılar anlamında).

Hoca Mı Büyük Öğrenci Mi Büyük

  1. Ünver Şark-İslâm felsefesine göre, Tanrı’nın yanında öğrencinin hocadan büyük olduğunu söylerdi:“Mevlâna’dan iki şeyh istemişler. O akşam misafiri olan Şemsi Tebrizi’ye anlatmış: Buldum ve gönderdim, ya derviş isteselerdi” (Hocalık kolay, derviş olmak zor, ‘derviş öğrenen’). Öğrenci sorduğu sorularla hocayı yetiştirirdi.

Öğrenci yalnız sanatı değil, sanatı öğreten hocayı da öğrenmeliydi. O gerek Medresetü’l Hattatin’deki hocalarını’ gerek yıllarca yanında çalıştığı Ressam Rıza Bey’i ve daha birçok hocasını yakından izlemiş, onlarla ilişkisini kesmemişti. Hocanın nasıl çalıştığını anlamak gayemiz olmalıydı. Hoca da öğrencinin iyi yetişmesini istiyorsa onun yanında çalışmalı, öğrenci onu izlemeliydi.

Hattatlarımız Üzerine

Hoca konuşmalarında hat sanatımız ve hattatlarımız hakkında da bilgi verirdi. Hattat Mustafa Rakım Efendi‘ye hayrandı: “Dünyaya onun gibisi gelmemiştir” derdi. Hoca ve kendisinin yanında yetişmiş tezhip sanatçısı Tülây Tozanlı ile birlikte Rakım Efendi’nin Fatih’te bulunan kabrini ziyaret etmiştik. Rakım Efendi’nin taşı üzerinde kazasker kavuğu bulunuyor. Yanındaki kabirde hattat Haşim Efendi medfun. Hoca bu ziyaretimizde “Rakım Efendinin kitabesini bir rivayet Rakım Efendi kendisi, bir rivayet Haşim Efendi yazmış” demişti.

Hoca, yazıları daha çok taş üzerinde bulunan Rakım Efendi’nin, Eyüp Sultan Mezarlığından aldığı imzasını göstermişti. Topkapı Sarayında II. Mahmud devrinde restore edilen yazıyla Fatih Camii’ne giden yol üzerinde bulunan ve II. Mahmud’un annesi Nakşidil Valde Sultan türbesindeki yazının da Rakım Efendi’ye ait olduğunu Hocadan öğrenmiştik. Rakım Efendi’nin ağabeyi Zühtî Efendi de hattatmış.

Hoca Hattat Kâmil Efendi’nin kendisini çok sevdiğini söylemişti: “Hattat Kâmil Efendi’nin hocası Hattat Şevki Bey, annemin babası idi. Hattatlar elleri durmasın diye karalama yaparlar. Ondan karalama defterini istedim. Bu karalamalar üzerine İstanbul manzaralı noktalar yaptım, cedvellerini çektim, ciltledim”. Hoca bu defteri bize göstermişti. O kadar şık ve iç açıcıydı ki, ve doğaldır ki Hocamız can sıkıntısı nedir bilmiyordu.

Hoca hattatlar diyarı Amasya’dan da söz ederdi. Karacaahmet’te medfun bulunan Şeyh Hamdullah’ı, Sultan Bayezit’in Amasya’da Şehzade iken tanıyıp Saray’a aldığını ve hokkasını tuttuğunu, 47 kuran yazdığını anlatmıştı.

Süleymaniye Camii’nin kubbe yazılarını yazan Ahmed Karahisari’nin önünde elpençe durulmasını gerektiğini, oyma ve hat üstadı Abdülfettah Efendi’nin yazı yazarken ışığı, su dolu bir sürahinin arkasına koyarak çalıştığını anlatır ve tanıdığı hattatlara ait bilgiler verirdi. Hocamızın, kendisine icâzet veren Hakkı Altunbezer hakkında büyük bir dosyası vardı. Hattat Sami Bey’in de sohbetlerini yazmıştı. Hattat Ali Efendi Rabbiyesir (yarabbi esirge, kolaylaştır anlamında) diye yuvarlak bir terkip yapmış.Hattat Sami Efendi, “bu kadar hattatız, şöhretimizle övünüyoruz, ama böyle bir istif yapamadık” dermiş.

Hoca hattatların kullandığı aletleri de bize göstermişti. Kamış kalem, sapı fildişi ucu bistüriye benzeyen kalemtraş, kalemin ucu düzeltilirken dayandırıldığı ve kalemtraş bozulmasın diye kullanılan fildişi makta, satır düzeni için mıstar. Hattatların kullandığı yazı takımına divit deniyor. Edevat anlamında. Dershanemize gelen Kançi İşimoto isimli bir Japon misafir hokka ve divitin eskiden Japonya’da kullanıldığını ve ceplerinde taşıdıklarını söylemişti. Hoca bir derste kamış bir kalemi açtı, maktaya dayayıp ucunu düzeltti, üzerinden fırça ile mürekkep koyup yazdı.

Kalemtraşla ilgili bir hikâye de anlatmıştı Hoca: “Zengin bir adam kalemtraş satın almak istiyor. Kalemtraş ustası satıcı nasıl bir kalemtraş istediğini soruyor. Zengin alıcı ne istediğini bilmiyor. O zaman kalemtraş ustası bir kalem, bir kalemtraş veriyor ve kalemi aç diyor. Zengin alıcı kalemi açmak için mermere dayayınca satıcı o işten geçimini sağladığı halde kalemtraşı satmıyor. Çünkü eser onun çocuğu gibi. Mermere çarpan kalemtraş bozulur. Zengin alıcı, satıcıya maktanızı verin dese imiş kalemtraşı satacıkmış”.

Hattatların minder üzerinde oturup yazdıklarını, Hocamızın dedesi hatat Şevki Efeni’nin titrer iyi yazamaz diye sağ eliyle ağır birşey taşımadığını, hattat Nazif Efendi’nin daha güzel yazsın diye yazıya başlamadan önce odun kırdığını ve hattatlarımıza ait hoş anılar nakletmişti. Bir de bir fıkra anlatmıştı: “Bir hattat yazıyor, çingene de bakıyormuş. Çingene yazı nedir ki yazı yazıverirsin, olu oluverir, gel de bir sıraya kalbur del demiş” (12).

Türk Süslemesi Sanatları

Hocamızın toplantıları Cuma günleri öğleden sonraları idi. Bazen bir sergiyi izlemek veya başka bir sebeple dershaneden ayrılması gerekse“Allah’ın Cumaları çok, her hafta bir yenisi geliyor” diyerek ayrılırdı.

Dershaneyi bir ahilik dershanesi olarak görür, “Garazsız ivazsız toplantı budur” diye niteleme yapardı. Suluboya ile çalışmayı öyle severdi ki “ah mine’l aşk, ah mine’l suluboya, ah mine’l tezhip, herşey aşktan doğar” diye latifeli konuşur, 67 senedir süslemenin içinde olduğu halde hâlâ öğrenemediğini ifade ederdi (0 gerçek tevazu sahibi bir kişi idi, süslemecilerin de piriydi).

Atatürk ona iki görev vermişti: 1. Selçuklularda tıbbın araştırılması, 2. Türk süsleme sanatlarının ihyâ edilmesi. “Emirlerini yerine getirdim” diyordu.

Fakat o, yalnız Selçuklu değil, Osmanlı süslemesi ile de ayrıntılı olarak ilgilenmişti. “Bursa’da Muradiye’de Hümâ Sultan’ın kabrinin süslemeleri çok yıpranmıştı. Şimdi yok. Renkleri soluktu. Merdivene çıkarak avucumla su attım. Renk koyulaştı. Ortaya çıkan renkleri kullanarak süslemeyi tesbit ettim”. Fatih devri süslemelerinin örnekleri kendisinde mevcuttu. Süsleme sanatı üzerine de çok sayıda eser yayınlamıştı.

Çini deseni çalışmayı, özellikle çinilerin göbeklerindeki motifleri çalışmayı çok severdi. “Sultanahmet Camii’nin çinilerini doya doya seyredin, detaylarından yeni süsler yapın” tasviyesinde bulunurdu. Turing Otomobil Kurumunun, Sultanahmet’te onardığı Medrese’nin bir odasını süsleme sanatlarına ayırdığını duyduğunda çok sevinmişti: “ilk ders Sultanahmet Camii’ne gideriz. Çini modeli almak memnu. Ama çinilerin göbeğini alacağız. Bunları toplamalı”.

Aynı desen çinilerin iki ayrı yapıda olmasının sebebini şöyle açıklamıştı: “Diyelim Saraya yeni bir daire yapılacak. Saray Nakışhânesinde çinilerin rengi tesbit ediliyor. Dikkatle çizilip boyanıyor. Gerekli miktar 1000 parça, ama iki misli sipariş veriliyor. Kalanlar çini depolarına konuyor. Bir zaman sonra biri cami yaptırıyor, çok masrafı olmuş. Padişaha iletiliyor. Depoya kaldırılan çiniler, yapılmakta olan camide kullanılmak üzere veriliyor”.

Ankara’da Hacı Bayram’da çinileri de dikkate değer iki Selçuklu mescidi bulunduğundan söz etmişti.

Tülây Tozanlı derslerde tezhip, çini yapmasını öğretir, bazen sırlı seramik kabda arap zamkı, ile varak altın ezer, Gülbün Ünver Mesara minyatür, akıtma boya vb. çalışmasını gösterirdi. Bazen Hoca da bu çalışmalara iştirak ederdi. Bir derste varak altın yapıştırması Hoca tarafından yapılmıştı.

Resim, tezhip, minyatür onun için yazıydı ve okunmalıydı. Nigarî’nin, Barbaros’a ait minyatürüne “Nigârî böyle yazdı Barbarosî” diye kayıt koyduğunu tekrarlardı. Yapılan veya yazılan birşeye tarih atılmasına hep dikkat çekerdi: “Bizim dershanemiz 1936’da kuruldu. Bir çalışma yapıldığı zaman önce tarih atılması söylendiği halde yazılmama hatası maalesef o zamandan beri devam etmektedir”. Bir de şunu hatırlatırdı: “Son eserim demeyin, en yeni eserim deyin (ya son olursa, telkin)”.

Hat kenarlarına yapılan tezhibin değerini de şöyle biçerdi: “Yazı 10 değerinde ise tezhibi 10.2 değerinde olacak”.

Hoca ve öğrencileri mezar taşlan süslemeleri üzerinde de çok çalıştılar. Taşoymacılığımızın muhteşem örnekleri olan mezar taşlarının birer sanat harikası olduğunu çoğumuz Hocadan öğrendik. Gerek üzerlerindeki yazıların içerdiği anlam, gerek süslemeleri ile belli devirlerin birçok özelliklerini yansıtan bu taşları gören bazı yabancı araştırıcıların, burada bulunsalar bu yapıtlardan ciltle kitap yazabileceklerini söylediklerini naklederdi Hoca. Nakışhâne’de yetişen ustalardan Azade Akar çalışmaları ile ilgili şunları söylemişti: “Çinide de, mezar taşında da, tezhipte de aynı motifi görürüz. Çoğunu aynı süslemeciler yapmışlar. Mezar taşlarından 400-500 takı çeşidi topladık. Yazı ve resim ile süslenmiş bu taşlar heykel değildir de nedir? Uzun süre mezarlıklarda çalıştık. İki yıl sonra sergi açtık. Binin üzerinde rozet, çok sayıda hençer motifi var. Bir mezar taşında altı çeşit lâle vardı. Çinilerde 380 çeşit lale var. Yüzlerce buket topladık”.

Birlikte yaptığımız bir Eyüp Sultan gezisini yazıp Hocamıza tashih için vermiştim. Buraya aynen alıyorum :

Ord. Prof.Dr. Süheyl Ünver ile beraber Eyüp Sultan panteonunu ziyaret

  1. 06. 1982 Cuma günü Dr. Süheyl Ünver’in Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsüsündeki dersinden sonra saat 17.00’de Eyüp Sultan’ı ziyarete gittik. Dr. Süheyl Ünver başkanlığında yaptığımız gezide Nimet Hanım, Tülay Tozanlı,A. Güner Sayar Beyvardı. Burada yazdıklarım gezimiz sırasında Hocamızın anlattıklarını kapsıyor.

Eyüp Sultan’da ilk olarak türbenin avlu çeşmelerine bakan çinilerlerine baktık. Süheyl Hoca bu çinilerden bazılarını daha sonra ayrıntılarıyla incelemek üzere göz koyduk dedi. Üzerinde çalışacağımız bazılarını gösterdi.

Eyüp Sultan Camii III. Sultan Selim zamanında eskisi yerine yapıldığı için çeşmelerin başlarında ve daha başka yerlerinde Sultan’ın tuğrası nakşedilmiş.

Camii’n çakış kapısında (kuzeye bakan kapı) sağ tarafta mimar Sinan’ın mimarbaşı olduktan sonra yaptığı ilk Ayas Paşa kabrini ziyaret ettik. Kabir Yılanlı Yalı’nm sahibi Reisü’l Küttap Mustafa Efendi’ye ait. Üzerindeki yazılan Hocamız okudu. Aziz arkadaşım Tülay Tozanlı kabir üzerindeki bordürün çok güzel olmakla birlikte kendisinin bunu kalın bulduğunu söyledi. Kapıdan çıkınca ileride sol taraftaki ihtişamlı türbe III.    Selim’in annesi Mihrişah Sultan’a ait.

Kapıdan çıkıp sağ tarafa dönüldüğünde biraz ileride yolun sol tarafında İzmit’te Pertev Paşa Camii banisi türbesi, Kanuni Devri klasik taşları ile dolu. Burada sümbüller, laleler, karanfiller 16. asrın en güzel mezar taşlarına oyulmuş. Bugün bunlar pek zarif. Hanedana ait kişilerin mezarları pek süslü.

Bir kabir taşında buhurdanlık veya potaya benzeyen bir oyma kap gördük. Bu kaplarda suluca bir tatlı ikram edilirmiş. Tatlının ismi lohuk.

Sultan II. Mahmud devrine ait mezar taşlarına kavuk yerine fesler konmuş. Kendi zamanında ve daha sonraki mezarlardaki taşlara fes şekli oyulmuş. Ancak Sultan II. Mahmud fesi rütbelere göre değişmiş. Sultan Abdülaziz fesinin tepe kısmı biraz daralmış. Mezar taşlarından hangisinin II. Mahmud hangisinin daha sonraya ait olduğu anlaşılıyor.

Bu gezi esnasında Tülay taşların süslerinden hangisinin klasik hangisinin daha sonraya ait olduğunu gösterdi. Bu mezar taşlan arasında Hocamızın annesinin babası hattat Mehmet Şevki Efendi’nin imzasını taşıyan bir mezar kitabesi gördük. Tarih 1284.

Bir mezar taşı üzerinde eski Türkçe ile şunlar yazılı :

Ya İlâhi ol mübârek ismi pâkîn izzeti

Hem Resûlun fahrı âlem şâhı kevneyn hörmeti

Eyle kabrin ravzai cennet

Ya ilâhel âlemin

Gece gündüz eylesin huri gılman hizmeti

Kurukahveci Halil Ağanın kızı Şerife Fatma Tarih 1271.

Sultan II. Mahmud devrine ait bir diğer mezar taşında ise “serket hüdâ-i hamamalain Edhem Efendi” yazıyor.

Sultan Abdülmecid 1255 (1839) yılında Padişah olduğundan şöyle denirmiş:

Bir iki, iki delik

Abdülmecid oldu melik. (5 rakamı eski yazıda “o” şeklinde yazılıyor).

Hocamız, açık hava, yazılı taş müzesinden ayrılırken az zamanda çok şey göremedik ama göz koyduk dedi”.

Nakışhâne’de bazan gaz ebru’su da yapılırdı. Gaz ebrusunda çıkan şekil tesadüfe kalmıştır. Kitre ile yapılan ebruda %90 istenilen şekil elde ediliyor. Hoca ebru sanatında da 1923’de Medresetü’l Hattatin’de ebru ustası Necmeddin Okyay’dan icazet almış.

Nakışhâne’de çalışmış ve Hocamızın yetiştirdiği sanatçılardan Azade Akar, Almanya’da açtığı sergilerde ebru gösterisi yaptığını ve büyük ilgi gördüğünü, Batılıların ebru sanatının Türklere ait olduğunu bildiklerini anlatmıştı.

Folklor Ve Hayatın Şiiriyeti

Folklor Hocamızın ilgi ve çalışma alanının bir kısmıydı. Folklorun çeşitli dallarında yayını vardı. Folklorik inançlar için “bunlara hurafe diyorlar, hayır değil, bunlar hayatın şiiriyeti, hayatın romantik tarafıdır” derdi. Çeşitli inançlar anlatmıştı, O anlatıncaya kadar duymadığım. Bunlardan birkaçını aktarmak istiyorum :

“Eskiden yazma kitapların başına keb-i kec yazılırmış. Süryanice bir kelime. İnanca göre bu sözcükler yazılınca kitabı kurt yemiyor. Bir de hikâyesi vardır. Bir kitapta yazılı olan keb-i kec’i kurt yemiş, ama kitabı yememiş”.

Hoca’dan kendisine ait folklorik bir anektot: “Çocukken kekeme idim. Haseki’de bulunan BayrampaşaTürbesine götürdüler. Her yıl değiştirilen Kâbe’nin anahtarlarından birini de buraya koymuşlar. Su dolu bir tasın içinde demirden paslı anahtar duruyordu. 11 yaşında idim. Babam ölmüş. Tekkenin şeyhi dualar okuyarak anahtarı ağızıma soktu. Anahtara, kilidi açar gibi bir hareket verdi. Paslı sudan biraz içirdi. Üç defa gittik. Her defasında aynı işlem yapıldı. Annem yavaş yavaş iyileştiğimi söylerdi. Belki püberte, belki de başka şeyler etkiledi. Folklor önemlidir ve hayatın şiiriyetidir”.

“Eski inanışa göre mektubun üzerine beduh yazılırsa yerine çabuk ulaşırmış. Buna sürati isâl meleği derler. Bir eser yazmaya başlayan yazar da süraklı yazılsın ve çabuk tamamlanasın diye kağıdına beduh yazarmış.

İbn Sina eserlerini çetin bir Arapça ile kaleme almıştır. Gevrekzade Hafız Hasan Efendi İbn Sina’dan çevri yaparken devamlı beduh yazmış. Gevrekzade’nin çocukla ilgili bölümleri tercüme etmesinin sebebi, kendi çocuklarının çok sık hasta olması imiş”.

Hocamızdan Amasya ağzı ile bir Nasreddin Hoca fıkrası “Nasreddin Hoca’ya demüşler kü yengaanım çok gezüyor. Acep dimüş, o çok gezmeez, eğer gezseydüü kendi evine de gelürdü”.

Hammer’in Nasreddin Hoca fıkraları ile ilgili anlattıklarını eksiksiz olması için Hoca’nın yayınından aktarıyorum:

“Alman şairi ve filozofu Goethe, Osmanlı tarihini bilhassa şark kaynaklarına dayandırarak mükemmel bir surette kaleme alan müverrih Hammer ile muasırdır. Goethe Türkçe bilmez. En mühim kayıtları sık sık görüştüğü Von Hammer, Hafız divanını Almancaya çevirdiği gibi muhtemelen kütüphanesinde bulunan her biri diğer nüshalarından farklı Nasreddin Hoca fıkralarını da Almancaya çevirmiş ve okuması için ünlü şaire vermiştir. O da yalnız bu fıkrayı seçerek kitabına koymuştur:

Timurlek Anadolu’yu istilasında Akşehirde bir gün misafir kaldığı yerde oturuyormuş. Nasreddin Hoca da huzurunda. Topal Timur yanında duran bir aynaya bakarak ‘Ben ki cihangir bir padişahım. Dünya benim emrim altında, fakat ne kadar çirkinim’, diye başlamış ağlamaya.

Nasreddin Hoca, Topalın ağladığını görünce o da başlamış ağlamaya.

Timur ağlamış ağlamış susmuş. Fakat Hoca susmuyor, o boyuna ağlıyor. Timur dayanamamış, Hocaya demiş ki: Aynaya baktım çirkinliğime ağladım. Sen de karşımdasın, ayıb olmasın diye sen de ağlıyorsun, çirkin olan benim, hala ağlamanın sebebi nedir?

Hoca merhumun cevabı:

Ya biz ağlamayalım da kim ağlasın. Siz bir an kendi çirkinliğinizi görerek ağladınız ve sustunuz. Ya biz her gün görüyoruz ya.

Anadolu’nun birçok yerlerini istila ile haksız ve maksatsız Osmanlı ülkesini vurmaya gelen topal Timur’u halk bu gibi fıkralarla daima küçük düşürmekten fariğ olmamıştır. Asırlar sonra bile unutulmayan bir ağıyla onu her fırsattan faydalanarak incitmekten ayrılmamıştır. B. Esad Fuad Tugay’dan”).

Hoca darbı mesellere aşırı uçların el attıklarını ve bozuk laflar ürettiklerinden yakınırdı. Bir Sivas nakışçı sözü “Her yaanış bir nakış”.

Nezaketin getirdiği kinayeli bir laf: “Eskiden namaz kılmayanlara, namaz kılmıyor demeyin, o Kuruçeşme’de ebdest alıp İhmalpaşa’da namaz kılar derlerdi” (İhmal Paşa Camii Kuruçeşme ile Ortaköy arasında).

Tıp Ahlakı İle İlgili Birkaç Not

Hocamız esas mesleği olan hekimliğe ait ilgi çekici ve tıp ahlakının önemini ortaya koyan bazı vakalarını da anlatmıştı. Fakat bunlar tashihli olmadıkları ve konulan itibariyle önemli oldukları için yazmayı uygun bulmadım. Çünkü, konuşmalarından aldığım notlardaki bazı hususları tashihlerinde üzerini çizerek çıkarıyordu. Belli sebeplerle ve o andaki durum için söylemiş sözler, yazıya geçtiğinde yanlış yorumlara yol açabilirdi. Tıp ahlakı ile ilgili değindiği birkaç noktaya değineceğim. Onun tıp ahlak anlayışı doğal olarak bugünkünden biraz farklıydı. Tıp etiğine gelişen bilim ve teknolojinin getirdiği sorunlara günbegün yenileri eklenmekte ve toplumun inançları, özgürlük anlayışı, bireysellik, vb. sebeplerle bambaşka bir boyut kazanmaktadır. Geleneksel olarak tıp ahlakı belki de yalnız hekimin meselesi iken, bugün toplum ve birçok disiplin tarafından sorgulanmaktadır.

Günümüzde daha da geliştirilen ve bireyin önem kazandığı hasta haklan gündemdeki yerini korumaktadır. Bu haklar içinde hastanın hastalığı hakkında bilgilendirilme, aydınlatılma hakkı, belki de hasta haklarının en önemli hususlarından biridir. Amerika Birleşik Devletleri gibi bazı ülkelerde hastaya, kötü bir akibet de söyleniyor. Toplum kuralları, inançları, yetişme tarzları, hayata bakış açıları böyle gerektiriyor olabilir. Amerika Birleşik Devletlerinden biraz farklı olarak Avrupa’da ise hastanın herşeyi öğrenmek istememek hakkı olduğu da tartışılıyor. Hocamız şöyle derdi: “Teşhis iyi değilse hastaya söylenmemelidir. Alın yazısı olunca değişmez. Onun için iyi yorumlarda bulunmak gerekir. Hastanın kötü düşünceleri defedilmelidir. İyi telkinlerde bulunulmalıdır. Hastanın maneviyetini bozmamalıdır”. Fakat şu görüşü bugüne de aynen uyuyor : “Hekim, hastayı herşeyin üzerinde saymalıdır”

Çok söylenen bir söz vardır. Tıbbiye’den herşey çıkar, ara sıra da hekim çıkar. II. Mahmud döneminde hızlanan Batılılaşma sürecinde, Batılı tarzda eğitim yapan Tıbbiye’den mezun olanların çoğu hekimlik yapmayıp, devletin yüksek kademelerde görev almışlardı. Çok yönlü ve az sayıdaki bu hekimler bir meclisten başka bir meclise, bazan nazır, bazan sadrazam, bazan da sefir olarak sayısız görevler üstlenmişlerdi. Hoca bu sebeplerle :“Tıbbiye’den alim, fazıl, devlet adamı, ressam, tarihçi, şair yetişir, hatta bazan da hekim yetişir” derdi.

Osmanlı Padişahları Hakkında Birkaç Nakil

Süheyl Hoca’dan Osmanlı Padişahları hakkında söylediklerinden birkaç not almışım: “Avusturya’da tarihçi Hammer adına kurulmuş kütüphaneye gittim. Hammer bize ait ne varsa toplamış. Silisilenameleri de toplamış. Orada, 18. yy. kıyafeti ile Ertuğrul Gazi’nin çok küçük bir minyatürünü buldum. Minyatür 18. yy. da yapılmış. Burada bir fıkra anlatayım :Adamın biri kendisini çok kızdıran birini dövmüş öldürmüş. Sonra da doktora götürüp dirilt, hırsımı alamadım bir daha öldüreceğim demiş. Bunu niye anlattım. Ertuğrul Gazi’ye doyamadım, hırsımı yenemedim, beş minyatürünü daha yaptım”. Hoca her konuda olduğu gibi Ertuğrul Gazi hakkında da geniş bir arşive sahipti. 27 Ağustos 1982 tarihinde Söğüt kaymakamı Dershaneye gelmişti. Tamir edilen Ertuğrul Gazi türbesi için Hoca’dan fikir almıştı.

Fatih Sultan Mehmed’in Edirne’de yapılan doğum günü kutlamalarına konuşmacı olarak davet edilirdi. Fatih hakkında birçok yayın varsa da çocukluğu ve gençliği hakkındaki araştırmayı Hoca yapmıştı. Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed’i, âlimleri etrafında toplaması ve ilk Akademimizi kurması sebebi ile de çok severdi.

Sultanı Gazûb yani Öfkeli Sultan olarak da bilinen Yavuz Sultan Selim hakkında Ali Emirî’den Hoca’ya menkul iki anektod :

“Yavuz sefere çıkarken yanına âlimleri de alırmış. Mısır seferine giderken İbn Kemal’i yanına almış. Su birikintisi olan bir yerden geçerken İbn Kemal’in atı Yavuz’un beyaz kaftanına çamur sıçratmış. Ibn Kemal üzülmüş, öfkeli padişahın gazabına uğramaktan korkmuş. Fakat Yavuz ‘bu çamurlu kaftanı muhafaza edin, ölünce sandukama örtün’ diye emir vermiş. Ben bunu duyunca Yavuz’un türbesine gittim. O zaman bir itikad vardı, Yavuz’un türbesini ziyaret eden işsizse iş bulur, işi varsa kaybedermiş. O sıralarda Üniversitede karışık. Türbeye giremedim. Çamurlu beyaz kaftanın sandukanın üzerinde olup olmadığını türbedâra sordum. Olayı bilmiyordu ama beyaz kaftan’ın örtülü olduğunu söyledi”. “Yavuz Sultan Selim çok sert ve müsamahası olmayan bir padişah olduğundan, onun devrinde aileler yaramaz çocuklara “Allah seni Sultan Selim’e vezir yapsın derlermiş”. “Ali Nihat Tarlan, Mükrimin Halil (Yınanç) ve ben Fatih Kütüphanesinde çok çalışırdık. Ali Emiri gelip köleye oturduğu zaman Tarlan Farsça, Mükrimin Halil Tarih, ben Tıp Tarihi kitaplarımızı kapatır onu dinlerdik. Bağırarak konuşurdu. Yoldan geçenler merakla bize bakarlardı”.

Sultan III. Mustafa ile ilgili Hocadan bir anektot : Sultan III. Mustafa ismi ile anılsın diye bir cami yaptırmaya karar verir. Camiyi yaptırdığı yerde Lâleli Baba diye bir yatır varmış. Halk Camiye Lâleli Camii demiş. Sultan III. Mustafa bu defa Kadıköy tarafında bir cami yaptırır. Orada bir ayazma varmış. Halk yeni yapılan bu Camiye de Ayazma Camii demiş. Sultan III. Mustafa bunun üzerine, iki cami yaptırdım, birini deliye birini suya kaptırdım, benim adımla anılmadı demiş”.

Sultan II. Mahmud ile ilgili anlattığı şu anektot çok hoştu: “Sultan II. Mahmud ülke işlerinin karışıklığı, yapmak isteği Islahatlar ve birçok mesele sebebi ile hiç gülmezmiş. Baş mabeyincisi Said Efendi ‘Padişahın güldüğünü bir görsem koç kestireceğim’ diye kurban adamış. Sarayda bir âdet var. Valde Sultan Padişahı geçirmek üzere selamlık kapısına kadar geliyor. II. Mahmud birgün kahkalarla gülerek mâbeyn’e girmiş. Said Efendi derhal oradan ayırılarak adağını yerine getirmeye gitmiş. Tabii Padişah sormuş ‘Said nerede?’. Said Efendi geldiğinde orada bulunmayış sebebini anlatmış. Padişah ‘bana neden güldüğümü sorsana, Valde sultan bana ‘ne suratını asıp duruyorsun, Padişah oldun da neyini gördük dedi’ diye kahkkahalarının sebebini anlatmış”.

Sultan Abdülaziz’in ölümü hakkında da şu bilgiyi aktarmıştı:“Sultan Abdülaziz öldürülmedi, intihar etti. Abdülhamid, Midhat Paşa’ya olan muhalefeti sebebi ile öldürüldüğü tezini ortaya atmıştır. Sultan Abdülaziz; intihar etmeyip esir öldüğü için, Bursa’da Yıldırım’ın türbesini ziyaret etmemiştir”.

Şairlerle Yakınlığı

Abdülhak Hamid’i çok sever ondan sıklıkla sözederdi. Abdülhak Hamid’e ait bir özellik: “Abdülhak Hamid’in hanımı hastalanmış. Ahbapları pembe gül bulamadıkları için bir demet sarı gül götürmüşler. Lüsyen Hanım sarı gülleri görünce ağlamaya başlamış. Çiçeklere teşekkür ettikten sonra ‘bilerek mi sarı gül getirdiniz’ demiş. Ziyaretçiler hayır, tesadüf demişler. Lüsyen Hanım ağlama sebebini anlatmış : “Bizim Bey sarıyı çok severdi, pembe karpuz değil sarı kapruz yerdi’. Hamid bu işi o kadar ileriye götürmüş ki çekirdeği sarı değil diye sarı karpuzu da yemezmiş!”. Hoca Hamid için sarı renkle bir çiçek buketli bir kart yapmıştı.

Yahya Kemal Beyatlı’ya hayrandı. Yahya Kemal’in “Biz herşeyi yapmasını bilmişiz. Şunu, bunu… Fakat iki şeyi yapmasını bilmemişiz, yazmasını ve resim yapmasını” dediğini nakletmişti. Yahya Kemal hakkında söylediklerinden şunları not almışım: “Yahya Kemal Kocamustafapaşa’da Üsküp’ü arıyor. Sümbül Efendi’de Murat Hüdaverdigar Camii’ni görüyor. Atik Valde’de Üsküp’teki Mustafa Paşa Camiini görüyor. Bakkalda kasapta Üsküplüyü görüyor. Ne yazık ki artık oralarda doğmuyoruz diyordu”. Yahya Kemal’den Hoca’ya nakil bir anektot: “Hezarfen tabir edilen âlim, fazıl şahsiyetlerimizden Şanizade Mehmed Ataullah Efendi ve arkadaşları Ortaköy’de toplanırlarmış. Ortaköy yaranı olarak da bilinen bu fazıl kişiler en anlamlı Türk mısraını kim söylemiş diye araştırmışlar. Şeyhülislam Yahya Efendi’nin şu beytini en anlamlı bulmuşlar: Neler çeker bu gönül/Söylesem şikayet olur”.

“Abdülhak Hamid’den, Fikret’ten bahsetmiyoruz, Yahya Kemal’den bahsediyoruz, neden?” diye sormuştu Hoca. Yahya Kemal dilimizi çok güzel kullanmıştı. Bugün konuştuğumuz gibi. Hoca dilimizin yanlış kullanılmasına çok üzülürdü: “Bursa’da Yeşil cami yoktur, Yeşil Camii vardır. Silivri Kapı değil Silivri Kapısı, Edirne Kapı değil Edirne Kapısı olacak. Esası böyle. 200-300 sene önceki kayıtlarda böyle yazılı. Dilimizi bozuyoruz. Kutlular olacak, kutlar diyoruz”.

Ressam Rıza Bey ve Ord. Prof. Dr. Akil Muhtar Özden

Hocamızın hayatında çok önemli rol oynamış büyük şahsiyetler vardı. Bu önemli kişilerden biri velinimetim dediği, tıp tarihimizin çok önemli bir ismi olup buluşları ve yazdığı eserlerle tıp tarihimizde müstesna bir yere sahip olan Ord. Prof. Dr. Akil Muhtar Özden, İkincisi ise Ressam Rıza Bey’di.

Ressam Rıza Bey’i 1916 yılında tanımıştı: “Çanakkale Savaşında ayda ya üç ya dört ders yapardık. Ben de ya Karacaahmed’e veya başka bir yere gider inceleme yapardım. Ressam Rıza Bey’le 1916 yılında tanıştım. 15 yıl peşini bırakmadım, Bugünümü ona borçluyum”. Ressam Rıza Bey Hocaya resim yapmasını öğretmemişti. Hoca onu izleyerek resim yapmasını öğrenmişti. Ressam Rıza Bey’e hayrandı: “Ressam Rıza Bey kimsede kusur aramazdı. Resimden para almaktan hoşlanmıyordu. Utanırdı. Çok az paraya (23 Lira) sipariş yapardı. Resimlerini bedava olarak yakınlarına dağıtırdı. Ressam Rıza Bey’in çocukları bana ‘babamız bizden çok sizi seviyorlar’ dediler. Tabii severdi. Onun bana anlattıkları bir günü bile doldurmazdı ama, onu incelediğimi, yaşantısını anlamak isteğimi anlamıştı. Onun ahlakı ile içli dışlı olmuştum. Çok şeyimi Rıza Bey’e medyunum. Biz Şarklılar hoca iyi ders anlatıyorsa iyi noca deriz. Kolay öğretiyor deriz. Hocayı etüd eden yoktur. Gayemiz, bu hoca nasıl çalışıyor, onu anlamak olmalı”.

Yaptığı resimleri bedava dağıtan Rıza Bey sıkıntılı bir hayat geçirmiş: “Rıza Bey hayatında bir eve sahip olamadı. Sık sık ev değiştirirdi. Üsküdar’da bir eve gidip, bakmış beğenmiş. Evin yanındaki bakkal bu evde çok fare var tutmayın demiş. Rıza Bey evi tutmuş. Üç ay geçmiş, bakkalın kulağı kirişte, acaba Rıza Bey evden ne zaman çıkacak diye. Bakkal sonunda dayanamayıp farelerin kağıtları yiyip yemediğini sormuş. Rıza Bey yemiyorlar, deliklerini kapatmadık, ufak kaplara yemek ve sularını koyuyoruz, yemekleri olduğu için kağıtlara dokunmuyorlar demiş. Ressam Rıza Bey çok üzüntülü bir hayat geçirdiği halde anlatmazdı”.

Hoca’nın not aldığı küçük bir defterde Ressam Rıza Bey’in bir tablosunun küçük bir resmi vardı : “Benim buhranlarım devam etmez, çünkü üzerinde durmuyorum. İkincisi Ressam Rıza Bey’in bir tablo resmi not defterimdedir, ona bakıyorum”.

Ressam Rıza Bey’den Hocaya nakil bir tekerleme: “Ressam Rıza bey develerle eşeğin konuşmasını şöyle anlatırdı: Eşeğin arkasındaki ilk deve ‘ağam zengindir’ der, eşek ‘nereden nereden’ diye sorar. En arkadaki devenin cevabı ‘şuradan buradan’

  1. Ünver Hocam’ın “Satürnümüze” diye ithaf yazdığı ve ressam Rıza Bey’le ilgili teksir edilmiş bir yazıyı buraya alıyorum :
“HOŞ GÖR LOKANTASI”            
Kalamış 2/11/1976

Ord.Prof.Dr. A. Süheyl Ünver

Sene 1917-1918 arası. Ressam Ali Rıza Bey Hocamı bulabildiğim imkanlar nisbetinde oldukça sık görebiliyorum. Beraber, ekseriye resim yapıyoruz. Çalışma metoduna dikkat ediyor, onun gibi resim yapmağa heves ediyorum.
Bir gün Üsküdar Çarşısından geçiyorduk. Dedi ki;
Süheyl’im, kabil olsa zamanın meyvalarını satabilmek ve gelecek müşterilere yedirebilmek için bir dükkân açmak isterdim. Burada muayyen bir şey yapılıp satılmayacaktır. İnsanlar bahar ve yaz meyvaları nı yoldan geçerken gördüğünde, ondan alıp yemek arzusuna kapılırlar. Ama, halktan herhangi birisi imiş gibi alıp, çöplerini sokağa atmak dikkatsizliğini yapmamak için ve yürürken yemek yememek için, cemiyet deki durumu dolayısı ile, istese de yapamaz. Bu bir külfettir. Meyvasını nasıl soysun?
Kabuğunu ne yapsın. Çöplerini nereye bıraksın?
Bunları düşündükçe vaz geçer. İşhatı kapanır. Yiyemez. Lokantaya gitse istediği meyvayı yalnız vermezler. Yemek yemeği de şart koşarlar. Sonra, mesela karpuz zamanı, dilimlerini kesip yemek lazım. Külfet. İster, ama yapamaz. Her meyvanın yeme usülü vardır. Bununla birlikte mesleğin askeri öğretmenlik ise keyfin istese de yapamazsın. Askeri teşrifata uymaz.
Bunu yapmak güç. Fakat, düşünmemizin faydalı olacağını aklımdan çıkarmayarak kendimce böyle bir dükkan açıp, bu meyvaların isteyenlerce yemesini gönlüm arzular. Fakat, böyle bir dükkan açılmamıştır. Bu dükkan öyle temiz olacak ki, ben temizliğin timsali olan beyaz elbisemi giyeceğim. Kâfi değilmiş gibi beyaz önlük de takacağım. Dükkânımda akar sulu çeşme olacak. Ondan faydalanacağım gibi müşteriler de ellerini yıkayacak. Mendili ile kurulayacak. Mesela biri gelecek, kavun zamanı. 1/4 kavundan ver, diyecek. Ben, buyurun diyeceğim. Önce ellerimi, sonra kavunu yıkayacağım. Müşterilerin gözleri önünde temiz bir tabağa kesip dilimlere ayırıp önündeki mermer masaya çatal ve bıçağı ile birlikte götürüp buyurun, diyeceğim. Başka meyva isterse onu da hazırlayacağım. Hesabını sorunca, o kavunun 1/ 4’ü kaça mal olmuş ise %10 ilave edip hesabınız 70 ve 90 para diyeceğim. Bu şekilde yemenin zevkini dükkânımda bulduğu için müşterim memnun olacak, ben de hizmet ettim diye sevineceğim.
Üzüm zamanı üzüm, dut zamanı dut, çilek zamanı çilek. Zamanına göre ne varsa vitrinimde bulundurulacak, hangisinden istiyorsa dükkanımda oturup yemesi şartı ile vereceğim.
Bunun hoş tarafım tasarlayarak bunu düşünebildiğim için de zevk duyacağım. Hem müşteri memnun olacak, hem de ben sevineceğim. Bu dükkânın ismine de HOŞGÖR LOKANTASI diyeceğim.
Meyva bulunmadığı zamanlarda mevsim kış ise sabahlan salep diğer zamanlarda aşure, sütlaç gibi yiyecekleri de bulundurmayı hep düşündüm. Bu tasarladıklarımı sana anlattığım için çok memnunum, demişti”.

Hoca Ord. Prof. Dr. Akil Muhtar Özden’le birlikte çalışmanın mutluluğunu “kimsenin maiyetinde çalışmadım, yalnız Akil Muhtar Hoca ile çalışmam en büyük taliimdir” derdi. A. M. Özden onu, başında bulunduğu Tedavi Kliniğine doçent olacak seçmiş, yine A. M. Özden’in maddi ve manevi desteği ile iki yıl Paris’te bilgisini arttırmıştı. Dünya çapında şöhrete sahip A. M. Özden ile çalışmak onun en büyük mutluluklarından biriydi.

Hoca A. M. Özden’den nakil terbiye ve incelik arasındaki farkı şu fıkra ile anlatırdı: “Tamircinin biri onarım yapmak üzere banyoya girer. Fakat bir kadın yıkanmaktadır. Tamirci pardon mösyö der. Pardon terbiye, mösyö incelik!

Kültürsüzlük Geri Kalmışlıktır

Kültürsüzlük onu belki de en çok üzen hatta Kızdıran çok önemli bir noksanlıktı. Dershaneye devama başladığım ilk yıldı. Bir toplantıda aniden Kanuni Sultan Sülayman’ın mahlasını sordu. Salonda bir süre sessizlik hüküm sürdü ve sadece Ahmet Güner Sayar, Muhibbi cevabını verdi. Hocayı ilk ve son kez o kadar hiddetli gördüm. Nasıl olurdu da Kanuni’nin mahlasını bilmezdik. Nasıl olurdu da bu kadar basit bir bilgi yoksunu iken kendimize Türk dedik.

Kültürün mektebi yoktu. Bir diploma vermek için milyonlar sarfe diliyordu ama insanlar kültürsüz yetişiyordu. Ülkemiz diplomalı kültürsüzlerle doluydu. 900 senedir Anadolu’daydık, malzeme topluyor muyduk?

Mazimizle ilgileniyor muyduk?

Tarihimiz de doğru yazılmıyordu. Mürekkep yapmışız, kağıt terbiye etmişiz, ama tarihimiz gangster tarihi gibi yazılıyordu. Kahve, çay, Boğazı seyretmek için sandal medeniyetleri kurmuştuk. Kağıt yapmıştık. Bir yazı medeniyetimiz vardı Mürekkep diye birşeyimiz vardı.

Ama mürekkep adlı kitabımız yoktu. Biz eserlerimizi bilmediğimiz için Garb bizi geri sayıyordu. Mazimizi bilmiyorduk. Anadolu Selçuklu çinileri Avrupa müzelerini süslüyordu ama hiçbirinin menşei doğru belirtilmiyordu. Sadece Küçük Asya eseri olarak tanıtılıyordu. Ahbab u yarenlikten hoşlanıyorduk. Türk kültürüne önem vermeliydik. Çünkü tarih medeniyet tarihiydi.

Tanzimatı da yanlış anlamıştık: “Tanzimatla kafamızı değiştirmemişiz. Tanzimatla kötü bir taklitçilik başlamış. Avrupalı evine ayakkabı ile giriyor diye biz de ayakkabı ile giriyoruz. Güzel bir yaşantımız vardı. Kültürümüze ait minderi attık, sandalye üzerinde pinikliyoruz”. Hoca o derste genç bir arkadaşı sandalyanın üzerine çıkarttı ve köylerde böyle tüneyerek oturuyorlar dedi ve devam etti : “Evimizdeki rahatı kaçırdık, yaşantımızı terkedip sözde alafranga olduk”.

Biz 16. asırda ne yerdik, 17. asırda ne giyerdik, nasıl evlerde otururduk, bunları merak eden yoktu. Bayezit’te okuyan tahsildeki adam Süleymaniye’yi görmeye gitmiyordu. Mazimizi araştırmıyorduk. Bursa’ya gidince nereye bakacağımızı da bilmiyorduk. Bir Ulu Camii öğrenmişiz, annemiz namaz kılarken bekliyoruz, ama girip bakmıyoruz bile. Fatih’in annesinin türbesine bakmak kimsenin aklına bile gelmiyordu. Hoca bu türbeyi görünce aklı başından gitmişti. Mezaristanları dolaşanı görmemişti. Vakit bulamıyorum, eski harfleri bilmiyorum gerekçesini mazeret gösteriyorlardı. Ama bir yabancı gelip bu eserleri inceliyor ve okuyordu. Ve Gabriel Türk eserlerini dünyaya tanıtıyordu .

Bir gazetede Sultan II. Abdülhamid’e suikastle ilgili yazı çıkıyor, filmi çekiliyor saltanat arabası diye çocuk arabası gösteriliyordu. Halbuki saltanat arabası Yıldız Sarayı’nda duruyordu. Neden merak etmiyorduk? Bir başka kente gidince neden sadece plaj ve lokantalarına gidiliyordu da o kentin kültür değerleri merak edilmiyordu? Ben bunu bilmiyorum, biz mektepte bunu okumadık diyorlardı. Hayatta hep mektepte okuduklarımızla mı karşılaşacaktık? Londra oturan Eski kiliseyi biliyor ama bizde Bayezit’te oturan daha Bayezit Camii’ni bilmiyordu. Sonra da milli eğitim diyorduk. Türkiye’yi tanımamak, Türkiye’yi sevmemekti.

Kültürlü kişi sanatında, ilminde, mensup olduğu dalda ilerliyordu. Hoca 1927-1929 yılları arasında Paris’te bulunmuştu. Paris’te tanıdığı ve içlerinde Dr. Widal’in de bulunduğu yedi hekimin kültür yönleriyle de çok ileri olduklarını 20 Eylül 1982’de Edebiyat Fakültesinde yapılan Türkoloji Kongresinde söylemişti.

Hoca’nın yanında tarih ve kültürümüzle ilgili bir konu konuşulunca kendi tabiri ile hapı yutuyordu. Kişi söylediğini hatırlamazdı ama o çoktan araştırmaya girişmişti. Şöyle bir tavır içinde olunmasını istiyordu:“Yunanlılar İzmir’e girince en kıymetli kitaplar Sülaymaniye Kütüphanesine görderilmiş. İzmir’den gelmiş Es Said Hasan imzalı lake bir kab var. No: 809. Eğer bundan şimdi ben haberdar olsaydım, bir yalan söyler, karnım ağrıyor falan der hemen gider görürdüm”. Hoca Eyüp Nişancası’na gidiyor, resimlerini çektiriyordu. Eskiden bize miras kalan ve kaybolmaya mahkum ettiğimiz kültür değerlerini zabtetmeye çalışıyordu.

Sanatımıza ait öyle bir incelikler vardı ki: “Tülay (Tozanlı) ve Azade (Akar) Hanımla Sultan Ahmed’in türbesini geziyorduk. Mum kollukları dikkatimi çekti. Türbelerimizi tanımadığımı anladım. Mum kollukları hakkında makale yazdım. Türk süslemesinde ne dallar var. Tezhip çevresine konan tığ hakkında ciltle kitap yazılır”. Haseki kavuğu nedir? lâ edrî ne demektir? Sadece Lafonten’i biliyoruz. Kelile ve Dimne nedir? Kim merak ediyordu?

Öğrenmek, araştırmak isteğe tabi idi: “Goethe, göz görür ama bildiğini görür demiş. Bir adam Şam’a gitmiş. Meyhanelerden çıkmamış. Döndüğü zaman Şam nasıl bir yer diye sormuşlar. Adam, bir eğlencedir, bir eğlencedir gidiyor demiş. Başka biri Şam’a gitmiş. Kütüphanelerden, medreselerden çıkmamış. Şam Nasıl bir yerdir diye ona sormuşlar. Herkes ilim yapıyor demiş”.

Birgün Dershaneye Hocamızla da çalışmış olan çizgi resim üstadı mimar Nusret Çulpan geldi. Çoğunu yabancıların satın aldığı Hisarlar, Sarayburnu Sepetçileri Kasrı, Süleymaniye, Haliç, Rüstem Paşa Camii, Yedikule gibi tarih ve kültür değerleri yüksek yerleri tasvir ettiği muhteşem güzellikteki eserlerinin slaytlarını gösterdi. Nusret Çulpan Matrakçı Nasuh’un etkisinde kaldığı söylerken, Hoca Yedikule’yi en iyi resmedenin Gabriel olduğunu hatırlattı. Hoca bu gösteriden ve N. Çulpan ‘in çalışmalarından çok mutlu olmuştu: “Sanatta ileri gitmek isteyen kültürünü yükseltsin. Hollywood’u iyi biliyoruz, ama o bizim kültürümüz değil. Kültür insanın düşünce yapısında ve anlayışında değişiklik yapar, olgunlaştırır. Kültür olmadan eser meydana getirilebilir mi? Kendi sanatımızı ve kültürümüzü bilmeliyiz. Zamanın Rektörü hukuk hocası Sıddık Sami Onar’a Türk süslemesi ile de meşgul olduğumu söyledim. Bana şunları anlattı: Arkadaşlarım ihtisas için Avrupa’nın çeşitli ülkelerine gidiyorlardı.

İtalya’ca pek talep yoktu. Ben İtalya’ya gittim. Onların sanat ve kültürlerini de inceledim. İtalyanların eskiden de süslemeleri var. Kendilerine ait olanları ve eski Yunan’ınkileri de toplamışlar. Yeni terkipler yapmışlar. Her millet rönesansını kendi mazisinden yapar”.

Eski eserleri yok ederken tarihimizi ve kültürümüzü de yok ediyoruz

Eski eserlerin yok edilmesi Hoca’yı çok üzerdi. İnsanın çocukluğunun geçtiği yerlerin kaybolması acı vericiydi. İstanbul tabiidir ki 500 yıl önceki gibi kalmayacaktı, ama Topkapı yolu ve Vatan Caddesi açılırken camilerimizi yıkmıştık. Bizde mezarı imar, yok etmek demekti. Baki’nin mezarının yıkılmakta olduğunu bir doktor fark etmişti ve kıyameti koparmıştı. Korumayı bilmiyorduk.

Eyüp Sultan’da bulunan Şeyh Murad Dergahı’nın onarımı için bundan 45 yıl önce para tahsis edilmişti. Fakat para başka yere harcandığı için onarım yapılmamıştı. Şimdi harabe halindeydi. Hoca sözü edilen bu dergâhın da resmini yaparak hiç olmazsa eskiye ait bir unsuru yaşatıyordu.

Hepsi birer sanat eseri olan mezarlarımızı yok ediyor, yol açmak için camilerimizi yıkıyor, kalanları da ayakta tutmak için bir gayret sar fetmiyorduk.

  1. asra yeni fikirlerle girmeliydik. Bu kafayla 21. asrı da mahvedecektik. 20. asra anarşiden tutup daha ne kötülükler sığdırmıştık. ATATÜRK gibi büyük bir kumandan, büyük bir devlet adamı çıkmış ve badireleri atlatmıştık. Neydi ATATÜRK’ün çıkmasına sebep? Düzensizlik, programsızlık…. O milleti daima kendinden üstün görmüştü. Herşeyi Millet için yapmıştı.

Neden Tıp Tarihi Kürsüsü Kurulmalıydı?

Kendi tarihimizi araştırmaz ve bilmezsek, yabancıların bizim için söylediklerini yanlış da olsa kabul etmek zorunda kalacaktık. Hoca’nın şu anısı tıp tarihi kürsülerinin önemini ortaya koymaktadır: “Paris’te iken hocam Marcel Labbe’nin de bulunduğu bir toplantıda, Türkler Leprozeri yapmamışlar dendi. Labbe, hayır yapmışlardır, gittim ve gördüm, ama haraptı diye cevap verdi. Aynı toplantıda İstanbul Tıp Fakültesini kuranlar Ermeni’dir dendi. Yine Labbe cevap verdi ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini kuranların Türkler olduğunu söyledi. Bu ithamları ben cevaplayamadığım için mahçup oldum. Tıp Tarihi Kürsüsü kurulmalıydı”. Hoca Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsüsünü kurarak tıp ve kültür tarihimize ait sayısız bilgiyi bize ve dünyaya tanıttı. Duvarlarını süsleyen tıp tarihi ile ilgili minyatürler, resimler ve müze malzemesiyle Tıp Tarihi Kürsüsü, görenlerde hayranlık uyandırıyordu. Kurduğu Kürsüyü ziyaret edenlerden Hayyam’ı çeviren Hüseyin Rıfat, “tebrik ederim doktor, şiir içinde yaşıyorsunuz” diyerek gördüğü güzellikleri dile getirmiş.

İhtiyarlamak mı Yaşlanmak mı?

Hoca 1973 yılında emekli olmuştu. Ama Nakışhâne’ye düzenli olarak geldi. Onun deyişiyle, ihtiyarlamamıştı, yaşlanmıştı. Dünyaya gelmiş olmaktan mutluydu. “Kainatın tekevvününde payımız var” diyordu ve Martial’in şu sözlerini hatırlatıyordu: “Geçmiş hayatını kıvançla hatırlayabilen, hayatını iki kez yaşıyor demektir”.

Amerika Birleşik Devletlerinde seçkin 80 hekim tesbit edilmiştir. Bunlar içende Süheyl Ünver Hocamız da vardır. Amerika’dan gelip kendisiyle mülakat yaparlar: “Mezaristana gider, resim yapar, müzikle ilgilenir, hocalık yaparmışsınız. İyi bir de aile yapınız varmış”. Çok yönlü kişiliği ve verimliliği ile şöhreti yurt dışında da yaygın olan Hoca ile yapılan mülakat MD dergisinde yayınlanır.

Dinlenmeyi de çalışmak olarak değerlendiren Hoca nasıl bir çocukluk geçirmişti? Bunu bize şöyle anlatırdı: “Yalnız büyüdüğüm için güzel şeyleri merak ettim. Arkadaşım yoktu. Arkadaş bana yasaktı. Bir de tekkelere gitmem yasaktı. Teyzemin namaz kılarken kullandığı maşlahı cübbe niyetine giyer hocalık oyunu oynardım. Babamı 11 yaşında kaybettim. İnsanın tekâmülünde hadiselerin rolü vardır. Babam öldükten üç, beş yıl sonra, hocalarını ziyaret ettim. Peşlerini bırakmadım. Sonra onlar gelmeye başladılar. Hocaya muhabbeti anladım. Yunus Emre sevilelim sevelim dememiş, sevelim sevilelim demiştir”.

Bir derste Hoca’nın Haseki’de doğduğu mahalleye gittik. Orası artık eski Haseki değildi: “Benim İstanbul’um gitmiş, başka İstanbul gelmiş. Orada eskiden bostan vardı, çeşme vardı. Şimdi onlar yok artık” diye kırgın konuşmuştu. Hoca yatak odasında birkaç resim bulunduğunu, bunlardan birinin de suluboya ile yaptığı Haseki’deki evlerinden görünen manzara olduğunu, bazan uyuyamayınca doğduğu sokağı düşündüğünü ve daha sokaktan çıkmadan uykuya daldığını söylemişti. Hiçbir arkadaşının hayatta olmayışından üzüntü duyuyordu.

Bir toplantısında eserlerinin sayısını bilmediğini söylemişti. O toplantıda bulunan Prof. Dr. Hüsrev Hatemi “mutlu bilmeyiş” diye cevaplamıştı.

Sayısız tezhip, minyatür yapan, kitaplar, makaleler yayınlayan ve bunları ilgili kurum ve kuruluşlara vakfeden Hoca antika toplamamıştı, “Allahtan vaktim yerinde değildi” demişti. Ama onun bıraktığı eserler bugün nadir eserler arasındadır. Karaborsa olmasın diye eserlerini dışarıda sattırmıyordu. Bugün müzayedelerde açık arttırma ile satılıyor. Yazdıkları ve eserleri sahip olana mutluluk veriyor, onur veriyor.

Bizlere Çok Kıymetli Değerler Bırakı

Tarih ve kültürümüzle ilgili hiçbir konuyu ihmal etmiyordu. Selçuklu süslemesi, Fatih devri süslemesi, Baba Nakşi, Kara Memi vb. ilk olarak onunla aydınlığa çıkmıştı. Hoca’nın Süleymaniye Kütüphanesinde açılan bir sergisi sebebi ile sınıf arkadaşı Abdülbaki Gölpınarlıkonuşmasında şunları söylemişti: “Mazimiz, kültürümüz, dinimiz açısından önemli eserleri açığa çıkaran üç beş kişidir. Bunlardan biri de Süheyl Ünver’dir. Tezhip, minyatür vb. sanatlarımız bu insanlarımız olmasaydı kaybolurdu, kültürümüz kaybolurdu”.

60 yılda 60 000 kitap karıştırmıştı. Karıştırdığım kitaplardan not almamaya terbiyem müsaade etmez demişti. 34000 kitabını Bayezit Kütüphanesine, bir o kadarını da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Anabilim Dalı’na bırakmıştı. Ama fihristlerinin çıkarılmadığını söylerdi. 85 yaşında kitapları karıştırmaya devam ediyordu: “Üç beş kitap daha görmek için Hala Süleymaniye Kütüphanesine gidiyorum. Yorulmuyor muyum? İtiraf edeyim yoruluyorum. Ama sonuçlan beni memnun ediyor. Kütüphanelere gidin kitap karıştırın”.

Selçuklu dönemi ile ilgili 100 civarında eser vermişti. Hem yazıyor, hem çiziyordu. Yazılanı çizerek göstermek, çizileni yazarak anlatmak önemliydi. Mısır gezisini anlatmıştı: “Mısır’da bulunan bir ahbabım beni davet etmişti. Çok masraflı olduğu için gidememiştim. Derken PTT benden bir Farabi pulu kompozisyonu istedi. Dört pul için 1000 Lira verdiler. O zamanki 1000 Lira kıymetli idi. Bu 1000 Lira sayesinde eşimle birlikte Kahire’ye gittim. Sakkari’ye gittik, orada 5000 sene öncesine ait mezarlar var. Duvarlarında resimler, nakışlar vardı. Resimlerden bir bölümü, zamanın idarecilerinden birinin düğününe ait. Kayıklarla gelen konuklar, ziyafet vb. Resimlerin yanma hiyeroglifle açıklamaları vardı. Eski Mısırlılar hem resim yapmış hem yazmışlar. Bu dersi 1000 Liraya aldım. Bir resim sahibi olunca açıklamasını mutlaka yazın”. Bizde anısı olan resimlerin arkasına bir tarih bile atılmadığı düşünülürse, bu ikazın önemi ortaya çıkar.

“17. asırda Mustafa Itri Efendi beş vakit ezanın makamını yapmış. Davutpaşa Camii’nin müezzini Esat Efendi ezanı Itri makamları ile okurdu. Baş kısmını dinleyemezdim. Minare yuvarlak. Esekapı tarafına baş kısmını okuyor. Haseki tarafına dönünce hayyealesala kısmını okuyor. Bu makamda ezanla bant doldurdum”. Kimin aklına gelirdi böyle bir bant doldurmak? Hoca’nın aklına gelirdi. Çünkü o “kafamızdakileri mezara götürmeye hakkımız olmadığını” direktif olarak söylüyordu.

Duyup da yazmamak, bulup da atmak, hele yazılı bir şeyi atmak Hoca için yapılması mümkün olmayan ziyankarlıklardı. Araştırıcıların hizmetinde olan binlerce arşiv belgesi onun sınırsız araştırma ve çalışmasının sonucuydu. Enver Ziya Karal Batı ülkelerinde çok sayıda arşiv gördüğünü, ama gördüklerinin gazete kupüründen ibaret olduğunu, Hocanınkiler de ise zengin notlar bulunduğunu kendisine söylemiş. Hocanın arşivinden, isteyen herkes faydalanıyordu. Fakat alıp da getirmeyenler veya bilgi ve arşivi kendisininmiş gibi gösterenler olduğu zaman üzülürdü: “Fransız araştırmacı Prof. Massignon programında olmadığı halde benimle görüşmek üzere İstanbul’a geldi. Benden Nuh Gemisine ait notlar istedi. Bende geniş olarak vardı. Adam bunları görünce aklını oynatacaktı. Ertesi gün döneceği için otelde okusun diye dosyayı ona verdim. Fakat gidince sanki o bulmuş gibi, sanki benim bu konuda çalışmış gibi yayınladı”, iki araştırıcının, sanırım hamamlarla ilgili dosyasını bin bir rica ve geri getirmek üzere söz vererek alıp, iade etmediklerine tanık olmuştum.

Yaptığı binlerce yayın dışında 1500’e yakın resim, tezhip ve minyatürü  ve ayrıca tarih arşivini Türk Tarih Kurumu’na, değişik konularda kültür ve folklora ait 1100 dosya ve defterini Süleymaniye kütüphanesine, astronomi ile ilgili aletlerini Kandilli Rasathanesi müzesine bağışladı.

Cerrahaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalına tıp ve tıp dışı yazmalar, Osmanlıca baskı tıp eserleri, binlerce kitap, tıp ve sanat arşivini bıraktı. Sözü edilen bu Anabilim Dalma kıymetli tablolar da bıraktı. Bu tablolardan Feyhaman Duran’a ait iki pastel portre bulunmaktadır. Bu portrelerden biri Dr. Esat Faut Tugay’ın hanıma ait. Veremden ölen bu hanım Hıdiv hızı imiş, ikinci portre veremden ölen hanımın teyzesi Ziba Hanım. Resimler o kadar güzel ki. Ziba Hanım mavi gözleri ve mavi giysisi ile sanki tablodan fırlayacakmış gibi. Sahibi bu tabloları sebebi bilinmez, yakacakmış, fakat Hocaya vermiş. Yine Anabilim Dalımızda Hocanın bağışı olan ve ailesinin köklerinin bulunduğu Bulgaristan’ın Tırnova bölgesininin gravürleri var. Hoca “Bunlar Tırnova’nın Türk hali, bu gravürler Bulgarlar’da bile yok” demişti.

Politika ile ilişkisi

Konu ile ilgili kendisine ait düşüncesini şöyle dile getirmişti: “Aldatıcı politika ile ilgilenmedim”. Yine aynı konuda söylediği şu dörtlüğü kaydetmişim:

Karışma devlet işine

Düşme vükela peşine

Devam eyle münâcâta

Bak kendi işine.

Çağı mı Yaşamak, Eskiye mi Dönmek

Bir toplantıda eskiden kullanılan bir kandil resmi çizmişti. Çok beğenmiştim. Bana cevabı şöyle oldu: “Eskiye dönmek yok. Yaptığımız yeniyi beğenmesek de eskiye dönmek yok. Daha iyisini yapmalıyız. Ama eskiyi de korumalıyız. Yeniyi yapmak için eskiden hız almalıyız”.

Kültürümüze ve tarihimize bu kadar bağlı olan Hoca kimsenin maziye dönmesini istemiyordu. Bugünün insanı gibi, ama kültürümüzle yaşamalıydık.

Üzerinde durduğu hususlardan birkaçı da şuydu: “Benden duyduklarınızla bir sonuca varamazsınız. Sentez araştırma sonucu yapılır, kulaktan dolma bilgi ile değil”. Mükrimin Halil’den duyduğu şu sözler kendisine rehber olmuştu: “îlim bilmek değildir, nerede ne var bilmektir”.

“50-60 yıl yaş farkımız var, bunun kıymetini bilin” demişti. Tabii bunun anlamını bilene.

Çalışma sürekli olmalıydı. Öğrenmenin sonu yoktu ve “Oldum diyen öldüm diyor” sözlerini hatırlatıyordu.

Hoca’nın Metodu Neydi?

Bize ait kültürel, tarihi, ahlâki değerleri bilmek, yaşamak, yazmak, çizmek, boyamak, tanıtmak, korumak, toplamak yaşam biçimimiz olmalıydı. Ahbab u yarenlikle geçen zamana yazık oluyordu, insanlar olduğu gibi kabul edilmeli, kabiliyetleri ile değerlendirilmeliydi.

Cuma günleri; herşeyin tarihe geçirilmesi, araştırılması ve kültür değerlerimiz üzerine sohbetlerini yaparken, kimi arkadaş tezhip minyatür çalışır, kimisi altın ezerdi. Bu şekilde bir programla çalışma ile hayatımız cennete dönebilirdi. Cuma günleri Hoca’nın toplantılarına katılanlar çok iyi hatırlarlar ki bazan günlük işler sebebi ile sıkıntılı geldiğimiz Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Seminer Salonunudan ne kadar hoşnut ve mutsuzluklardan arınmış olarak ayrılırdık. Her hafta getirdiği sayısız çalışmalarının örnekler, toplantıda bulunanlarda yeni hevesler uyandırır ve Cuma günleri sanki kuvvet kazanma günleri olurdu.

Hoca çok sıcak ve insana keyif veren bir ortam yaratmıştı.

Bana Ne Oldu Ben Bilemem

Bu toplantılarda ben de hem Hocamızın konuşmalarını kaçırmamaya çalışıyor, hem de tezhip minyatür öğrenmeye çalışıyordum. Telaşımı gören Hoca birgün bana gülerek “Aziz Satürn, sen şimdi bana ne oldu ben bilemem, eski halimi hiç göremem şarkısın söylüyorsun değil mi?” dedi.

Süheyl Hoca’dan tuttuğum notları okurken 11 Haziran 1981 tarihinde yazdığım şu satırlarla karşılaştım : “Bugün yazdıklarınızı beş yıl sonra okuyun ve bugünle o gününüzü kıyaslayın. Gelişmiş olacaksınız. O günkü düşüncenizi de yazın. Beş yıl sonra tekrar okuyun”. Hocanın bu sözlerini yazdıktan 15 yıl sonra ondan aldığım notların bir kısmını yazmaya karar verdiğimi kaydettim.

Süheyl Ünver Hocamı rahmet, minnet ve şükranla anıyorum.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Enstitüsü Seminerlerini Takip Edenlere Filozoflardan Öğütler

Cemil Sena———————       Süheyl Ünver

Ampere gibi, fakirliği bilgi aşkıyla mağlub et!

Aristippus gibi, haz ahlâkının asil kurucusu ol!

Bentham gibi, (En alçak adam, kanunları kendi menfaatine alet edendir.) de.

Bergson gibi, (Hakikat geçmişte değil, gelecektedir.) diye söyle.

Berkeley gibi, Tanrıdan başka varlık tanımayan ol!

Buda gibi, (Ölümün ötesinde hiç kimse yoktur) ne demek, düşün.

Comte gibi, (Müsbet ilim ve insanlıktan üstün bir hakikat yoktur) dan murad nedir? Onu düşün?

Croce gibi, artist sadece duyan ye duygularını ifade eden adamdır, diye düşün.

Çiçeron gibi, (Fazilet işlenmiş kötülükleri affetmekte saklıdır) diyenlerden ol.

Descartes gibi, İnsan bilgisine yeni yollar açıcı ol.

Dewey gibi, (işe yaramayan her bilginin sahibini altında ezen bir yük olduğunu) bildir.

Diyojen gibi, (Filozofların Nasreddin Hocası ol!)

Eflatun gibi, (Kainat mutlak ruhla hareket eden bir büyük hayvandır.) derken düşün!

Empedokles gibi, (Fikirde bağımsızlığın en eski kurucusu) ol.

Epikür gibi, (Faziletin örnek büyüklerinden) olmağa çalış.

Farabi gibi, (Türk’ün ve insanlığın ölmez şerefi) ol!

Fisagor gibi, (İnsan için sevmek şerefi) yolunda ol

Hegel gibi, (Ruh ancak ruh olan bir şeyi hakim kılabilir.) diyenlerden görün!

Hobbes gibi, (insan insanın kurdudur.) sözünü unutma!

İbni Sina  gibi, (Hayat sırlarını çözen büyük Türk) ol.

Kant gibi, (O suratla hareket etmelidir ki, insan hiç bir gayenin vasıtası olmasın) diyebilmeli ve yapabilmelidir.

Konfüçyüs gibi, (Bir insan ancak milleti, hükümeti ve ebeveyni ile  öğünebilir.

Bu öğünmeye layık olunuz) öğüdünü kendimize yapalım.

Leipniz gibi, (Hareketlerin kanunu, iyi ile kötünün veya en iyi olanın idrakinden doğmuştur.) diye inananlardan ol.

Locke gibi, (malik olduğunuz şeyleri mahvetmeyiniz! onda bütün milletin hakkı vardır. ) deyiniz.

Pascal gibi, (Herkesin senin hakkında iyi söylemesini istiyorsan sen söyle) olmaz mı?

Plotinos gibi, (Eflotin) gibi, (Mutlak güzellik gizli kalmaz ve güzellik, aşksız mevcud olamaz) ı düşünerek diyenlerden  uzaklaşma.

Schopenhauer gibi, (Hayat bir var oldum savaşından ibarettir. En doğru  neticesi de mağlub olmaktır.) sözünü anlamağa çalış.

Seneca gibi, (Her kusurumdan bir kısmını, düzeltmek saadeti bana yetişir) diye düşün.

Mademki Sokrat, (insan tatlılıkla ölmelidir, demiş), Ağlamayınız.

Spinoza gibi, (içinde Tanrı bulunmayan yer yoktur ve bu alemde hürriyetin asla yeri yoktur) demekte ve buna inanmakta  bir zarar yoktur.

Volter ne demiş: (Papazların zekası, bizim budalalıklarımızın  mahsulüdür) Gel de inanma.

Zenon diyor ki: (iki kulağımız ve bir ağzımız vardır, demek ki  konuşmaktan çok, dinlememiz lazımdır!) Buna inanalım ve öyle hareket edelim.

Kaynak: Süheyl Ünver Hoca’dan Notlar (Menâkıbı Süheyl Bey)  hzl: Yrd.Doç.Dr. Zuhal ÖZAYDIN Türk Tıp Tarihi Kurumu Yayınları No : 5 , 1997, İSTANBUL

Kaynak: https://ismailhakkialtuntas.com
suheyl-unver-lale-motifli-mektubu
Süheyl Ünver Hoca’nın Uğur Derman Beyefendi’ye yazdığı “Lâle motifli mektup” kültür târihimiz açısından eşsiz bir çalışmadır. Hoca; vapur yolculuğu sırasında günde üç beş dakika ayırarak yaklaşık iki haftada bu mektubu yazmıştır. Mektuba düştüğü not bile bir ders: “Azîz dostum, sen gel bunu kimseye gösterme. ‘Ne güzel akletmişler’ demezler de ‘Allah akıllar versin’ diye hasedlerini izhâr ederler; onları günâha sokarız, akılsızlıkla itham ederler”

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Hayali Cihan Değer, Süheyl Ünver

Kendi Dilinden Hayatı

1983 yılında Mehmet Kaplan ve İnci Enginün’ün Süheyl Ünver ile yapmış oldukları söyleşide, Süheyl Ünver, insanlar ölmüyor, biz öldü zannediyoruz. Ölüm denilen keyfiyet yok aslında. Doğumumuzda ana ve baba esas değil mi? Doğan çocukla onlar gençleşiyor, yaşıyorlar. Onların kalması da bir saadet, gitmeleri de saadet diyemeyeceğim ama sağ olanlara muazzam kabiliyet kazandırıyorlar. Evvela annemden bahsedeyim, çünkü anne her şeyde esas. Annem, devrinin çok müstesna hattatlarından birinin kızı. Annemin babası diye söylemiyorum. Hakkında yazılanları okudum, sonra Medresetü’l-Hattatin’de annemin babasını bilen hattatlara rastladım, hakkında çok şeyler duydum ve ailemizde ondan başka sanatkârların bulunduğunu da gördüm. Tabii bunlar bizim kromozomumuzda değil ama doğumumuzdan sonraki ilk çocuk yaşantımızda müessir oluyorlar. Ne gibi? Şimdi ben bir sanatkâr aileden doğmuş oluyorum; benim elimde olmayan bir şey bu, babama gelince. Babamda sanata meraklı fakat bir felakete uğramış, Rumeli felaketinde İstanbul’a hicret etmişler. Tırnova’da musikiye merak etmiş, ney çalmaya merak etmiş, İstanbul’da bunu tekemmül ettirmiş, Muhacir olarak gelmiş, araya bazı tesadüfler girmiş, her iki taraf annemle evlenmelerine karar vermişler.Mesleği telgrafçılık, fakat okumaya öğrenmeye, çalışmaya doyamamış birisi. Öyle ki, medrese tahsilini yapmış; medresede farsça öğretilmez, farsça öğrenmiş, Arapçası mükemmel, İstanbul’da bir lisan mektebi açılmış, oraya girmiş; iki senede de orayı bitirmiş. En büyük musikişinaslarla düşüp kalkmış. Onun zamanında Eyüp Sultan’da Bahariye Mevlevihane’sinin şeyhi, sonra oranın mutrıbının başı ve bütün Mevlevi musikisinin en büyük üstatlarından bu işi devam ettirmiş. Babamın benim üzerimde bıraktığı tesirlerden biri de şu: O zaman tatil günü Cuma biz Sarıyer’de otururken, Cuma günleri herkes Sarıyer’e gelirdi; o ise, İstanbul’a, İstanbul hocalarını ziyarete giderdi. Elbette bütün bunların benim ruhum üzerinde tesirleri olmuştur.

Ben on yaşıma gelince babam vefat etti. Sultan Hamit zamanında ve Meşrutiyet’in başlangıcında maaşlar her ay çıkmıyordu, fakat telgrafçılara her ay veriyorlardı. Babamın eline otuz altın geçiyordu, fakat ölünce, hizmet senesini doldurmadığından, bize maaş bağlamadılar. Fukaraya yardım faslından bize 200-300 kuruş maaş bağladılar. Bunları tarih etmemin sebebi, benim üzerimde tesiri olmasından dolayıdır. Bütün bunlar benim ruhumda çöküntü hasıl etmedi, yavaş yavaş bunu hazmetmeye başladım. Babamın ölmesine hala müteessirim, ama onun ölmesi benim tavazzuhumda, teşekkülümde bir takım değişikliklere sebep oldu. Hayatı anladım ve insanın kendisiyle ilgili hususları ihmal etmemesi gerektiğini öğrendim. Her şeyi benim kendim yapmam lazım geldiğini anladım. Bunlar, Meşrutiyet’in başında oluyor. Çünkü benim geçen asırdan iki senem var, onu kimseye vermem. Ne yapmamız lazım gelirse, ben hep kendim yapıyorum, annem bunu yapacak iktidarda değil. O zaman bugünkü gibi de değil, kaç-göç fazla, böyle, kadınların değil kendileri, sesleri bile mahrem.

Orta mektebi Menba-ı İrfan’da okudum; Menba-ı İrfan hususi bir orta mektepti. Lisesi yoktu. Liseyi mutlaka resmi bir yerde okumak lazım geliyordu. O zaman İstanbul’da üç lise vardı. 1911’de daha Balkan Harbi başlamamıştı. Gelenbevi Lisesi, Vefa Lisesi ve Mercan Lisesi. Haseki’de oturuyoruz, bizim eve de yakın diye Vefa’ya gireyim dedim. Şahadetnamemi gösterdim, sen hususi orta mektepte okumuşsun, seni imtihansız alamayız dediler. Bizde imtihana girdik, üç gün sonra gelin kapıda ilan ederiz dediler. Üç gün sonra gittim, baktım listede ismim yoktu. Hatta kazanamamıştım. Hemen yılmadım ben, çünkü her şeyi kendim yapmak mecburiyetindeydim. Mercan’a gideyim dedim; Mercan’da Eminönü’ne yakın, Rüstem Paşa Camisi’nin yanında, Şu Halil Ethem Bey’in, Osman Hamdi Bey’in babası, Sadrazam Ethem Paşa’nın konağı. Oraya gittim, orda da aynı şeyi söylediler. Bu iş aynı gün oluyor, hayat böyle. Evrakımı aldım, imtihana girdim. Kimseye şikâyet edeceğim falan yok. Sonra başka bir baskı altındayım: o da annemin baskısı. Beni çok serbest büyütmekle beraber, onda da arkadaş alerjisi var; beni hemen hemen arkadaşsız büyüttü. Bana hiçbir arkadaş gelmez, ben hiçbir arkadaşa gidemem, her şeyi kendim yapmak durumundaydım. Bütün bunları bir araya getirdiniz mi, insanların herhangi yaşta olursa olsun, nelere maruz kalabileceğini anlıyoruz. Üç gün sonra gittim, baktım kazanmışım. Hala hal edemediğim mesele budur. Üç gün evvel niye kaybettim, üç gün sonra niye kazandım! Hadi, bu sefer mektebe gitmek biraz zorlaştı; bakın bir taraftan arzu ettiğim bir şey oluyor ama arkasından zorluklar geliyor. Derken lise de bitti. Burada bir hususu açıklamak istiyorum: Babasız baba sevgisinden mahrum büyüdüğüm için, lise hocalarımı baba gibi telakki ettim, baba gibi bağlandım onlara. Hocalarımın resimlerini topladım, sözlerini topladım. Lise hocalarımı asla unutmadım ve onlardan aldığım feyizlerin ne olabileceğini defterime de yazdım, bu hatıraları bugün hala muhafaza ederim.

O zaman hali vakti yerinde olanlar Galatasaray’da okurlardı. Biz ise değil oraya gitmek, Galatasaray’da okumak, o yoldan tesadüfen geçecek olsak, üzüntümüzden bakamazdık bile oraya. Yani hayatın germ’ü serdinin her şeklini aşağı yukarı böyle gördüm.

Tıbbiye’ye girmem de bir âlem oldu. Askeri Tıbbiye’ye girdim. Tıbbiye o zaman Haydarpaşa’da idi, devam edeceğim ama bazen vapur parası bulamaz, gidemezdim. O zaman civardaki hastanelere devam etmeye başladım, bir iki doktor beni evlat gibi sevdiler. Fakülte ‘ye gidemediğim günlerde hocalarımda kolaylık gösterdi; bende bu müsamahadan istifade ederek iki hususi mektepte resim ve müsahabat-ı ahlakiye hocalığı aldım. Bu şekilde Tıbbiye’yi bitirdim. Fakat hekimlik yalnız Tıp Fakültesi’ni bitirmekle olmuyor, başka şeylerde yapmam lazım dedim kendi kendime.

Bir insan her şeyi bilmeli. Her şeyi bilmek için de önce kendi vücudunu, kendi kabiliyetini bilmeli. Şimdi anlıyoruz ki insanın kabiliyeti namütenahi ve bu kabiliyetlerimizi inkişaf ettirmeyip yalnız bir noktada kalırsak çok basit olur ve o kabiliyetlerimizi anlayamamak olur.

Eski zihniyetten size bir misal vereyim: Tıbbiye ’ye girdim 1920-21’de resme merak ediyorum, 1922-23’de de ressam Rıza Bey’le tanışıyorum. Onun tesiri altında kalıyorum. Resim yapmaya başlıyorum. Fakat o zaman ki zihniyet bunu kabul etmiyor; sen doktor olacağına Sanayi-i Nefise’ye girip ressam olsaydın. Şimdi bu vaziyet karşısında ben ne yapayım; resmi bırakamam. Hemen şeytan bana bir akıl verdi, kültür konusunda şeytan beni baştan çıkarttı.

Daha sonra 1928-29’larda Paris’e gittim, orada Prof. Marcel Labbe ile tanıştım, onun yanında çalışmaya başladım. Baktım o da resim yapıyor; yaptığı resimleri gösterdi, gayet mükemmel suluboyalar. Burada Salon de Medicienne vardır, her sene ben orada resim teşhir ederim dedi. Siz de süsleme üzerine çalışıyormuşsunuz, onları da koyalım dedi. Dediğini yaptım, eserlerim orada teşhir edildi. Bütün bunlar benim fikrimi kuvvetlendiren şeyler oldu. Bir gün başka bir şey işittim: Marcel Labbe, Figaro gazetesinin critigue litteraire’i imiş. Edebi eserleri ona veriyorlar, o bunların tahlilini yapıyor.

O sırada Amerika başta olmak üzere bütün dünya hastaları Paris’e gelirlerdi Yüzlerce hekim var, muayenehaneleri kum gibi kaynıyor, fakat bu yüz hekimin içinde yedi tanesi hepsinden mükemmeldi. Kim bu yedi kişi: Pastör’ün muavini Dr. Ruth, sonra Widel, Widel bir cemiyet kurmuş: Napolyon’u Sevenler Cemiyeti. Kendisi de reis. Sekiz-on kişi sık sık toplanıyorlar. Napolyon’u konuşuyorlar. Sonra Jansen vs. Bunlar kültürde ileri insanlar ve devamlı kültür üzerine konuşuyorlar. O zaman ben kültürün insanlara ne kadar faydalı olduğunu da oradan öğrendim. Bütün bunları bir araya getirecek olursak, benim üzerimde hocalarım kadar, bu hadiselerinde tesiri olduğu görülür.

Bu arada başka bir şey daha öğrendim 1959’da Amerika’ya gittim zaman. Biz 300.000 kabiliyetle doğarmışız, herkeste aynı bu. Bu fabrika bu malı çıkartıyor. Amerika’da Peygamberleri laboratuvarlara sokmuşlar, kapasitelerini ölçmüşler. Bizim Peygamberimiz bu 300.000 kabiliyetin 45.000’ini inkişaf ettirmiş. Neden hepsini ettirmemiş, lazım değil ki, çünkü insan yemek yerse, doyarsa, tekrar yer mi? Einstein’ı laboratuvara sokmuşlar, tahlil etmişler kafasını, 20.000 bulmuşlar. Demek o kadar kâfi geliyormuş. Sözlerinden, eserlerinden, doktrinlerinden anlaşılıyor bunlar. Şunu orada öğrendim: Bir insan kendisini yalnız bir branşa verirse, hayatına kastediyor, ömrü azalıyor ve kendi sahasında da ileri gidemiyor.

İlmi konular üzerinde, sanat konuları üzerinde çalışırken bir şeye daha inandım: Arşiv kuramasak ilim yapamayız. Öyle beş-on kitap karıştırmakla ilim yapılmaz. Çünkü o beş-on kitapta zaten her şey mevcut. Benim topladıklarımın bugünkü durumunu ar edeyim: Bin tane hatıra defteri, seyahat defterleri, not defterleri, faraza mütefekkir olan zevatın defterleri. Sizin bile bir dosyanız var bende. Bunlar böyle zamanlarla toplandı, evde bunlarla meşgul olmak zorlaştı. Bende tuttum bunlardan bin defterimi Süleymaniye Kütüphanesi’ne verdim, şimdi yüz tane daha vereceğim. Evde beş-altı yüz defterim daha var. Bunları Süleymaniye’de yazma kitaplar arasına koydular, fişlere geçirdiler.

Benim prensibim şuydu: Bir şey duydum mu, onun içinde Türk kültürüyle ilgili neler varsa, resimlerini olsun, malumatını olsun ne kıymetler varsa hepsini topladım. Bu beni ilgilendirir, bu ilgilendirmez demedim ve bu beni ilgilendirmez sözünü kimsenin söylememesini isterim. Çünkü biz bu şifahilik yüzünden neler kaybetmişiz neler. Andre Gide’in “anılarımızı bir yere tespit etmekle onları ölümden kurtarırız” mealinde bir sözü var. Çünkü kafa içinde o eser gidiyor. Benim en çok üzüldüğüm şeylerden biri de bu. Çok kuvvetli bir mazimiz var, muazzam bilgiler var, fakat şifahi, hiçbir şeyi kaydetmemişiz, onlar da kaybolup gitmiş.

Hala kütüphanelerdeki kitapların adediyle iftihar ederiz ve onların sayısının çoğalmasına bakarız; ama diğer Avrupa kütüphaneleri gibi, arşivine ve diğer kültür kısımlarına hiç önem vermeyiz. Avrupa ile farkımız bu. Yani o yola gitmesek ve o yola gidenlere bir değer vermesek, hiçbir şeyi hal edemeyiz. Bir de bir insan az değerli olup da bir yere sahip oldu mu, kendini bir şey zan ediyor. Ben bu kadar senedir kütüphanelerdeyim, bana kütüphanelerin tasnifiyle meşgul olan bir kimse gelip de bir kelime sormamıştır. Sorarsam, benim bilmediğimi anlarlar bunlar diyor. Bu zihniyet hala kalkmamıştır. Bu kadar senedir kütüphanelerden çıktığım yok benim, biri gelip de ben şunun şurasını okuyamadım diye sormadı. Bir müsteşrik gelir sorar, bizimkiler sormaz. Biz bu zihniyetimizi değiştirmezsek, uzun zaman bu folkloru da ele alamayız. Folklor nedir? Her şeydir folklor. Yaşantımız folklor, sizi görmemiz folklor. Siz hiçbir şey söylemeseniz, ben size baktım mı ne ilhamlar alırım içinizden. Farkında olmadan ben sizinle değil ama içinizle konuşurum. Yani bu folklor o kadar mühimdir, ama hala da bu folklorun önemi anlaşılamamıştır. Onun için folklora ait olan bu konuşmaların büyük faydası olduğuna kaniyim.

Aynı zamanda bir şehir aşığı olan Süheyl Ünver gezip dolaştığı her şehir için ayrı bir anı defteri tutar, gördüğü ve tecrübe ettiği şeylerle ilgili bu defterlere not düşerdi. Osmanlı’ya payitahtlık yapmış, İstanbul, Bursa ve Edirne şehirleri başta olmak üzere gezdiği şehirlerin daha önce hiç adım atmadığı sokaklarını keşfe çıkar ve mutlaka kıyıda köşede kalmış belgelenip resimlenecek bir güneş saati, Osmanlı mimarisi, eski bir kapı kalıntısı, bir kemer yâda bir çeşme keşfederdi. Çoğu günümüze ulaşamamış bu eserlerin birçoğunun varlığından bugün üstadın çizmiş olduğu karakalem ve suluboya resimler ve minyatürler sayesinde haberdarız.

Biz Tanzimat’tan beri batı kültürü ve sanatı ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bizim çok zengin bir kültür mirasımız var, acaba bizim çok zengin kültürümüzle çağdaş denilen batı kültürünü birleştirmek mümkün mü? Yani minyatürleri, tezyinatı olduğu gibi mi devam ettirelim, değiştirelim mi? Ne dereceye kadar değiştirelim? Değiştirmek mümkün mü? Acaba değiştirmek bozuyor mu, yoksa geliştiriyor mu? İtalyan Rönesans’ı nasıl oldu? İtalyan Rönesans’ını yapan Leonardo da Vinci, Michel Angelo, Raffaello 50-60 kişi bunlar. Biz de onların yaptıkları gibi çalışacağız. Onlar ne yaptı? Mazinin en güzel, bir daha yapılamaz derecede nefis parçalarını topladı. Ondan yeni kompozisyonlar yaptılar. Rönesans bu. Naisance doğum, Rönesans yeniden doğum. Ve bu suretle Avrupa hem mazisinden faydalanmayı ihmal etmedi, hem de mazisinin kompozisyonlarını aynen almadı, ona yeni şekiller vererek karşımıza çıktı. O zaman büyük adamlar gelmiş çok güzel konuşmuşlar ve konuşmaları bütün dünyada örnek olmuş ve düşüncelerini en güzel şekilde ifade etmişler. Bunların içinde en hatıra gelenlerden üç-beş tanesini yukarıda söyledim.

Ben 1936-55 arası bilfiil Akademi’nin kadrosunda hoca idim. Fakat Akademi’de benim fikirlerime hürmet edilmedi, bunlar üzerinde durmadılar. Akademi, Türkiye’nin Rönesans’ını yapabilirdi, ama yapamadı. Onlar işin kolayına gidiyorlar Türk süslemesinin bugün canına okuduk. Biz bir elli sene daha Türk süsleme sanatı Rönesans’ını yapamayız.

Türkiye’de eskiden sohbet vardı. Yahya Kemal’in vefatıyla o da bitti. Şimdi, benimle tanışmak isteyen biri yanıma geldiği zaman, kâğıdını kalemini çıkar seninle başka türlü konuşmam diyorum. Konuşunca not aldırıyorum. Çünkü bu konuştuklarım benim malım değil, bunlar herkesin malı, bunları herkesin duyması, öğrenmesi lazım, sohbetler lazım.

Türk mutfağında israf yoktur. Bu da işten artmaz dişten artar darbımeselinin bir icabıdır. Bir defa Fatih Sultan Mehmet bu israfın önünü almıştır. Onun mutfak defterleri bize güzel misaller vermektedir. Lakin sonraları yemeklerde israfsız tenevvülere ehemmiyet verilmiştir. Sarayda yemek listelerini daima çeşnicibaşı hazırlar. Mutfak deyip geçmemeli, bu bir milletin yaşamadaki zevkini ve seviyesini gösterir. Her ne kadar biraz da refaha dayanırsa da tarihimizde az refahlı insanların da yemeğe ehemmiyet verdikleri görülmüştür.

Türkler dünyanın en güzel ve kendilerine en uygun olan yerlerinde mevcudiyetlerini muhafaza ederek yaşadıkları zamanlarda her gördükleri faydalı şeylerden istifade etmesini bilmişlerdir.

Fransa’nın en büyük aşçısı Prof. Montaigne, muhterem dostumuz Esat Fuat Togay’a bilmünasebe yemek pişirmesini ve yemesini biz Türklerden öğrendik. Haçlı muharebelerine kadar bizdeki yemek, yemek değildi, diyerek garpte yemek çeşitleri ve pişirme usulleri hakkında çalışan ve eser neşredenlerin de fikirlerine tercüman olmuş ve doğru söylemekle büyük bir kadirşinaslık göstermişlerdir.

Ben sırf folklor noktasından; altmış senede altmış bin kitabı okumayarak, ama karıştırarak bazı şeyler topladım. Çünkü altmış bin kitap okunmaz, karıştırılır, okudum dersem inanmayın. Ben kitap okumaya gelmedim, kitap karıştırmaya geldim. Peki, bu altmış bin kitaptan ben ne öğrendim? Ben hala bazı kitapların fihristlerini bile yapıyorum. Bir hattat kaç Kur’an-ı Kerim yazdı? Merak edilecek şeyler o kadar çok ki, saymakla bitmez. Nihayet ben ne yaptım, tarih arşivimi, Fatih devri arşivimi Tarih Kurumu’na verdim. Onlarda kadirşinaslık gösterdi, bir oda tahsis ettiler. Bin beş yüz Minyatür, tezhip ve resim buraya verdim. Türk kültür arşivimi de Süleymaniye’ye verdim. Rasathane ’ye müteallik olan aletler vardı, onları da Rasathane ‘ye verdim, hepsini dağıttım bu şekilde.
*


Ben 1500 yıllık İstanbulluyum. 1000 yıllık Hristiyan, 500 yıllık da Müslüman İstanbulluyum.
*
Bilim her şeyi bilmek değildir, bilim neyi nerede bulacağını bilmektir… Zamanında Kanunî’nin Süleymaniye Camii’ni açmaya geldiğini elbette görenlerimiz vardı… Bir köşeye bu intibalarını kaydetselerdi ve bir defterin yaprağında bu günü bulsaydık, fena mı olurdu? Ben bu geçmiş kişilere, ellerinde olan imkânları kullanmayan insanlara küskünüm…
*
Çocukluğumdam bu yana babamın not defterlerini görürdüm. Hatta birgün bunlardan birini yanına almıştı, bir cuma idi. Fatih’ten ileride Çarşamba’da sevdiği, devrin, yüksek âlimlerinden yaşlıca bir zatı ziyaretten dönüyorduk. Bayezid Camii içinden girilen Şeyhülislam Veliyüddin Efendi Kütüphanesi’ne girdik. Sene 1906. Babam defterine bir el yazması kitaptan yanında taşıdığı hokka ve kalemi ile notlar aldı. Eser herhalde Arapça idi. Bunları ben anlamıyarak görüyordum, ama bunun mânâsını bana seneler anlattı. İşte hayatımın programı böyle başladı. Artık ben de bu usûlü severek benimsedim. Peki ne yaptım? Okuduklarımı, gördüklerimi her zaman yazmayı esas tuttum. Sene 1911-1912’de Mercan Lisesi’nde edebiyat hocamız Süleyman Şevket Tanlı’nın rehberliği bana yol gösterdi. Yazdıklarımı tasnif etmem tavsiyesinde bulundu. 1898 doğumluyum. Şimdi 1984’deyiz. Bütün bu yaptıklarım bir gün gelir lâzım olur.
*
Sanata olan merakım dolayısiyle çok seneler muahezeler (eleştiriler) işittim. Sanata bağlılığım irsî olarak gelişmişti. Annemin babası hattat Şevki Efendi meşhur bir hattattı. Onun dayısı hattat Hulûsi Efendi ve damadı Emin Efendi, dayım Sait Bey keza. Babam telgrafçılık fenninde mahir ve  musikişinas. Babamın babası Hacı Mehmed Efendi de Tırnova’da ressam. Amcam Vasıf Bey zabit ve hattat. İşte ben bu ruhların telâkisinden doğunca bittabi sanata irsî olarak girdim. Eğer bu saydıklarım hastalık da olsa idi onları da tevarüs edebilirdim. Sanat hevesim hekimlik tahsilim esnasında inkişaf etti. Üsküdarlı Ressam Ali Rıza Bey’den resim dersi aldım. Hattat Mektebine Tıbbiye’de talebe iken girdim. Sanat benim ruhum üzerinde işlediğinden hekimliğimin insanlık tarafında da faydalı oldu ve mesleğim dışındaki meşgalem oldu. Yani insanlığa karşı şefkat ve bağlılık hislerim arttı. Sanat beni mütevazı, sessiz, mücadelesiz bambaşka bir adam yaptı. Yani ahlâkımı düzeltmekte âmil oldu. En büyük sanatkâr ahlâklı insandan olur. Bir sanat eseri ahlâk tezahürüdür. Sanat tarafım hekimliğimin yanında benim zevk ve his cephemdir. Beni dinlendiren ve ruhumu ilâ eden bu şubeyi bırakmama imkân yoktur. Velev ki dünyayı değiştireyim.
*
Nedir bu şifahilik? Hep dinleriz. Sonra bizde bir intiba bırakmadan unutur, geçer gideriz. Türk, tarihte ve hatta bugün işittiği her güzel şeyi kalemiyle bir kâğıda yazmanın lüzumunu duymamıştır. Bizim kolay kolay her ulusa nasib olmayan müstesna bir kültürümüz ve cidden derin bir görüşümüz vardır. Bunların geçmiş asırda olanlarını kaybettik. Tesbit olunmalı idi… Geçen asırda tevekeli dememişler: Dünyada keşfedilecek iki meçhul vardır. Biri kutuplar, diğeri Türkler. Biz şimdi o ikinci meçhulün çocuklarıyız.Asya tarihi, Türk tarihi bilinmeden anlaşılmaz, demişler. Şimdi onun mirası üzerinde oturan milletler, Türk geçmişini inkâr yolundadır. Toynbee diyor ki, dünyada 3 tarih var: Eski Yunan, eski Roma ve eski Türk tarihi. Bizse elimize kâğıt kalem alamama yüzünden hâlâ bocalıyoruz. Artık kalemlere sarılalım, kâğıtlara, daha iyisi defterlere. Asırlardan beri an’anelerle gelen milli hasletlerimizi ve duyduklarımızı mutlaka kaydedelim. Mazimizden gelen milli ve an’anevi servetimizi kaydetmekle milletimize bu vatanseverlik vergimizi verelim.
*
Tâlip olmayınız, matlup olmaya bakınız.
*
Evlâdım, sanat, ölümü unutturur.
*
Dikkat namusumuzdur.
*
Bir insan yüzde yirmi okumakla, yüzde seksen sohbetle yetişir.
*
Bilim her şeyi bilmek değildir. Bilim, neyi nerede bulacağını bilmektir.
*
Öğrencilerinizi iyi yetiştirirseniz, bildiklerinizi başkasına aktarırsanız hakkımı helal ederim.
*
İstanbul’da yaşayan halk ölülerin uykuda olduklarına, yeniden hayata gelinceye kadar uyuyup sonra dirileceklerine kâildir. Halkın felsefesinde ölmekle artık ebediyen yok olmak telakkisi yer bulmamıştır. Halkın bu düşüncesi bugünkü felsefe cereyanlarının bazen menfi yollar takip etmesine güzel bir cevaptır. Halkça ruh vardır ve ebedîdir. İnsanlar mutlaka ölüm geçidinden geçecektir. Lâkin ademe, yok olmağa değil, ruh âlemine.
*
Küçük işlerin insanı olmayınız dostlarım.
*
İçinizde öyle bir yer olsun ki oraya hiçbir üzüntü, sıkıntı girmesin.
*
Ebedî olan ruh güzelliğidir. Bu dünyada hiçbir güzele aşık olmadan bütün güzellere aşık oldum ve her güzellikte sevdiğimden bir parça buldum. 
*
Bir Eyüb Sultan sitesi yaratmışız. Dünya deseniz dünyada değil. Ahiret deyin amma, dünyada olanı. Bir mübarek yer ki, oraya muayyen zamanlarda gidenler adeta kendi ruhunda avdetlerinde bir ba’sü badelmevt hissederler. Gider, eğer iz’anı varsa ruhunu diriltir, döner. Gördüklerinden ve duyduklarından birşeyler söyler veya içinden içine tekrar eder.Eyüb Sultan bir ibretli temaşa yeri. Sanat istediğin kadar, tarih keza. Ne yazık ki, oranın mânâlı efsanelerini bilen azaldı ki rast gelemezsiniz. Hele o Bostan İskelesi’nin dili olsa kimbilir neler söyler. Eski asırlarda Haliç’e kayıkları içinde uzananların dalgalarından hala sizin hayatta olduğunuzu düşünerek hürmeten önünüzde kenara tazim şırpıntılarını sezmek lâzım. Bu da oranın şi’ri, ama ne yazık ki Üskadar’ın Yahya Kemal’i var da Eyüb Sultan’ın yok. Bu cihetle oraya gidenler içinde hislerini düzenleyenler az.
*
Ben bu kalbimde ilahî, başka sultân istemem
Dilrûbâsın tende cânım, başka bir cân istemem
Yok muhakkak kalmadı bende vücud-u ârizî
Her umurum sende câri, başka ünvân istemem

Ben lisânımla “Ene’l Hak” lafzını etmem bir ân
Halimi canım bilirsin lafz-ı üryân istemem
Yok Süheyl’in hiçbir vücudu, var olan sensin Hüdâ
Ben bunu bildikçe yârim, başka cânân istemem.”
*
Şunu düşündüm: Haseki’de artık oturamam. Orası benim hatıralarımın haziresi, türbedarlıklarını yapmaya tecessür kudretim yok. Çınarda oturamam. Zira orada Kuşadalı Hazretleri mübarek halifesi Veli Efendi[nin] mezarını Halk Partisi halkevi yapacağım diye kaldırdı. Lakin prestijini ve mevkini kaybetti. Cerrahpaşa’da oturamam. Tahsin Bey ve Nazmi Efendiler yok.

Koca Mustafa Paşa yol boyu için hayır. Zira eski âşinâlar kalmadı ki önden gitsin. Samatya’da rumikolor kokar. Oradan ruh kaçmış, olmaz. Bayezid’de enîs-i rûhum, azizim [Abdülaziz] Mecdi Tolun [1895-1940] yok.Onun geçtiği yollar ağlama yerlerin olur ve oturamam.

Cağaloğlu geçmiş hatıralarımla dolu. Hiç biri kalmadı, gönlüm üzülür. Sâkin olamam. Beşiktaş’a gidemem. Hayri Bey yok. Üsküdar da olmaz. Ressam Rıza Bey Hocam (1858-1930) yok. 

Taşkasab’da bizim yerimiz vardı. Orayı ne kadar sevmiştim. Fakat felek onu da çok gördü. Ondan da olduk. Sağlık olsun ne diyeyim. Şehremini taraflarına çıkamam. Fındıkzâde çok sıkışık ve dolu. Âşinâ-yı kalbîlerim yok. (…) bak arkalara ve katlara vazgeç.

Aksaray kalmadı. Lâleli Baba’sız olmaz. Divanyolu’nda divâne olamam. Çarşıkapısı’nda iş yok. Vezneciler de kalmadı. Vefâ olmaz. Zira orada [Türbedar] Amîş’im [1807-1920] ve [Ahmet] Naîm’im [1870-1934] yok. Bilmem ki diğer semtleri de sayayım mı? Çi fâide. Ben de şimdi orasını görür “olmaz” derim, burada “hayır” der dolaşırım. Orası olmaz, burası olmaz. Neresi olacağını yazarım ama okuyanlar üzülür diye meskût geçeyim. Haydi bakalım hayırlısı.

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Hayali Cihan Değer, Ömer Doğan

Azrail a.s. geldiğinde paydos zilini çaldığı için boynuna sarılmak

Ahmet – Yazdıklarınız aklıma Murat Özel’in mısralarını getirdi: “Sorulacak bir soru varsa / Kendimizden başlamalıdır / En bilinmezi kendisidir insanın / İstese de atlayamaz, boş bırakamaz / Dünya denen şeyin de özeti / Selahaddin Eyyubi’nin tabutundan sarkan eli / Buradaki rızık buraya kadarmış dendiği vakit / Başlayan asıl filmdir”

Ömer Doğan – Her nefis ölümü tadacaktır. Zira onun için mi Peygamberimiz yıllarca Allah’ın dinini ikame etmek, insanların ahiret ve dünya hayatını kurtarmak ve kurgulamak adına gece-gündüz çalıştı. Zulümlere ve hakaretlere göğüs gerdi. Binlerce kez “Ümmetim!” diye dua etti. Olumlu bir maksat ve hedef olmaz ise insanlarında bu sayılı nefesi boşa harcayacağı kesindir. Bizim gayemiz bir maksada ulaşmak değil, bir güzel maksat üzere iken bir şekilde bu dünyadan göçmektir. Azrail (a.s.) geldiğinde -paydos zilini çaldığı için- belki boynuna sarılmak olacaktır, kaçan olmaktansa…

Ömer Doğan

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Hayali Cihan Değer, Hz. Ali

Hz. Ali’nin Oğluna Nasihatleri

Ey oğul!
Hayatımın son demlerindeyim. Günden güne zayıflıyorum. Onun için sana bu öğütleri bildirmekte acele ediyorum. Çünkü düşündüğüm bütün şeyleri sana söylemek için fırsat bulamadan ecelimin gelmesinden, vücudum gibi hafızamın da zayıflamasından, heva ve heveslerin veya dünya fitnelerinin benim nasihatımdan önce kalbine hâkim olmasından; bunun neticesi olarak da huysuz bir ata benzemenden endişe ederek sana nasihatimin bir kısmını yazıyorum.

Ey oğul!
Benim bu vasiyetimden edineceğin şeylerin en hayırlısı, Allah’tan korkup Ona sığınmak, Onun sana farz kıldığı şeyleri yerine getirmek, ecdadının ve geçmiş iyi insanların izini takip etmektir.

Ey oğul!
Şimdi sen kendi nefsine nasıl güven ve itimatla bakıyorsan, senden önce gelip geçen ecdadın da aynı şekilde kendilerine güveniyorlardı.
Şimdi sen nasıl düşünüyorsan, onlar da öyle düşünüyorlardı. Fakat neticede iyi  ve doğru şeyleri tuttular, vazifelerini noksansız yapmaya çalıştılar.
İşte onların neticede vardıkları şeyi ve takip ettikleri yolda gitmek istiyorsan, onların baştan takip ettikleri yolu aynen takip et. Fakat bu şüphelerini çoğaltmak ve düşmanlarını arttırmak için değil, doğruyu ve hakikati anlayıp öğrenmek için olsun.

Ey oğul!
Her hususta önce Allah’a sığın, Ondan başarı dile. Seni şüpheye düşürecek veya bir kötülüğe itecek şeyleri terk et.
Kalbinin bütün kötülüklerden durulduğunu, fikirlerinin toplandığını ve tek arzunun hakikat olduğunu görünce sana söylediğim hususları düşünmeye başla.
Şayet bunlara sahip olduğuna emin değilsen, karışık mevzulara girme. Aksi halde önünü göremeyen adam gibi olursun ki, her an içinden kurtulması zor olan çukurlara, uçurumlara düşersin.
Böylece karanlıklar içinde, zulmetler arasında boğulup mahvolmaya mahkûm olursun.
Önünü görmeden yürümek ve her an uçurumlara yuvarlanmak tehlikesiyle karşı karşıya kalmak ise, İslâmı öğrenmeye çalışanlara yakışmaz.

Ey oğul!
Bu tavsiyelerimi dinle ve anla.
Her canlının ölümünü elinde tutan kim ise yaşamasını elinde tutan da Odur.
Varlıklara can verip yaşatan kim ise öldürecek olan da Odur.
Zenginleri fakir, fakirleri zengin yapan yine Odur.
Her türlü belayı ve hastalığı veren de O, şifa ve devasını veren de Odur.
Dünya taşıyla, toprağıyla, rengiyle, şekliyle, ağaçlarıyla ve meyveleriyle Onundur, Onun takdiri üzerine hareket etmektedir.
Ahiret Cennetiyle, Cehennemiyle ve bizim bilmediğimiz daha birçok şeyleriyle Onundur.

Ey oğul!
Bu hususta birinin bilmediğini görünce onu, cehaletine say. İlimde ne kadar ilerlersen, bilmediğin birçok şey şüphesiz, yine bulunacaktır. Zira düşünme ufkunun dışında, görme gücünün çok ilerisinde bulunan nice şeyler vardır.
Allah bazı şeyleri sana öğretmişse, onu kendi gücünle meydana getirip kazandığını zannetme. Çünkü sen, seni yaratan, rızıklandıran ve seni en güzel bir surette meydana getiren Ulu Yaratıcıya sığın.
İbadetin Onun için, aşkın Onun için, korkun ve sevgin Onun için olsun.

Ey oğul!
Peygamberin Allah hakkında bildirdiğini hiç kimse bildirmedi ve bildiremez. Onu bir önder ve kurtuluş ordusunun kumandanı olarak kabul et.

Ey oğul!
İlâhî kudret karşısında kendi küçüklüğünü ve zayıflığını düşünerek hareket et.
Onun karşısında acizliğini ve güçsüzlüğünü düşün.
Her hususta Ona ihtiyacın vardır. Ona yönel, rızasını dile.
Cezasından kork. Emirlerini yerine getirmeye çalış. Çünkü O iyilikten başkasını emretmez.
Yasaklarından kaçın, çünkü O kötülükten başkasını yasaklamaz.

Ey oğul!
Dünyanın ve içinde bulunan her şeyin başka bir yere göç edeceğini, âhireti ve orada insanlar için hazırlananları bildirdim.
Bunlar hakkında senin ibret alman için bazı misaller verdim. Bu misallerle senin kurtuluşunu ümit ettim.
Dünyayı bütün halleriyle bilen kimse, kervanın içindeki bulunan bir yolcuya benzer ki, devamlı rahatı, temizliği, havası daha iyi olan bir yerde konaklama hazırlığındadır.
Bunun için yolculuğun her türlü zorluk ve sıkıntılarını, arkadaşlardan ve maldan ayrılma ıztıraplarını göze almış bulunmaktadır. Çünkü o gittiği yerde daha iyi bir mesken bulacağından emindir.
Oralarda eski elemlerden hiçbirini görmeyeceğini, rahat ve saadet içinde yaşayacağını şeksiz şüphesiz bilmektedir.
Onun için kendisini buraya ulaştıran ve eski yerinden daha iyi bir yer bahşeden Birisinden başka düşüncesi yoktur.
Dünyada kendisine verilen nimetlerle mağrur olup sonunu düşünmeyen kimse ise, çok verimli bir topraktan, verimsiz, kıraç bir toprağa göç etme mecburiyetinde kalan bir kervana benzer ki, onun için bu göçten daha feci bir şey düşünülemez.

Ey oğul!
Kendini başkaları için ölçü kabul et. Diğer insanları tıpkı kendin gibi tut.
Kendi nefsin için istediğin şeyi başkaları için de iste.
Kendi nefsin için sevmediğin şeyi başkaları için de sevme.
Kendine iyilik yapılmasını istediğin gibi başkalarına da iyilik et.
Başkalarında kötü gördüğün şeyi kendin için de kötü gör.
Başkalarına yaptığın şey kadar sana da yapılırsa ona razı ol. Yaptığından fazlasını isteme.
Sana söylenmesini istemediğin şeyi sen de diğerlerine söyleme.
Başkalarının seni nasıl görmesini istiyorsan, sen de başkalarını öyle gör.

Ey oğul!
Kendini beğenmek kesinlikle doğru değildir.
Kibir kalbin âfetidir.
Bütün gücünle çalış, malını senden sonra gelecek mirasçılar için hazırlayıp biriktirme. Allah için bağışlanacak yerlere dağıt.
Arzu ettiğin bir şeyi elde edersen onu kendinden bilme.
Allah’a şükret ve Ondan her zaman kork.

Ey oğul!
Önünde, seni âhirete götürecek uzun bir yol ve sıkıntılı günler var.
Dünya malından sana yetecek miktarını düşün ve sadece onu al. Başkasını yüklenme. Zira ondan zarardan başka bir şey gelmez. Gücünün yetmediği şeylere karışma.
Fakirleri görürsen onlara yardım et. Onlar hem üzerindeki ağırlığı kaldırırlar, seni malın felaketinden kurtarırlar, hem de ihtiyacın olduğu zaman (kıyamet gününde) onu sana geri verirler.
Gücün yettiği kadar sadakayı arttır. Eğer böyle yapmazsan ihtiyacın olduğu zaman onu ararsın, fakat bulamazsın.
Dara düştüğün zaman sana geri vermek üzere, zenginliğinde, senden ödünç isterse, isteyenleri reddetme.

Ey oğul!
İffeti muhafaza ederek çalışmak kötülükle zengin olmaktan hayırlıdır.
İnsanın sırrını en iyi yine kendisi muhafaza eder.
Bazı kimseler bulunur ki, kendi zararına çalışır.
Çok konuşan, dostlarını gücendirir, düşünceli olan insan iyi görür.
İyi kimselerle düş kalk ki, onlardan olasın.
Hayırsız kimselerden uzak dur ki, onlardan ayrılmış olasın.

Ey oğul!
Haram ne kötü yemektir. Güçsüzlere zulüm, zulmün en çirkinidir. Tecrübe ettiğin şeylerin hayırlısı sana ibret verendir. Alçak tabiatlı yardımcılarda, kötü zan sahibi dostlarda ihtiyar ve irade yoktur.
Sakın inat bineği sana üstün gelmesin.

Ey oğul!
Nefsini; kardeşin seninle irtibatı kestiğinde onunla irtibata, sana yüz çevirdiğinde lütfa, pintiliğinde cömertliğe, uzaklaştığında yakınlığa, şiddetlendiğinde yumuşaklığa, suç işlediğinde özür dilemeye şevket.
Sakın bu hareketi yersiz,olarak yapma. Yahut ehil olmayanlara yapma,
Dostunun düşmanını dost edinme ki, dostuna düşmanlık etmiş olursun.
Kin ve kızgınlığını hazmet. Çünkü ben, sonu bundan daha tatlı, daha lezzetli bir lokma görmedim.
Sana sertlik gösterene yumuşak ol ki, o vakit o da yumuşasın.

Ey oğul!
Düşmanına iyilikle muamele et. Çünkü bu iki zaferin biridir.
Kardeşinle münasebeti kesmek istesen dahi geri dönülecek bir yer bırak. Belki birgün olur münasebete lüzum görülür.
Hakkında iyi düşünen kimsenin zannını hareketlerinle tasdik et.
Aranızdaki samimiyete bakarak kardeşinin hakkını zayi etme. Çünkü hakkını zayi ettiğin kişi hiçbir zaman senin kardeşin olamaz.

Ey oğul!
Hiçbir zaman ailen sana halkın en kötüsü olmasın. Kardeşin senden ayrılmaya, seninle beraber olmaktan kuvvetli olmasın.

Ey oğul!
Rızık ikidir. Birini sen ararsın, biri de seni arar. Eğer sen ona gitmezsen o sana gelir.
İhtiyaç zamanında yumuşaklık, istiğna vaktinde sertlik ne çirkin haldir!
Dünyadan sana olan vazife, ancak gideceğin yeri yoluna koymaktır.
Elinden gidene üzülüyorsan, eline geçmeyen şeylere de üzül.
Olmayanları olanlarla anla. Çünkü işler birbirine yakındır.
Acıyı gördükten sonra öğütten ibret alanlardan olma. Çünkü insan öğütle, hayvan dayakla terbiye kabul eder.

Ey oğul!
Keder yüzünden gelecek sıkıntıyı sabır ve metanet kuvvetiyle ve ilmi yakin elde ederek defet.
Gerçek dost, sen yokken seni tasdik edendir.
Nefsin arzularına uymak bir çeşit körlüktür.
Asıl garip, bir dosta sahip olmayan kişidir.
Hakka tecavüz eden kişi sapa yola girer.
Kifayet miktarı ile kanaat eden doğru yolu bulmuş olur. Kötülüğü geciktir, çünkü onu ne vakit istesen yapabilirsin.

Ey oğul!
Ahmak adamın seninle irtibatı kesmesi, akıllıya kavuşmaya denktir.
Kudret değişince zaman da değişir.
Başkalarından naklen de olsa, gülünç şeyler söylemekten sakın.
Akrabalarına hürmet et, çünkü onlar senin kolunun kuvvetidir.

Ey oğul!
Önünde çıkılması ve geçilmesi pek güç bir basamak vardır. Orada yükü hafif olanlar ağır olanlardan daha kolay geçer. Üzerinden zorla geçenler çabuk geçenlerden daha zararlıdır. Bu basamağa ulaşan her insan ya Cennete veya Cehenneme gider. Bu menzile ulaşmadan önce kendi nefsine dön ve hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çek. Oraya ulaşmada yolunu düzelt. Ölümünden sonra Allah’ı razı etmek için sana hiç fırsat verilmez.

Ey oğul!
Yerin ve göklerin içinde bulunan her şeyi elinde tutan Zat, sana kendisinden istemek ve dua etme nimeti verdi. Duana icabet edeceğine de söz verdi. Sana bir şey vermesi için kendisine dua etmeni emretti. Ondan rahmet dile ki sana rahmet etsin. O, seninle Kendisinin arasına bir perde koymadı ve seni korumak için başkasına teslim etmedi.

Ey oğul!
Bir kötülük işlediğin zaman Ona dön ve tevbe et. O, kendine döndüğün için seni ayıplamaz. İşlediğin günahın cezasını vermekte acele etmez. Yaptığın suçu başkalarına bildirmez. Tevbe etmeni de zorlamaz. Günahları niçin işlediğin hakkında seninle münakaşa etmez.

Ey oğul!
Allah’ın rahmetinden ümidini kesme. Ancak O, günahtan dönmeyi sevapla mükâfatlandırır. Kötülüğün karşılığım bir, iyiliğin karşılığın da on misli kabul eder.
Sana dönme ve tevbe kapısını açık bıraktı. Ona hitap edersen hitabını duyar, içinden bir şey istersen, ne istediğini bilir. O, gizliyi açık olan şey gibi bilir. İstediğini arz etmeden, içini Ona dökmeden dertlerini ve sıkıntılarını bildirmeden O bilir. İşlerinde muvaffak olmak için Ona sığın.

Ey oğul!
Allah bütün hazinelerinin anahtarını eline verdi. Dilediğin zaman kapılarını dua anahtarı ile açarsın. Dilediğin zaman semanın kapılarını açar, ölü toprağa hayat veren yağmurları indirirsin. Fakat istediğin şeyin hemen yerine gelmemesinden endişe edip ye’se düşme.
Onun vermesi senin niyetine göredir. İstediğin şey verilmeyebilir. Fakat onun yerine onun daha hayırlısı verilir. Belki istediğin şey yerine üzerinden bir bela kaldırılır. Ki bu senin için daha hayırlıdır. Belki istediğin yerine getirilirse sana veya inancına bir tehlike teşkil edebilir. Bunu da Allah kabul etmez ve istediğini yerine getirmez.

Ey oğul!
Yapacağın işler senin ve dinin için haylırlı olsun. Sana günah yükleyecek işleri yapmaktan sakın.
Mal yanında kalmaz, sen de malın yanında kalmazsın.
Dünya için değil, âhiret için yaratıldın. Ölüm için yaratıldın, burada yaşamak için değil.
Ne zaman terk edeceğini bilmediğin bir menzildesin.
Âhiret için kâfi derecede azık hazırlayabileceğin bir yerdesin. Âhiret yolunu tutmuş, gitmek üzeresin.
Nereye kaçarsan kaç, seni takip eden ölümden kurtulamazsın. Onun seni bir kötülük üzerinde iken yakalamasından ve tövbe etmemekten kork.
Şayet böyle bir şekilde yakalanırsan kendi kendini helak etmiş olursun. O zaman seni hiçbir kimse kurtaramaz.

Ey oğul!
Ölümü çok hatırla. Bugün ele geçirmek için çırpındığın ve âhirette kendisinden hesaba çekileceğin şeyleri şimdiden düşün. Hesap için hazırlıklı ol. Ani düşersen mağlup olursun.

Ey oğul!
İnsanların dünyada uzun süre yaşamaları ve istedikleri gibi gezip tozmaları seni mağrur etmesin.
Allah dünyanın halini ve sonunun geleceğini açıkça bildirdi.
Dünya havlayan köpek ve vahşî hayvanlar gibidir. Birbirlerine saldırırlar. Zengin fakiri yer, büyük küçüğü ezer, kahreder.
Bazıları konaklamış kervanın hayvanları gibi bağlı, bazıları da bağından boşanmış, başıboş, sonu meçhul bir yolun yolcusu olmuştur ki, bunlardan birinci grup fakirler ve hiçbir şeye gücü yetmeyen zayıflar; ikincisi ise, kuvvetli olanlardır.
Bil ki, bunlar sarp bir vadide bela ve âfete uğramış sürüler gibidir. Kendilerini güdecek bir kimse olmadığı gibi, bu vadiden kurtuluş yolunu gösterecek de yoktur.
Dünya, gözlerindeki Hûda nurunu söndürüp onları karanlık yollara sürükledi. Böylece onlar da nereye gideceklerini şaşırdılar.
Dünya denizinin içine girerek dalgalarla ölüm kalım savaşı verdiler. Dünyayı bir kurtarıcı sandılar. Oynadılar, oynaştılar, fakat ondan sonrasını düşünmediler.
Bu gafletten uyanıldığı zaman cehaletin haktan gizlediği şeyler şüphesiz meydana çıkacaktır. Bütün insanlar bineklere binmişler, pek kısa bir zaman sonra da bu neticeye ulaşacaklardır. Fakat buna rağmen yolu takip edenler daha çabuk varır.

Ey oğul!
Kimin bineği gece ve gündüz gibi olursa, kendisi dursa da yoluna devam eder. Evinde istirahat içinde bulunmuş olsa da, uzun mesafeleri pek kısa bir zamanda aşar ve hedefe, farkında olmadan ulaşır.
Dünyada gayene ulaşamazsın. Ecelinden kaçamazsın. Senden öncekilerin yolunu takip etmek mecburiyetindesin. Bunun için doğru ol. Hak için çalış, hak olmayan şeyden uzak dur. Helalinden kazan. Böyle yapmazsan elindeki de gider.

Ey oğul!
Her isteyen isteğine kavuşamayabilir. Her kötülük işleyen de mahrum olmayabilir. Bir kötülük seni en üstün mertebelere ulaştıracak olsa bile kendi nefsini ondan alıkoy. İnsan, malı kendisini korumak için toplar. Fakat malı toplarken kendini onun yolunda harcamaktan sakın. Aksi takdirde kaybettiğin şey topladığından çok daha hayırlı ve iyidir.

Ey oğul!
Allah seni hür yaratmıştır. Başkasına kötülük yapma. Şerle kazanılan hayır, hayır değildir. Kötülükle elde edilen iyilik de iyilik değildir.
Allah ile aranda bir perdenin olmasını istemiyorsan açgözlülükten sakın. Tamahkârlık seni helâkete götürür. Sen kendine düşen payı idrak edebilir ve ona uyabilirsin. Allah’tan gelen az da olsa kullardan gelen çok şeylerden daha iyidir.

Ey oğul!
Susarak kaçırdığın bir şeyi telâfi etmek konuşarak gücendirdiğin bir kalbi tamir etmekten daha kolaydır.
Tulumdaki suyu muhafaza etmek, ağzını sıkı bağlamakla olur.

Ey oğul!
Elde bulunan malı muhafaza etmek, başkasının elinde bulunan malı elde etmeye çalışmaktan iyidir.
İffet içinde fakirlik ve çalışmak, haksız yollardan zengin olmaktan hayırlıdır.

Ey oğul!
Kişi kendi sırrını başkalarından daha iyi muhafaza eder.
Çok kimse var ki, kendi zararına çalışır.
Çok konuşan çok yanılır, Düşünen kimsenin görüşü kesinleşir.
Her konuşan doğru konuşmayabilir. Her isteyen isabet etmemiş olabilir. Her giden de geri dönmeyebilir.

Ey oğul!
İyilere yaklaş ki, onlardan olasın. Kötülerden uzaklaş ki, şerlerinden kurtulasın.
İyilik kötülüğe yol açarsa, kötülük olur.
Çok zaman dert deva; deva da dert olur.
Çok zaman ehliyetsiz kimseler öğüt verir, kendilerinden öğüt beklenen kimseler de aldatır.

Ey oğul!
Ümide dayanıp işsiz güçsüz bekleme. Tembellik ölülerin işidir.
Akıl, tecrübeleri ezberlemektir. Tecrübelilerin en hayırlısı sana öğüt verendir.

Ey oğul!
Fırsatları iyi değerlendir. Lokma boğazında durmadan kendine gel.
Fesat; takva ve iyilik azığını kaybetmek, nefsin isteklerine meyletmek suretiyle er geç kendisine dönülecek yeri bozmaktır.
Her şeyin bir neticesi vardır.
Takdir edilmiş olan her şeyi şüphesiz göreceksin.
Tüccar tehlikededir.

Ey oğul!
Size, bütün evlatlarıma, ehlime ve bu vasiyetimin ulaştığı kimselere Allah’tan korkmayı, işlerinizde intizamlı olmayı, birbirinize iyilikle davranmayı, insanların arasını bulmayı vasiyet ediyorum.
Ben dedenizden (a.s.m.) şöyle duydum:
“İki kişinin arasını düzeltmek, bütün (nafile) namazlardan, oruçlardan daha faziletlidir.”

Ey oğul!
Allah için yetimlerin hakkını gözetin. Onları bir aç, bir tok bırakarak hazırladıkarınızı zayi etmeyin.
Allah rızası için komşularınızın hakkına riayet edin. Bunlar size Peygamberinizin vasiyetidir. O, komşular hakkında öyle tavsiyelerde bulundu ki, biz onların mirasımıza da dahil olacaklarını sandık.

Ey oğul!
Allah için Kur’ân’a uyun. Onunla amel etmekte başkası sizden ileri olmasın.
Allah rızası için namaza dikkat edin. Çünkü namaz dininizin direğidir.
Allah için Rabbinizin evinin hakkını verin. Sağ olduğunuz müddetçe orayı boş bırakmayın. Çünkü o ev terk edilirse, dininizin farzını ihmal ettiğinizden dolayı ne Allah, ne de halk sizden hoşnut olur.
Allah için cihadı terk etmeyin. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla, dillerinizle cihad edin.

Ey oğul!
Size düşen görev, karşılıklı iyi ilişkilerde bulunmak, karşılıklı olarak hediyeler vermektir.
Sırt çevirip gitmek ve birbirinizle dargın durmaktan sakının.
İyiliği emredip kötülükten sakındırmayı terk etmeyin. Aksini yaptığınız takdirde başınıza kötüleriniz geçer ve sonra yaptığınız dualar da kabul olmaz.
Fitneye karşı iki yaşındaki deve gibi ol. Onun ne binilecek sırtı, ne de sağılacak sütü vardır.

Ey oğul!
Allah’tan hakkıyla kork. Emrinden dışarı çıkma.
Allah’ın zikriyle kalbini diri tut. Allah’ın ipine sım sıkı sarıl. Eğer tutunuyorsan, Rabbinle aranızdaki bağdan daha kuvvetli hangi bağ bulunabilir?

Ey oğul!
Kalbini öğütle yaşat, hikmetle aydınlat. Dünya malım ve ona olan aşkı terk etmekle nefsini öldür.
Kalb, hakla kuvvetli, hikmetle parlak ve nurlu olur.

Ey oğul!
Sık sık ölümü an, ölümü anmak kalbi yumuşatır.
Herşeyin yok olacağını bil ve kalbine yoklukta karar kılacağını bildir. Ona dünya facialarını ve musibetlerini tek tek göster.
Zamanın şiddetini ve kükreyişini, gece ve gündüzlerin aleyhine çevrildiğini düşün, hatırla ve hatırlat.

Ey oğul!
Daha önce geçmiş olan milletlerin kıssalarını ve hikâyelerini oku. Tarihte insanların başına gelen felaket ve musibetleri düşün. Aynı şeylerin tekrarlanmaması için iyice dikkat et.

Ey oğul!
Atalarının topraklarında, yaşadıkları yerlerde gez ve onların eserlerini dikkatle incele. Onlar neler yapmışlar, nereden nereye niçin göçmüşler? Bunları incelediğin zaman onların yakınlarından ve sevdiklerinden ayrılıp gurbet ellere gittiklerini göreceksin. Tıpkı onlar gibi sen de yakında bilmediğin ve görmediğin yerlere göçüp gideceksin. Şu halde gelecekteki yerini şimdiden hazırla ve temizle. Dünya için âhiretini satma.

Ey oğul!
Bilmediğin bir şey hakkında söze karışma. Üzerine düşmeyen hususu konuşma.
Sonunda bir felaketin gelmesinden korktuğun yolu terket. Çünkü bir işte felaket sezildiğinde onu terk etmek, korkuyla ilerlemekten daha iyidir.
Her işi ehline bırak.

Ey oğul!
İyi şeylerle emret, iyi şeylere ehil ol. Kötü şeylere meydan verme. Onları elinle ve dilinle geri bırak. Onları işlemekten var gücünle uzak ol.
Nerede olursa olsun zor işlere hakkı bulmak için gir.
Bütün işlerde nefsini zorla; onu emin bir yere, kuvvetli bir güvene getiresin.

Ey oğul!
Allah yolunda iyi çalış. Onun yolunda mücahede ve mücadele etmekten çekinme.
Bütün işlerinde Allah’a sığın. O en iyi koruyucu ve en yakın kurtarıcıdır.
Her işinde Allah’a teslim ol. İstediğini yücelten, istediğini alçaltan Odur.

Ey oğul!
Herhangi bir kimsenin ağır sözleri seni yolundan alıkoymasın.
Kendini güçlükler karşısında sabretmeye alıştır. Haksızlık karşısında hakka sabretmek en iyi ahlaktır.
Bir işi yapmadan önce çokça düşün.

Ey oğul!
İyi karar verebilmek için güvenilir kimselerle istişare et.
En hayırlı söz faydalı olandır. Faydasız bilgide hayır yoktur. Lüzumlu olmayan bilgiden de bir fayda temin edilemez.
İslâmiyette ne varsa hepsini anla ve öğren.

Ey oğul!
Sana söyleyeceğim sekiz husus var ki, bunları aklından çıkarma:
1. En büyük zenginlik akıldır.
2. En büyük vahşet kibirdir.
3. En büyük fakirlik ahmaklıktır.
4. En büyük meziyet güzel ahlâktır.
5. Ahmaklarla asla dostluk kurma. Çünkü o sana faydalı olayım derken zarar verir.
6. Yalancılarla dostluk kurma. Çünkü onlar sana uzak olanı yakın, yakın olanı da uzak gösterirler.
7. Cimri insanlarla yakınlık kurma. Çünkü cimri adam ihtiyacın olan şeyi bile senden esirger, vermekten çekinir.
8. İslâmı hayattan uzak olanlarla dost olma. Çünkü seni âdi şeylere götürürler.

Hz. Ali (r.a.)

 

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Baba Şiirleri, Deneme, Hayali Cihan Değer, Orhan Pamuk

Babamın Bavulu

Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana. Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi.

“Bir bak bakalım,” dedi hafifçe utanarak, “işe yarar bir şey var mı içlerinde. Belki benden sonra seçer, yayımlarsın.”

Benim yazıhanemde, kitaplar arasındaydık. Babam acı verici çok özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi, bavulunu nereye koyacağını bilemeden yazıhanemde bakınarak dolandı. Sonra elindeki şeyi dikkat çekmeyen bir köşeye usulca bıraktı. İkimizi de utandıran bu unutulmaz an biter bitmez ikimiz de her zamanki rollerimize, hayatı daha hafiften alan, şakacı, alaycı kimliklerimize (personas) geri dönerek rahatladık. Her zamanki gibi havadan sudan, hayattan, Türkiye’nin bitip tükenmez siyasi dertlerinden ve babamın çoğu başarısızlıkla sonuçlanan işlerinden, çok da fazla kederlenmeden, söz ettik.

Babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona hiç dokunmadan aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum. Küçük, siyah, deri bavulu, kilidini, yuvarlak kenarlarını ta çocukluğumdan biliyordum. Babam kısa süren yolculuklara çıkarken ve bazen de evden iş yerine bir yük taşırken taşırdı onu. Çocukken bu küçük bavulu açıp yolculuktan dönen babamın eşyalarını karıştırdığımı, içinden çıkan kolonya ve yabancı ülke kokusundan hoşlandığımı hatırlıyordum. Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile. Niye? Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden.

Bu ağırlığın anlamından söz edeceğim şimdi. Bir odaya kapanıp, bir masaya oturup, bir köşeye çekilip kağıtla kalemle kendini ifade eden insanın yaptığı şeyin, yani edebiyatın anlamı demek bu.

Babamın bavuluna dokunup onu bir türlü açamıyordum, ama içindeki defterlerin bazılarını biliyordum. Bazılarına bir şeyler yazarken babamı görmüştüm. Bavulun içindeki yük ilk defa duyduğum bir şey değildi. Babamın büyük bir kütüphanesi vardı, gençlik yıllarında, 1940’ların sonunda, İstanbul’da şair olmak istemiş, Valery’yi Türkçe’ye çevirmiş, ama okuru az, yoksul bir ülkede şiir yazıp edebi bir hayatın zorluklarını yaşamak istememişti. Babamın babası –dedem- zengin bir iş adamıydı, babam rahat bir çocukluk ve gençlik geçirmişti, edebiyat için, yazı için zorluk çekmek istemiyordu. Hayatı bütün güzellikleriyle seviyordu, onu anlıyordum.

Beni babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci endişe tabii ki okuduklarımı beğenmeme korkusuydu. Babam da bunu bildiği için tedbirini almış, bavulun içindekileri ciddiye almayan bir hava da takınmıştı. Yirmi beş yıllık bir yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu. Ama edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama kızmak bile istemiyordum… Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi. Babamın bavulunu asıl bundan korktuğum için açamıyordum. Üstelik nedeni kendime açıkça söyleyemiyordum bile. Çünkü babamın bavulundan gerçek, büyük bir edebiyat çıkarsa babamın içinde bir bambaşka adam olduğunu kabul etmem gerekecekti. Bu korkutucu bir şeydi. Çünkü ben o ilerlemiş yaşımda bile babamın yalnızca babam olmasını istiyordum; yazar olmasını değil.

Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir: Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün önüne. Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir, bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine, elle yazabilir. Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir. Bazen masasından kalkıp pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir. Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten sonra gelir. Yazı yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla (joy) araştırmasıdır. Ben boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya çıkardığımı hissederdim. Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız.

Benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceği hiç belli olmayan ilhamda değil, inat ve sabırdadır. Türkçe’deki o güzel deyiş, iğneyle kuyu kazmak bana sanki yazarlar için söylenmiş gibi gelir. Eski masallardaki, aşkı için dağları delen Ferhat’ın sabrını severim ve anlarım. Benim Adım Kırmızı adlı romanımda, tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize ezberleyen, hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen İranlı eski nakkaşlardan söz ederken yazarlık mesleğinden, kendi hayatımdan söz ettiğimi de biliyordum. Kendi hayatını başkalarının hikâyesi olarak yavaş yavaş anlatabilmesi, bu anlatma gücünü içinde hissedebilmesi için, bana öyle gelir ki, yazarın masa başında yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir. Kimine hiç gelmeyen, kimine de pek sık uğrayan ilham meleği bu güveni ve iyimserliği sever ve yazarın kendini en yalnız hissettiği, çabalarının, hayallerinin ve yazdıklarının değerinden en çok şüpheye düştüğü anda, yani hikâyesinin yalnızca kendi hikâyesi olduğunu sandığı zamanda, ona 3 içinden çıktığı dünya ile kurmak istediği alemi birleştiren hikâyeleri, resimleri, hayalleri sanki sunuverir. Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur.

Babamın çantasını açıp defterlerini okumaktan korkuyordum, çünkü benim girdiğim sıkıntılara onun asla girmeyeceğini, yalnızlığı değil arkadaşları, kalabalıkları, salonları, şakaları, cemaate karışmayı sevdiğini biliyordum. Ama sonra başka bir akıl yürütüyordum: Bu düşünceler, çilekeşlik ve sabır hayalleri benim hayat ve yazarlık deneyimimden çıkardığım kendi önyargılarım da olabilirdi. Kalabalığın, aile hayatının, cemaatin ışıltısı içinde ve mutlu cıvıltılar arasında yazmış pek çok parlak yazar da vardı. Üstelik babam, çocukluğumuzda, aile hayatının sıradanlığından sıkılarak bizi bırakmış, Paris’e gitmiş, otel odalarında –başka pek çok yazar gibi- defterler doldurmuştu. Bavulun içinde o defterlerin bir kısmının olduğunu da biliyordum, çünkü bavulu getirmeden önceki yıllarda babam hayatının o döneminden bana artık söz etmeye de başlamıştı. Çocukluğumda da söz ederdi o yıllardan, ama kendi kırılganlığını, şair-yazar olma isteğini, otel odalarındaki kimlik sıkıntılarını anlatmazdı. Paris kaldırımlarında nasıl sık sık Sartre’ı gördüğünü anlatır, okuduğu kitaplar ve gördüğü filmlerden çok önemli haberler veren biri gibi heyecanla ve içtenlikle söz ederdi. Yazar olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok evde dünya yazarlarından söz eden bir babamın olmasının payını elbette hiç aklımdan çıkarmazdım. Belki de babamın defterlerini bunu düşünerek, büyük kütüphanesine ne kadar çok şey borçlu olduğumu hatırlayarak okumalıydım. Bizimle birlikte yaşarken babamın –tıpkı benim gibi- bir odada yalnız kalıp kitaplarla, düşüncelerle haşır neşir olmak istemesine, yazılarının edebi niteliğine çok önem vermeden, dikkat etmeliydim.

Ama yapamayacağım şeyin de tam bu olduğunu, babamın bıraktığı çantaya bu huzursuzlukla bakarken hissediyordum. Babam bazen kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı ya da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere, hayallere dalardı. Yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve küçük çekişmelerle sürüp giden aile hayatı sırasında gördüğümden bambaşka bir ifade, içe dönük bir bakış belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda babamın huzursuz olduğunu anlar, endişelenirdim. Şimdi yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı yazar yapan temel dürtülerden biri olduğunu biliyorum. Yazar olmak için, sabır ve çileden önce içimizde kalabalıktan, cemaatten, günlük sıradan hayattan, herkesin yaşadığı şeylerden kaçıp bir odaya kapanma dürtüsü olmalıdır. Sabır ve umudu yazıyla kendimize derin bir dünya kurmak için isteriz.

Ama bir odaya, kitaplarla dolu bir odaya kapanma isteği bizi harekete geçiren ilk şeydir. Bu kitapları keyfince okuyan, yalnızca kendi vicdanının sesini dinleyerek başkalarının sözleriyle tartışan ve kitaplarla konuşa konuşa kendi düşüncelerini ve alemini oluşturan özgür, bağımsız yazarın ilk büyük örneği, modern 4 edebiyatın başlangıcı Montaigne’dir elbette. Babamın da dönüp dönüp okuduğu, bana okumamı öğütlediği bir yazardı Montaigne. Dünyanın neresinde olursa olsun, ister Doğu’da ister Batı’da, cemaatlerinden kopup kendilerini kitaplarla bir odaya kapatan yazarlar geleneğinin bir parçası olarak görmek isterim kendimi. Benim için hakiki edebiyatın başladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan adamdır.

Ama kendimizi kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir. Bize önce başkalarının sözü, başkalarının hikâyeleri, başkalarının kitapları, yani gelenek dediğimiz şey eşlik eder. Edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için yarattığı en değerli birikim olduğuna inanıyorum. İnsan toplulukları, kabileler, milletler edebiyatlarını önemsedikleri, yazarlarına kulak verdikleri ölçüde zekileşir, zenginleşir ve yükselirler, ve hepimizin bildiği gibi, kitap yakmalar, yazarları aşağılamalar milletler için karanlık ve akılsız zamanların habercisidir. Ama edebiyat hiçbir zaman yalnızca milli bir konu değildir. Kitaplarıyla bir odaya kapanan ve önce kendi içinde bir yolculuğa çıkan yazar, orada yıllar içinde iyi edebiyatın vazgeçilmez kuralını da keşfedecektir: Kendi hikâyemizden başkalarının hikâyeleri gibi ve başkalarının hikâyelerinden kendi hikâyemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat. Bunu yapabilmek için yola başkalarının hikâyelerinden ve kitaplarından çıkarız.

Babamın bir yazara fazlasıyla yetecek bin beş yüz kitaplık iyi bir kütüphanesi vardı. Yirmi iki yaşımdayken, bu kütüphanedeki kitapların hepsini okumamıştım belki, ama bütün kitapları tek tek tanır, hangisinin önemli, hangisinin hafif ama kolay okunur, hangisinin klasik, hangisinin dünyanın vazgeçilmez bir parçası, hangisinin yerel tarihin unutulacak ama eğlenceli bir tanığı, hangisinin de babamın çok önem verdiği bir Fransız yazarın kitabı olduğunu bilirdim. Bazen bu kütüphaneye uzaktan bakar, kendimin de bir gün ayrı bir evde böyle bir kütüphanemin, hatta daha iyisinin olacağını, kitaplardan kendime bir dünya kuracağımı düşlerdim. Uzaktan baktığımda bazen babamın kütüphanesi bana bütün alemin küçük bir resmiymiş gibi gelirdi. Ama bizim köşemizden, İstanbul’dan baktığımız bir dünyaydı bu. Kütüphane de bunu gösteriyordu. Babam bu kütüphaneyi yurtdışı yolculuklarından, özellikle Paris’ten ve Amerika’dan aldığı kitaplarla, gençliğinde İstanbul’da 1940’larda ve 50’lerdeki yabancı dilde kitap satan dükkanlardan aldıklarıyla ve her birini benim de tanıdığım İstanbul’un eski ve yeni kitapçılarından edindikleriyle yapmıştı. Yerel, milli bir dünya ile Batı dünyasının karışımıdır benim dünyam. 1970’lerden başlayarak ben de iddialı bir şekilde kendime bir kütüphane kurmaya başladım. Daha yazar olmaya tam karar vermemiştim, İstanbul adlı kitabımda anlattığım gibi, artık ressam olmayacağımı sezmiştim ama hayatımın ne yola gireceğini tam bilemiyordum. İçimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir şekilde “eksik” bir hayat olacağını, başkaları gibi yaşayamayacağımı hissediyordum. Bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden 5 uzak olma fikriyle, İstanbul’un o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi. Bir başka eksik yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi. 1970’lerde, sanki hayatımdaki bu eksiklikleri gidermek ister gibi aşırı bir hırsla İstanbul’un eski kitapçılarından babamın verdiği parayla solmuş, okunmuş, tozlu kitaplar satın alırken bu sahaf dükkanlarının, yol kenarlarında, cami avlularında, yıkık duvarların eşiklerinde yerleşmiş kitapçıların yoksul, dağınık ve çoğu zaman da insana umutsuzluk verecek kadar perişan halleri beni okuyacağım kitaplar kadar etkilerdi.

Alemdeki yerim konusunda, hayatta olduğu gibi edebiyatta da o zamanlar taşıdığım temel duygu bu “merkezde olmama” duygusuydu. Dünyanın merkezinde, bizim yaşadığımızdan daha zengin ve çekici bir hayat vardı ve ben bütün İstanbullular ve bütün Türkiye ile birlikte bunun dışındaydım. Bu duyguyu dünyanın büyük çoğunluğu ile paylaştığımı bugün düşünüyorum. Aynı şekilde, bir dünya edebiyatı vardı ve onun benden çok uzak bir merkezi vardı. Aslında düşündüğüm Batı edebiyatıydı, dünya edebiyatı değil, ve biz Türkler bunun da dışındaydık. Babamın kütüphanesi de bunu doğruluyordu. Bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel dünyamız, İstanbul’un kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren Batı dünyasının kitapları. Yazmak, okumak sanki bir dünyadan çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle teselli bulmaktı. Babamın da bazen, tıpkı benim sonraları yaptığım gibi, kendi yaşadığı hayattan Batı’ya kaçmak için roman okuduğunu hissederdim. Ya da bana o zamanlar kitaplar bu çeşit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için başvurduğumuz şeylermiş gibi gelirdi. Yalnız okumak değil, yazmak da İstanbul’daki hayatımızdan Batı’ya gidip gelmek gibi bir şeydi. Babam bavulundaki defterlerinden çoğunu doldurabilmek için Paris’e gitmiş, kendini otel odalarına kapatmış, sonra yazdıklarını Türkiye’ye geri getirmişti. Bunun da beni huzursuz ettiğini, babamın bavuluna bakarken hissederdim. Yirmi beş yıl Türkiye’de yazar olarak ayakta kalabilmek için kendimi bir odaya kapattıktan sonra, yazarlığın içimizden geldiği gibi yazmanın, toplumdan, devletten, milletten gizlice yapılması gereken bir iş olmasına, babamın bavuluna bakarken artık isyan ediyordum. Belki de en çok bu yüzden babama yazarlığı benim kadar ciddiye almadığı için kızıyordum.

Aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir şey için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde, arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla yaşadığı için kızıyordum. Ama ‘kızıyordum’ yerine ‘kıskanıyordum’ diyebileceğimi, belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını da aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum. O zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime “mutluluk nedir?” diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir hayat yaşadığını sanmak mıdır 6 mutluluk? Yoksa cemaatle, herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş gibi yaparak rahat bir hayat yaşamak mı? Herkesle uyum içinde yaşar gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir yerde, gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu? Ama bunlar fazla hırçın, öfkeli sorulardı. Üstelik iyi bir hayatın ölçüsünün mutluluk olduğunu nereden çıkarmıştım ki? İnsanlar, gazeteler, herkes hep en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuş gibi davranıyordu. Yalnızca bu bile, tam tersinin doğru olduğunu araştırmaya değer bir konu haline getirmiyor muydu? Zaten bizlerden, aileden hep kaçmış olan babamı ne kadar tanıyor, onun huzursuzluklarını ne kadar görebiliyordum ki?

Babamın bavulunu işte bu dürtülerle açtım ilk. Babamın hayatında bilmediğim bir mutsuzluk, ancak yazıya dökerek dayanabileceği bir sır olabilir miydi? Bavulu açar açmaz seyahat çantası kokusunu hatırladım, bazı defterleri tanıdığımı, babamın üstünde öyle fazla durmadan onları bana yıllarca önce göstermiş olduğunu fark ettim. Tek tek elleyip karıştırdığım defterlerin çoğu babamın bizi bırakıp Paris’e gittiği gençlik yıllarında tutulmuştu. Oysa ben, tıpkı biyografilerini okuduğum, sevdiğim yazarlar gibi, babamın benim yaşımdayken ne yazdığını, ne düşündüğünü öğrenmek istiyordum. Kısa zaman içinde böyle bir şeyle karşılaşmayacağımı da anladım. Üstelik bu arada babamın defterlerinin orasında burasında karşılaştığım yazar sesinden huzursuz olmuştum. Bu ses babamın sesi değil diye düşünüyordum; hakiki (authentic) değildi, ya da benim hakiki babam diye bildiğim kişiye ait değildi bu ses. Babamın yazarken babam olamaması gibi huzursuz edici bir şeyden daha ağır bir korku vardı burada: İçimdeki hakiki olamama korkusu, babamın yazılarını iyi bulamama, hatta babamın başka yazarlardan fazla etkilendiğini görme endişemi aşmış, özellikle gençliğimde olduğu gibi, bütün varlığımı, hayatımı, yazma isteğimi ve kendi yazdıklarımı bana sorgulatan bir hakikilik buhranına dönüşüyordu. Roman yazmaya başladığım ilk on yılda bu korkuyu daha derinden hisseder, ona karşı koymakta zorlanır, tıpkı resim yapmaktan vazgeçtiğim gibi, bir gün yenilgiye uğrayıp roman yazmayı da bu endişeyle bırakmaktan bazen korkardım.

Kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa sürede uyandırdığı iki temel duygudan hemen söz ettim: Taşrada olma duygusu ve hakiki olabilme (authenticity) endişesi. Benim bu huzursuz edici duyguları derinlemesine ilk yaşayışım değildi elbette bu. Bu duyguları, bütün genişlikleri, yan sonuçları, sinir başları (nerve endings), iç düğümleri ve çeşit çeşit renkleriyle ben yıllar boyunca okuyup yazarak, kendim masa başında araştırmış, keşfetmiş, derinleştirmiştim. Elbette onları belli belirsiz acılar, keyif kaçırıcı hassasiyetler ve ikide bir hayattan ve kitaplardan bana bulaşan akıl karışıklıkları olarak özellikle gençliğimde pek çok kereler yaşamıştım. Ama taşrada olma duygusunu ve hakikilik endişesini ancak onlar hakkında romanlar, kitaplar yazarak (mesela taşralılık için Kar, İstanbul; hakikilik endişesi için Benim Adım Kırmızı ya da Kara Kitap) 7 bütünüyle tanıyabilmiştim. Benim için yazar olmak demek, içimizde taşıdığımız, en fazla taşıdığımızı biraz bildiğimiz gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir.

Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık. Bu bilginin keşfi ve onun geliştirilip paylaşılması okura çok tanıdığı bir dünyada hayret ederek gezinmenin zevklerini verir. Bu zevkleri, bildiğimiz şeylerin bütün gerçekliğiyle yazıya dökülmesindeki hünerden de alırız elbette. Bir odaya kapanıp yıllarca hünerini geliştiren, bir alem kurmaya çalışan yazar işe kendi gizli yaralarından başlarken bilerek ya da bilmeden insanoğluna derin bir güven de göstermiş olur. Başkalarının da bu yaraların bir benzerini taşıdığına, bu yüzden anlaşılacağına, insanların birbirlerine benzediğine duyulan bu güveni hep taşıdım. Bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır. Kapanıp yıllarca yazan biri işte böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan bir dünyaya seslenmek ister.

Ama babamın bavulundan ve tabii İstanbul’da yaşadığımız hayatın solgun renklerinden anlaşılabileceği gibi, dünyanın bizden uzakta bir merkezi vardı. Bu temel gerçeği yaşamanın verdiği Çehovcu taşra duygusundan, bir diğer yan sonuç olan hakikilik endişesinden (anxiety of authenticity) kitaplarımda çok söz ettim. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bu duygularla yaşadığını, hatta daha ağırları olan eziklik, kendine güvensizlik ve aşağılanma korkularıyla boğuşarak yaşadığını kendimden biliyorum. Evet, insanoğlunun birinci derdi hâlâ, mülksüzlük, yiyeceksizlik, evsizlik… Ama artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri edebiyattan çok daha çabuk ve kolay bir şekilde anlatıyor bize. Bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmeler… Çoğu zaman akıldışı ve aşırı duygusal bir dille dışa vurulan (express) bu hayalleri kendi içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum. Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim (identify) Batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesansı, Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum.

Demek ki, yalnızca babam değil, hepimiz dünyanın bir merkezi olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz. Oysa, yazı yazmak için bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam tersi 8 bir güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup anlaşılacağına, çünkü insanların dünyanın her yerinde birbirlerine benzediklerine ilişkin bir inançtır bu. Ama bu, kendimden ve babamın yazdıklarından biliyorum, kenarda olmanın, dışarıda kalmanın öfkesiyle yaralı, dertli (troubled) bir iyimserliktir. Dostoyevski’nin bütün hayatı boyunca Batı’ya karşı hissettiği aşk ve nefret duygularını pek çok kereler kendi içimde de hissettim. Ama ondan asıl öğrendiğim şey, asıl iyimserlik kaynağı, bu büyük yazarın Batı ile aşk ve nefret ilişkisinden yola çıkıp, onların ötesinde kurduğu bambaşka bir alem oldu.

Bu işe hayatını vermiş bütün yazarlar şu gerçeği bilir: masaya oturup yazma nedenlerimizle, yıllarca umutla yaza yaza kurduğumuz dünya, sonunda apayrı yerlere yerleşir. Kederle ya da öfkeyle oturduğumuz masadan o kederin ve öfkenin ötesinde bambaşka bir aleme ulaşırız. Babam da böyle bir aleme ulaşmış olamaz mıydı? Uzun yolculuktan sonra o varılan alem, tıpkı uzun bir deniz yolculuğundan sonra sis aralanırken bütün renkleriyle karşımızda yavaş yavaş beliren bir ada gibi bize bir mucize duygusu verir. Ya da Batılı gezginlerin güneyden gemiyle yaklaştıkları İstanbul’u sabah sisi aralanırken gördüklerinde hissettikleri şeylere benzer bu. Umutla, merakla çıkılan uzun yolculuğun sonunda, orada camileri, minareleri, tek tek evleri, sokakları, tepeleri, köprüleri, yokuşları ile birlikte bütün bir şehir, bütün bir alem vardır. İnsan, tıpkı iyi bir okurun bir kitabın sayfaları içinde kaybolması gibi, karşısına çıkıveren bu yeni alemin içine hemen girip kaybolmak ister. Kenarda, taşrada, dışarıda, öfkeli ya da düpedüz hüzünlü olduğumuz için masaya oturmuş ve bu duyguları unutturan yepyeni bir alem keşfetmişizdir.

Çocukluğumda, gençliğimde hissettiğimin tam tersine benim için artık dünyanın merkezi İstanbul’dur. Neredeyse bütün hayatımı orada geçirdiğim için değil yalnızca, otuz üç yıldır tek tek sokaklarını, köprülerini, insanlarını, köpeklerini, evlerini, camilerini, çeşmelerini, tuhaf kahramanlarını, dükkanlarını, tanıdık kişilerini, karanlık noktalarını, gecelerini ve gündüzlerini kendimi onların hepsiyle özdeşleştirerek anlattığım için. Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya da benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur. O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar. İğneyle kuyu kazar gibi sabırla hayal ederek kurduğum bu alem bana o zaman her şeyden daha gerçekmiş gibi gelir.

Babam da, belki, yıllarını bu işe vermiş yazarların bu cins mutluluklarını keşfetmiştir, ona önyargılı olmayayım diyordum bavuluna bakarken. Ayrıca, emreden, yasaklayan, ezen, cezalandıran sıradan bir baba olmadığı, beni her zaman özgür bırakıp, bana her zaman aşırı saygı gösterdiği için de ona müteşekkirdim. Pek çok çocukluk ve gençlik 9 arkadaşımın aksine, baba korkusu bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce ya da çocukça çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi içtenlikle düşünmüştüm. Onu hoşgörüyle okumalı, otel odalarında yazdıklarını anlamalıydım.

Babamın bıraktığı yerde günlerdir hâlâ duran bavulu bu iyimser düşüncelerle açtım ve bazı defterleri, bazı sayfaları bütün irademi kullanarak okudum. Babam ne mi yazmıştı? Paris otellerinden görüntüler hatırlıyorum, bazı şiirler, bazı paradokslar, akıl yürütmeler… Bir trafik kazasından sonra başından geçenleri zar zor hatırlayan, zorlansa da fazlasını hatırlamak istemeyen biri gibi hissediyorum kendimi şimdi. Çocukluğumda annem ile babam bir kavganın eşiğine geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri başladığında babam havayı değiştirmek için hemen radyoyu açar, müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.

Ben de benzeri bir müzik işlevi görecek ve sevilecek bir-iki söz ile konuyu değiştireyim! Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya —tıpkı bir rüyadaki gibi— bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.

Yazıhaneme gelip bavulu bırakışından bir hafta sonra, babam, her zamanki gibi elinde bir paket çikolata (kırk sekiz yaşında olduğumu unutuyordu) beni gene ziyaret etti. Her zamanki gibi gene hayattan, siyasetten ve aile dedikodularından söz edip gülüştük. Bir 10 ara babamın gözü bavulu bıraktığı köşeye takıldı ve onu oradan alıp kaldırdığımı anladı. Göz göze geldik. Sıkıcı, utandırıcı bir sessizlik oldu. Ona bavulu açıp içindekileri okumaya çalıştığımı söylemedim, gözlerimi kaçırdım. Ama o anladı. Ben de onun anladığını anladım. O da benim onun anladığını anladığımı anladı. Bu anlayışlar da birkaç saniye içinde ne kadar uzarsa ancak o kadar uzadı. Çünkü babam kendine güvenen, rahat ve mutlu bir insandı: her zamanki gibi gülüverdi. Ve evden çıkıp giderken bana her zaman söylediği tatlı ve yüreklendirici sözleri bir baba gibi yine tekrarladı.

Her zamanki gibi babamın mutluluğunu, dertsiz, tasasız halini kıskanarak arkasından baktım. Ama o gün içimde utanç verici bir mutluluk kıpırtısı da dolaşmıştı, hatırlıyorum. Belki onun kadar rahat değilim, onun gibi tasasız ve mutlu bir hayat sürmedim, ama yazının hakkını verdim duygusu, anladınız… Bunu babama karşı duyduğum için utanıyordum. Üstelik babam, benim hayatımın ezici merkezi de olmamış, beni özgür bırakmıştı. Bütün bunlar bize yazmanın ve edebiyatın, hayatımızın merkezindeki bir eksiklik ile, mutluluk ve suçluluk duygularıyla derinden bağlı olduğunu hatırlatmalı.

Ama hikâyemin bana daha da derin bir suçluluk duydurtan bir simetrisi, o gün hemen hatırladığım bir diğer yarısı var. Babamın bavulunu bana bırakmasından yirmi üç yıl önce, yirmi iki yaşımdayken her şeyi bırakıp romancı olmaya karar vermiş, kendimi bir odaya kapatmış, dört yıl sonra ilk romanım Cevdet Bey ve Oğulları’nı bitirmiş ve henüz yayımlanmamış kitabın daktilo edilmiş bir kopyasını okusun ve bana düşüncesini söylesin diye titreyen ellerle babama vermiştim. Yalnız zevkine ve zekasına güvendiğim için değil, annemin aksine, babam yazar olmama karşı çıkmadığı için de onun onayını almak benim için önemliydi. O sırada babam bizimle değildi, uzaktaydı. Dönüşünü sabırsızlıkla bekledim. İki hafta sonra gelince kapıyı ona koşarak açtım. Babam hiçbir şey söylemedi, ama bana hemen öyle bir sarıldı ki kitabımı çok sevdiğini anladım. Bir süre, aşırı duygusallık anlarında ortaya çıkan bir çeşit beceriksizlik (clumsiness) ve sessizlik buhranına kapıldık. Sonra biraz rahatlayıp konuşmaya başlayınca, babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi.

Bu sözü ona inanmaktan ya da bu ödülü bir hedef olarak göstermekten çok, oğlunu desteklemek, yüreklendirmek için ona “bir gün paşa olacaksın!” diyen bir Türk babası gibi söylemişti. Yıllarca da beni her görüşünde cesaretlendirmek için bu sözü tekrarladı durdu.

Babam 2002 yılı Aralık ayında öldü.

İsveç Akademisi’nin bana bu büyük ödülü, bu şerefi veren değerli üyeleri, değerli konuklar, bugün babam aramızda olsun çok isterdim.

Orhan Pamuk
7 Aralık 2006, Nobel Konuşması
(Babamın Bavulu, İletişim Yayınları)

Babamdan çok şey öğrendiğimi ben de sonraları anladım.

Her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar.

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Banksy, Deneme, Hayali Cihan Değer

“The Simpsons” için çekilen alternatif jeneriği izlediniz mi? İzlemediyseniz hemen internete girip hâlâ erişebildiğimiz sitelerden birinde izleyin. Ben de size jeneriğin arkasındaki adamı anlatayım
Adı konusunda rivayetler var. Robin Gunningham, Robin Banks ya da öyle bir şey. Bristol’da 1974’te doğduğu tahmin ediliyor. Gerçekten kim olduğu konusunda şehir efsaneleri var. Ortaya çıkmıyor çünkü tanınmayı ve ardından gelecekleri istemiyor. Şöhret umrunda değil. Ailesi bile onun bir grafikerden öte dünya çapında tanınan, sokak sanatını bir tarz ve estetik olarak hayata sokan en büyük sanatçılardan biri olduğunu bilmiyor.

Bugün çağ, bunun yüzde 1’ini bile yapsanız kendinizi ortaya atıp “Bakın ben ne yaptım” deme çağı. Onun umrunda değil. İnternette ararsanız o olduğu tahmin edilen birinin fotoğrafını buluyorsunuz sadece. Twitter’da takip edemezsiniz, Facebook’ta arkadaşınız olmaz. O elinde boyalarıyla binaların, arasında, çatılarda, apartman girişlerinde, ıssız sokakların derinliklerinde dolaşır. Çizdiği resimlerle kapitalizmi, siyaseti, militarizmi, savaşları, ırkçılığı, önyargıları protesto eder. Medeni dünyanın ipliğini pazara çıkarır. Unutmak istediklerinizi yüzünüze vurur.

Bir keresinde İngiltere’nin sembollerinden kırmızı telefon kulübesini eğip büküp ortadan kırılmış gibi yapıp sokağın ortasına bıraktı bu adam. Bundan ala seyirci, daha iyi sergi alanı var mı? Onu görmezsiniz, eserleriyle karşılaşırsınız. Hepsi bu.

Ve bütün bunlar kendine Banksy diyen gizemli kişiyi 21’inci yüzyılın en büyük sanatçılarından biri yapıyor.

Simpsons’ın yaldızını kazıyınca 90’larda duvarlara çizmeye başladığını biliyoruz. Ama 2005’te Batı Şeria Duvarı’na yaptığı dokuz resim onu efsane yaptı. Sanmayın ki izinle yapılıyor bu işler. Otoriteyle izinle işi yok. Gidiyor ve yapıyor. Kimse tipinin neye benzediğini bilmediğinden engel olmak da zor.

Üzerinde Kraliçe yerine (inadına) Prenses Diana’nın resimleri bulunan İngiliz pound’ları basmak, Disneyland’e gidip sevimli kahramanların arasına şişme Guantanamo tutuklusu koymak, dev reklam panolarını elinde fırçasıyla silen dev fareler yaratmak. Bugün pek çok şehirde onun izlerini taşıyan duvar resimleri var. Bu Banksy’nin sanat anlayışı.

Son olarak bütün dünyanın ondan bahsetmesini sağlayan şey meşhur çizgi dizi “The Simpsons”a yaptığı jenerik. Elbette “The Simpsons” dizisinin yaratıcıları da en az onun kadar açık fikirli buna izin verdikleri için. Bunu internette bulup izleyin görmediyseniz. Meğer Simpsons’ın bazı yan işleri ve ürünleri Güney Kore’de yapılıyormuş. Banksy bu renkli ve komik çizgi dizinin (ve aslında bütün bir film ve eğlence sektörünün) yaldızını kazır gibi bir jenerik filmi yapmış.  Herkes izledi beğendi, şaşırdı kaldı. “Kim bu adam?” dedi. Bazıları hâlâ onun sanatçı olup olmadığı tartışıyor. Biz tartışaduralım, o işleriyle tarih yazıyor.

2008’de Banksy Los Angeles’a gitti. Bir depo tuttu, içini kafasına göre boyadı ve eserlerini yerleştirdi. Ortalık yıkıldı.  Sergide “Queen Victoria”  isimli tablosunu satın alan Christina Aguilera’dan Brad Pitt-Angelina Jolie çiftine, Jude Law’a kimi ararsan vardı. Banksy hariç. Kim bilir belki de oradaki temizlik görevlilerinden biri olarak olan biteni izliyordu.

Eserleri neredeyse milyon dolar eden bir sanatçı Banksy ve bugün sanat dediğimiz şeyin kitabını tekrar yazanlardan biri. Sistemin dışında. Kendi bildiği gibi işini yapmaya devam ediyor.
Sanat tarihçileri iyi bilir, “yüzyıl sonu” önemlidir. 19’uncu yüzyılın sonunda sanatta yaşanan kırılma bugün 20’nci yüzyılın sonunda da yaşanıyor. Tarih yazılıyor. Banksy bu yüzyılın bitiminde Marcel Duchamp’lar, Tristan Tzara’lar, Andre Breton’lar gibi hatırlanacak isimlerden biri. Benim şüphem yok.

Mehmet Tez

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Deneme, Hayali Cihan Değer, Şükrü Hatun

Yoksulluk beyin gelişimini etkiler mi?

Açlık, organizmanın yeterli enerji alamadığında hissettikleri ve bu hissettiklerini yansıtmasına verilen isimdir. Yoksulluk ise, başta maddi olmak üzere insanın yaşadığı zamana göre belirlenen asgari  ihtiyaçlarının karşılanamaması demektir. Açlık, ilk insandan beri bilinen ve insan gelişimi için önemli motivasyon sağlayan bir  organizma cevabıdır, yoksulluk ise modern çağla birlikte kullanılan sosyal bir tanımlamadır. Yoksulluğun en doğrudan sonucu açlıktır.

Herkesin kendi deneyimlerinden bilebileceği gibi aç kalındığında önce  “mide bölgesinde kazınma”, “baş ağrısı”, “huzursuzluk”, “sinirlilik”, “halsizlik” gibi bulgular ortaya çıkar. Bu bulguların hemen hepsi enerjisi tükenen organizmanın bir tür yardım çağrısıdır. Organizma, enerji sağlayan besinleri alamadığında “ani stres” durumlarındaki olduğu gibi davranır  ve hem açlık hem de herhangi bir nedene bağlı stres durumlarında “stres hormonları” adı verilen hormonların düzeyi yükselir. Normal koşullarda hepimiz günlük enerjimizi  yediğimiz besinlerle sağlarız. Herhangi bir nedenle aç (8-10 saat) kaldığımızda, önce karaciğerde depolanan şeker ( glikojen) kullanılır, sonra başta yağ dokusu  olmak üzere diğer dokular (kas dokusu gibi) enerji kaynağı olarak kullanılır.

İnsan beyni en fazla enerji (şeker) harcayan dokudur ve normal koşullarda 2-4 mg/kg/dk glükoza ihtiyacı vardır. İnsan organizmasının açlığa karşı iki temel cevabı vardır. İlki hızlı bir şekilde yedek enerji depolarını kullanmak, ikincisi ise nöronal hücreler dışındaki enerji kullanımını mümkün olan en az düzeye indirmektir. Bu nedenle uzun süreli açlık durumlarında (bunu son açlık grevlerinden de biliyoruz) akut dönemin zorlukları geçildikten sonra organizma yeni bir “homeostaz”(denge) oluşturur ve bütün metabolizmasını “azla yetinmek üzere” yeniden düzenler. Organizma açısından esas zor dönem açlıkla ilk karşılaştığı dönemdir, bu dönemde ayağa kalkan ve  kan gkükozunu sağlama gayretindeki hormonların etkisiyle gerçek bir alarm yaşanır. Bu nedenle yenidoğan döneminden itibaren açlık en önemli uyarandır ve hemen herkes “açlık huzursuzluğu”nu bilir. Bebekler acıktıklarında ağlayarak uyanırlar ve annelerini emmeye başladıktan kısa bir süre sonra “huzura” kavuşurlar. Yenidoğan döneminden itibaren şekerli besinlerin bebekleri mutlu ve huzurlu yaptığı bilinir ve bu nedenle de anneler “emzikleri” şekerli besinlere (en çok balla) bulaştırarak bebeklerine verirler. Aç bir bebeği, annenin meme vermesi dışında hiç bir çaba rahatlatmaz.

Açlık organizma için gerçek bir şiddetdir, çünkü açlık sırasında harekete geçen hormonlar “yıkıcı” hormonlardır. Başta glukagon ve katekolominler olmak üzere açlıkla harekete geçen hormonlar önce karaciğerdeki glikojeni, sonra yağ dokusunu  ve son  olarak da kas dokusunu yıkar. Şiddetin en önemli özelliği “yıkıcılık” olduğuna göre, açlığı biyolojik/hormonal bir şiddet olarak tanımlamak yalnızca “mecaz” değildir. Tam da bu nedenle en önemli açlık nedeni olan yoksulluğu Mahatma Gandhi “Yoksulluk, şiddetin en kötü formudur” diye tanımlamıştır. Bu söz hem yoksulluğun biyolojik etkilerine dikkat çektiği için, ama esas önemlisi  piyasa ekonomisinin bir sonucu olan yoksulluğa farklı bir anlam kazandırdığı için doğrudur. Bilindiği gibi modern toplum Marx tarafından  “açlık şiddeti” ile terbiye edildiği için “artı-değer” sömürüsüne “ikna olmuş” bir toplum olarak tanımlanmıştır.

Gerçekten de açlık sırasında “şiddet” dönemlerine benzeyen bir organik/ruhsal huzursuzluk/ düzensizlik yaşanır ve böyle olduğu için de açlık geleceğe sarkan etkilere neden olur.  Son yıllarda psikiyatride popüler olan “postravmatik stres bozukluğu” kavramı  tam da böyle bir süreci anlatır. İnsan (belki de memeli) organizması “ homeostaz” değişikliğine yol açan ani ve kuvvetli stresleri bir travma olarak yaşar ve bu travmanın biyopsikolojik izleri daha sonraki yaşamı etkiler. Bu sarsıntının başta  endokrin , bağışıklık ve sinir sistemi olmak üzere bir çok sistem üzerinde izleri kalır. Bir başka deyişle organizmanın biyolojik bir belleği vardır ve bütün “stresler” insan vücudunda birikir. İnsan organizması için en önemli stres beklenmedik ve niteliği değişen etkilere maruz kalmaktır. Açlık çekmeye başlayan ve buna uyum sağlayan bir organizma için kısa bir süre de olsa bol besine kavuşmak önemli bir strestir. Belki bu nedenle işkence sırasında organizma “çelişkili” etkilere maruz bırakılarak “yıkılmaya” çalışılır.

Yoksulluğa bağlı bu “içsel/hormonal” şiddetin yanı sıra ortaya çıkan “duygusal-sembolik şiddete” ise Necmi Erdoğan şu sözlerle dikkat çekmektedir: “…Görüştüğümüz kişiler açısından yoksulluğu kritik kılan şey, yalnızca giderek artan ve derinleşen toplumsal eşitsizlik ve maddi sefalet  değil, aynı zamanda bunların kendileri üzerinde yarattığı duygusal-sembolik şiddettir. Yani yoksul-madunlar, yalnızca açlık, hastalık, soğuktan donma vb. tehlikelerle karşı karşıya değildirler; aynı zamanda onurlarına, özsaygılarına ve özgüvenlerine yönelen bir tehditle, sembolik şiddetle karşı karşıyadır”( Yoksulluk Halleri, Erdoğan, 2002, s.45). Yoksulluğun insanın manevi yaşamında açtığı  belki en büyük yara,  yoksulluk nedeniyle onurlarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmalarıdır. Diyarbakır Tabip Odası Eski Başkanı Dr. Mahmut  Ortakaya günümüzde yoksulluğun en önemli nedenlerinden olan göç sorununu anlatırken bu ilişkiye dikkat çekmektedir: “Üretim insanı koruyan, insan onuruna sahip çıkan bir faaliyettir. İnsanı üretimden uzaklaştırdığınızda onurunu elinden alırsınız, onuruna el koyarsınız. Üretim ibadettir, üretim onurdur. Bunu bilenler insanları köylerinden evlerinden uzaklaştırdılar ama esas önemlisi üretimden uzaklaştırdılar. İnsanı üretimden uzaklaştırınca onu ekmeğe muhtaç haline getirirsiniz ve onurunu elinden alırsınız. Onur çok önemlidir, özgürlük ise görecedir. Onur kaybedilmemesi gereken bir kavramdır, bir seviyedir. Biz bölge insanı olarak  özgürlüğü ararken onurunu kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kaldık”.

Bir Hüzün ve Paradoks Olarak Açlığa Uyum

Açlık karşısında kahramanca “direnen” organizmanın en hüzünlü dönemi uzayan açlığa uyum dönemidir. Bu dönemde her şey yavaşlar ve organizma kendisini bir tür “kış uykusu” olarak tanımlanabilecek “hüzünlü” bir döneme sokar. Bu dönem biyolojik bir “depresyon” olarak da tanımlanabilir. Enerji yetmeyince bir çok dokudaki “insülin reseptörü” daha az çalışır ve organizma bu sayede tasarruf ettiği glükozu beyine göndermeye çalışır. Bu dönemde esas itibarıyla “tasarruf” ilkesi geçerlidir; başta  büyüme ve metabolizma olmak üzere her şeyden tasarruf yapılmaya çalışılır.  Bir başka deyişle organizma bu dönemde “azla yetindiği” gerçek bir “idare lambası” dönemine girer. Daha az ışık  daha az yaşam demektir ama yine de ışıklar “kısılmak zorunda kalınır”. Uzun süreli açlık çeken organizmada bütün bunlar çıplak gözle görülebilir; çünkü insan organizmasındaki “büzülme” hemen insan davranışlarına yansır. Bu nedenle  Necmi Erdoğan “ ..Yoksul bedeni  aynı zamanda ezik, kısıtlanmış, kendi kendini inkar etmek isteyen bir bedendir” derken sonuna kadar haklıdır (Yoksulluk Halleri, 2002).   Öte yanda bu “azla  yetinen” yaşam adaptasyonu insanı zor  durumlara hazırlar. Belki bu nedenle askerlikte ve savaşlarda “muhallebi çocukları” yerine yoksul köy  çocuklarına daha fazla güvenilir ve bu onlar için aynı zamanda handikap olur. Bu nedenle savaşlarda en çok onlar ölür. Azla yetinen organizmanın tek handikapı bu değildir; son yıllardaki araştırmalar uzun tarihsel dönemler boyunca az besinle yetinmeye uyarlanmış bir genotip taşıyan insan biyolojisinin, insan bedenlerini bir tüketim aygıtına dönüştürmeye çalışan yaşam tarzı karşısında çaresiz kaldığını göstermektedir. Bu süreci anlamak için “azla yetinen” çöl farelerinden edindiğimiz bilgilere ihtiyacımız vardır. Son yıllarda çöl fareleri (bu fareler Psammomys obesus olarak isimlendiriliyor) üzerinde yapılan araştırmalarda , uzunca bir süre az yiyecekle yetinen ve bu nedenle de “azla yetinen genotipe” (thrifty genotype) sahip olan farelerin laboratuvar ortamında yoğun kalori içeren  besinlerle beslendiklerinde şişmanlık,daha önemlisi ise şeker hastalığına (Tip 2 diyabet) yakalandıkları gösterilmiştir. Bu bulgu, hem kronik açlığın paradoksal bir sonucudur hem de  “uygarlığın” insan biyolojisi üzerindeki tahripkar etkisine bağlıdır. Bu nedenle şimdi dünyanın yoksul bölgeleri bulaşıcı hastalıklardan sonra, sıklığı giderek artan şişmanlık, diyabet ve kalp hastalıkları gibi kronik hastalık dalgası ile boğuşmak zorunda kalmaktadır.

Unutulmamalıdır ki açlık ve yoksulluğa karşı uyum ve direnmede gerçek “kahraman” kadın vücududur. Kadın vücudundaki  yağ dokusu fazlalığı, erkeklerin “yumuşak bir dokuya” dokunma ihtiyaçlarını karşılamak için değildir; kadınlar fazla yağ dokuları sayesinde hem kendileri  hem de esas önemlisi çocukları  için daha fazla enerji depolama kapasitesine sahiptirler. Bu nedenle kadınlar uzun süreli açlığa daha kolay adapte olurlar ve bunun örnekleri ülkemizde yaşanan açlık grevleri sırasında görülmüştür. Kadın vücudu “azla yetinme” yeteneği daha iyi bir organizmadır  ve belki bu sayede eşitsizliklerden en çok etkilenen ülkelerde ortalama kadın ömrü erkeklerden daha fazladır. Esas önemlisi kadınlar, hamilelik sırasında kilo alırlar, çünkü bu sayede yağ hücreleri içinde  bebekleri için enerji depolarlar ve emzirme döneminde kadınların yeterli süt salgılayabilmesi için gerekli  günlük 700 kalori garanti edilmiş olur. Kadınlar, yoksulluk ve açlığın sonuçlarına bedenlerini siper etmelerinin ötesinde Aksu Bora’nın sözleriyle “ Olmayanın idare edilmesinde” de oynadıkları önemli rollerle hanelerini yoksulluğun etkilerinden korumaya çalışmaktadırlar ( Bora, Yoksulluk Halleri, 2002 s.65).

Global Bir Sorun Olarak
Yoksulluk ve Sağlık İlişkisi

Yoksulluk, ekonomik bir terim  değildir ama güncel literatürde yoksulluk ölçütü olarak kişi başına günlük gelir miktarı kullanılmaktadır. Dünya Bankası kişi başına günlük 1 dolar kazancı “uluslarası yoksulluk sınırı” olarak kabul etmektedir. Bu sınıra göre belirlenen yoksulluğa “gelir yoksulluğu” denmekte, su, beslenme için gerekli minimum kalori ve çocukların okula başlayamaması gibi temel ihtiyaçların karşılanamaması “Temel ihtiyaç yoksulluğu”, bütün gelirin besin için harcandığı ve buna rağmen yeterli besin sağlanamadığı durum ise “ekstrem yoksulluk” olarak tanımlanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün 2002 Sağlık Raporuna göre dünya nüfusunun 1/5’i günde kişi başına 1 dolardan daha az, yarıya yakını ise günde 2 dolardan daha az gelire sahiptir. Aynı rapora göre sağlık için en belirleyici risk faktörü yoksulluktur. Yoksulluk, çocukluk çağında protein enerji malnütrisyonu, su ve temizlik sorunları, anne sütü yokluğu, güvenli olmayan cinsel ilişkiler, alkol ve tütün tüketimi, şişmanlık, ev içi hava kirliliği, kentsel hava kirliliği gibi sağlık sorunlarına neden olmaktadır. Yakın zamanda yayınlanan, global ve gölgesel ölçekte hastalıkların ortaya çıkmasına neden olan major risk faktörlerini inceleyen bir araştırmada “çocuk ve annelerin düşük ağırlıklı olması”,  en önemli risk faktörü olarak belirlenmiştir.

Çocuklar Üzerine

Çocuklar kökleri anne karnında (toprakta), gövdesi yeryüzünde ve dalları erişkinlikte (uzayda) olan selvi ağacına benzetilebilir. Bu benzetme hem yaşamın sürekliliğine hem de çocukluğun önemine bir göndermedir. Ovumla spermin “kavuşmasıyla” oluşan insan organizması anne karnındaki 40 haftalık olgunlaşma süreci sonunda  ağlayarak “dünyaya” gelir. Dünyaya gelen bebeğin ilk  bakışta diğer memeli yavrularından- örneğin penguen yavrusundan- bir farkı yoktur ve esas itibarıyla yenidoğan bebek biyolojik potansiyelleri olan bir canlıdır. Doğarken sahip olduğu  en önemli yetenek “emme” gücüdür ve ilk günler bebeğin anne memesinin dışında bir ihtiyacı yoktur. Bütün bebekler -eğer bir sorun yoksa- yaklaşık 50 cm boyunda, 3000 gram ağırlığında doğarlar; oysa çocukluk dönemi bittiğinde boyları 160-180 cm’ye, ağırlıkları 50-80 kg’a çıkar. Hemen anlaşılacağı üzere çocukların iki temel özelliği vardır: Öncelikle sürekli büyür ve gelişirler, ama esas önemlisi yaşamlarının çok uzun bir dönemi boyunca “başkalarına” bağımlıdırlar. Annesi tarafından emzirilmeyen bir yenidoğan bebek en fazla 6-8 saat açlığa dayanabilir, ormanda kaybolan 3 yaşındaki bir çocuk ise bir hafta sonunda açlık ve susuzluktan ölebilir.

Çocukluk kendi içinde üç döneme ayrılır: ilk bir yıl  bebeklik dönemidir ve bu dönem sonunda hem beyin gelişmesi büyük ölçüde tamamlanır hem de bebek ayağa kalkar. Bebeklik ile ergenlik arasında uzun bir çocukluk dönemi yaşanır ve bu dönem dünyayı tanıma/anlama dönemidir. Çocuklar bu dönemde özerkliklerinin ve oyunun tadını çıkarırlar. Çocukluğun son dönemi olan “ergenlik” döneminde organizma hem fiziksel hem ruhsal “atılım” dönemine girer. Her iki cinste de gözle görülür fiziksel değişiklikler olur ama esas önemlisi cinsel farklılaşmanın tamamlanmasıyla birlikte “karşı cins” bir aşk öznesi olarak fark edilir.

Çocukluk anne ve babalara göre daha çok fiziksel değişikliklerle değerlendirilse de gerçekte çocukluk, doğarken getirilen 100 milyar sinir hücresinin serüvenidir. Bir bebeğin doğduğunda farkında olmadığı bir bedeni, en iyi süt sağma makinasından daha güçlü bir emme refleksi, ama esas önemlisi 100 milyar beyin hücresi vardır. Bu hücrelerin arasında ya bağlantı yoktur ya da var olan bağlantılar “kılıfsız” olduğundan işe yaramazlar. Beynin gerçek mucizesi, hücreler arasındaki trilyonlarca bağlantının oluşmasıdır ve bebeğin anneyi tanıyıp ona gülümsemesi bu mucizenin ilk adımlarının gerçekleştiğini gösterir. UNICEF Raporu bu gelişmeyi “hassas bir dansa” benzetmektedir: “ Bir çocuğun beyni, ne üzerinde belirli bir yaşam öyküsünün yazılabileceği boş bir kağıt ne  de yerleri değiştirilemez genlerin planlayıp denetledikleri sımsıkı kurulu bir devredir. Beynin gelişmesi, ilk hücre bölünmesinden başlayarak, genlerle çevre arasında hassas bir dansa benzer. Genler normal gelişmenin birbirini izleyen aşamalarını düzenlerken, bu gelişmenin niteliğini de hem gebe hem de emzikli anneyi hem de küçük bebeği etkileyen çevresel etkenler belirler. İnsan beyninin biricikliği yalnızca büyüklüğünden ve karmaşıklığından değil, aynı zamanda onu deneyimle olağanüstü etkileşime sokan özelliklerinden kaynaklanır. Her dokunuş, hareket ve duygu genetik ivmeyi ileri taşıyan ve çocuğun beynindeki ilişkileri belirli belirsiz değiştiren elektriksel ve kimyasal etkinliğe dönüşür. İnsanın etkileşimleri, beyindeki bağlantıların gelişmesi açısından, yiyecek yemek, işitecek ses ve görecek ışık kadar önemlidir”  Bu bilgiler,  insan beyninin yaşam boyu şekillenmeye açık olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte  insanın doğuştan getirdiği biyolojik olanakların serpildiği ve çevreyle etkileşime daha açık olduğu “fırsat kapıları” olarak nitelenen “kritik dönemler” vardır. Bu dönemlerde olan gelişmelerin veya duraklamaların izleri yaşam boyu sürmektedir. İşte beyin gelişim sürecinin büyük ölçüde  tamamlandığı ilk üç yaş bu tür kritik dönemlerden birisidir. Bu dönem boyunca iki gözle birlikte görme, duygu denetimi, özel tepki verme biçimleri, dil ve diğer bilişsel beceriler gelişmektedir. Hem fiziksel hem zihinsel gelişmenin en hızlı olduğu bu dönemde gösterilecek bakım ve özen 100 milyar hücrenin kaderini büyük ölçüde etkilemektedir. Aynı rapora göre, “ Beynin kendini koruma ve onarma anlamında dikkat çekici yetenekleri vardır. Bununla birlikte çocukların ilk dönemde görecekleri bakım ve şefkatin -ya da bu kritik deneyimlerin yokluğu- körpe zihinler üzerinde kalıcı etkiler bırakacaktır”.  Bu dönemdeki çocuklara yönelik olarak   fiziksel tehlikelerden korunma, yeterli beslenme ve bakım, gerekli aşılarının yapılması, bağlantı  kuracağı bir yetişkinin varlığı, çevresinde bakacak, dokunacak, duyacak, koklayacak ve tadacak şeylerin olması, çevresini keşfetme imkanları, dil alanına uygun uyarılar, yeni dilsel, düşünsel ve hareket becerileri edinmesinde destek, belirli alanlarda bağımsız olabilme imkanları, kendi işlerini görmeyi öğrenmeleri için fırsat tanınması ve son olarak çeşitli nesnelerle oynayabilmek için her gün imkan tanınması gibi konularda toplum düzeyinde programlara ihtiyaç bulunmaktadır.

Aslında çocukluk, erişkinliğe açılan en önemli “fırsat kapısıdır” ve son yıllarda erişkin sağlığının büyük ölçüde anne karnından başlayarak çocukluk dönemine bağlı olduğu anlaşılmıştır.

Çocukların Yoksulluğu

Bazı yazarlar, çocukların geliri olmadığı için “yoksul” sayılamayacağını belirtseler de “çocuk yoksulluğu” (child poverty),  günümüzün en can yakıcı sorunlarından birisidir. Günümüzün en can yakıcı sorunudur çünkü, bir çocuk acı çektiğinde bütün evren acı çeker ve Murathan Mungan’ın deyişiyle köklerimiz çocuklukta olduğu için, çocukların acıları hepimizin acısı olur.  Hiç kuşku yok ki çocukların yoksulluğu, hemen daima ailenin yoksulluğuna bağlıdır ve bunun da en önemli nedeni işsizliktir. UNICEF tarafından yayınlanan “Dünya Çocuklarının Durumu 2001” raporuna göre “ Yoksulluğun pençeleri bir aileye uzandığında, bundan en çok etkilenen, en çok zarar görenler; yaşama , gelişme ve büyüme hakları riske atılanlar, o ailenin en küçük üyeleridir. Günümüzde gelişmekte olan ülkelerde doğan her 10 çocuktan dördü aşırı yoksulluk içindeki bir dünyaya gelmektedir. Çocuk haklarının yaygın bir biçimde ihlali de temelde gene yoksulluktan kaynaklanmaktadır”. Bir başka deyişle yoksulluk arttıkça evde paylaşılan besinler de azalır ve en çok annelerle, küçük bebekleri çaresiz bırakır yoksulluk. UNICEF’e göre  yoksulluk çocukların hem bedenlerini hem de zihinlerini tahrip eder ve sonuçta  yoksulluk daha sonraki kuşaklara geçerek bir “kısır döngü” oluşturur. Bu nedenle de yoksulluğun önlenmesine çocukluk çağında başlanmalıdır. Günümüzde gelişmekte olan ülkelerde yaşayan çocukların % 40’ı (yaklaşık 500 milyon çocuk) günde 1 doların altında bir gelire sahiptir ve yoksulluk milyonlarca çocuğun ölümüne yol açtığı gibi, daha fazla sayıda çocuğun okula gidememesine, hastalanmasına veya “çocuk işçi” olarak yaşamını sürdürmesine neden olmaktadır. Oysa, global gelirin % 1’iyle (yaklaşık  80 milyar dolar/yıl) bu çocukların yoksulluktan kurtulmasını sağlamak mümkündür.

UNICEF, çocuk yoksulluğunun göstergesi olarak, bebek ve çocuk ölüm oranlarını, beş yaş altındaki düşük ağırlıklı veya kısa boylu çocuk oranını, temiz içme suyuna ulaşan nüfus oranını, yeterli temizlik ve sağlık bakımını, tam aşılı çocuk oranını ve son olarak ilköğretime başlayan çocuk oranını kabul etmektedir. Yine UNICEF’e göre, “Yoksulluğun tek bir göstergesi yoktur ve bu nedenle nicel terimlerle ifadesi her zaman kolay değildir. Tek başına gelir düzeyi anlamında bir yoksulluk tanımı, yoksulluğun örneğin ayrımcılık, toplumsal dışlanma ve saygınlığın yitimi gibi yönlerini dikkate almaz”.  Bu nedenle “Yoksulluk Halleri” kitabına yansıdığı gibi yoksulluğun “gizli yaralarını” tanımlamak için “niteliksel araştırmalara” ihtiyaç vardır.

Yoksulluk çocukların hem biyolojik hem de zihinsel potansiyellerini olumsuz etkiler. Raporun ilerleyen bölümlerinde yoksulluğun önce çocuklar üzerindeki biyolojik  etkileri, daha sonra da entelektüel gelişim üzerinde etkileri üzerinde durulacaktır.

Yoksulluk ve beslenme yetersizliği

Her insanın bir ışığı vardır ama, çocuklardan yayılan ışık daha gür ve tazedir. Çünkü, çocuklar her sabah vücutlarına ve zihinlerine eklenen yüz binlerce yeni hücre ile başlarlar güne. Hem büyüme (niceliksel artma) hem de gelişme (çocuğun yetenek kazanması) için, çocuğun genlerinde mevcut olan potansiyellerin gerçekleşmesini sağlayacak bir ortama ihtiyaç vardır. Böyle bir ortamın en önemli  bileşenleri beslenme ve sağlıklı bir annedir. Yoksulluğun çocuklar üzerindeki en bilinen ve en sık görülen etkisi beslenme yetersizliğidir. Beslenme yetersizliğinin tıpdaki adı “malnütrisyondur” ve kitaplara göre malnütrisyon, “Her birinin eksiklik dereceleri değişebilmekle birlikte gerek proteinden gerekse enerjiden fakir bir beslenme sonucu oluşan, en fazla süt çocukları ile küçük çocuklarda rastlanan, sık olarak enfeksiyonların da eşlik ettiği bir patolojik sendromlar grubu” olarak tanımlanır. Çocukların ağırlıklarının normale göre % 10  veya daha fazla düşük olması yetersiz beslenme olarak değerlendirilir, ağırlıkları normalin % 60’ının altına inen bebeklerde ise ağır beslenme yetersizliği vardır. Yoksulluk, eve giren besinlerin yetersizliğine, ev içi stres ve annenin kronik yorgunluğu nedeniyle anne sütünün erken kesilmesine, annenin beslenme yetersizliğine ve bebeklerin düşük doğum ağırlıklı olmasına, sağlıksız fiziksel ortama ve yetersiz sağlık hizmetine neden olarak çocuklardaki beslenme yetersizliğinin temel belirleyicisi olarak rol oynamaktadır. Yoksulluk annelerin eğitimsizliği yoluyla da beslenme yetersizliğine katkıda bulunmaktadır . WHO 2002 Sağlık Raporu’ndaki analizlere göre bütün bölgelerde yoksulluk arttıkça düşük ağırlıklı çocuk oranının da arttığına dikkat çekilmektedir. WHO, dünyadaki beş yaş altındaki çocukların % 27’sinin ağırlığının yaşına göre düşük olduğunu ve bunların da büyük bir kısmının gelişmekte olan ülkelerde yaşadığını tahmin etmektedir.

Daha önce anlatıldığı gibi beslenme yetersizliği ile karşılaşan bebek bir taraftan açlığa karşı uyum göstermeye çalışıp, özellikle büyümesini yavaşlatırken, diğer taraftan bedensel güçsüzlük nedeniyle bir çok enfeksiyon hastalığına yakalanma riski taşır. Bazen ise bebekler açlıktan ölebilirler ve bir anne için belki de en büyük acı budur: “ Hep birlikte yaşamak o kadar ağırlaşabiliyor ki, bir bebeğin açlıktan ölmesi bile mümkün. Türkçe bilmeyen Güher’le küçük kızının yardımıyla konuştuk. Aynı mahallede oturan kayınbiraderlerinin varlığına karşın, süt için altı yüz bin lira bulamadıklarını ve yeni doğan bebeğinin öldüğünü anlattı. Çaresizliğini “Bebek de mecbur, öldü” diye ifade etti”( Bora, Yoksulluk Halleri, 2002,s. 68). Uzun dönemli açlığın önemli bulgularından birisi boy kısalığı ve gelişme gecikmesidir, bu nedenle de çocuklardaki boy kısalığı (“bodurluk”) kronik beslenme yetersizliğinin bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Beslenme yetersizliğinin yaşamı tehdit eden en önemli etkisi ise, vücudun savunma sistemini bozması ve dolayısıyla ishal, pnömoni gibi öldürücü hastalıklara zemin hazırlamasıdır. Yoksul evlerdeki bebeklerin hem beslenme yetersizliği hem de kötü fiziksel koşullar nedeniyle menenjit, orta kulak enfeksiyonları, soğuk algınlığı, idrar yolu enfeksiyonu, çeşitli parazit hastalıkları gibi enfeksiyonlara daha sık yakalandıkları ve enfeksiyonların bu çocuklarda daha şiddetli seyrettiği bilinmektedir. Bir çocuk öldüğünde genellikle bilinen bir hastalığı vardır ve hekimler ölüm raporlarına bu hastalığı yazarlar. Gerçekte ise, her çocuk ölümünün ardında fiziksel, biyolojik, kültürel, ekonomik ve politik etkenlerden oluşan bir sorunlar yumağı yatmaktadır. Bütün bu etkenlerin merkezinde ise, toplumsal eşitsizliklere bağlı yetersiz beslenme bulunmaktadır.

 Beslenme yetersizliği olan bebeklerde enerji ve protein yetersizliğinin yanı sıra iyot, demir, A vitamini ve çinko gibi mikronutrient eksikleri de sık görülmektedir. Bunların arasında demir eksikliğinin hem sık görülmesi hem de kalıcı bozukluklara neden olması bakımından özel bir önemi vardır. Demir eksikliği, beslenme yetersizliğine sıklıkla eşlik ettiği gibi kendisi iştahsızlığa yol açarak beslenme yetersizliğini derinleştirmektedir. Hem köylerde hem şehirlerde yoksul evlerin bebeklerinin en önemli özelliği toprak, kül, kömür, kum gibi besin olmayan maddeleri yemeleridir. WHO’na göre hem bebeklerdeki hem de başta kadınlar olmak üzere erişkinlerdeki demir eksikliği dünyada yılda 800 milyon ölüme yol açmaktadır.

Ülkemizdeki çocuklarda yoksulluk ve beslenme yetersizliği

Birleşmiş Milletler Gelişim Programı (UNDP) İnsani Gelişim Raporu (2002)’na göre ülkemizdeki insanların % 2.4’ü günde bir dolardan az, % 18’ i ise günde 2 dolardan az gelire sahiptir. Aynı rapora göre ülkemizin “İnsan Yoksulluğu İndeksi” ( HPI-1)  18’dir ( Brezilya 17, Küba 4, Peru 19.). Son ekonomik  krizdeki  yoğun yoksullaşma dalgasını bir kenara bıraksak bile bu rakamlara göre nüfusumuzun (dolayısıyla çocukların da) en az % 20’si yoksuldur. Bu ortalama yoksulluk oranı, bölgeler arasındaki eşitsizliği yansıtmamaktadır. Devlet Planlama Teşkilatının (DPT) 1997 verilerine göre en yüksek yoksulluk oranı doğu bölgesindedir. Bekleneceği gibi ülkemizde de çocuk yoksulluğunun doğrudan sonucu beslenme yetersizliğidir. Yine UNDP 2002 raporuna göre ülkemizdeki beş yaş altındaki çocukların % 8’nin ağırlığı yaşına göre düşüktür, bir başka deyişle beslenme yetersizliği göstermektedir.  DPT verilerine göre ise yoksullukla doğru orantılı olarak doğu bölgesinde beş yaş altı beslenme yetersizliği oranları %25’e kadar çıkabilmektedir. Yoksulluğa bağlı beslenme yetersizliğinin uzun dönemli bulgularından birisi boy kısalığıdır (bodurluk) ve ülkemizde beş yaş altındaki çocukların % 16’sının boyu yaşına göre kısadır. Ülkemizde kronik malnütrisyon sıklığı ile yoksulluk arasında güçlü bir bağ vardır ve bu nedenle doğu bölgesindeki çocuklarda % 30’a kadar çıkabilmektedir.

Ülkemizde de yoksulluk, beslenme yetersizliği yanında başta gastroenterit ve pnömoni olmak üzere bir çok çocukluk çağı hastalığının temel nedenidir. Bu nedenle ülkemizde hala çocuk ölümlerinin en önemli nedenleri arasında kolayca önlenebilecek bu hastalıklar vardır. “Yoksulluk Halleri” kitabının yazarlarından Aksu Bora, yoksulluk ile hastalık arasındaki rakamların ötesindeki ilişkileri şöyle anlatıyor: “ Girdiğimiz bütün evlerde hastalık vardı. Görüştüğümüz kişiler, eşleri ya da çocukları, sakatlık ya da kronik hastalıklarla yaşıyorlardı. Beslenme ve barınma koşulları düşünüldüğünde, bu durum şaşırtıcı değil. Hastalık ya da sakatlık, tıpkı yoksulluk gibi, kuşaktan kuşağa aktarılıyor gibi görünüyor. Yoksulluğun sadece düşük gelirle, kötü koşullarda yaşamak anlamına gelmeyip bir tür “damga” niteliği taşımasının önemli bir bileşeni, her çeşit sağlıksızlıkla sarmal olarak yaşanıyor oluşu….Hasta çocukları olduğu için evinden hemen hiç ayrılamayan, herhangi bir şeyle meşgul olamayan kadınlarla görüştük. Çocuklarının bakımını yalnız başlarına üstlenmenin kendilerini çok yıprattığını, derin bir çaresizlik hissettiklerini anlattılar”.

Yoksulluk ve yaşama negatif bilanço ile başlamak

Daha önce değinildiği gibi yoksulluğun en önemli etkilerinden birisi annelerin yetersiz beslenmesidir ve bu durum bebeklerin yetersiz beslenmesi ile doğrudan ilişkilidir. WHO, Dünya’nın geri kalmış bölgelerinde doğurganlık çağındaki kadınların  %27-51’nin yetersiz beslendiğini ve bunun da başta düşük doğum ağırlığı olmak üzere bebeklerin sağlığını doğrudan etkilediğini belirtmektedir. Bir başka deyişle yoksulluk kadınların beslenmesini bozarak bebeklerin negatif  bir bilanço ile yaşama başlamalarına neden olmaktadır. Dünyada her yıl 20 milyon çocuk 2500 gramın altında -yani düşük doğum ağırlığıyla- doğmakta, bu doğumların da % 90’ı gelişmekte olan ülkelerde olmaktadır. Düşük doğum ağırlığı ile prematüre doğum, anne karnında gelişme geriliği arasında kuvvetli bir paralellik söz konusudur ve bu durum bebeklerin uzun dönemli sağlıklarını olumsuz etkilemektedir.  Düşük doğum ağırlığı, erken ve geç yenidoğan ölümlerinin en önemli bir  nedeni olduğu gibi, erken bebeklik dönemi malnütrisyonu, yenidoğan enfeksiyonları, nörolojik gelişim bozukluğu, büyüme yetersizliği ve son zamanlarda üzerinde önemle durulan erişkin yaştaki kronik hastalıklar (Tip 2 idyabet, obesite vb) için de hazırlayıcı rol oynamaktadır.

 Gelişmekte olan ülkelerde  yenidoğan dönemindeki ölümlerin en önemli nedenleri  arasında enfeksiyonlar ( % 42), doğum asfiksisi ve travması (%  32), konejenital anomaliler ve prematürelik sayılmakta; bütün bu nedenlerin yoksullukla güçlü bağları bulunmaktadır. Başta doğum asfiksisi olmak üzere sayılan sorunların büyük bir kısmı yeterli doğum öncesi bakım ve deneyimli sağlık personeli tarafından yapılan doğumlarla önlenebilecektir. Özellikle doğum asfiksisi olmak üzere yenidoğan döneminde hastalığa neden olan sorunlar aynı zamanda yaşayan bebeklerin “özürlü” olmasının da temel nedenidir. Yoksulluk hem yenidoğan dönemindeki ölümleri arttırmakta hem de yol açtığı kalıcı nörolojik kusurlar nedeniyle ailenin yoksulluğunu derinleştiren bir etkide bulunmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde özellikle yoksul kesimlerin evlerinde bildirilmeyen yenidoğan ölümleri olduğu, ülkemizin bazı bölgelerinde olduğu gibi ailelerin ilk kritik period olan 40. gün sonuna kadar bebeklerine isim bile koymadıkları bilinmektedir.

UNDP 2002 verilerine göre, ülkemizdeki doğumların % 20’si eğitilmiş sağlık personeli tarafından yapılmamakta ve bebeklerin en az % 15’i düşük doğum ağırlığı ile doğmaktadır. Bu ortalama oranların yoksullukla paralel olarak değişiklik göstereceğini söylemeye gerek yoktur. Ülkemizde doğrudan yoksulluk yanında temel sağlık hizmetleri ağının giderek güçsüzleşmesi nedeniyle  gebe izlemi yetersiz yapılmakta, ülkemizin doğu bölgesinde doğum öncesi bakım alamayan gebe oranı % 62’ye kadar yükselmektedir. Türk Neonotoloji Derneği tarafından yapılan “Prospektif Perinatal Mortalite Çalışması” nda ölü doğum hızının binde 17.2 olduğu ve bunun da büyük oranda letal konjenital malformasyon olmayan “masere” ölü doğumlara bağlı olduğu saptanmıştır. Bu bulguyu, Ankara  Tıp Fakültesi Yenidoğan Ünitesi  Başkanı Prof. Dr. Saadet Arslan “ “Bir ülkede “masere ölü doğumların çokluğu gebe izleminin yetersizliğini gösterir” şeklinde yorumlamaktadır.

Yoksulluk ve çocuk ölümleri

Yoksulluğun en acılı sonucu bebek ve çocuk ölümlerini arttırmasıdır. Bebek ölümleri, insani gelişimi ve sosyal farklılıkları yansıtan anahtar parametre olarak kabul edilmekte ve yoksulluğun bebek ölüm hızında 4 kata varan farklılıklar yarattığı bilinmektedir. Yoksulluğun bebek ve çocuk ölümler üzerinde doğrudan olduğu kadar (yetersiz beslenme, enfeksiyon hastalıklarının yaygınlığı, temiz içme suyu ve kişisel hijyen sorunu, kalabalık aile yaşamı ve sigara içimi gibi olumsuz ev içi fiziksel ortam), dolaylı etkileri de vardır. Ülkemiz, Ceyhun Atuf Kansu’nun dağların ardında kalmış, karın örttüğü, yalnızlıktan üşüyen bir köyde bir gün kızamıktan ölen 23 çocuk ölüsünü tek tek saydığı zamanları geride bırakmıştır ama hala ishal ve pnömeni, menenjit gibi hastalıklara en çok yoksul çocukları yakalanmaktadır.

Yoksulluğun çocuk ölümlerini arttırmasının bir diğer nedeni de çocukların ev dışında ve güvenli olmayan ortamlarda geçen zamanlarının fazla olması nedeniyle “ kazalara” bağlı ölümlerin yüksek olmasıdır. Benzer şekilde yoksulların evlerinin küçük ve “düzensiz” olması nedeniyle ilaç zehirlenmeleri  daha sık görülmektedir.

Ülkemizde UNDP 2002 Raporuna göre bebek ölüm hızı binde 38, beş yaş altı çocuk ölüm hızı ise binde 45’dir. Otuz yıl önce (1970) bebek ölüm hızının 150, beş yaş altı çocuk ölüm hızının 205 olduğu düşünüldüğünde ülkemizde çok önemli bir ilerleme sağlandığı görülmektedir. Bununla birlikte aynı ilerleme bebek ve çocuk ölümlerinin bölgelere (dolayısıyla sosyo-ekonomik farklara) göre eşitsizliğinin azaltılmasında sağlanamamıştır.  Hacettepe Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından beş yıl aralarla yapılan “Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması” ülkemizin nüfus yapısı,doğurganlığı etkileyen faktörler, annelerin beslenme durumu, bebek ölüm hızın, aşılama oranları gibi  dizi konuda uzun zamandır bilimsel güvenirliliği yüksek veriler sağlamaktadır. Son araştırmanın bizce en önemli yanını ise toplumsal eşitsizliklerin ve bölgesel sorunların çocuklar üzerindeki dramatik etkisini ortaya koyması oluşturuyor. Çünkü, 1998 Araştırması Doğu bölgesinde 1993-1998 döneminde bir önceki beş yıla göre hem bebek ölüm hızının hem de beş yaş altı çocuk ölüm hızının ilk kez arttığını göstermektedir. Ülkemizdeki bebek ölüm hızı 1993’den 1998’e binde 53’den binde 43’e düşmüştür . Bölgelere göre bakıldığında bebek ölüm hızı en çok orta Anadolu bölgesinde (binde 58’den binde 42’ye) azalmıştır. Buna karşın Doğu Bölgesinde bebek ölüm hızı 1993’de binde 60 iken, 1998’de binde 61.5 olmuştur. Bebek ölüm hızı bakımından Türkiye ortalaması ile Doğu arasındaki fark binde 7’den 1998’de binde 19’a yükselmiştir. Benzer şekilde beş yaş altı çocuk ölüm hızı Türkiye genelinde binde 61’den binde 52’ye düşerken Doğu bölgesinde ise binde 70’den binde 76’ya yükselmiştir. Böylece beş yaş altı çocuk ölüm hızı bakımından Türkiye-Doğu farkı binde 9’dan, 1998’de binde 24’e yükselmiştir. Bebek ölüm hızındaki bu artış, son 10 yılda yaşanan göç ve işsizliği, dolayısıyla artan yoksulluğu yansıtmaktadır.

Yoksulluk ve sağlık hizmetlerine ulaşma zorlukları

Yoksulluğun  dolaylı etkilerinin başında ailenin genel “tükenmişliği”  ve eğitimsizliği nedeniyle çocuklarındaki hastalık bulgularını erken fark edememesi veya önemsiz bulması ve esas önemlisi yoksulluk nedeniyle sağlık kuruluşlarına  geç getirmesi veya hiç getirmemesidir. Bizim yakın zamanda yaptığımız bir araştırma, Diyarbakır’da yaşayan çocukların %  62’sinin babasının işsiz olduğunu, % 80’ninin ekonomik yetersizlik nedeniyle doktora getirilemediğini gösteriyor.

Daha öce değinildiği gibi yoksulluk çocuklardaki hastalık sıklığını arttırırken, bu kez aileler yoksulluk nedeniyle zamanında ve yeterli sağlık hizmetine ulaşamamaktadır. Resmi verilere göre toplumun % 80’i sağlık güvencesi kapsamında görülmektedir ama, özellikle doğuda ve kentlerin varoşlarında sağlık güvencesi oranı %50’nin altındadır. Her şeye karşın yeşil kart bir çok yoksul çocuğun hala en önemli güvencesidir ve bu sayede kanser ilaçlarından, hemodiyaliz malzemelerine; insülinden, pahalı antibiyotiklere bir çok çocuğun yaşamını kurtaran ilaç ve malzeme çocuklara sunulabilmektedir. Kocaeli Tıp Fakültesi Çocuk Kliniğine Ekim 2002 itibarıyla bu yıl yatan 986 çocuğun 413’ünün yeşil kart sayesinde hastaneye yatabilmiş olması ülkemizin görece gelişmiş bir bölgesinde bile “Yeşil Kart”ın ne kadar önemli bir işlev gördüğü  göstermektedir. Kim ne dersin “Yeşil Kart” uygulaması, “serbest piyasa” tapınması ile geçen son 20 yılda devletin belki de “sosyal” yanının en çok göründüğü uygulama özelliği taşımaktadır. Kamu hastanelerinde çalışan bütün hekimler bilirler ki “ Yeşil Kart” uygulamasına son verildiği gün bu ülkede binlerce hasta tedavisiz kalır ve ölür. Yoksulları koruyan bir düzenleme yapmadan “Yeşil Kart”ı kaldıran bir hükümet, “Devlet eliyle” meydana gelecek ölümlerin sorumlusu olacağını göze almış olmalıdır. Yoksulluk, en çok hastane kapılarında çaresizliğe dönüşür ve annelerin bazıları hasta çocuklarını hastane kapısında yitirmenin acısıyla yaşamlarını sürdürür. Yoksulluk kronik hastalığı olan aileler için çok daha büyük bir sorundur. Ülkemizde başta kronik böbrek hastalıkları, astım bronşiale ,diyabet ve malignansiler olmak üzere kronik hastalıklar  çocukluk çağında önemli bir sorun olmaya başlamıştır. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde çocuk nefroloji uzmanı olarak bir süre çalışan Doç.Dr. Zelal Bircan’ın bölgedeki kronik böbrek hastası çocuklarla ilgili gözlemleri  yoksulluğun yarattığı çaresizliği yeterince anlatmaktadır: “Diyarbakır ve çevresindeki illerden gelen hastaların geçerli bir sağlık sigortasının olmaması, zaten zorlu bir savaşımı gerektiren Kronik Böbrek Yetmezliğini daha da dayanılmaz bir hale getirmekte ve aileler çaresizlik içinde çocuklarını tedavi ettirmeden taburcu ettirmektedir. Bu durum hastalara hizmet veren sağık personelini de olumsuz etkilemektedir”.

Yoksulluğun çocukların  davranışları ve entellektüel gelişimleri üzerine etkiler

Yoksulluğun iyi bilinen etkilerinden birisi de çeşitli psikososyal sorunlara yol açmasının yanı sıra  zihinsel gelişmeyi olumsuz etkilemesidir. Bunun hem biyolojik hem de ev içi ortamına ait nedenleri vardır. Öncelikle kronik açlığın gelişmekte olan beyin dokusunu olumsuz etkilediği bilinmektedir. Bunun yanında yoksul çocukların Merkezi Sinir Sistemine (MSS) zararlı toksik maddelere (kurşun ve böcek ilaçları vb.) maruz kalma riskinin daha fazladır. Kafa travması geçiren gönüllülerin Magnetik Rezonans (MRI) ile incelenmesi, beynin “prefrontal” kısmındaki harabiyetin hastaların sosyal ve ekonomik durumlarını olumsuz etkilediği gösterilmiştir. Bazı araştırmacılar, çocukluk çağı boyunca gelişmeye devam eden bu beyin bölümünün yoksulluğa eşlik eden stres, kronik açlık, sigara tüketimi, demir eksikliği, kötü çevre koşulları gibi faktörler tarafından olumsuz etkilenebileceğini ileri sürmektedirler. Güney Afrika’da beslenme yetersizliği olan çocukların MRI görüntülerinde, açlığa bağlı olarak  beyin dokularının küçüldüğünü ve 90 günlük beslenme sonrası belirgin iyileşme olduğu gösterilmiştir. Demir eksikliği yoksul çocuklarda sık görülen bir sorundur ve uzun süren demir eksikliğinin entelektüel gelişmeyi olumsuz etkilediği, bunun geri dönüşsüz olabileceği ve ağır demir eksikliğinin hafif derecede mental geriliğe neden olduğu bilinmektedir. Ayrıca demir eksikliğinde kaslardaki “aerobik çalışma kapasitesi”nin azaldığı ve bunun da çocuklarda yorgunluğa neden olabileceği ileri sürülmektedir.

Yoksulluğun ve açlığın biyolojik etkileri kadar psikososyal ve davranışsal etkileri de önemlidir ve bu konuda geniş bir literatür vardır. Araştırmalara göre yoksul ailelerin çocuklarında “saldırganlık”, “hiperaktivite” ve “huzursuzluk” sık görülen özelliklerdir. Bu çocuklar huzursuz ruh halleri ve yorgunlukları nedeniyle başka çocuklarla birlikte olmakta güçlük çekerler. Yoksul çocuklar  arasında depresyon ve intihar girişimi daha fazladır ve bu nedenle ruh sağlığı kliniklerine daha sık başvurmaktadırlar.

Yoksul çocukların algılama fonksiyonlarında ve öğrenme kapasitelerinde azalma  bildirilmekte, bu çocukların testlerde düşük skor yaptıkları ve okul başarılarının düşük olduğu gözlenmektedir. Hem davranış sorunları hem de sık hastalanma nedeniyle okula gidemeyen yoksul çocuklar arasında sınıfta kalma ve okul idaresi tarafından cezalandırılma oranı yüksektir.

Son yıllarda yoksulluğun çocukların entelektüel gelişmesi üzerindeki olumsuz etkisinin daha çok ev içindeki ortam üzerinden olduğu belirtilmektedir. Buna göre  entelektüel gelişme için çocuğun fiziksel sağlığı yanında evdeki fiziksel ortam, annenin çocukla ilişkisi, evdeki “kognitif stimülasyon” ve erken çocukluk bakımı etkili olmaktadır. Araştırmalar, yoksulluğun bütün bu ara faktörleri negatif etkileyerek- karanlık ev içleri, annenin eğitimsizliği ve “tükenmişliği”, eve gazete, dergi girmemesi, annenin çocuğuna bir şey okumaması vb.- çocukların entelektüel gelişmelerini bozmaktadır.

Yoksul çocukların  evleri ve yoksulluğun yarattığı diğer sorunlar

Kentlerin varoşları yoksulluğun cehenneme çevirdiği daracık evlerle doludur ve o evlerde doğan bebeklere bakarak toplumun çaresizliğini anlamak mümkündür. “Yoksulluk Halleri” kitabında “Yoksulun Evi”ni anlatan Ersan Ocak’ın gözlemlerine göre;

·         Yoksulların evleri şehre uzaktır, bu uzaklık hem fiziksel hem de kültürel bir uzaklıktır,

·         Evler kadının mahkumiyet mekanıdır ve kadınlar bitip tükenmeyen ev işlerini yaparak evde kalanların bakımı yaparlar,

·         Yoksulların evleri genellikle sağlıksız çevre koşulları içinde yer alan kalitesiz binalardır. Bir başka deyişle fenni ve sıhhi olmayan evlerdir

·         Evler defalarca yıkılıp, yeniden yapılır

·         Eşya ya yok denecek kadar azdır ya da çok fazladır

·         Oda sayısı yetersiz, hane nüfusu kalabalıktır

·         Balkon, kapı önü ve bahçe ayrıcalıklı mekanlardır

·         Yoksul evinin düşük seviyesi ile kendini özdeşleştirir

·         Yoksulların evlerinde babalar çok sigara içer ve anneler genellikle tükenmiştir. Çoğu sinirli ve depresyondadır.

Sayılabilecek  daha bir çok özelliği nedeniyle yoksulların evleri, çocuklar için hem sağlıksız bir fizik çevre sunmaktadır hem de bu evlerin bulunduğu  mahalleler çocukların erken yaşta sağlıksız davranışlara ( sigara tiryakiliği, şiddet, erken ve güvenliksiz cinsel ilişki vb.) yönelmesine neden olur. Bu evlerde büyüyen çocuklarda soğuk algınlığından, astıma; menenjitden, idrar yolu enfeksiyonuna bir çok hastalık daha sık görülür. Yakın zamanda yayınlanan bir araştırma yoksul çocuklarda daha çok kemik kırığı görüldüğüne dikkat çekmektedir. Kendi yaşıtları oyun çağını kreş ve ana okullarında “erken çocukluk çağı eğitim programları” görerek geçirirken, yoksul çocuklar her şeyi anneleri ve kendilerinden büyük kardeşlerinden öğrenirler. Bu evlerin anneleri çoğu zaman başka evlere temizliğe gider ve kendi evine “tükenmiş” olarak döner. Bu nedenle yoksul evlerinde hem anne hem de baba şiddeti daha yaygındır .

Çocuk Yoksulluğunun Arka Planı ve Öneriler

Aslında çocuk yoksulluğunun  arka planında hem global hem de ülkelerin kendi içlerindeki eşitsizlikleri arttıran “küreselleşme” bulunmaktadır. Otuz Trilyon Dolarlık global ekonomi dünya nüfusunun yarıya yakınının yoksulluk altında yaşamasına aldırmadan daha çok kar elde etmek için bütün dünyadaki insan bedenlerini bir tüketim aygıtına dönüştürmeye çalışmakta ve esas tahrip edici etkisini de insan biyolojisi üzerinde göstermektedir. Gelişmekte olan ülkelerin kaynakları ulusalararası mali piyasalar tarafından emilmekte, öte yanda ise iyi işleyen  piyasaların herkese yiyecek, sağlık, barınma sağlayacağı masalı anlatılmaktadır. Meksika Ulusal Beslenme Enstitüsü’nün müdürü bu duruma şu sözlerle dikkat çekmektedir: “Benim ülkemdeki yüksek beslenme bozukluğu oranı sürüklendiğimiz dış borç batağına bağlıdır ve bu borçlar için ayrılan  ödemelerin bir gün ertelenmesi ile Meksika’daki tüm aç çocukların kalori gereksinmeleri karşılanabilecektir.” Bu sözler uluslararası ekonomik politikaların çocuk ölümlerinin yüksek kalmasıyla ne kadar ilgili olduğunu göstermektedir. UNICEF raporlarına göre aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok gelişmekte olan ülkenin askeri bütçeleri sağlık ve eğitim bütçelerinin toplamını geçmiştir. Bu gelişmeler yaşanırken Dünya Bankası ve IMF gibi Uluslararası kuruluşlar yoksul ülkeleri eğitim ve sağlık harcamalarını azaltmaya zorlamakta, buna karşın askeri harcamaların kısılması konusunda sessiz kalmaktadır. Bu gerçeklerin  ülkemiz için de geçerli olduğu herkes tarafından bilinmektedir.

Çocuk yoksulluğunun temelinde ülkelerin yoksullaşması kadar, toplumsal eşitsizlikler de rol oynamaktadır. Son ekonomik krizden sonra ülkemizde kişi başına gelir 2600 dolar civarına düşmüştür ama bu ortalama gelir gerçeğin çok az bir kısmını yansıtmaktadır. Oysa UNDP 2002 Raporuna göre ülkemizde en fakir %10 nüfus, milli gelirin % 2.3’üne sahipken, en zengin % 10’u milli gelirin % 32.3’ne sahip olmaktadır. Çocuk yoksulluğunun gerçek nedeni bu rakamlara yansıyan ve giderek artan sosyal eşitsizliklerdir. Bu nedenle Amerikan Çocuk Hekimleri Akademisi’nin 1993’deki yıllık toplantısında diplomasız bir köy sağlık görevlisi olarak konuşan David Werner’in sözleri hepimiz yol göstermektedir: “ Temeli büyük ölçüde sosyal ve politik nedenlere dayanan sorunların çözümü için tümüyle tıbbi ve teknolojik çözümler aranmaktan vazgeçilmeli, yönümüzü toplumsal eşitsizliklerin azaltılmasına çevirmeliyiz”

Bütün bu bilgiler ve değerlendirmeler sonucunda yoksulluğun çocuklar üzerindeki etkisini azaltmak veya yok etmek için aşağıdaki öneriler yapılmıştır.

1.       Çocuk yoksulluğunu izlemek, etkilerini kamuoyuna anlatmak ve çözümler üretmek üzere “ Ulusal Çocuk Yoksulluğu Merkezi” kurulmalıdır

2.       Ülkemizdeki işsizliği azaltacak ve toplumsal eşitsizlikleri düzeltecek bir sosyal program acilen başlatılmalıdır. Bu amaçla savunma harcamaları azaltılmalı ve bu kaynaklar sağlık ve eğitime kaydırılmalıdır

3.       Kaynakların kullanımında en dezavantajlı çocuklara öncelik verilmelidir.

4.       Çocukların hepsini sağlık güvencesi sağlayacak “Çocuklara Ücretsiz Sağlık Hizmeti” yasası çıkarılmalıdır

5.       Bu yasa çıkıncaya kadar “Yeşil Kart” uygulaması kapsamı genişletilerek sürdürülmelidir

6.       Ülkemizdeki temel sağlık hizmeti sistemi güçlendirilmeli ve bütün doğumların eğitilmiş sağlık personeli tarafından yapılması sağlanmalıdır

7.       Başta düzenli geliri olmayan aileler olmak üzere devlet doğan bütün çocuklara koşulsuz ve karşılıksız ekonomik yardım yapmalıdır. Örneğin İngiltere’de bu yardım 1. çocuk için haftada 15 £, diğer çocuklar için haftada 10 £’dir. Ülkemizde ise yalnızca memur ve işçilere çok düşük miktarda ( ayda 2 milyon TL civarında) çocuk yardımı yapılmalıdır. Bu yardım hem en az ayda 50 dolar civarına çıkarılmalı hem de esas olarak en dezavantajlı çocuklara verilmelidir.

8.       Okul Sütü projesi bütün kamu ilköğretim okullarına yaygınlaştırılmalı ve okullarda yemek verilmelidir.

9.       Yoksulların yoğun olarak yaşadığı mahallelerde ücretsiz kreş ve ana okulları açılmalıdır

10.     Ev içlerinde sigara içilmesine karşı kampanya başlatılmalıdır

11.   Annelerin sağlık eğitimine önem verilmeli, doğum yapan bütün kadınlara emzirme eğitimi yapılmalıdır.

Şükrü Hatun

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Deneme, Erkan Oğur, Hayali Cihan Değer

Emir geldi ve kâlb atmaya başladı

Kâlb öncesi zamanlar vardı, Sonra mucize gerçekleşti, kâlbin oluşum süreci tamamlandı. Emir geldi ve kâlb atmaya başladı… O ilk darbe ânı ve hareketin başladığı hayat noktası “Fuad” ile sarsılır cisim… Gücü vardır, sesi vardır, ritmi vardır… Kâlb, hayata hevesle, tüm gerçekliği ile başlar… Hızlanmalar, yavaşlamalar, heyecanlar, korkular, aşklar, mutluluklar, hüzünler, müzik, coşkular, keskin şoklar, gider bozuklukları, yetmezlikler, hastalıklar, durma ve yeniden başlamalar… Derken cisme gelen sinyal ve durma ânı… “Fuad”. En küçük sonsuzluktan, en büyük sonsuzluğa, yokluktan varlığa kâinatı başlatır, “Fuad”… Orada artık ne son ne de ilk olmak tariflenemez. Mutlak varlık yegâne gerçektir… Kâlb öncesi, kâlb ânı, kâlb sonrası sorularını kendime sormaktayım… Kâlbin kırıldığı an vardır ki, o hayat noktasından “Fuad” dan kırılır. Kâlbin en mutlu olduğu an “Fuad” dır… “Fuad” ile görür, duyar, dokunur, tadar, koklar, sever, gariplikleri sezer, hissederiz… Ve “Fuad” ile düşünürüz. Yeteneklerimiz, ve hatta hiçbir zaman keşfedemeyeceğimiz yeteneklerimizdir Fuad… Mantık kâlbimizde şekillenir ve nasîbimiz ölçüsünde acımasız ya da sevgi dolu olabilir. Bu müzikler, insan ve insan dışında bilinen, bilinmeyen ve hiçbir zaman bilinmeyecek olan, ya da ileride keşfedilecek canlı, cansız her nesnenin özündeki eksiklikleri tamamlamada karşılıksız hizmetkâr olan “Fuad” özlemi ile insanlık hayaline armağandır…

Erkan Oğur

(Embriyoda gelişimini tamamlayan ilk organ kalptir. Kalp, gelişimin dördüncü haftasının başlarında çarpmaya başlar. Bu çalışma ölünceye kadar da devam eder.)

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page