Ercan Kesal, Şiir Gibi

Ben didinirken bir ara yavaşça elime dokunduğunu hissettim. “Oğlum bırak. Bardak doldu artık. Ömrü tamam oldu. Bir damla istiyordu, o da damladı işte.”

KÜTÜPHANE 

Aralıksız yağan kar tüm kasabayı kalın ve şefkatli bir yorgan gibi örtmüş. Halk kütüphanesine çıkan yüksek merdivenlerin sokağa kavuştuğu yerde, sırtımı duvara yaslamış, kapının açılmasını bekliyorum. Az sonra kütüphanenin yaşlı odacısı Yaşar Efendi, yanımdan geçerek merdivenleri tırmanmaya başlıyor. Yan gözle bana bakıyor, hissediyorum. Kütüphanenin kapısında bekleyen cılız bir çocuk! İki üç basamak arkasından, aynı yavaşlıkta merdivenleri çıkarak takip ediyorum onu. Kapının önündeki sahanlıkta biraz oyalandıktan sonra büyükçe bir anahtarla kapıyı açıyor. İki kanatlı ahşap kapının önünde duran, mazgal tarzındaki metal paspasa ayakkabılarını iyice sürterek temizliyor sonra. Bu hareketin aslında bana yapıldığını çok iyi biliyorum. Şimdi içeri girdi ve kapının yanında dikiliyor. Eski ve ıslanmış ayakkabılarımı defalarca paspasa sürtüyorum. Yüzünde hiç değişmeyen bir ifadeyle sessizce izliyor beni. Bir süre daha baktıktan sonra yeterli olduğunu düşünmüş olmalı ki içeri gidip kayboluyor. Artık girebilirim. İçerde kimse yok. Pencerenin yanındaki masaya gidip oturuyorum. ‘Esrarlı Ada’ yarım kalmıştı, kaldığım yerden devam edeceğim. Kitabı alıyorum raftan ve doğru kayıt defterinin olduğu masaya. Yaşar Efendi, sobanın yanında elinde kömür kovasıyla durmuş, beni izliyor. Kızmak için bir şey arıyor ama şu ana kadar hiç hata yapmadım. Her şey onun istediği gibi oldu. Yerime geçiyorum ve ah, işte. Ağır sandalyeyi çekerken istemeden çıkan bir gıcırtı sesi. Öfkeyle baktıktan sonra başını sallayarak sobaya kömürleri dolduruyor. Olsun, kitabıma kavuştum nihayet. Çok geçmeden küçük kütüphane iyice ısınıyor ve içerisi gürültücü, üşümüş çocuklarla dolmaya başlıyor. Öksüren, gülüşen, birbiriyle itişerek kıkırdayan bir topluluk. Hepsi de arkadaşım. Eski ceketlerinin içinde kaybolmuş, çelimsiz ve kavruk gövdelerini nasıl taşıyacaklarını bilmeden, buldukları ilk sandalyeye oturur ve hemen etrafa bakınmaya başlarlar. Havada, ıslak ayakkabı ve çorap kokusuyla salınan bir uğultu. Girenler, çıkanlar, kapıyı açıp bir süre bakındıktan sonra kaybolanlar, sıklaşan sandalye gıcırtıları. Giderek artan gürültü ve itişmelerle baş edemeyen Yaşar Efendi, salona bitişik olan küçük odanın kapısından bir an kaybolur sonra. Kapı cızırtıyla yeniden açıldığında, eşikte kütüphanenin kadim müdürü Mehmet Bey dikilmektedir.
Mehmet Bey, hiç unutmadığım repliğini her seferinde aynı cümle ve tonlamalarla tane tane söylemeye başlar:
“Bardağı suyla doldurursunuz. Dolar ama taşmaz. Ağzına kadar doldurursunuz, yine taşmaz. Ama bir damla daha koyarsanız, işte o zaman taşar. Sadece bir damla. Biliyor musunuz, bardağın taşmasına bir damla kaldı!” 

SARMISAK 

Yaşlı adam, şişmanlığını saklayan sevimli, çevik gövdesi ve ablak, kırmızı çehresiyle bir haftadır dahiliye servisinde yatıyor. Yüksek tansiyon ve kalp yetmezliği var. Uzunca boylu, esmer, çopur yüzlü karısı da refakatçisi. Adamın benimle ve hemşirelerle arası pek iyi. Bekâr olduğumu bildiği için, serviste çalışan hemşirelerin içinden kendince en güzelini seçmiş, çöpçatanlık yapıyor. Beni de gelip gittikçe ikna etmeye çalışıyor. Eşi, sessizce ve garip bir tebessümle izliyor yaşlı adamın çocuksu hallerini. 
Hemşire hanım beni çağırdığında babama mektup yazıyordum. Koşarak gittim. Yaşlı adam epeyce kusmuş ve kendinde değildi. Mide kanaması mı geçiriyor? Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken ilk fark ettiğim şey, odadaki kesif sarmısak kokusu ve eşinin hiçbir şey olmamış gibi sessizce Kuran okumasıydı.
Muayene ederken dahiliyecinin çabuk gelmesi için de dua ediyordum içimden. Kontrol altına aldığımız bir hasta niye böyle olmuştu. Hemşire, ben sormadan konuştu: “Efendim ben söyleyecektim ama fırsat olmadı. Sabah bir avuç sarımsak yedirirken yakaladım yakınlarını. Tansiyon çabuk düşsün diye. Galiba üç dört gündür hastaya avuç avuç sarmısak yedirmişler.” Tam bu sırada, yaşlı adamda kalp ve solunum durdu. Kaybediyorduk adamı. Telaşla kalp masajına başladım. Yatağın üzerinde bir yandan kendime yer açmaya çalışıyor, bir yandan da masaj için uğraşıyordum. Tüm bu telaşın ortasında hiçbir şey yokmuş gibi davranan tek insan adamın karısıydı. Ben didinirken bir ara yavaşça elime dokunduğunu hissettim. Bir an göz göze geldik. Baktım, bir şeyler söylüyor: “Oğlum bırak. Eziyet etme adama. Bardak doldu artık. Ömrü tamam oldu. Bir damla istiyordu, o da damladı işte. Uğraşma.” 
İhtiyar adamı kaybettik. Tansiyon ve kalpten değil, mide kanamasından.

KOMUTAN 

Bir bayram günüydü. Erkenden kalkmış, ellerini öpüp, bir köşeye çekilmiştim. Sitenin bahçesinden telaşlı çocuk sesleri geliyor. Annemin dudakları kıpır kıpır, kim bilir hangi duanın peşinde. Babam ilaçların kaşıntı yaptığını söylüyor sürekli. “Hepsini bıraksak ne olur oğlum. Hiç içmesem?” dedi kendi de inanmayarak. Biraz durdum ve “İyi baba, bırakalım, hiç içme” dedim. Öylece baktı yüzüme. Kızdığımı düşünüyor, biliyorum. “Baba, biliyorsun ilaç içmeden olmaz” diyerek yumuşattım sesimi. Pencereden dışarı baktı ümitsizce ve askerdeki komutanı Semih Bey’den söz etmeye başladı: “Atış yapılacak; hedefi tutturan nişancılar mükafat iznine gönderilecek” dediler bir gün. Herkes heveslendi tabii. Atış yerine giderken ayağıma vurdu Semih Bey, “Karavana at, karavana” dedi. Niye dediğini anlamadım ama ben hep karavana attım. En iyi nişancılar Kürtlerden çıkardı hep. Yine öyle oldu. Birincilerin hepsini de doğudaki eşkıya takibine gönderdiler.” 
Mükafat izni beklerken akrabalarını öldürmeye gönderilen askerler ağlıyormuş giderken: “Vallah komutan, bizi öldür amma, gönderme.” 
“Hepsinin de künyesi geldi sonra” dedi babam hüzünle. 
Tuhaf bir sessizlik çöktü salona. Canım sıkılmıştı doğrusu. “Baba, Semih Bey nerededir şimdi” diye sordum. “Mersin’deydi galiba” dedi ve elini ceketinin iç cebine sokarak zorlukla cüzdanını çıkardı. Böyle anlarda yardım etmem lazım, biliyorum. Cüzdanı elinden alarak, emekli maaşını aldığı bankamatiğin altına yerleştirdiği kartvizitleri sıralamaya başladık. Evet, işte Semih Bey’in kartviziti. Yıllar önce yaptığı Mersin ziyareti sırasında komutanını bulmuş, sohbet etmiş, bu kartviziti de o sırada almıştı.
“İstiyorsan bulayım, ne dersin?” dedim.
“Öyle mi, bulunur mu?” dedikten sonra, sessizce beklemeye başladı. Kartvizitteki telefon ve bilinmeyen numaraların da yardımıyla, komutanın kızına ulaştım. “Babam iki sene önce öldü” dedi. Hiçbir şey söylemedim ve annesinin telefonunu aldım. Az sonra, komutanın eşi telefondaydı. Babamın oturduğu yere kadar taşıdım telefonu ve uzattım ona. Titreyerek ayağa kalktı, 85 yaşındaki parkinsonlu babam: “Efendim benim, Mevlüt ben.”
Diyafonu açmıştım. Belli ki yaşı babamdan daha küçük olan hanım, “Mevlüt, evladım” diye konuşuyordu. Semih Bey’in vefat haberini verince sarsıldı babam.
“Öyle mi, komutanımı kaybettik öyle mi?” dedi birkaç kez.
“Sen nasılsın evladım, sağlığın nasıl?” diye sordu, Semih Bey’in eşi. 
Babam, her duyduğumda beni şaşırtan bir güce sahip o cümleyi tekrarladı komutanının eşine: 
“İyiyim efendim. Yaşlılık işte. Bardak doldu, ama damlası eksik. Onu bekliyorum efendim.”

Ercan Keselercan_kesal

Baba Şiirleri, Deneme, Ercan Kesal, Hayali Cihan Değer

“Öldüğümde beni, usulünce yıkayın, göğsünüze yaslayın ve toprağa bırakın. Bu kadar.”

Yetimim, göğsüne yasla

Babamın göğsüne başımı gömüp yatıyorum. Dünyanın en güzel uykusunu uyuyorum. Bir daha öyle bir uyku olmadı hayatımda. Babam yok ve ben de yetimim.

Derdimi gösterin
Emekli olduktan sonra da hastanede çalışmaya devam eden bir personelimizin oğluydu Faruk. Otuzlu yaşlarında, dal gibi bir delikanlı. Sessiz, kendi halinde biri. Çocuğunun doğumu bizim hastanede olmuştu. Oradan hatırlıyorum. Karaciğer kanseriymiş. Geç fark etmişler. Metastaz yapmış. Dopleri yapan uzman arkadaş verdi önce tatsız haberi. Yine de ameliyata aldılar, ‘açıp kapattılar’ o malum deyişle.
Delikanlı belediyede çalışıyor. Evli ve sekiz yaşında bir oğlu var. Sevimli, sarı kafalı bir oğlan. Babası yatarken çok sık görüyordum hastanede. Faruk’u her ziyarete gittiğimde, küçük oğlanı, başını babasının göğsüne yaslayıp, yanına uzanmış halde bulurdum.
Ameliyattan sonra, ne olduğuyla ilgili kimse cesaret edip, gerçeği söyleyememiş. O da kanserli organın alındığını ve iyileştiğini düşünüyor. Bu arada, babasından da bir şey istiyor sürekli: “Madem ameliyat oldum, bana derdimi gösterin. Derdimi getirin, bakacağım.”
Babası yanıma gelmiş, utana sıkıla bana bunları anlatıyor. Ameliyathaneye rica ettik, gazlı bezin içinde işe yaramayan bir doku parçası gönderildi. Babayla birlikte götürdük gösterdik ‘derdini’. Baktı baktı ve rahatlamış bir şekilde uzandı yatağına. Biraz şaşırmıştı ama. Demek, onca ağrı ve sıkıntının sebebi bu kadar küçük bir şeydi…
Faruk öldü bir ay sonra. Cenazesine gittim. Mahalle arasında küçücük bir cami. Az sayıda cemaat. Namaza durduk. Hemen yanımda Faruk’un babası ve küçük oğlu. O da namazda. Tam helallik alınıyor, ardından dua faslı başlayacak, çocuk yavaşça musalla taşının yanına gitti. Babasının, kefeniyle konulmuş cenazesine yanaştı ve başını onun göğsüne koydu. İmam ve oradakiler, bir süre manasızca baktık çocuğa. Babası hâlâ yaşıyordu sanki ve o kadar alışkın bir tarzda koymuştu ki ölünün göğsüne başını… “Yetim işte.. Ne yapsın” diye mırıldandı yanımda dikilen mahallenin berberi.

Kesme şeker

Babam da yetimdi. O beş yaşındayken ölmüş dedem…

“Anamla ben Kızılöz’deydik. Aylardan Temmuz.. Hasat zamanı.. Bi haber geldi, Ceritlerin Yusuf gelmiş at arabasıynan, o söylemiş Abdullah emmime: “Köse’nin Mustafa hastalanmış… İyi değilmiş.. Kayseri’ye götüreceklermiş.” Yaz günü.. Nasıl sıcak… Yayan yola düştük. Anam hem ağlıyor hem yürüyor. Ben de onun peşinde, yetişmeye çalışıyorum. Yolun ortalarında bir at arabasına rastladık, sağ olsun bindirdi arabaya bizi. Vardık ki, gömmüşler babamı. ‘Kokar’ demişler yaz günü. Anam çok sızlandı, ağladı, yüzünü göremedim diye. Avluda babamı yıkadıkları yerde su birikmiş. Cenazenin suyu. Çocukluk işte. Elimdeki değnekle suyu akıtıp gölek yaptım. Kendi kendime oynuyorum. Ablam geldi kafama vurdu “Baban öldü sen gölek yapıyorsun burada” diye.
“Başka ne hatırlıyorsun baba, dedemle ilgili” diye sorardım ısrarla. “Nasıl biriydi, nasıl davranırdı sana.” Son zamanlarında iyice karışmış zihniyle bölük pörçük anlatırdı: “Böyle ablak, geniş yüzlü biriydi babam. Sakallıydı. Köse lakabı herhalde koyun kuzu beslediğimiz içindir. Odasında bir dolabın içinde kesme şeker olurdu. Kesme şeker. Pek kıymetli o zamanlar. Benim betim benzim pek soluktu. Kim demişse, ‘bunda solucan vardır benzin içir, geçer’ demişler. Bir gün kapının önünde oynuyorum, ‘içeri gel, sana şeker vereceğim’ dedi. ‘Ama, önce bunu içeceksin.’ Yarım çay bardağı benzini ‘dik tepene’ deyip içirdi. Benim tükürmeme fırsat vermeden de kesme şekeri ağzıma soktu.
Ben hem şekeri yiyor hem ağlıyorum. Sonra, başımı göğsüne yasladı, öylece durduk. Onu özlerim hep… Ne benzini, ne şekeri. Onun göğsünü. Tek hatırladığım o…
“Hangi yavru tek başına yiğittir”
Enteresan bir adamdı babam. Ancak ilkokulu okuyabilmiş bir çiftçi olmasına rağmen okulla, bilgiyle, kitaplarla bambaşka bir ilişkisi vardı. Ortaokula yeni başladığımda, dayımın marangoz Hüseyin’e yaptırdığı mütevazı kitaplığın rafına Kayseri’den aldığı kitabı nasıl bir mutlulukla yerleştirmişti. İvo Andriç’in ‘Drina Köprüsü.’ İlk kitabım… Kitapçı önermiş, “Bu yıl Nobel aldı bu yazar” diye. Avanos’a yerleşmiş, Alman bir karı kocadan Almanca öğrenme gayreti, bir arkadaşına yurtdışından getirttiği Olimpiya daktilonun çok uzun yıllar evin başucunda durması, çocukluk arkadaşı Doktor Yaşar abiyle kasabaya ilk gazozhane açma macerası.
Avanos.. Ağustos akşamı.. Sekiz dokuz yaşlarındayım. Salonun bahçeye açılan penceresi açık. Ilık bir rüzgâr bahçeden gelen kokuları içeriye taşıyor. Evde kimse yok. Annem ve kardeşlerim niye evde değiller, bilmiyorum. ‘Somya’ya uzanmışım ve Philips radyomuzda Türk Sanat Müziği çalıyor. Uyku ile uyanıklık arası bir yerdeyim. Kapı açılıyor önce, gölge gibi, babam geliyor. Üzerime eğilip saçlarımı okşuyor ve sonra yanıma uzanıp, kollarıyla kucaklıyor. Babamın göğsüne başımı gömüp yatıyorum. Babamla dünyanın en güzel akşamında, dünyanın en güzel evinde, dünyanın en güzel uykusunu uyuyorum. Bir daha öyle bir uyku olmadı hayatımda. Şimdi babam yok ve ben de yetimim.
İnsafsızlık
Çocukken bütün bir yazı birlikte geçirdiğim, Tommiks ve Teksas’larımı hiç sakınmadan paylaştığım, Kızılırmak’ta balık tuttuğum mahalle arkadaşımın babası, elektrik teknisyeniydi ve genç yaşta bir elektrik direğinin tepesinde ölmüştü. İkimiz de bu gerçeği bilir ve hiç bilmiyormuş gibi davranırdık. Ama bazen, özellikle top oynarken ve genellikle haksız olduğum zamanlar, müthiş bir insafsızlıkla bozardım bu anlaşmayı: “Senin baban yok. Biliyorsun değil mi. Öldü o..” Arkadaşım hiçbir şey söylemez, biraz duralar ve elindeki topu bırakır giderdi. Bir süre sonra yaptığımdan köpek gibi pişman, elimde topla bahçenin etrafında dolanırken arkadaşımı görürdüm. Dedesinin göğsüne yaslanmış, evlerinin girişindeki sedirde kıpırdamadan yatıyor. Etrafta nasıl içli bir sessizlik…
Yetimlerin göğsü
Neşet Ertaş’ın bir ‘düz göğüslü saz’ hikâyesi vardır. Sazlarını yaptırdığı Tavşancı Hüseyin’den düz göğüslü bir saz ister Neşet. Hüseyin Usta yapmaz. Aklına yatmaz nedense. Sazın göğsü bombeli olur çünkü. Neşet de onun çırağına yaptırır. Müthiş bir saz. Daha sonra herkes o saz gibi saz ister. Neşet Ertaş, niye düz göğüslü saz istediğini şöyle açıklar: “Sazların zamanla döşleri çöküyordu… Göğüs çökünce teller yukarda kalıyor. Kavisli olunca da eşiğin altı yukarda kalıyor, göğüs aşağıda. Göğüs çökünce daha içli daha derinden bir ses geliyordu. Oradan hatırlayarak düz göğüslü saz istedim…”
Vicdanımız kuruyor. Babalarını erken kaybetmiş yetim çocukların masum başlarını koyacakları göğüsler çoktan çöktü, farkında mısınız… Göğüs çöktükçe zulüm tepemizde kalıyor. Kavisli ve dolaşık geçmişimizse bozuk düzenimizin telleri olmuş. Duyduğunuz sesler bu yüzden içli ve bu kadar derinden geliyor.
Şimdi bir türlü sığamayıp, delice bir kavgaya tutuştuğumuz, adına Anadolu denen şu kadim topraklarda, binlerce yıl önce hüküm sürmüş, bir Hitit kralının oğullarına bıraktığı vasiyete bakın isterseniz: “Öldüğümde beni, usulünce yıkayın, göğsünüze yaslayın ve toprağa bırakın. Bu kadar.”
Peki, ne kadar daha seyredeceksiniz, plazma LCD televizyonlarınızın önünde, bayrağa sarılı tabutlara sarılarak, babalarının göğüslerini arayan yetimlerin hüznünü… Ya da çoğu zaman usulünce yıkamak bile reva görülmeyen diğerlerinin, geride bıraktığı isyankâr çocukların öfkesini… Yetmedi mi?
Ercan Kesal / Peri Gazozu / İletişim Yayınları