Dilek Kartal, Şiir, Türk Şiiri

Anneme Okunmasın Lütfen

“Anneler günü ritüelinden:

Hiç değilse,
Kahvaltısız koşmalı, erkenden dört çarpı yüz koşmalı
Bayraksız koşmalı marşız çingene kızına koşmalı
Sar be ya demeli böyle janjanlı şöyle bir şekilli
Bir de fiyonk, ille de roman, ille de kırmızı, ille de afili.”
Dünyanın neresinde iyi bilmem ama burasında,
Berbat bir şeydir maaşla çalışmak
Maaşını ayın on beşinde almak berbat bir şeydir
Mayıs aylarının ikinci pazarları,
İkinci pazarlara sokuşturulan anneleri günleri berbat bir şeydir
Allah anneme uzun ömür versin ama;
Mayısın ikinci pazarında maaşını almamış olmak, berbat bir şeydir
Oysa biz babamla biliriz
“Bi siz bilirsiniz zaten” diyip sinirlenir annem
Kardeşlerim bilmez, oğlum bilmez
Annem bazen unutur, bazen bilir işine gelmez
Ama biz biliriz babamla,
Bu ülkede anneler gününü kutlamak; açık açık sövmektir anamıza
“Ananı da al git”ten farklı; daha zarif, daha kibar
Cicili bicili ama rezilce sövmektir üstelik Amerika’nca
Bu ülkede anneler gününü kutlamak
Bazen babamla gideriz, çok uzağa değil şuralara
Babamın gençliğine gideriz, benim gençliğime
Birer sigara yakar, vay anasını deriz.
Babamın sol yumruğu vardır oralarda,
Benim solaklığım, kalemi sol elimde tutmam
Ellerine bakarım babamın, sol yumruğuna,
Eğilip öperim sağ sol fark etmez,
Babamın elidir sonuçta.
Babam, devrime inanırdı eskiden, ben Allaha daima
Babam eskide polisten korkardı; ben Allahtan daima
Kitapları vardı babamın döşemelerin altına saklanan
Boşaltılmış rezervuarlara saklanan kitapları; devletçe yasaklanan.
Annem unutur bazen hatırlamaz
Gözaltı morlukları, göz üstü morlukları
Morarmış sırtları, tazyikli sokakları
Coplanmış bildirileri, darbeleri, pankartları vardı
Beyazıt Meydanı, Atatürk ve Cemal Gürsel
“Devrimin amacını kavramış olanlar sürekli olarak onu koruma gücüne sahip olacaklardır.”
Diyen resimleri vardı, komşulardan saklanan.
Benim sadece sol elim var, sol yumruğum değil
Sadece Sol yanım, sol yanımda ‘Allah bir’im var
Bilir babam, bilir ve korkar
Babam polisten de korkardı zaten
Ben bir Allahtan korkarım, bir de Allahtan korkmayanlardan.
Kitaplarım legal yasa içi yayınlar
Zaten bu Korsan kitap muhabbeti de sonradan çıktı
Saklamam kitaplarımı, kitapların arkasına saklanmam
Eğer suçsa kabul,
Yalnızca söverim; kitabının kapağını açmamış olanlara
İçimden dışımdan
Fraksiyon ayrımı değiliz, yollarımız ayrı, babam korkar
Aman yavrum der böyle gözleri titreyerek,
Aman yavrum, uzak dur başına bir iş gelir
Kader var be baba derim, ecel var, Allah var;
Gelecek olan varsa kaçsam da gelir.
Yine de yürürüz yan yana, baba kız,
Birer sigara yakar, vay anasını deriz
Babam daha çok der, ben daha az
Babam hayret eder
Ben esfeli safiline iman ederim.
Ama beraber söveriz işçini terini sırtında kurutana
Boya sandığına sarılan çocuğun babasına beraber söveriz
Televizyondaki kravatlı adamların ahkâmlarına
Spor programlarında servis edilen kadın dekoltesine
Keskin olmayan her şeye, ılımlı, uysal, pörsümüş,
Sulandırılmış her şeye; Vakko eşarba ve Gucci gözlüğe
Bilmem kaç yıldızlı otellerdeki sünnet düğünlerine
İhalelere, hortumlara, balyozlara,
Gazete köşelerindeki bitirim ihtiyarlara,
Bütün kapalı kapıların ardına beraber söveriz
Annem bazen unutuyor işte, bazen biliyor, işine gelmiyor
Kardeşlerim bilmiyor, bilmiyor oğlum
Bas bas yazıyor gazeteler, televizyonlar bas bas
Mayısın ikinci pazarı anneler günü,
Kutlu olsun diyip sövüyorlar anamıza
Eğilip derin bir reveransla teşekkür ediyor annem, annesi, anneler
Biz ,vay anasını diyoruz babamla…
Anlatmaya çalışıyorum anneme
Uzak tarih, yakın tarih, ta dibimizde bir tarih
Cumartesi anneleri mesela, mesela şehit anneleri
Emine Akçay
Mesele anneleri Âdem’le Hamit’in,
“Bi siz bilirsiniz zaten” diyor, sinirleniyor annem
Annem bu, annesi, anneler gitgide birbirine benziyor.
Hep bu diziler ırzına geçiyor anne diğerkamlığının
Bu diziler, bu bizim mahallelerde çekilmeyen diziler,
Bu bizim olmayan evler, bu eşyalar,
Bu bizim olmayan konuşmalar,
Bu kudurmuş şehvet, bu doymayan göz,
Bu dizilerdeki; annelerimize benzemeyen anneler
Hadım ediyor şükürlerini onların, tevekküllerini parçalıyor
Surat asıyorlar artık boş ellere,
Hediyesiz , “en azından bi buket”siz ellere surat asıyorlar
İç çekiyor, perdeyi düzeltiyor, mutfağa geçiyorlar sonra
Dilsiz bir sitem demliyorlar elde yok, yok avuçta avuçlara
Oysa annemin günü değil, anneyim ben benim günüm değil
Değil annenin günü de, Allah’ın günü işte, annelerin günü değil
Şimdi her kafadan tek ses kutlu olsun dedi diye,
Buradan çıkıp bu hızla
Bu Mayısın 13’üde maaşını alamamış ben, bu hırsla
Çıkıp şimdi buradan nereye gideyim?
Hangi avlunun bahçesine gömeyim ellerimi, ellerim boş
Yüzümü hangi kıbleye, hangi secdeye alnımı
Ne yapayım Allah’ım, söyle!
Ben de mi soyunup, düzenin koynuna gireyim…

Dilek Kartal

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Dilek Kartal, Şiir, Türk Şiiri

Şiddetli Geçimsizlik

bütün gün hırsını halılardan çıkaran kadın
kaşığı başka türlü tutar
başka türlü çiğner lokmasını
gasteye sarılı kirli gömleğini
eve götüren adam
bezgin sırtları çarşafa dayanınca
of! , başka türlü yayılır sıvanın yetmediği yere
bozdurulan alyanslardan habersiz
bayramlık hayali kurar çocuklar bitişik odada
kadın, yalnızca kendi parmaklarıyla gergin
dizlerindeki sızıyı okşar
bir kez bile kanepede sabahlamamışken
ve hala dipdiri duruyorken yastık uçları
dünyanın en haksız mahcubiyetidir
bir adamın, karısına dönük sırtı
peki ben, durup dururken, şu yaşımda
daha büyük dertleri varken ülkemin
ne arıyorum Haydarpaşa Garı’nda
çünkü az sonra bir gelin
swarovskili eteğini sürüyüp
fransız gipürlü gülümseyecek
damat, saatini göstererek sarılacak
-ölüm onları ayırana kadar –
belki bir tren daha eksilecek Türk şiirden
bilmiyorum
ben sadece amcamı hatırladım bu fotoğrafı çekerken
soğanın cücüğünü çıkartıp uzatırdı
yengeme göre seni seviyorum demekti bu
ki severdi
çok dağıldık, boş verelim
bir adam da mahcup olsun üç çocuğunun anasına
nasılsa her yıl şu kadar çift evleniyor
ne olur yani biri boşansa
ucunda ölüm mü var
bakın henüz ikinci sayfadayız ve kan yok
kimse kimseyi boğazlamadı
gidelim bakalım, cinnet getirene kadar yolu var

Dilek Kartal

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Dilek Kartal, Şiir, Türk Şiiri

Sıfır Kalibrede Ölüm

Sessizliğinden kaçıp
bir kadının sesine sığınıyorum şimdi,
Konuşmak için yalvaran duvarlara kulaklarımı yumdum
ve bilemezsin nasıl korkuyorum

Bana da öğretsene ;
Nasıl becerebiliyorsun bunca susmayı
Nasıl düğüm düğüm doğrayabiliyorsun dilini
Ya da dur!
Sen bana susmayı değil,
ölmemeyi öğretsene

Çünkü yürek
bir sese dolanmışsa,
Bir ses
dolanıp kalmışsa ; boynuna , kulağına , saçlarına
Aklına dolanıp kalmışsa bir ses
Sessizlik ölümdür
Sen bana susmayı değil ,
Ölmemeyi öğretsene..

Sessizliğinden kaçıp
bir kadının sesine sığınıyorum şimdi.
Dudakların, bir namlu ağzı ;
karanlık ve ıslak
Bilmezsin , en ağır silahtır aslında sessizlik

Başıma yıkılıyor bütün sohbetler
Bütün şiirler,
bütün cümleler
havadan sudan , dereden tepeden,
gelişi güzel ve özel ne varsa sesinden ;
hepsi başıma yıkılıyor..
Yıkıntılar altında ben ,
böyle kaç gün kaç gecedir
sessiz
sensiz
nefessizim
Sen bana susmayı değil,
ölmemeyi öğretsene..

Sessizliğinden kaçıp
bir kadının sesine sığınıyorum şimdi
Ağır ağır doğruluyor dudakların
hayatın tam ortasından,
Ve aklımın tam ortasından
vuruyorsun beni..

Ah be sevgili !
Silahları sevmeyen ,
silahları bilmeyen sevgili !
Kalibrenin ne olduğunda değildir mesele ;
Mesele ,
merminin nereye isabet ettiğindedir.
Yürek,
bir sese dolanmışsa,
Bir ses dolanıp kalmışsa
boynuna , kulağına,saçlarına
Aklına dolanıp kalmışsa bir ses ;
Bir susuş
bir küçük sessizlik
vurur öldürür adamı..
Sen bana susmayı değil
ölmemeyi öğretsene..

Dilek Kartal

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Dilek Kartal, Hayali Cihan Değer, Şiir, Türk Şiiri

Keşke diyorum; Gitmeseydiniz..

Biz yağmuru
çamurlu yollara rağmen
Gökkuşağı hesabı yapmadan sevdik.
Ellerinizi sevdik;
avuçlarımızın içine
bir veda mektubu yazdığını bilsek de.
Gözleriniz
uykularımıza sokulan kâbuslar gibiydi evet,
Ve evet
gözbebeklerimiz kanardı
kaçırdığınız bakışlarda,
Ayazınızda çatlasa da dudaklarımız,
yine de bir nefesinizdi işte
Ense kökümüzde düşlediğimiz..

Biz sizi gerçekten sevdik
Sizi ,
size rağmen sevdik.
Şimdi şiirin burasında durup düşündüm de,
Hani sevmediniz , onu anladık da
Keşke diyorum;
Gitmeseydiniz..

Dilek Kartal

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Dilek Kartal, Şiir, Türk Şiiri

Tanrım ! müsait bir yerde inebililir miyim artık ?

Arz-ı Hâl

Bir ömre yetecek kadar ihanet gördüm
Bin ömre yetecek kadar yalan duydum
Sade “arka bahçelerini” değil
Talan edilmiş bahçelerini de gördüm “iki adımlık yerküre”nin..

Bir adam boyu adamlık yoktu
Yazanı çok okuyanı yoktu aşkın
Ateşi oyuncak sanan çocuklar vardı Tanrım
Saçlarım tutuştu..
Kaşlarım tutuştu Tanrım !
Ellerim
Gözlerim
Kirpiklerim tutuştu..

Kalışın, bir “ben” hâli vardı bildiğim
Gidişin bir “O” hâli..
Ve bir bilmediğim hâli vardı yanışın
Kaskatı kesildi ruhum, dondum..

Yüzleri üstünde, yüzsüzce raks ederken birileri
Birileri sevip
Birileri ölüp
Birileri ölüp ölüp dirilirken,
Kesilmedik ahkâmı kalmamışken Adem’e öğrettiğin isimlerin
Aşkın en korkunç cellâdı aşkını bilenlerse,
Göz bebekleri bile titremiyorsa yalan söylerken.

Av postuna bürünmüşse avcılar
Fiil bırakmışsa failini
Söz düşmemiş, çelme takılıp düşürülmüşse mahsus
Gece saklıyorsa hâlâ cinnetleri, cinayetleri
Ay,
Çıldırıp da düşmüyorsa gök kubbeden,
Yüzü bile kızarmadan doğabiliyorsa Güneş – arsız-
Dünya, dönecek mecali bulabiliyor
Yağmur, rahmet olup yağabiliyorsa

Ve Sen Tanrım!
Hâlâ çağırmadınsa İsrafil’i…

İşine karışacak değilim
Ben
Yoruldum sadece
Müsait bir yerde inebilir miyim….

Dilek Kartal

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Dilek Kartal, Şiir, Türk Şiiri

bana bir mektup yaz Min’el

bana bir mektup yaz Min’el

bana bir mektup yaz Min’el
“Sevgili Dilek” diye başla
“Sevgili Dilek, Nasılsın ?”

iyi değiliz Min’el
ama sen, yine de sor
ben ve bu pek sevgisiz kalabalığım
akıl almaz bir hızla
dibi meçhul boşluğa doğru yuvarlanıp
gidiyoruz sadece

kimse farkında değil
etrafımda kaygısız yüzler
yüzlerceler bir görsen
ama çocuk ışıltına kıyamam
gözlerini sıkıca yum
sakın bakma
bir mektup yaz sadece
boğuluyorum

kederli ellerini birbirinden saklayarak
neşeli örgüler ören kadınlar var burada
ben de yeşil bir kazağa başladım
-bitirmemek üzere-
her sırada bir ilmek kaçırıyorum inadına
git gide daralıyor örgü
ben git gide daralıyorum
muhtemelen boynuna geldiğimde,
boğulmuş olacağım kendi kırmızımda
sakın,“ kazak yeşildi “deme zeki çocuk
bana bir mektup yaz diyorsam boş değil
çok acil Min’el
çok acil

dün gece dolabımı topladım nihayet
tahmin edersin çekmecelerin sevincini
sadece derin bir oh çektiler desem, yeter mi
beni anladığını biliyorum

ellerini uzatsana Min’el
ellerini uzatıp
çeksene beni hecelerimden
senaryosunu sevmediğim bir filmde
zoraki repliklerim var biliyorsun
artık görmüyorsun ama artık
dudaklarım kanıyor bu yanlış dublajdan
havadan sudan olmayan sohbetleri özledim
cevabımı umursayan ‘Nasılsın’ları
seni özledim Min’el
bana bir mektup yaz

bak bir ilmek daha kaçırdım işte
görseler,
toparlamak için çullanırlar örgüme biliyorum
saklıyorum Min’el
herkesten her şeyi saklıyorum
saklanıyorum birlikte yürüdüğümüz sokaklarda
gel demiyorum sana
gelebilsen
zaten
biliyorum

bana bir mektup yaz Min’el
yaşlanıyorum

Dilek Kartal

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Dilek Kartal, Şiir, Türk Şiiri

Çiçekler kurumuş

Çiçekler kurumuş
burdan da mı geçtin?
Ağaçlar, dallar, güller kurumuş
Kurumuş daha bahçede bitmemiş otlar
Çatlamamış tohumlar kurumuş..

Sevgili!
Nefesim kuruyor usul usul
bilsen nasıl
Gülüşüm , sesim, ellerim
kuruyor sevgili…

Yoksa sen?
Geçme ne olur
Benden geçme sevgili !

Dilek Kartal

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Deneme, Dilek Kartal

Bir tek seni götürüyorum

Perdesiz pencerenin önünde durup, “dile kolay , tam otuz altı sene” diye mırıldandı kendi kendine. Tam otuz altı sene.. Neredeyse her kaldırım taşına dair bir anısı olan mahallesiyle vedalaşmanın zor olacağını biliyordu ama yine de bu kadarını ummamıştı. Uzayan külün yere dökülmesini umursamadan , derin bi nefes daha çekti sigarasından.. Bu muydu yani? Bu kadar mıydı? Aklının içinde bir ses: ” Abartıyorsun kızım .. Her zamanki gibi olayları dramatize edip , abartıyorsun” dese de ; bu çocukça mızmızlanmanın önüne geçemiyordu
işte..

gözlerimin kandillerini söndürdüm
ağır ağır..
çünkü
ışığa ihtiyacı yok
düşleri büyümeyen çocukların,
tablada unutulup
kendi kendini tükenen sigaranın
ihtiyacı yok iç çekişime..
Eşyasızlıktan istifade eden bir kanat sesi, olan yankısıyla düşüverdi odanın ortasına. “Kumrular” dedi, sesin geldiği tarafa bakmadan..” Gideceğimizi anlamış olmalılar.. Umarım yeni taşınacak olanlar da …” Kumrular hep gelirdi. Garip bir şekilde, sanki sokakta yuva yapılabilecek başka balkon yokmuşçasına, onların balkonunu seçerlerdi.. Her seferinde babası , bu duruma balkonun ardiye haline gelişini bahane gösterir, birkaç saatlik bir kıyamet kopartır, annesini bir temiz fırçalar, sonra da usulca yanına gelip ; ” biraz bulgur bırak camın önüne” derdi.. Yüzyıllardır, süre gelen bu ritüel, artık evdekiler için o kadar sırdanlaşmıştı ki , kumruların yuva yaptığını ne zaman görse, muzip bir çocuk gibi babasının odasına girip; “şekerim, misafirlerin gelmiş, hadi sen tiradını at da, ben bulgurları hazırlıyorum ” demekten büyük keyif alırdı..

gidiyorum..
paslı kilitleri parçalarken
olduğum tetanozları,
balkondaki boş saksıya diktim..
sonbaharda,
bir azizlik etmezse eylül
kırmızı bir ayrılık açacak
belki dibine
kumrular yumurtalarını bırakacak..
dokunma sakın!
çünkü yabancı kokuyu
hemen tanır kumrular..
terkedip giderler doğmamış yavrularını
en vedasızından..
sakın dokunma !
Bir de güvercinler vardı elbette.. Kumrularla giriştikleri bulgur savaşında hep galip gelen güvercinler.Yeni silinmiş camlara , yeni yıkanmış çamaşırlara, yani silinmiş balkona, yeni ve temiz olan ne varsa hepsinin kabusu güvercinler.. Elektrik tellerinin , direklerin arasında çamaşır ipi gibi gerili olduğu yıllarda, boncuk gibi telin üzerine dizilip, balkona konacak bulgur tasını bekleyen güvercinler..
Kuşlarla bezeli hatıralardan, an’ın rehavetine hiç de uygun olmayan müzik sesiyle sıyrılıverdi. Şu Üniversiteli çocuklar taşındığından beri, sokağın müzik zevki bir hayli değişmişti.. Eskiden böyle değildi.. Daha doğrusu eskiden gündüzleri çıtı çıkmayan bir sokaktı burası.. Akşamlarıysa , herkesin kendi meşrebince dinlediği müziklerin sesi, aralık duran pencerelerden usul usul yağardı karanlığa.. Hiçbiri bir diğerini bastırmak gayreti taşımadan, inanılmaz bir uyumla birbirine karışırdı..
Gözü , yeni taşınılan eve götürülmeye uygun görülmeyenlerin olduğu kutuya takıldı.. Plakların bir kısmı ordaydı.. “Neyse ki yalnızca kenarı kırılmış ya da çizilmiş olanlar” diye geçirdi içinden.. En üstte duran bir kaçını eline aldı. Parmakları plağın yüzünde daire
çizerken, buruk bir gülüş dağıldı yüzünde.. En sevdiklerindendi.. Kırılmış olması içini acıttı..
Özellikle yaz gecelerinin en renkli yanıydı sofralar.. Bütün aile , önemli bir misafir ağırlıyormuşçasına özenle hazırlanan sofrada yerini alır, yemekler yenir ve fasıl başlardı.. Çocukluğundan beri böyleydi bu. Bu yüzden akranları zamane şarkılarını söylerken, o bambaşka şarkılar mırıldanırdı.. Gerçi, ilerleyen yaşlarda bu zengin repertuar bilgisiyle hava atsa da, ilk gençlik yıllarında müzik zevki yüzünden arkadaşlarının alaylarına muhatap kalmıştı. İçin için hırslanırdı.. Annesinin de, babasının da sesi o kadar güzeldi ki ; nasıl olup da sesinin güzel olmadığına anlam veremezdi. Plağın yüzünü okşamaya devam ederken, babasıyla birlikte söylediği o şarkı dökülüverdi dilinden : “Dîl şâd olacak diye, kaç yıl avuttu felek…”

gidiyorum..
eski plakları odaya serdim..
belki güvercinler
camı kırıp içeri girerler..
olmaz deme..
ben,
bu “belki”lere tutundum hep..
belki içeri girerler
belki değer gagaları plaklara
belki ben gittikten sonra da,
odam
duvarlar
güvercinler ve gece
sevdiğim şarkıları dinlerler..
b e l k i
….

“boşuna yaz beklemek…”
Şarkı bittiğinde derin bir nefes aldı. Odanın boş oluşunun yarattığı akustikten olsa gerek, ilk defa kendisi de beğenmişti sesini.. Plağı özenle kutuya bırakırken, kutunun içindeki diğer ıvır zıvırlar gözüne ilişti.. Ivır zıvırlar.. Sizin için bir hayat demek olan şeyler, bir başkasının ıvır zıvır gözüyle bakması ne kadar acıtıcıydı.. Eşyalarını toparlarken, odaya giren annesi nasıl da azarlayıvermişti, nasıl da kolay:
-O ıvır zıvırların hiç birini görmek istemiyorum artık.. Aaaa, seç şunları artık .. Bir sürü döküntü işte.. İşine yarayacak olanları al, yaramayacak olanları haybeye taşımayalım..
İnsan anılarını işe yarayanlar ve yaramayanlar olarak ayırabilir miydi ki? Ayırdı.. Sonuçta, bu evin kuralları vardı ve patron hemen bütün evlerde olduğu gibi anneydi. Söz sahibi olamadığı bu kurallarla yaşamaya mecbur olduğuna göre, yapılacak en kolay şey “peki” demekti.. “Peki. Nasıl olması isteniyorsa öyle olsun”du..Anılarının eli yüzü düzgün , döküntü sınıfına girmeyenlerini toparladı ,diğerleriyle göz göze gelmemeye çalışarak . Ama yakalanmıştı işte.. Kolinin içindeki parçaları, biraz mahzun, biraz kızgın ama en çok da kırgın bakıyorlardı.. Gözlerini kapattı.. Böyle olmasını istememişti.. Hiç istememişti.. Ne gitmeyi, ne de geri gelmeyi istememişti, belki de. Ama, gidilmiş ve geri gelinmişti.. Artık gidilecek yeni evin coşkusuyla, herkes gibi o da, kendine ait olan bir çok şeyi fırlatıp atmalıydı.. Attı.. Atamadı aslında..

gidiyorum..
sevmediğim ne kadar elbisem varsa
yanıma alıyorum
sevdiklerimi
kapının koluna astım..
sevdiğim her şeyi
burada bıraktığım gibi
onları da bırakıyorum..

burada bırakıyorum
yarısı bitmemiş
ve asla bitmeyecek örgülerimi..
kitaplarım başka bir evde kalmıştı,
sadece kağıtlarımı
ve kalemlerimi bırakıyorum..
tarih düşülmüş küçük notları..
postaya verilmemiş mektupları..
yüzümde koca bir gülüşün donduğu
siyah beyaz fotoğrafları..
burada
bırakıyorum..
Belki de iyi olabilirdi. Tebdil-i mekânda belki de gerçekten ferahlık vardı. Bu kapıdan çıktığı an, sihirli bir değnek dokunup, hayatını bambaşka bir yere taşıyabilirdi.. Bambaşka? Keşke bu bambaşkalık hakkında bir fikri olsaydı ama yoktu. Gitmek istemekle, kalmak istemek arasında gerili kalmış öylece sallanıyordu sanki.. Bir sigara daha yaktı.. “Bir kahve olsaydı keşke” diye geçti içinden. Nesrin Abla’da olsaydı.. Oturup bir küçük fincana bakarak yüzlerce kehanette bulunsalardı.. O yine, zıpır esprilerle ortalığı karıştırsaydı, yine kızsalardı O’na hiçbir şeyi ciddiye almıyor diye, hiçbir şeyi ciddiye almadığını sansalardı, maskesini fark etmeselerdi, yine sevinseydi maskesinin ne kadar sağlam olduğuna, açık vermediğine, bütün dalga geçişlerinin altında yine de için için korksaydı telvenin hâline dair bir şey fısıldamasına, kulak kabartıp müjdeli bir haberi bekleseydi var gücüyle inanmayı isteyerek.
-se, -sa…
Bütün hayatı, bu -se, sa’lar üzerineydi işte.. İşin tuhafı tamamı da geçmişe dairdi.. Yani değiştirilemeyecek olana. Derin bir nefes yine.. İçi daralmıştı.. Çatıların arasından gökyüzüne baktı. Sokak çocuk sesleriyle inliyordu.. İçlerinde kendisine benzeyen bir yüz aradı..Olmadı.. Aldı kendi yüzünü ödünç verdi, en çelimsiz, en haylaz olanının yüzüne..

birazdan,
bir kahve yapacağım kendime
son kez..
son kez yüzümü pencereye yaslayıp
hiç birşey ama milyon şey düşünerek
iki çatı arasında hapsolan
küçük maviden
ufka bakacağım..
aklımdan çocukluğum geçmeyecek,
karşı kaldırımdan
kaldırıp başını bakmayacak
dizlerimin yara kabukları..
fincanı içime doğru çevirip
fal kapatacağım
“neyse hâlim”in çıkmasından korkarak..

Yavaş yavaş ışıkları yanan pencerelerde göz gezdirip, “acaba bu sokağı benim kadar seven var mı” diye düşündü.. Yaz tatilinde gönderildiği kuran kursunun olduğu camiden akşam ezanı okunuyordu. Hızla koştu sanki, yokuş aşağı hızla koştu ve ilk sağ, sonra tekrar sağa ve hafif bir rampa.. Nefesi kesilmeye başlarken sokagın bittiği yerde kollarını karşılayan o güzel cennet ; boş arsa.. Arsa, düşmek, düşüp arkadaşların yardımıyla kaldırılmak, çeşmede elleri yıkamak, ağlamak,ağlayarak eve gitmek, üstüne bir de anneden azar yemekti.. Ama arsa, cennetti işte.. Birkaç yıl önce, çeşmeyi de söküp, boş arsaya kocaman ve iğrenç görünümlü bir apartman dikmişlerdi.. Nasıl üzülmüştü sokağın çocukları için.. Onların, önünde çeşmesi olan bir Himalaya’sı, bir cenneti olmayacaktı..

gidiyorum..
pencereden son kez bakıp,
vedalaşmadan kimseyle..
bi ekmek bi sigara borcumu
bakkala ödeyip,
ve helâl edip bütün alacaklarımı,
çeşmeyi,
arsayı,
camiiyi
saklambaçları,
yakan topları
beş taşları..
ne varsa gülümseyerek hatırladığım
hepsini yerli yerine bırakıp
gidiyorum..

Kumrular, güvercinler, plaklar, şarkılar, elbiseler, arsa.. İrili ufaklı bir sürü şeyi geride bırakıp gidecekti birazdan. Bırakamadıkları, bıraktıklarından fazlaydı yine de.. Sızılar vardı, göz yaşları, kahkahalar, fısıltılı konuşmalar, rüya bile olsa kan ter içinde sevişmeler vardı.. Yerinden çıkacakmış gibi çarpan bir kalp, kırılan bir kalp, taş oldu diye korktuğu bir kalp,bir kalp ve o kalpteki haller vardı.. Asla unutulmayacak olan, değil bir başka sokağa ,dünyanın öteki ucuna da gitse, onunla birlikte gelecek olanlar vardı.. Ve iyi ki vardı..
Elini, kalbinin üzerine götürdü ve atışını dinledi avucunda.. Her ne olursa olsun, iyi ki diye hatırlayabildiği bu “şey” için , Ona bir teşekkür borçluydu ama o teşekkürü asla edemeyecekti. Etmesi de gerekmezdi. Üzerinden akıp giden onca zamanın aşındıramadığı bir parçası vardı ve yeterdi.. Ötesi.. Ötesi kimsenin umurunda değildi.. Herkesin “boşuna” dediğinin, hiç de boşuna olmadığını biliyordu..Göz pınarına hızla hücum eden iri damlayı, durdurmayı başaramadı..Saatlerdir, hatırladığı onca anının başaramadığını , tek başına başarmış olması bile, boşuna olmadığının ispatıydı bir bakıma.

bir tek seni götürüyorum sevdiklerimden..
belli etmeden diğerlerine
dudaklarımın arasına saklayıp
tek
seni götürüyorum..
kirpiğimin ucu tutuşuyor
söndürürken gözlerimin kandilini..
hiç kimseye şikayet etmiyorum..
gidiyorum..
Parmaklarının arasındaki sigara izmaritini usulca yere bıraktı.. Hızlı adımlarla evi bir kez daha dolanıp, pencereleri kontrol etti. Daire kapısının önüne geldiğinde, Derin bir nefes alıp, omuzlarını dikleştirdi.. Gözlerindeki yaşı saklamaya gerek duymadan, son defa koridora ve koridora açılan oda kapılarına baktı..Cebindeki anahtarı yavaşça sıktı, cesaret vermesini umar gibi ..Eşikten adımını atarken , kime ve neye söylediği bilinmez bir cümleyi merdiven boşluğuna savuruverdi :
” Tamamdır.. Gidebiliriz…”

Dilek Kartal

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page