Baba Şiirleri, Didem Madak, Şiir, Türk Şiiri

Hergün uzak ülke kırpıntıları dökülür
Güneşin ceplerinden.
Yoksul aile babası cebi gibi,
Biraz kasvetli ve susam kokulu.
Sanki gretagarbo artisti ölür gibi
Gün batana dek karabasanlar dolaştırır
Sokaklarda hırdavatçılar,
Gecenin her köşesinde sarhoşlar gündüzü kusarlar.
Güneş vergi iade zarflarında saklanır.
Ucuz elbise askılarında tiril tiril
Amortiden bir deniz sallanır.
Sabaha karşı nemli bir ıslık,
Bir köşede siftinip duran sokak kedilerinin
Tüylerini tarazlar.
Yampiri bir yağmuru seyreder
Dizilip rengârenk, pis kediler.
Boyozcular
Elleri yağlı, gözleri yağlı,
Gönülleri yağlı pis adamlar.
Güvenoyu alamamış martılar.
Kemeraltı çarşısına alışverişe çıkarlar.
Otuziki yerinden bıçaklanmış aşklar damlar gözlerinden.
Kulenin altında bekler her öğlen Mr.Parkinson.
Bu şehirde adamın biri
Her öğlen bir deprem bekler.

Didem Madakyoksul-aile-babasi

A. Esra Yalazan, Deneme, Didem Madak

Sempozyumda ‘Mavi bir kelebek’: Didem Madak

Ben Didem Madak’ın şiirleriyle çok geç tanıştım. Şiirlerini bulduğumda onu kaybetmiştik. Sevgili Mahmut Temizyürek, konuşmasının sonunda “Şiir turna kuşudur, döner gelir, kaybolmaz” dedi. Onun bu harika tespitine katılıyorum ve küçük bir ekleme yapmak istiyorum. Şiir bana göre nereden ve nasıl ne vakit geleceği belli olmayan bir mucizedir. Onunla karşılaştığınızda eğer gerçekten severseniz hayatınızın geri kalanında onu karnınızda, yüreğinizde, bakışlarınızda, kelimelerinizde taşıyacağınızı da sezersiniz. 

Didem’in kitaplarından birini rastgele açıp efsunlu kaleminden dökülen tek bir mısra okuduğumda onu bir daha hiç unutmayacağımı anlamıştım. Farklı iklimiyle has olduğunu hissettiren şiir fena esir alır insanı. Bunu öğreneli çok olmuştu ama o ansızın hayatıma sızıp ‘Hiç borcu olmadığı için çok acıyan şiirleriyle’ bilerek acıttı canımı. 

Didem Madak’ın ‘Grapon Kağıtları’ ismini verdiği kitap için yazdığı cümleler, hayatıyla iç içe geçen şiirinin çıplak tabiatını da açıkca gösteriyor: “Bu kitapta yer alan şahıs ve mekanların gerçekle alakaları tamdır. Kahramanları hep yanlış ata oynayanlardır. Kediler, kadınlar, muhabbet kuşları, gözyaşları…hepsi sahiden vardır ve bir dönem yaşamışlardır. Şiirden hazetmeyenler, Grapon Kağıtları’nı yılbaşı ve diğer ehemmiyetli günlerde evi süslemek için kullanabilirler ya da bir ruh çağırma seansında, inatçı ruhlara seslenen uyduruk şarkılar olarak mırıldanabilirler”. 

Tanışma fırsatı bulamadığım ama şiirleriyle çok eskiden beri tanıdığım hissine kapıldığım şairi bir kaç cümleyle anlat deseler zorlanırdım, onun ‘şeffaflığını’ şöyle iyice esneterek, içinden geçerek, kelimelerinin saçlarını usulca tarayarak anlatmak isterdim.

Şair, dünyayı tersine çevirerek, kelimelerin anlamını eğip bükerek, tek bir mısranın tılsımlı gücüyle bildiğinizi sandığnız her şeyi parçalayarak siz daha ne olduğunu anlamadan bilinç dışınıza sızıverir. Üstelik ketumdur. Kendi tahayyül gücünün, duygularının üzerine kapanır. Ama ben Didem Madak’ın şiirinde daha evvel hiç tanık olmadığım türden çırılçıplak bir ‘açıklıkla’ karşılaştım ve öncelikle bu bakışa çarpıldım. ‘Hayatımın üzerinde imkansız kuşlar uçuyor’ diyerek ‘özgürlüğünün’ peşinde koşan bir şair, ruhunun karanlığını, neşesini, kederini sakınmadan, lüzumsuz imgelere, abartılı metaforlara sığınmadan öylece seslendiriyordu.

Didem anne, kızkardeş, abla, dost, uzaktaki melankolik yabancı, ustalaşmamak için direnen ‘acemi şair’, mahalleden çocukluk arkadaşı, masal mırıldanan bir çocuk, pazarcı teyze, beyaz tülbentli nine, çingene bir şarkıcı ve daha pek çok suret oldu benim dünyamda. Aslı neyse sureti de oydu. Sonra tabiatla, nesnelerle, hayali varlıklarla ilişkisini sevdim. Muhabbet kuşlarına, kuyruğu kopmuş tekirlere, reçel kavanozlarına, hırdavatçılara, tencerede usulca pembeleşen irmiklere, mahzun bir limon ağacına, hep aynı şarkıyı çalan laternaya, çerçilere, eprimiş defter sayfalarına, tespih böceklerinin izlerine onun gözüyle baktım. Kendi melankolimle bakakaldığım o hayatı sevdim. Onu sevince zamanın ondan çaldığı eksik kalmış şiir hayatını da sevdim. Bazı mısralarında ölümü coşkuyla çağırıyordu sanki. Dünyaya böyle meydan okuyuşunu, ‘yüzünü güvercinlere’, yüreğini okura teslim edişindeki samimiyeti sevdim. Ve elbette kadın olduğu için ‘ötekileştirimenin’ altını kalınca çizmeden kadınlığın tılsımını, ızdırabını, çelişkilerini şiiri pek sevmeyenlere bile sarsarak anlatmasını. Bir de ‘sona’ yaklaştığını anladığında acı ironisinden zinhar ödün vermeden, yeryüzünün kalın kabuğuna şiiri özenle bırakma  tutkusunu.

Bacakları arasından doğurdu zaman

Ben Didem Madak’ın şiirinde kardeşinin, annesinin, dizlerini kanata kanata sek sek oynadığı arkadaşının, sevdalandığı delikanlıların, mahalleli gençlerin elinden tutan, onları iyilikle yıkayan merhametinin şiirdeki karşılığını hissedebildiğimi sanıyorum. Ve bunu önemsiyorum doğrusu. Okurunu kollarını açıp onları olanca içtenliğiyle kucaklayan ama aynı zamanda mesafesini de koruyabilen az şair tanıdım. 

Şiirinin temel meselesinin de izahı da zor tıpkı konuşkan şiiri gibi. Kelimeleri insan atlasının bütün kıvrımlarında, kılcal damarlarında sükunet, yaşam sevinci, acı bir ironi, derin kederi ve dikenli diliyle dolaşıyor çünkü. Büyümeye direnmenin büyülü zaferinden, yalnızlığın loş ve huzursuz sokaklarına, zehirli kelimeleri tane tane ihtimamla – hiç de öyle yapmıyormuşçasına- yutarak doğurduğu , ‘bacakları arasından’ tekrar tekrar doğan zamanın kırılganlığına, kadınlığın bütün hallerinden, mısralarıyla sığındığı Tanrı’nın ışıltılı kainatına doğru sıçrarken ‘doğum-yaşam-ölüm’ sarmalını büsbütün altüst ediyor.

Gündelik hayata dair kavramları, kelimeleri, nesneleri, imgeleri, sesleri kendine has melodisiyle bestelerken ezberlenmiş ‘şair’ kalıplarını da yıkıyor. Aksak notaların ruhuna sadık bir dümbelekçi, dünyayı hep aynı renklerle boyamak isteyen melankolik bir ressam, limonlarını şefkatle okşayarak satan bir pazarcı, paslı iğnesini kalbine taammüden saplayan bir terzi, tutturuk bir taş ustası, otları kendi haline bırakmayı seven bir bahçıvan, nihayetinde tekinsiz bir masalcı oluveriyor.

Onun hakikat algısıyla dünyanın kabuklu gerçekliği arasındaki mesafenin çok geniş olmadığını düşünüyorum.  Belki bu yüzden onunla ilgili aklıma gelen ama nasıl dillendireceğimi bilemediğim paslı soruların cevabını yine onun ‘şeffaf’ şiir yıldızlarında gördüm. Kadın yazar-şair vurgusunu öne çıkaranlara cevabı gayet net ve anlamak isteyen için yeterince ironik: “İyi şairler çekince uzayan laflar etmekten imtina eder, kendilerini fazla beğenmez, cinsiyetlerini de öyle herkesin gözüne sokmazlar. Zaten ben daima iyi bir şair gibi davranmışımdır. Tilkilerle olan sorunlarım dışında tereddütte kaldığım hususları cemiyet hayatına fazla yansıtmamışımdır”.

Didem Madak’ın hüznünü kucaklayan çocuksu neşesi çoğunlukla acıtıyor. Uyandırıyor, kamçılıyor, kışkırtıyor ve tuhaf bir şekilde kendine has özel acısıyla yine şifa dağıtıyor. Didem Madak’ın ‘saf’ olduğu için böyle yazdığına inananların, onun yüreğindeki karanlık uçuruma yeterince cesur bakamadığını da farkettim açıkcası. O, derinliğinin gücünü sadeliğinden, içtenliğinden aldığını, süsten, kibirden, ‘anlaşılmaz’ olanın küstahlığından azade evrensel bir şiir ağacının dallarında tedirgin kuşlar misali dolaştığını ciddi bir mizah algısıyla gösteriyor: “Erimiş bir merdivende oturup dinledim. Benimki düzyazıya kaçmıştı. İlk defa dizelerimin kaç santim olduğunu düşünmek zorunda kalmıştım. Sersemce işlevden bahsetmek için de geç bir saatti”. Eğer bir şair  ‘Şiir şiir olalı böyle şiirsizlik görmemişti’ diyebilecek kadar ‘açıksa’, yüce gönüllüyse, hafifliğiyle ağırsa onun düzene boyun eğmeyen duruşunu da unutmamak lazım bana kalırsa. Şiirine ışıktan noktayı koyan, tadını beğenmediği kelimeleri gözünün yaşına bakmadan tükürüp atan, ucu olmayan dizeyi şiire yakıştıran, acının en katı halinden pulbiber mahallesinin sahici insanlarını yaratan da hep o nasılsa.

Onun zamanının kanatlarıyla benimki kızkardeş olduğundan belki rutubetli, ıssız mağaramın duvarlarında yankılanan biricik sesini umutsuz, tedirgin, telaşlı, kederli, ürkek zamanlarımda hatırlıyorum. Şiirinin cadıları, melekleri, büyücüleri sıkıca kavrıyor incecik bileklerimi. ‘Tanrı’nın büyük buğdayları andıran ayaklarını’ onun bakışlarıyla görüyorum. ‘Sözlerin arasındaki boşluğa’ sığınıp acı çekmemeyi deniyorum bazen onun gibi. Karanlık şiirlerden başka saklayacak ganimeti olmayanları düşünüp umutlandığım da oluyor.

Ben onun ‘Dilimin ucunda deyip hatırlayamadıklarımıza’ şiir ithaf eden akıllı deliliğine kıkırdamayı, ‘eski eski kokarken’ yeniye arzuyla, aşkla, bazen öfkeyle tutunmasını sevdim. Fotoğraflarda hayalet gibi dolaştığımdan belki her fotoğrafta defolu bir kelebek gibi çıktığına inanmasına camkırıklı gözlerimle güldüm. Sevinçli bir kalbi, sevinçli bir çocuğa benzetmesine sahiden çok sevindim. Ölü kelimelere minik mezarlar kazdığını, kelimelerin mezarlığında gece bekçiliği yaptığını öğrendiğimde kayıp kardeşimi bulduğumdan iyice emindim artık. Her şeyden evvel ve her şeyden sonra, onu bana getiren dilin hakikatine bir kez daha minnettar oldum.

Dil deyince onu andığım eski bir yazıdan devamla….

Ve dil nihayetinde insanı insana ulaştıran en sağlam köprüdür. Bir gün kendisini küçümseyenlerden intikamını sinsice alır. Geçmişle, gelecekle, kayıp ‘şimdiyle’ bağımızı koparmamak için anlattığımız hikâyeler, sahip çıktığımız dil bizi hakiki benliğimize kavuşturur, hayatı ebedi kılar. En bozulmamış hâlimiz de, en koyu karanlığımız da hep onun sürprizli oyunlarıyla, musikisiyle, anlam katmanlarıyla görünmez mi?

Hayatında hiç masal, hikâye dinlememiş, şiirin hakikatine henüz kavuşmamış bir insanın bile daha ilk karşılaşmada dilin masumiyetini, vahşetini, ilkelliğini, tanrısallığını ürpererek sezebilmesi ne garip değil mi? Rüyasında sislerin içinden kuru dallar gibi yükselen geyik boynuzlarını, gölgesinde mektup yazdığı salkımsöğüdü, hayalinden çıkmayan soylu ve yorgun bir yüzü, gelmeyeceğini bildiği hâlde beklediği aşkın sonsuzluğunu, toprağa karışan yağmur tıpırtısını, sonrasında tüten kekremsi insan kokusunu, dilini tutkulu bir âşık gibi sevmeden nasıl anlatabilir ki insan?

Peki, siz hiç ahlat ağacı gördünüz mü? O ağacı, yarasını yalayarak iyileştiren bir kedi gibi tırtıklı diliyle güzelleştiren şairle tanıştınız mı?

Bu dünyaya misafir olduğu kırk bir sene boyunca çocuk, kelime, anne, harf, şair, dost, bulut, ağaç, mektup, sevgili, kedi, kuş ama belki de en çok “mavi bir kelebek” olan Didem Madak, ah’larını, sevmenin buğusunu, duayı, zamansızlığı anlattığı şiirlerinde insanla dil arasındaki kadim ilişkiyi sadeliğiyle çıplak kılıyor: “…İnsan çıtır ekmeği ısırdığında/ Kırıklar dolar kucağına/ İşte orası umudun tarlasıdır./ Ve orada başaklar ağırlaştığında, / sayısız ah dökülürdü toprağa… İç ses, diye söylendim/ Ve ah dedim sonra/ Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim/ …/ Dallarına salıncak kurardı çocuklar,/ Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar./ Meyveleri tatsızdı/ Eski bir lanetten dolayı/ Herkes dişlerdi acı meyvelerini,/ Ve herkes söverdi ona./ İsmini yazardı herkes onun bağrına./ Ah derdi, o ah!/ …/ Bıçağın ucundaydı insanların hafızası/ “İnsan unutandır/ ve insan unutulmaya mahkûm olandır”/ Tanrı şöyle derdi o zaman: Ah!/ …/ Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının Tanrım,/ Ulaşılmazdı,/ Sen sarılmak istesen ona,/ O sana sarılmazdı./ Ne çok dikenin vardı Tanrım!/ Ne çok isterdim,/ Sana sarılamazdım./ Ve şöyle derdim o zaman: Ah!”

Günlerdir çocuk kalabilmiş bilge bir şairin “Grapon Kâğıtları”ndan şeffaf kayıklar yapıyorum. İroniyle acılaşmış “Pul Biber Mahallesi”nde avarelik etmekten yorulunca “yuvama” dönüyorum. Sonra “Ah’lar ağacının” altına çöküp beni büyüten kederlerim, küçük sevinçlerim, kayıp hayallerim ama en çok da Tanrı’nın bize bağışladığı “dil mucizesi” için şükrediyorum. Tanrım, “Bir şair kaderini, ölümüyle nasıl çağırır, onu nasıl böyle incelterek yazabilir” diyorum: “Gülümsedim o sıra,/ Bazen sevinirim,/ Sevinmek nedense hep yedi yaşında/ Ve… ah dedim sonra,/ Ah!../ Bazen Ah, diyorum durmadan,/ şimdi ben ahlatın başında,/ otuz iki yaşımda./ Ahlar ağacı gibi./ Rengârenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,/ Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,/ İstedim, hep istedim,/ Sen iste derdim, iste yeter ki/ Vereyim./ Her istediğimi verdim./ Arttım, fazlalaştım,/ Eksikli yaşamaktan./ Ahlar ağacıyım, gibisi fazla./ Başka bir şey istemem/ Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,/ Hesabımı tam vermekten başka./ …/ Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek/ Ve kaybolmak istiyorum o dalgınlıkta.”

Ona bu dünyanın yüzüne bakıp “senden korkmuyorum” dedirten, dilini kendiliğinden dikenli, sessiz ve isyankâr kılan ruhunun dehlizlerinde gizlice dolaşmak istiyorum. Dilin dibi kurcalanabilirmiş gibi ona “mavi kuşlar, mavi çocuk mezarları” düşleten acılarını düşünüyorum geceleri. Şiirlerinde dilinin zarafetiyle gösterdiği yalnızlığını kazısam altından hepimize benzeyecek “vahşi bir puhu kuşu” çıkacak diye ürküyorum.

Dili böyle “ölesiye” bir tutkuyla okşayamadığımdan belki yine yalnızlığımın üstüne kapanıp, çaresiz kendimi kâhin sesinin kucağına bırakıyorum: “Güçlü bir el silkeledi beni sonra/ Sanırım Tanrı’nın eliydi,/ Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,/ Çok şey görmüşüm gibi,/ Ve çok şey geçmiş gibi başımdan/ Ah dedim sonra,/ Ah!/ …/ İç ses diye söylendim./ Gel!/ Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla./ …/ Vasiyetimdir: Bin ahımın hakkı toprağa kalsın…”

Didem Madak ya da sen olduğun gibi ruhunla, isminle,  ‘gözüm’, geç bulduğum, iyi ki bulduğum, hayatın yalan olmadığına ‘şiirin imkansızlığıyla’ beni ikna eden kızkardeşim, dilinin buğusuyla ürperen gamzelerinden serçeler su içiyor durmadan. Hala hayatın içinden şiir fışkırıyor, gördüğün ve hissettiğin gibi dünya, hala. Ah!

A. Esra Yalazan
http://t24.com.tr/yazarlar/esra-yalazan

Didem Madak, Röportaj

Bütün bu karışıklığın üstesinden gelmek için şiir yazıyorum

Hayat hikayelerine bayılırım. Ben toprağa 36 numara ayaklarıyla basan, biraz şaşkın bir kadınım. Tuhaf bir masal. Yerde ne var yer boncuk, gökte ne var gök boncuk, işte ortasında ben varım. Hayatım uzun süren bir şaşkınlıktan ibaret olacak sanırım.

Uslu, içine kapanık bir çocuktum ben. Ancak nedense birdenbire olmadık şeyler yapardım. İlkokul 1. sınıftayken evden kaçtım mesela.

Lisenin bahçesine gidip ayaklarımı kırmızı balıklı havuzun içine soktum. İğde ağaçları vardı bahçede bir de. Beni akşama buldular. O gün annemden yediğim dayak beni epey idare etti. 18 yaşıma kadar bir daha evden kaçmadım. Sonra 18 yaşımdayken bir daha evden kaçmaya karar verdim. Babama hitaben artık büyüdüğümü ve diğer bazı ehemmiyetli hususları belirten bir mektup yazdım. Sanırım kırmızı balıklı havuzu özlemiştim. Ancak bu kaçışımda bir daha eve dönmedim. Hatta evlenip kaçarak evlenen ilk şehirli kız unvanını aldım.

Yine ilkokuldayken, bizim sınıfta hep şımarık zengin çocukları vardı. Müstahdemin oğlu da bizim sınıftaydı. Onu hep iter kakardık. Çok ezik ve sessizdi. Bir gün işi iyice azıtıp onu köşeye sıkıştırdık ve mataralarımızdaki suyu kafasından döktük. Soğuktu. Üşümüştü ve titriyordu. Birden gözlerim onun kapkara, kocaman ve acı çeken gözleriyle karşılaştı. Afalladım ve kalakaldım. Eğer şairler birdenbire şair oluveriyorlarsa ve ben de eğer bir şairsem, işte o gün şair olmuşumdur kesin. Belki o kara ve kocaman acıdan özür dilemek için yazıp duruyorumdur.

13 yaşımdayken annem öldü. Hani bazı insanlara isimleri çok yakışır ya, işte annem o insanlardandı. İsmi Füsun’du. Annemden bana kalan tek miras bir sihirdir. Onu ne zaman özlesem hep bir şiir yazdım.

Çocuk romanlarını çok severim. Özellikle Uzunçorap Pippi’yi. O benim kahramanımdır. Çilli, kırmızı saçlı ve palavracıdır. Bir gün hayatımı hiç nokta konulmadan yazılmış bir çocuk romanı olarak yeniden kurmak istiyorum. Belki her noktanın bir süre sonra kanayan bir virgüle dönüştüğünü bildiğimden. Aniden şiir yazmayı bırakıp, çocuk romanı yazmaya karar verebilirim. Zaten hiç prensibim olmadı benim. Bazen “Bak kızım şu üç günlük dünyada senin de bir prensibin olsun, bak elaleme nasıl prensip sahibi” diye nasihat ediyorum ama olmuyor. Olamıyor. Dolayısıyla şiir yazmak gibi bir prensibim yok.Derdimi anlatmaya çalışıyorum ben. Patates baskısı yaparak derdimi anlatmam mümkün olsaydı, kuşkusuz öyle yapardım. Hem eğlenceli olurdu böylesi. Hem daha az zarar verirdim kendime.

Pek çok işte çalıştım. Sekreterlik, anketörlük, pazarlamacılık, tezgahtarlık. Hepsinden de istifa ettim. İstifa etmeyi çok sevmişimdir hep. Tam benim tarzım. İstifa etmek kendimi çok asil hissetmemi sağlardı. Bence herkes en azından bir kere şöyle anlı-şanlı istifa etmelidir.Tavsiye ederim.

Boşandıktan sonra bir bodrum katında yaşamaya başladım. İkide bir su basardı orayı. Ben de eşyaları bir kenara toplar, sabırla pis suyu boşaltır ve Tanju Okan’ın `Kadınım’ şarkısını mırıldanırdım. “Sevdiğim o kadın yok artık bu evde” pis su boşaltıp ev temizledikten sonra, sevdiğim o kadın olurdum ben yine. Kendimi iyi ve güçlü hissederdim. Çapkın hayallerin çirkin ördeğiydim ben orada. Öyle çok mutlu oldum ve öyle çok acı çektim ki özgeçmiş falan hikaye, benim orada geçirdiğim üç yılda en özlü geçmişim saklı.Bir insanın hayatındaki en özlü şeyin, delirmek olduğunu fark ettim ben orada.

Tam artık hayattan istifa edip, kendimi hepten asil sanacağım sırada oradan taşındım.Taşınmam gerekti. Kapıya kimin olduğunu bilmediğim şu iki dizeyi kurşunkalemle yazdım: “Irmağımda başımın döndüğü yıllardı / geçtiğim her yerde benden bir şeyler kaldı

Sonra içime ve hatta dışıma kapandım. Küsmek gibi bir şey. Bir çeşit gölge fesleğeni. Bir çeşit olmayan hayat. Zaten hiçbir şeyi kararında bırakamamak ve ortasını bulamamak gibi bir sorunum var benim. Epeyce göçebe yaşadım, sadece iki valizim oldu. Bir yığın insan tanıdım. Ama hep yalnızdım.

Herkes nasıl oluyorsa kafasının içinde dolaşan kırk tilkinin kuyruklarını birbirine değdirmemeyi başarıyor. Bende bir kısa devre durumu var, organizasyon bozukluğu.

Hay Allah, Mustafa Topaloğlu gibi konuşmaya başladım.Ama bu işime geliyor biraz, beni eğlendiriyor. Prens Mizkin’in dediği gibi “Budala olsaydım, budala olduğumu düşündüklerini anlar mıydım hiç.”

Bütün bu karışıklığın üstesinden gelmek için şiir yazıyorum. Benim gibi sağı solu belli olmayan biri için ve bir göçebe için şiir iyi bir yol arkadaşıdır. Yerin yedi kat dibine de gitsen, göğün yedi kat üstüne de çıksan seninle gelir. Şiir imkansız bir şeydir, mümkün değildir, çaresizdir. Bunu hissediyorum ben hep onda kendi umutsuzluğumu buluyorum.

Hani Yılmaz Güney’in “Umutsuzlar” diye bir filmi vardır. Hani Filiz Akın balerindir. Fırat ya aşkı ya silahı seçmek zorundadır. Aşkı seçer ama vurulur. İşte ben şiirlerimde Fırat’ın vurulduğu sahneyi yazıyorum.

Gelinciklerle dolu tarlalara baktığımda üzüntüsünden kan tüküren Allah’ı görüyorum. Aslında bir tür veremli kız şarkısı söylüyorum, herkes bunun şiir olduğunu düşünüyor. Ne yapayım, aşkın başka türlüsünü bilmiyorum.

Dergilerde falan bazen okuduğum şiirler öyle süslü ve özenli ki, bazen utanıyorum. Ben herhalde gündelik hayatımda süslü bir kadın olduğumdan, şiirlerimi süsleyip, saçlarını tarayamıyorum, vakit olmuyor. Benim şiirlerimin öbürlerinin yanında hamamdan çıkmış ahretlikler gibi bakımsız durduklarının farkındayım. Bu yüzden sanırım hep acemi bir şair olarak kalacağım. Zaten hiç oturup şurasını şöyle yazayım, hatta şurasına bir kuş kondurayım diye düşünmüyorum.Yazıyorum sadece.

Ayrıca o güzel ve süslü şiirler aynı bizim köşe başlarındaki Noel Babalara benziyorlar. Pamuk sakalları, doğulu ve esmer yüzlerini saklayamıyor bir türlü. Yine de tonton ve şirinler tabii. Ben yine de komşu teyzelerin rüyasına giren nur yüzlü, ak sakallı dedeyi daha esaslı buluyorum. Gaipten gelecek her türlü haberi dikkatle dinlemek lazım geldiği kanaatindeyim.

Edebiyat dünyasında neler olup bittiğinin pek farkında değilim. Dergileri de elime geçtikçe okuyorum. Mutlaka iyi şeyler oluyordur. Kendimi edebiyat dünyasına ait hissetmiyorum. Ben daha kıyıda köşede bir yerdeyim. Zaten son üç senede genelde Peygamberler Tarihi, Gazali, Arabi, Şeyh Galip, Mevlana falan okudum. Bu yüzden son dönemde bir edebiyat okuru bile sayılmam. Ama beni en çok etkileyen şairlerden biri Edip Cansever’dir. Bir dönem kendimi Cemile Hanım yerine koyup mektuplar yazdım. Ancak Hilmi Bey yeterince Hilmi Bey olmadığından, vazgeçtim mektup yazmaktan ona.

Kadınlar hâlâ bezik oynuyorlar mı bilmem. “Her şeyi gördüm, içim rahat” diyebilecek kadar iyi bir şair değilim. Ben “eh bir şeyler gördük işte” diyebiliyorum sadece. Son dönemde elimden geldiğince bir hanımefendi gibi davranmaya çalışıyorum. Okulu bitirip hayata atılacağım artık. Hukuk Fakültesi son sınıftayım. Ben de çilemi bu şekilde dolduruyorum işte.

Kedileri çok severim. Sokakta geçenlerde bir tane gördüm. Siyah, uzun tüylüydü. Göğsünde beyaz bir leke vardı. Bembeyaz, pos bıyıkları vardı. Aynı Nietzsche’ye benziyordu.Alıp eve getirsem, teyzem istemezdi herhalde. Üzgünüm, Nietzsche sokakta kaldı.

Yürüyen merdivenlerden korkuyorum. Ben gideceğim yere kendim giderim. Ne münasebetle kayıp gidiyor onlar. Anlatabileceklerim şimdilik böyle, çok eğlendim teşekkürler.

Didem Madak

Kaynak: http://izdiham.com/

Didem Madak, Şiir, Türk Şiiri

Karınca Kumu

Işıl’a

Yine gittin o karanlık odaya
Karanlık uykularına.
Sen hep gülerdin oysa, gülüverirdin
Bir bakardım eğilmiş su içiyor
Gamzelerinden kuşlar.
Bir bakardım gözlerinde
Güneşli ve sıcak iki hurma.
Bir bakardım hayata dikleniyor
Diktiğin horoz ibikleri saksılarda.
Biriciğim, kardeşim ne oldu sana?

Karşıyaka vapurunda alıştı dilim en çok acıya
Acı çaylar içer ve bakardım karanlık sulara
Bir balığın uykusunu düşlerdim
Karanlık sularda kaybettiği rüyaları,
Sigaramdan kopup giden iki kıvılcım
Merak ederdim ne konuşurlar aralarında?
Sen beni hep merak ederdin,
Sen beni hep yemeğe beklerdin,
Seni sıcacık evimizde bulduğumda
İki kıvılcım buluşmuş gibi olurdu
Balığın karanlık uykusuyla.
Bir kesmeşeker koymuş gibi olurdun sanki
Dilimin ucuna.

Berekettir diye hani geçen hıdrellezde
Karınca kumu toplayıp getirmiştin
Kimse bereketi öyle getirmedi bana
Küçük, küçücük bir torbada
Az gerçi cüzdanımda hala kağıtlar,
Ama bozuklar harmandalı oynuyor,
Zil oluyor parmağımın ucunda,
Küçücük insanlar şimdi cüzdanıma her bakışımda
Neşeli bir ateşin üstünden atlıyor.
Kardeşim, biriciğim, kimse yoksulluğu benim için
Böyle sevimli kılmadı şimdiye kadar.

Kötü rüyalar görürdüm durmadan
Bağırırdı bir yaşlı kadın:
Mavi alevlerin ortasına,
Bu kırmızı elbise giymiş kadın yakışır.
Sanırım birileri beni yakacak
Diye tuttururdum sabahları.
Ateş iyidir derdin sen, başarıdır,
Çok şeyler başaracaksın.
Kardeşim, biriciğim sen olmasan,
Ablanın kâbuslarını kim hayra yorardı?

Yine gülsen, gülüversen,
Ben böyle saymazdım
Çarşafımdaki kırmızı gülleri o zaman,
Sayıyorum, sayıyorum
Hiç bitmiyor güller,
Sensiz hiç bitmiyor zaman.
Çıksan o karanlık uykudan,
Kilerde fazla güneşimiz kalmış mı bir baksan.
Bütün serotonin geri alım inhibitörleri birleşseler
Geri alamazlar çünkü,
Hayra yorulmuş bir rüya kadar sevinen hayatı,
Geri alamazlar bir avuç karınca kumunun huzurunu.

Didem Madak

Didem Madak, Şiir, Türk Şiiri

128 Dikişli Şiir
İlk defa bu kadar sağlam yazıyorum.
Haç şeklinde 128 dikişle.

Galiba ahbap artık sana ulaşacağım.

Yeteneğim geri geldi,

göreceksin artık kutsal dizeler yazacağım.

Hiç yapmadığım şeyler yapıyorum ahbap

Maç seyrediyor ve devamlı topa bakıyorum

Telepati yapıyorum.

Hey ahbap ben arada bir fikir buluyorum.

Kuşlar için küçük şemsiyeler yapabiliriz

Böylece yağmurda ıslanmazlar

Ve içimdeki ağır sözler için de şemsiyeler

Böylece paraşütle iner gibi hafiflerler

Şiirin içine girerken

Bana bazı şarkılar lazım ahbap

hafif şarkılar, acı olmayan şarkılar

çok şarkıya ihtiyacım var

Tutam tutam saçlarımı savuracak şarkılar

Saçlarımla ne yapacağını bilemeyenler

Bir gün onları kaybederler

Böyle bir şey yani ahbap

Çok acıyor. Saçlar zaman zaman

Bana neşeli şarkılar

B harfine notalardan sütyen yapan şarkılar


Bir mutfak cadısıyım şu sıralar

Çeşitli şeyleri çeşitli şeylere karıştırmak

Ve seni düşünmek, mırıldanmak

Bazı büyülü yemekler yapmak

Bazı şifalı yemekler yapmak

Ve kalmak istemek ahbap…


Füsunun yeşil ela gözleri var

Ve pembe plastik fincanı ile kahve getirişi var

Ve bana anne deyişi var

Benim pembe fincandan pembe kahve içişim var

Bu kahveleri seviyorum ahbap

İçimi pembe bulutlar kaplıyor

Şekerli ve tatlı bir biçimde havalanıyorum.


Sonra ağrılar, sonra hastaneler ve sonra doktorlar…

Şeker donup yapışıp kalıyor bir kağıda


Acı bazen öyle yoğun, çok yoğun

Patlak gözlü bir kurbağa

tarifsiz çirkin ve kel.

Edibin kurbağası yakup benimki seyfettin

Neden bilmem işte

Nereden çıktı şimdi seyfettin


Acı dindi diyorum bazen yağmur dindi der gibi

Öyle kendiliğinden ya da tanrı istediğinden

Yüzüklerim yok takmıyorum

kolyelerim yok istemiyorum


Öyle çok şimşek çaktı gece

Ben sonu Z harfi olarak düşündüm

Son harf olarak

Ben Zeni düşündüm ahbap.


Doğdum, doğurdum

Bir insan nasıl büyüyor gördüm

Hayatta kalmak için

Ve hayatta kalmanın yanında

İnandım şiir bir gevezelikti

Şimdi 128 harfli bir şiir var karnımda

Satırlar artık bomboş

Karnımda hissiz bir şiir var

İçimde durmadan bölünen şiirler

Birlikte yok olacağımız şiirler

Birlikte unutulacağımız şiirler

Hiç borcu olmamış şiirler

Ve bu yüzden çok acıyan şiirler


Acı aniden diner yağmurun dindiği gibi

Bazen sadece tanrı öyle istediğinden

Sadece bir mağarada resim çizerim belki

Rüyaların büyük harfle başladığı bir ülkede

Üstümden kaldırılmış bir ölü var

Ahbap senin istediğin o mu?

Didem Madak


Didem Madak, İstanbul Şiirleri, Şiir, Türk Şiiri

Ağrı

sonbaharların kralı gelirmiş meğer istanbul’a
ciğerlerimin filmini çektiler
ciğerlerim artiz oldular icabında
akut alevlenmiş kronik bir sonbahar gibi bakıyordu
sigara figüran falan.
ben kırmızı bir yaprağı oynuyordum esas kız olarak
uçuşuyordum, uçuşmakmış meğer benim anlamım
ben bunu geç anladım.
senin için şiir yazacaktım istanbul
ismini ağrı koyacaktım.
oysa bir şiir niyeydi sanki
yer içer sevişir miydi sanki bir şiir
hamsi ısmarlar mıydı mesela bir şiir insana?
fotoğraf çektirebilir miydi mesela hipodromda atlarla?
rakı içebilir miydi samatya’da
bir şiir uyur muydu kuş gibi
başını alıp da kanatlarının altına?
oysa bir şiir neydi sanki
ben seni ciğerimin köşesindeki arıza kadar sevdim
bir şiir seni bu kadar sever miydi sanıyorsun istanbul?

bağırdım sokaklarına kartondan postlar sermiş ayyaşlara
bana kerametinizi gösterin
keramatenizi gösterin bana!
bir dikişte içtim bir şişe geceni
yıldız komasına girmek istiyordum,
istiyordum dolunay çarpsındı beni
kurt adamlarım serbest kalsındı icabında
kimim fazladan puştluğu varsa bir sigara sarsındı bana
kin kusulsundu, öç alınsın
icabında modern kadındım, ne zaman şişmanlasa ruhum
hemen yarın yeni bir intihara başladım.
ben fazla yemesem diyorum baylar yani
bu kadar hınç bana fazla.
icabında bir allah bir allah daha
çok tanrılı bir din ederdi
bırak müridin olayım istanbul

sen beni hep bir şiir sanıyordun istanbul
oysa çakmaktaşları gibi kıvılcımlıydı gözyaşlarım
ağlamaktan kızaran bir örnek burnum ve gözaltlarımla
bu şiiri ben yaralı bir panda vaziyetinde yazdım
canım yandı
bu şiiri ben bir yangın vaziyetinde yazdım
şimdi bırak sana kedilerime süt getiren eski günlerimi anlatayım
kapıma gül bırakan adamları
ben de icabında bir hafıza mağduruyum
cumartesi günleri gayri annemlerle birlikte
sokaklarında eylemler yapayım.
benim ne sakal yanığı günlerim oldu
guruba bak ve beni an
öpüşmekten yorgun ve kızıl
bir şiir sana bunları söyler miydi sanıyorsun?
yağmurlarında yıkanan kırmızı banklarına baktım
bütün allar bir gün solarmış
ben bunu geç anladım
yağmur meğer tanrının zulmüymüş istanbul.
ağrı neydi, neremdeydi, neresiydi ağrı
kim bana kalbimin menzilini soracaksa sorsun artık
ağrıdurmadanağrıdurmadanağrıdurmadan
ağrı benim durmadan doruğuna tırmandığım
meğer yüksek bir dağmış.

üstümü ara
cebimdeki şiiri usulca kaydırayım senden tarafa
ellerimi de kaldırdım bak
hazırım tutkumu tutukla.
şiirsizim
bu şiir senin ismini ağrı koyar mıydı sanıyorsun istanbul
ben bu şiiri kusarak yazdım.

ekim 2002, yakında kasımpatları da çıkacaktı.

Didem Madak

Didem Madak, Şiir, Türk Şiiri

Yüzüm Güvercinlere Emanet

Gecenin vitrinine konulmuş
Büyük bir yakut parçasıydı sabah
Mahalle kahvelerinde
Sıcak çaydan adamların
Yüzleri ağarırdı ilk ışıklarla
Gençlerin güzellerinin makbul olduğu
Tek ülkeydi ülkem
Benimse yüreğim
Koltuk altına sıkıştırılmış,
Yenik bir tavla maçı ertesiydi.

Kumların görmeyeceği yerlerime dokunurdu sabah
Akşamdan kalma titrek ellerini
Sevecenlikle dolaştırırdı kirlenmiş atmosferimde
Dişler arasında çıtırdayan bir çekirdek gibi
Açardım gözlerimi birden
Kırık tahta masalara öykünür, bir sigara yakardım
Dudaklarıma yapışır, yakardı dudaklarımı
Gu-guk-guk! gu guk-guk! taneleri
Sarhoşluğuyla avunurdu tırnaklarım
Bardak diplerinden vişme-cin pıhtıları kazırdı
Herşey açıklığa kavuşurdu

Gözlerim ormanda kaybolmuş çocuk gözü renginde
Acemi ve pazartesi olurdu
Kara sürmeler çekerdim gözlerime
İzinliydim nasıl olsa dezavantajı bol şiirler yazmaya

Tartıl be abla! derlerdi
Karınca gibi ince belli çocuklar
Güvercinlere yem at
Sevgiline bir gül hediye et
Bulvar yolundan geçen otobüslere
Hiç binmemiş olduğumu bilmezlerdi
Üzümlerden ayrı bir üzümdüm
Bilmezlerdi
Bir üzüm yüzsüzlüğüyle:
Tartın beni derdim
Tartardı çocuklardan biri
Binalar eğilir bakardı iç çekerek
Camları ışıldardı.
Küçük, nasırlı bir avuçtan
Avuçlarıma dökülürdü tüm şehir
Alır yüzüme sürer
Güvercinlere emanet ederdim yüzümü
Aç gagalarını ıslatırdı gözyaşlarım

Kurumlu bir saat kulesi kur yapardı bana,
Çeyrek geçmişiyle övünen o topal.
Bir gül uzatırdı çocuklardan biri
Ellerimden güle yalnızlık batardı
İçi bulanırdı yalnızlığımın
Kusardı serseriliğini en görkemli meydana.

Didem Madak
-Grapon Kağıtları-

Didem Madak, Şiir, Türk Şiiri

Kedilerin Alışkanlıkları

Kayboluşumun beşiğini sallıyorum bu akşam
Büyüyor yavaş yavaş
Sırtında parmak izleriyle zamanın
Bir tekir kedi ile beraber
Seyrediyorum hayatı:
O meleklerin cebinden düşen anahtardı,
Son zikrin halkası
Allah’ın son hatırası
O bizim kaçırdığımız fırsattı
Uğurböcekleriyle parmak uçlarında
Küçümserdi hep ona olan aşkımı
Gözünün yaşına bakmadan şimdi ben
Kovuyorum ihtiyarı

Ardımda kırık bir ayna
Üvey anneleri hayatımın.
Batsın diye güneşe tempo tutan o kız çocuğu…
Evden kaçışımın pembe spor ayakkabıları vardı.
Hüzün neydi sanki o zaman
Artık kullanılmayan dikiş makinesi annemden kalma.
Ölüm neydi sanki o zaman
Bir önseziden başka.
Evden kaçabilirsin artık çocuk,
ama kaderden asla!
Babam
Çıkarılmış bir adam bütün fotoğraflardan
Kader neydi sanki o zaman,
Masada açık unutulmuş
Turuncu kulaklı bir makastan başka.
Bir ağaca bakıyorum şimdi
Başladığı yerde bitiyor dünya
Alışıyor dil şimdi
Azı dişin bıraktığı boşluğa.
Bastırıldı nihayet hayatın kadife kalesinde çıkan isyan.

Söküyorum şimdi sözleri birer birer
Kalpten kalbe giden yolu kapayan
Kalbim, anlatılmaktan usanmış,
Yıldızı sönmüş bir komedyendir artık,
Dilencinin önünde kahkahalar atıyor,
Kirli bir mendille çıkınlanmış şimdi dünya.
Hayretle bakıyorum kedinin gözlerindeki çapağa,
Geri vermiş hayata çaldığı şiirleri,
Ne zaman aşkı tersinden okusam
Anlıyorum kediler bile meğer alışmış bu yokluğa
Sallayıp duruyorum bu akşam kayboluşumun beşiğini,
Gönüllü hemşire birinci sigarasına.

Sarhoşum kadehlerde biriken tozla
Çekil diyorum kağıda, çekil,
İçer ve zehirlenir
Ne zaman gözlerimden mürekkep damlasa.
Kalbime dokunuyorum bir kelebeğe dokunur gibi
Yetmez mi acaba bu dökülen pullar aşka?
Yoksa şu sızıyı
Sobası tüten evin şiirinde mi saklasam?
Şu sardunyanın kırmızı çiçek açışına
Yetmez mi acaba ah kör olmuş bir Türk filminde ağlasam?
Ne zaman sorsam,
Anlıyorum kediler bile meğer alışmış zamana.

Dünyayı bir salyangozun izlerinde dolaşsam,
Elimde parlak bir harita
Hiçbir atlasta henüz yer almamış.
Ardımsıra yollara hayalimin kırıklarını bıraksam
Yeter mi bu izler beni kendime getirmeye acaba?

Didem Madak

Didem Madak, Şiir, Türk Şiiri

Paragraf Başı

Bir roman yazmaya başladığım o gece için…..

Yalnız bırakma beni bu paragrafın başında
Bu boşluğu bir masal doldurmaz
Kanalizasyondan fırlar bir cadı,
Başını engizisyona çarpar.
Ölürüz belki ikimiz de ucuz bir aşk romanının sonunda.
Patlamış mısıra benzerdi senin mısraların
Isınır ve patlardı
Beyaz çiçekler açardın sonunda
Bahar dallarının hatırına beni anla.

Küçük bir tırtıl gibi büzüştüm yatağımda
Hep böyle uyudum yıllarca
Sanırdım,
Bir gün doğuracak beni bu yatak
Son ve o en büyük sancıyla
Sanırdım
Tanrı bırakmış beni kocaman parmağıyla
Bir yumuşak çiçeğin ortasına
İçimde bir kedi durmadan oynardı
Parmak kızın DNA sarmalıyla
Alice’den çalıntı gözyaşlarım
Çiğ taneleri olurdu sabahları yastığımda.
Ömrüm geçti bir çiçeğe benzemekle
Hangi hayat süslendi senin için bu kadar.
Su getirdim perilerine küçücük avuçlarımla
Beni anla.

Kurşun kalemin hatırına beni anla
Razıyım uçsun bu şiir silgi tozlarının kanatlarında.
Toprağın seviyesine ineceğim
Anlamalı beni mezarım da
Bir uyağa takıldım, düşmeye razıyım
Artık beni anla.

Annemin bir şiir defteri vardı
Yaprakları gitgide sarardı
Hep sararan bir şey olarak kalmışsın aklımda.
Sanırdım
Bu dünya karaciğerinden hastadır
Sanırdım
Boyama sarışın bir kadındır zaman
Hep hayatını anlatır.
Eski bir şiirsin sen, unutulursun, unutma
Dekolten fazla kaçmasın aman,
Ayıplar sonra Anadolu yakanı kapa
Konuşma, konuşmak istemezsen
Ben konuşurum tavanda koşuşan ışıklarla
Hep aynı şeyi söylerim
Beni anla.

Yeni bir şarkıya başla
Hem şarkı dediğin şarttır yaşamaya
Şarka gittin geldim ardından
Hatırla orada fıskiyesi dönen havuzlar vardı.
Kalabalık avlular, yüksek duvarlar
Başımız döndüydü hatırla
Sürmeleri ne karaydı kadınların
Herkesi bir yere sürer ya dünya
Gözlerine sürülmüştü orda kadınlar.
Belki sen yoktun orda
Güller vardı.
Ben bir şair olarak güllerden bıkmamıştım daha,
Ba ‘su ba’del mevt
Hayata daha çok vardı
Beni anla.
Hatırla tavus kuşları vardı
Aşık olunca kanatlarından mavi güneşler doğardı.
Ben doğmamıştım daha hatırla.
Bak, işte burada.
Susan kadınlar vardı
Ben susamamıştım
Ama herkes içmişti.
Belki sen yoktun orada.

Aklımın taş kaldırımlarında dolaşırdı adamlar
Ayak seslerini dinlerdim
Perdem aralıktı, ışığım açık
Nedendir diyordum durmadan
İnsanın derisine bu kadar güzel bir resim çizmiş Allah
Sanırdım
Allah olmasa çöpten adamlar gibi yakışıksız çıkardık
fotoğraflarda.
Ağlamıştık
Boyalarımız aktıkça ferahlamıştık hatırla
Gözyaşlarımız simsiyahtı
Sanırdım
Yanağımın sıcağına göç ediyor kırlangıçlar
Beni anla.
Geçti ömrüm iklimden iklime
Yuva yaptım kaç paket cigaranın bacasına
Yorgunum, kahvem çamur gibi
Batmaya da razıyım, artık beni anla
Yeter ki sen beni
Hiç yazamayacağım bir romanın kollarına atma.

Didem Madak

Didem Madak, Şiir, Türk Şiiri

Müsveddeler

“Tekirdir tekerlenir bir saranı bulunmaz”
diyen o adama….

1-
Anlatarak bitiriyorum hayatımı
Bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat
Bir çiçek çizdim bu akşam avcuma
İsmini herşey koydum.
Simli ojeler sürdüm yalnızlıktan sıkıldığımdan.
Müsveddesi gibi şimdi tırnaklarım
Yıldızlı bir gecenin.

Yıl 2000
Tekke ve zaviyeleri kapatıldı kalbimin
Tombul güvercinler dolaşırdı kiremit çatısında
Bulutlar akardı paçalarından, uğuldarlardı.
Kuşların şarkılarından anlarım.
Kimse hayra yormaz beni
Kuşbaz ve uçmaya meraklı,
Ütüsüz giyerim karabasanlarımı
Sakarım, sık sık çarpar deviririm yazgımı
İçimdeki suyu döktükten sonra işte, ondan sonra
Şikayetim yok, rahatım.
Taşralı ve safım.
Yağmurda unutulmuş bir Tanrı’yla ahbabım
Balkonda asılı kalır günlerce gökkuşağım,
Deterjan reklamına çıkacağız biz ikimiz Tanrı’yla
Ben böğürtlen lekeli çocuğu oynayacağım,
O kirli beyaz gömleğim.
Ah bir de şu gömleğe, göynek diyecek kadar
Cesur olaydım.

Teyzem öldü.
Kırkı yeni çıktı
En iyi hikayeleri ölüler anlatır
Ölülerin anlattığı hikayeler
İnşirah suresi gibi insanı ayartır

Kırmızı günleriyim ben takvimlerin
Okullar tatil oluyor ben söz konusu olduğumda
Şeker istemeye geliyor çocuklar.
Oyun oynuyoruz,
Sağlam bir halatla çekiyorum acıyı kendime doğru.
Siyah iş günleri müdahale ediyor hayatıma
Mor bir köşe yastığı gibi isyankar oturmak istiyorum,
Ben oysa divanın en ucunda.
Çorba pişirmek istiyorum,
Sonra kalkıp ekmek kızartmak,
Bıçağın ucuyla kazımak aşkı fazla kızardığında.
Söyleyin ateşe,
Ruhunu üflemesin benden gayrısına.
Çiçek silindi bu sabah ellerimi yıkadığımda
“Ellerim bomboş…”
Kötü şiirlerden koru beni Tanrım
Amin!

2-
Bir şaşkınlık şarkısı olarak besteliyorum aşkı
Kaprisli notalar, huysuz sololarla
Bekçisi olmayan geceler denk geliyor bana,
Çaresiz bekliyorum,
Düdük çalıyorum,
İki el ateş ediyorum havaya.
Gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında
Ulumak gibi ağlıyorum
Köpekler koşuyor sağımda solumda
Tanrım!
Diyorum sadece
Başka bir şey diyemiyorum zaten o an.
İyi niyetli ve sevimli bir kızdan kalanlar
Sallanıyor durmadan boş salıncaklarda
“Üzgünüm” diyor,
Bir mutluluk şiiri yazamam bu saatten sonra!

Yoksul çocuğuydun sen benim 23 Nisan sabahımın
Şiir okutmadım sana, folklor oynatmadım.
Yoksulluk diyorum,
O an,
Ucuz lafların çalılarına takılıyor şiirimin elbiseleri.
Sen tuz ol en iyisi sevgilim
Ben ekmekle duruma müdahale edeyim.
Bırak hazır soyunmuşken
Kuru öksürüğüne elma kabuğu ve tarçın tavsiye edeyim.
Tasfiye ettiler beni kediler aralarından
Yar olmaz bundan sonra sarmandan sana.
Beni tasfiye ve tavsiye arasındaki karışıklıkta
Müsait bir yerde bırak sevgilim.
Hem otuzumu geçtim azıcık
Gerisini ben yürürüm artık.
Çizgili olsun, buruşsun yüzü,
Şiirlerim için yaşlanma etkilerini geciktirici krem kullanmayacağım.

Yokuş aşağı şarkımı söylerdim, sarhoş
“Kanatlarım vardır benim uçarım”
Koşup kaşe kabanından yakalardın uyduruk şarkılarımı
Ne çok ısıttın beni,
Ne çok ısıttım seni,
Buruştu ve kirlendi
23 Nisan’da takılan simli ve tül kanatlarım
Kurtulamadım, üstümde kaldı.
Ben sevgilim…
Bir çocuk bayramı gibi yaşamak isterdim her aşkı
Cezaya kaldım.
Bir mutluluk şiiri yazamamaktan dolayı
İmlamı iyice bozsam da farketmez artık.
Kime ne “de-da”ları ayırmasam?
Noktalarda durmasam,
Bir ünleme koşsam yalnızca,
Sonu uçmak olan çığlığa.
Kime ne anlatarak bitirsem hayatımı?
Ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık.

3-
Bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından
Yaşlanıyorum pencereden her bakışımda
Anna Karenina’yı taklit ediyor zaman,
Atıyor kendini raylara.
Neden her aşk
Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.

Sevdiğim adamlar çarpıyor camlarıma
Bir kelebek gibi kocaman, kara
Pervazlarımda kuruyorlar sonra
Begonya tozlanıyor,
Unutmanın gözyaşları sanki bu tozlar.
Annemin temizlik günleri gibiyim
Yorgun, solgun ve beyaz.
Kardeşim ayağını sallıyor sevdiği şarkılarda
Birini çok sevmek gibiyim
Sütle siliyor tozlarımı kardeşim.
Kestane pişiririz diyoruz sobada
Hayallerimiz çatlıyor sonra, çıtırdıyor, kızarıyoruz.

Bu şiirden bir bölümü attım
Kilometrelerce uzağa
Tavşanlı pijamalarımla balkona çıkıp el salladım ardından
Havaya uçuracaktı şiirimi az daha,
Attım.
Lokum getirmişti ve kitap,
Ben ruhunu getirsin istemiştim oysa.
Onu da tam buradan attım.
Ben ne de olsa yakıp yıkanlar listesinde
Ölü yada diri arananlardanım.

Bir Doğuş şarkısı söyletiyorum bazen hayatıma:
“Aramızda uçurumlar söz konusuyken”
Uçurumlarda tenzilat varken hazır
Uçalım, hadi uçalım
Ben nasıl olsa
Bu müsveddelerin ortasında yalnızım.

Didem Madak