Cemil Meriç, Şiir Gibi

Şöhreti fethe koşan bir aydınlar ordusu. Kimi yarı yolda kalacak, kimi yol değiştirecektir bu akıncıların. Belki hiçbiri varamayacaktır hedefe. Genç düşünce, dergilerde kanat çırpar. Yasak bölge tanımayan bir tecessüs; tanımayan, daha doğrusu tanımak istemeyen. En çatık kaşlılarda bile insanı gülümseten bir “itimât-ı nefs”, dünyanın kendisiyle başladığını vehmeden bir saffet var. Tomurcukların vaitkâr gururu.

Bir şehrin iç sokakları gibi mahrem ve samimidirler. Devrin çehresini makyajsız olarak onlarda bulursunuz. Müzeden çok antikacı dükkânı, mühmel ve derbeder.

Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete… biri zamanın dışındadır, öteki “an”ın kendisi. Kitap, beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete, okununca biter.

Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar. 

Bizde hazin bir kaderi var dergilerin; çoğu bir mevsim yaşar, çiçekler gibi. En talihlileri bir nesle seslenir. Eski dergiler, ziyaretçisi kalmayan bir mezarlık. Anahtarı kaybolmuş bir çekmece. Sayfalarına hangi hatıralar sinmiş, hangi ümitler, hangi heyecanlar gizlenmiş, merak eden yok. 

“Mecmua-i Fünûn” (1863-1865) tam bir mektepti, diyor Tanpınar. “Bu mecmua bizde, Büyük Fransız Ansiklopedisi’nin on sekizinci asırdaki rolünü oynar.” Ne garip mukayese ! Fransız Ansiklopedisi, yükselen bir sınıfın kavga silâhıydı. Nassları devirmekti amaç; nassları, yani kiliseyi. “Mecmua-i Fünûn”, bir avuç bürokratın nâşir-i efkârıdır; daha doğrusu Batı’dan ithal edilen posa fikirlerin sergilendiği bir meydan. Ne milleti temsil eder, ne içtimâi bir sınıfı. Bununla beraber, düşünce tarihimizin bir sayfasıdır; bedbaht veya bahtiyar bir sayfası. Hangimizde kolleksiyonu var?

Dergiler, İkinci Meşrutiyet’te bir hitâbet kürsüsüydü, hitâbet kürsüsü veya bayrak. Altın çağları yeni harflerin kabulü ile sona erdi. Eski okuyucularını kaybettiler, yeni okuyucu nesilleri yetişinceye kadar devletten yardım beklemek zorunda kaldılar. Cumhuriyet intelijansiyasının en âcil vazifesi, maziyi tasfiye ve hâli takviyeydi. Takrir-i Sükûn Kanunu’ndan 1940’lara kadar, dergilerimiz hiçbir “aşırı düşünce”ye daha doğrusu düşünceye yer vermezler.

Sonra, zaman zaman çığlıklar duyulur, tek parti devrinin kesif ve kasvetli havasını dağıtmaya çalışan çığlıklar. Nihayet politika, haftalık kavga dergilerine görülmemiş bir alâka sağlar. Ve bu hayhuy içinde, sesi büsbütün kısılan edebiyat, birkaç zavallı derginin soluk sayfaları arasında nebatî bir hayat yaşar. 

Cemil Meriç

“Bu Ülke”- Cemil Meriç
İletişim Yayınları / s.100-101dergilerin-kaderi

Cemil Meriç, Çeviri Şiirler, Rig-Veda, Şiir

Bilgeler buğday eler gibi elediler sözleri..
Dost o zaman öğrendi dostluğun ne olduğunu
Varlıklar sisteydiler,
Bilen yoktu güzelliklerini
Adları konuncaya kadar.
Herkese vermez kendini Söz,
Bir kadın gibi nazlıdır,
Şair ister, bilge ister.

Dostlar havuza benzer,
Kiminin suyu çok, kiminin az.
Kiminde ruhunuz yıkanır boydan boya,
Kiminde elleriniz ıslanır.
Kimi paçavra dokur kelimelerle
Kimi şal.
Kiminin dudaklarında zehirdir söz,
Kiminin dudaklarında bal.

Rig-Vedacemil-meric

Cemil Meriç, Mektup, Şiir Gibi

Şuh bir bahar sabahı, şuh ama düşman. Gülümseyişleri nispet verir gibi. Şuh bir bahar sabahı. Saadet, mevsimlerin dışında yaşamak. Mevsimler, meçhule giden kuşlar gibi seni uzaktan selamlayıp geçecek.

***

Ankara. O şehirde kirli temiz hiçbir hatıram yoktu. O bembeyaz sayfaya hayatımızın en güzel şiirini yazdık. Ankara yoktu benim için. O hayal ülkesini halkeden sendin. Yuvama gurbete gider gibi döndüm. İstanbul’a ilk gelişimi hatırlıyorum. Fetih ümitleri ile dolu idim. Bir gazaya koşuyordum: dudaklarımda meçhulün yani senin susuzluğun. Aynı yollardan sekiz gün ara ile geçmiştik 41’de. Ve tren bizi hayata götürüyordu. Kader hain bir rejisör, seni 41’de tanıyabilirdim, 42’de tanımalıydım.

Aynı şehirde iki insan yaşıyordu. Birbirleri için yaratılmış iki insan. Ve mustariptiler ve yalnızdılar ve bekliyorlardı. Romeo ile Jülyet’i daha muhteşem, daha bütün, daha pırıl pırıl yaşayabilirlerdi. Aynı şehirde iki insan yaşıyordu. Yanyana idiler. Yanyana ve birbirlerinden habersiz. Kader kahkahalarla gülüyordu. Kahkahalarını mutlaka duymuşsundur. Ama kulaklarım sağırdılar. Bakışlarım belki de saçlarında, yanaklarında ürkek bir kelebek gibi dolaşmıştır. Ürkek ve aptal bir kelebek gibi. Görmeden.

Her kadında yalnız seni aradım, kiminde saçların vardı, kiminde tenin, kiminde kahkahanın bir parçası. Bütün yazdıklarım bir davetti, bir arayışdı. Sana açılan bir kucaktı, her kitabım. Ders verirken senin için konuşuyordum. Seni seviyorum dediğim her kadında sevdiğim sendin. Ve yoktun ortada.

Sana cehennemim ve cennetim dediğim zaman, Dantem benim, diye cevap vermiştin. Beatriçem, Dante’yi Beatrice yarattı. “Komedya” bir şükranın, bir hayranlığın, bir vecdin kasidesi. Çok yorgunum, Beatriçem benim. Asırlara değil, sana seslenmek istiyorum. Şöhretten, ebediyetten bana ne? İstiyorum ki, bütün yazdıklarımı ve bütün yazacaklarımı yalnız sen okuyasın. Ben, bütün ilhamlarım, bütün rüyalarım, bütün vecitlerimle yalnız seni terennüm etmek, şarkılarımı yalnız senin için söylemek istiyorum. Seni tanıdıktan sonra bütün insanlar küçük geliyor bana. Bütün sesleri çirkin buluyorum. Bütün kadınlar tenekeden, tahtadan, topraktanmış gibi geliyor.

***

Dün akşam sesin, batan bir gemiden geliyordu: S.O.S., S.O.S.. Ve bir alev gibi doluyordu içime. Ölümün daveti gibi ürpertici idi. Ürpertici ve lezzetli. Sirenlerin cazibesini, seni tanıdıktan sonra anladım. Karanlıklarda gel, diyordun, kimseye görünmeden gel. Neden? Ben İhtiyar Will gibi düşünmüyorum. Sevgim günahım değil, gururum. Lamiam, sesin yaralı bir ceylanınkine benzemesin. Ümitle, güvenle kıvılcımlaşsın.

**

“Ve gece bir deniz kızı gibiydi. Şarkılarla başladı yıldız yıldız; köpük, köpük. Kâh bir çöl rüzgârı gibi yakıcı, kâh bir çöl gecesi kadar serin. Hangi beste sözün muikisiyle, sözün füsunuyla boy ölçüşebilir. Kelime kanattır, kelime buse.

Ve gece bir deniz kızı gibi başladı. Harikulade gözleri vardı gecenin. Ve saçları bir kucak alevdiler ve dudaklarında bütün yaraları kapayan, bütün zilletlerin hatırasını silen bir iksir. Neden Ülis, neden Ülis’in dostları deniz kızlarına koşmazlar. Hayat da beynimizi kemirir, kalbimizi kemirir. Hem de çirkef bir kocakarı, şiirsiz, şarkısız. Sirenlere koşmamış Ülis, bir alay yavukluya dişi köpek cilveleri yapan Penelop’a koşmuş.

Ve gece senin gibi başladı. Avuçların avuçlarımda rüyasını gördüğüm birer altın meyveydi, ölümsüzlük meyvesi. Birer güvercindi avuçların avuçlarımda, hayalimi uzak iklimlere kanatlandıran birer güvercin. O anda ölüm de hayat kadar güzeldi.

Ve gece bir deniz kızı gibi bitti. Birden güneş battı ufkumda. Yıldızlarım camdan birer fener gibi kırıldı. Kaderin sunduğu kadehi hırçın ellerimle kırmamalıydım..”

***

Dışarda yağmur çiseliyor. Yine şuh bir bahar sabahı. Kaçta kaçın benim? Kanımda, kafamda sen varsın. Sesin yetmiyor bana. Seni bütün olarak istiyorum, etinle, iskeletinle, rüyalarınla bütün. Ve yalnız benim olarak. Mazini kıskanıyorum. Halini kıskanıyorum. Kendini rahat hissetmen beni kudurtuyor. Anlarsan anla, ben anlayamıyorum. Acı duymaman için derimi yüzdürtürüm, ama ayrılığın seni üzmediğini, yaralamadığını düşünmek kanımı tepeme çıkartıyor. Üstelik buna imkân olmadığını da biliyorum. Biliyorum ki, benimsin, yalnız benim, ebediyen benim. Dudaklarım, dudaklarına, tenim tenine, ruhum ruhuna alevden harflerle damgasını vurmuştur. Bu damgayı ancak ölüm silebilir. Biliyorum ki mustaripsin. Ekim, kasım, aralık, ocak.. O zamana kadar yaşayacak mıyım? Vaham benim. Yine susuzum, eskisinden daha susuzum. Belki uzviyetin isyanı bu, korkunç bir isyan.

Tepeden tırnağa öperek..

***

Yine şuh bir bahar sabahı. Ve yine yoksun. Akşam sesin ümitle ürperiyordu. Vaitlerle doluydu. Yalnızım diyorsun. Benimle olmadıktan sonra, beraber olmadıktan sonra yalnız olmak en güzeli. Yalnızlık ellerin kahrını çekmekten bin kere daha güzel.

Hakkın var. Metin olmalıyız. Bu ilk bakışta suni bir ıstırap. Nasıl olsa geleceksin, nasıl olsa birbirimiziniz. Ama senin için acı çekmemek, sana ihanet etmek gibi bir şey geliyor bana. Acı saadetin bir nevi kefareti imiş gibi geliyor. Unutmak ve avunmak ihanetlerin en büyüğüymüş gibi geliyor. Zaten bu gerginlik uzun süremez, sinirler çelikten de olsa gevşer. Ve sel yatağına çekilir. Çekilsin mi? Biliyorsun cananla beraber uyku uyunmaz. Aşk beslenmek ister, kalbimizle beslenir, uzviyetimizle beslenir. Aşk iki vücudun yanarak bir vücut haline gelişi.

Saint-Simon’u yeniden ele aldın. Ama hiç sevmiyorum. Beni senden ayırıyor. Sonra sana göre bir kitap değil. Halbuki ben yalnız senin için yazmak, yalnız senin için yaratmak istiyorum. İçkiden nefret ediyorum. İçki seninle güzel. Bahardan nefret ediyorum. Bahar seninle muhteşem.

Bilirsin ki, frenlerim çok sert. Meçhule kanatlanan duygularımı birden toprağa indirebilirim. Ama niçin? Çalışmak için, diyeceksin. Hep aynı rezil dava. Paraya ihtiyacımız var. Dudaklarımda hep senin alay etmek için söylediğin Tamara türküsü. Parmaklarımda saçların. Ve içimde kokun. Hiçbir kadına, hiçbir erkeğe tahammül edemiyorum. Ne istiyorum senden? Bütün olarak seni. Sonra, sonra ölmek istiyorum. Bu şikayetler kaderi kızdırmasın. İnsan on sekiz yaşına dönünce, kişiliği değişiyor. Biraz zayıfladım. Ama çelik gibiyim. Jimnastiğe başladım. Az sonra denize gireceğim. Yanan alnımı ancak dalgalar serinletebilir. Yarın yeni bir kitaba başlayacağım: “Kadın ve Sosyalizm.” Bu kitabı senin için yazacağım.

Zavallı Stendhal. Sevdiği kadınlardan hemen hiçbirine sahip olamamış. Ama, sayısız metresi var. Kitap, yaşayan, acı çeken, gururu yaralanan, her türlü rüsvalığa aşina büyük bir psikologun müşahadelerini kelimeleştiriyor. Salonlarda yazmış kitabı Stendhal. Önce bir konser programının arkasına çiziştirilen notlar, sonra hep aynı titizlikle günü gününe kaydedilen intibalar. İskambil kâğıtlarına, kâğıt parçalarına… Duyguların ürkek kelebekler gibi kaçmasını istememiş üstat, hemen iğnelemiş onları.

Aşk, Stendhal için bir ruh hastalığı. Yazar bu hastalığın bütün arazını büyük bir soğukkanlılıkla gözönüne serer. Adeta bir fizyolojistle karşı karşıyayız. Ama her şeye rağmen kitap bir nevi jurnal. Yaşayan, yaralanan bir fikir adamının jurnali. Esere önsöz yazan bir Akademi azasına göre “aşkta kendi yarattığımız vehimden haz alırız” diyen Stendhal aşk hayatında bu inancın kurbanı oldu. Kadınların karşısında fazla hülyaya dalıyordu. Aşık olmak bir piyango bileti almak. Saadet, büyük ikramiyesi idi bu biletin. Stendhal’e göre sevmek, bütün hayal gücümüzü harekete geçirmektir. Aşkı devam ettiren, kafa. Kadın var, sadece fiziktir ve yalnız görünce arzularsınız. Neden? Hayale hitap etmez de ondan. Aşkın tek yaratıcısı hayaldir, iki nevi muhayyile var. Biri yıldırım gibi çarpar insanı, sabırsızdır, her şeyi sevginin çıkarma kullanır ve hemen harekete zorlar. Öteki hayalperesttir, ağır işler, vefakârdır. Birincisinde kafa kalbin emrindedir. Stendhal’in meşhur kristalizasyon-billurlaşma teorisinin kaynağı bu. Billurlaştırmak, hayalin sevgiliye kendisinde olmayan vasıflar eklemesi ve onu süslemesi, gü-zelleştirmesidir. “Hangi güzellik akla gelse hemen sevgilimize kondururuz”. Salzbourg tuzlalarına atılan kuru dallar, bir zaman sonra bir kristal hevengi olarak çıkartılırmış; artık dal kaybolurmuş, gözleri kamaşırmış insanın. Kainatta farkına vardığımız her yeni güzellik, bizi hayrete düşüren bir keşif olup çıkar. Aa, deriz, tıpkı onun sesi, tıpkı onun bakışı, tıpkı onun kahkahası. Kristalizasyon yüzünden günün birinde kendi yarattığımız bir hayale aşık olduğumuzu, hayretler içinde görürüz. Tecrübe güvensizlik yaratır. Gittikçe kristalizasyon kabiliyetimiz azalır. İkinci aşk, yozlaşmış bir aşktır. Hiçbir zaman on altı yaşının heyecanlarını tekrar yaşayamaz. Aşkın hazları, ilham ettiği korkular ölçüsünde büyüktür. Korku, kıskançlık, mesut aşkları can sıkıntısından korur. Kavga da aşkı yaşatan olaylardan biri, başlıcası. Kafaya atılan şamdanlar can sıkıntısını önler. Kadında hayal daha geniştir. Gergef başındaki kadın, hareket halindeki erkekden daha rahat kristalizasyon yapabilir. Kolay kadınlar bu kabiliyetten mahrumdurlar.

***

Aşkın başlangıcı hayranlık. Kimbilir ne büyük haz onunla sevişmek, deriz. Sonra ümit. Sevgilinin kemalatına dikkat kesilinir. Ümit, en çekingen kadının bile gözlerinden okunur. Aşk belli eder kendini, ilk kristalizasyon başlar. Aşkından emin olduğumuz bir kadını dünyanın bütün güzellikleri ile süsleriz. Saadetimizi ballandırdıkça ballandırırız. Beklemediğimiz anda harikulade bir armağana konmuşuzdur. Bizimdir veya mutlaka bizim olacaktır. Onu yücelttikçe yüceltiriz. Ve kırık dal, Salzbourg tuzlalarındaki gibi, bir kristal hevengi olur. Artık tabiat yalnız onunla güzeldir. Bir yolcu yaz günleri portakal bahçelerinin serinliğinden bahseder. Hemen ah, dersiniz böyle bir bahçede onunla beraber olabilsek. Arkadaşlarınızdan biri, avda kolunu kırar. İçinizden geçen şudur: ne olurdu benim kolum kırılsaydı, gelir, şefkatle tedavi ederdi. Onunla beraber olduktan sonra her acı mukaddesdir. Yabaninin düşünceye vakti yok. Onun için, aşkı tanımaz. Çiftleşir ve geçer. Dişisi bir dişi hayvandır. Hassas bir kadın bütünü ile sever ve ancak bütünü ile sevdiği zaman fizik haz duyar.

Sonra? Sonra şüphe doğar. Âşık hayranlıktan usanır. Sahip olmak ister, emin olmak ister. İlgisizlik görür, soğuklukla karşılaşır. Aşık, ümitlerinin hemen gerçekleşmediğini görerek, kuşkulanmağa başlar. Kendim başka zevklere verir, içer, gezer, okur. Ama görür ki, “o neşe kalmamış peymanelerde.” Büyük bir felaket korkusu içindedir, ikinci kristalizasyon başlar; beni seviyor. Evet, seviyor. Ve kristalizasyon sevgilide yeni cazibeler keşfetmeğe yönelir. Sonra yine şüphe canına okur, boğazına sarılır. Nefesi kesilir; ve dehşet içinde kekeler: acaba seviyor mu? Onsuz yaşayamam diye tutturur, zavallı âşık, başka hiçbir kadın onun kollarında tadacağım saadeti veremez bana, der. Bundan emindir. Bu emniyet, korkunç bir uçurumun kenarındaki bu yol, yani saadetle bedbahtlık arasındaki bu gidiş-geliş, ikinci kristalizasyonun önemini arttırır. Âşık şu üç düşünce arasında yalpa vurur:

1. Dünyanın bütün cazibeleri onda,

2. Beni seviyor,

3. Aşkından nasıl emin olabilirim?

Bir vehme kurban gittiğini düşünmek, yani kristalizasyonun kısmen de olsa bozulması aşık için acıların en büyüğü, insan kristalizasyonun bütününden şüpheye düşer.

Aşkın doğması için minnacık bir ümit yeter, iki üç gün sonra sönebilir ümit, ama aşk bir kere doğmuştur. Âşık felaketlerin acısını tatmışsa, hassas ve hayalperestse, başka kadınlardan ümidi kesmişse, sevdiğine karşı derin bir hayranlık duyuyorsa hiçbir bayağı haz, hiçbir gündelik eğlence onu ikinci kristalizasyondan alıkoyamaz. Günün birinde sevgilisinin hoşuna gideceğini tahayyül etmek herhangi bir kadınla vuslattan daha çok hoşuna gider. Kadın bu devrede açıktan açığa hakaret etmedikçe, ümitlerini kırmadıkça kristalizasyon devam eder. Yaşlıların kristalizasyona gitmesi için kuvvetle ümit etmeleri şarttır. Aşkın devamını sağlayan, ikinci kristalizasyon. Her an sevmek veya ölmek heyecanı. Bu heyecan insanın içine kök salar. Kanına karışır. Karakter ne kadar kuvvetli ise, vefasızlığa o kadar az kabiliyetlidir. Çabucak teslim olan kadınlar için böyle bir kristalizasyon pek nadiren bahis konusudur. İkinci kristalizasyondan sonra, yabancılar tuzlaya düşen dalı tanıyamazlar artık. Dal, göremedikleri kristallerle süslenmiştir. Yahut onların meziyet saymadığı meziyetlerle halelidir. Yalnız sevenin gönlü, sevilende sonsuz meziyetler bulur ve görür. Demek yedi merhale var aşkta:

1. Hayranlık. 2. Onunla olmak ne büyük haz. 3. Ümit. 4. Aşk doğmuştur. 5. İlk kristalizasyon. 6. Şüphenin belirişi. 7. İkinci kristalizasyon. Birinci merhale ile ikincisi arasında bir yıl geçebilir. İkiyle üç arasında bir ay. Ümit belirmezse yavaş yavaş ikinci merhale sönüp gider. Üçle dört arasındaki zaman bir göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Dörtle beş arasında fasıla yok. Altıyla yedi arasında da öyle. Aşk fievre’e benzer, iradenin dışında doğar ve ölür. Aşkın yaşı olmaz. Madam dü Deffant ile Horace Walpole’un aşkı.

Denize gireceğim. Haydi eyvallah.

***

Ya gelmezse? Gelmezse öldürürüm. On on beş gün önce, tam bu dakikalarda, dünyanın en bahtiyar insanlarından biriydim. Yanımdaydmız. Ve önümüzde ebediyet kadar uzun günler vardı: Her anı ebediyete bedel günler. Westminister-Hall’de, yanılmıyorsam birinci Charles Stuart’ın hatırasıyla ilgili bir cümle, hafızamı rahatsız ediyor: baltayla oynamayınız. Balta, Stuart için kelleler koparan bir silahdı. Ve kellesi baltayla koparıldı. Baltayla oynamaymız.

Size rastladığım zaman, içimde yeni kapanan bir yara vardı. Bir kadını kalabalık bir gazinoda tokatlamıştım. Öldürülmeğe değmezdi. Tokatlanmağa da değmezdi. Ben geniş hayalli adamım. Herhangi bir dal parçasını, herhangi bir iskeleti kristallerde donatacak kadar zengin bir iç dünyam var. İstediğimi sevebilirim. Yalnız büyüyü bozmak güç. Size rastladığım zaman, yorgundum. Ve arıyordum. Beklenileni, ümit edilmeyeni. Sesiniz bir vaatti, bir müjde idi. Aşkın birinci safhası, merhabanızla başladı. İşte rüyalarımın kadını dedim. Orada ne arıyordunuz? Burası beni ilgilendirmiyordu. Orası yoktu artık. Başbaşa kaldığımız insansız bir vuslat yuvası idi her yer. İkinci gece, büsbütün benimdiniz. Sonra Antakya’dan kaçış. Saadetten, kaderden, sizden. Ve o kısa mülakat aylarımı zehreden bir azap oldu. Pafnüs ile Tais hikâyesi. Hazineyi bir canavar bekliyordu. Bir hatta iki canavar. Ve acaba hazine.. Aradan bir buçuk yıl geçti. Sizi unutamıyordum. Kristalizasyonun ikinci safhası Antakya’da başladı. Şüphe, kıskançlık, nefret, nihayet İstanbul. Benim için nesiniz? Her şey ve hiçbir şey. Belki çaldığım son kapı. Kristalizasyon devam ediyor. Halbuki vücudunuzu avucumun içi gibi biliyorum. Ne zaaflarınız, ne kuvvetleriniz meçhulüm. Benimsiniz. Benim oldunuz. Benim olacaksınız. Ama yine de okunmamış bir kitap gibisiniz. Yegânesiniz. Ve yegâneyim. Günlerim sizinle başlıyor ve sizinle bitiyor. Dal, bir tuzlaya değil, bir yangına düştü.

Akşam, misafirlerim vardı. Bir kurmay albayla karısı. Kadının adı Lamia idi. Genç, güzel bir kadın. Albay adi bir çapkın. Kadın bedbaht. Senin ismini taşıyor diye kadına iltifatta bulundum. Ve bir an, ilhamım kanatlandı. Konuştum. Evvelsi akşam misafirlerim vardı. Konuşmadım ve sofrada uyudum. Misafirler içinde sana benzeyen yoktu çünkü. Herkesden kaçıyorum. Belki aşkın güzelliği burada. Yalnız senin olmak istiyorum. Vücudumla, kafamla, duygularımla. Üç gündür denize giriyorum. Jimnastik yapıyorum. Bir hayli zayıfladım. Bütün bunlar senin için. istiyorum ki yanında erkeklerin en güzeli, en güçlüsü, en harikuladesi olayım. Bir gazetede her gün yazı yazmamı teklif ettiler. Sırf senin için yazmağı düşündüm. Ama birden bir sözün geldi aklıma: Senin için yükselmek istiyorum, demiştim, benimle iftihar etmeni istiyorum. Daha nereye yükseleceksin diye cevap vermiştin. Eski Yunanı yaratan harikulade kadınlar Lais, Lamya, Frine senin kadar mükemmel miydiler? Sen ki, on altısında bir çocuktan daha saf ve bir Messalina’dan daha günahkârsın, uçurumum, göğüm benim.. Dün telefon kulağıma müjdelerin en güzelini fısıldadı: yakında buluşacağız. Karanlıkları dağıtan ve zindanımın duvarlarını yıkan bir müjde bu. Tepeden tırnağa kadar alev, arzu, ihtiras, şefkat ve şehvet. Tepeden tırnağa kadar sabırsızlık, heyecan ve ürperti içinde bekliyorum.

Mektubunu almadım daha. Telefon bir hayli muziplikler yapıyor. Ankara’da bir akşam seni beklemek için randevumu kaçırdım. Misafirlerim vardı, lokantada bekleyip gitmişler, İstanbul daha da karışık; bu semtteki dostlardan hiçbirinin telefonu yok. Emrimde bir telefon var, fakat kullanamam. Bazan üç dakika sesini duymak için akla gelmedik müşkülleri yenmek gerekiyor. Mesela tam misafirlerle otururken çıkıp iki saat kaybolmak. Sesini duymak için daha büyük hünerler de gösteririm. Bu bir şikâyet değil, bir ilan-ı aşk. Yine şuh bir bahar sabahı, yine damarlarımdaki kan arzu ile tomurcuklaşıyor. (…) Ay sonunda mutlaka bekliyorum. Yoksa her türlü çılgınlığı yapabilirim. Cinayetlerin her türlüsü bana oyuncak gibi geliyor. Belki suç baharda. Henüz diyaloga başlayamadık.

***

Sesin yine Hint ormanları gibi. Esrarlı cıvıltılarla dolu. Kalbinin derinliklerinden geliyor. Kalbinin yani kalbimin. Rüyada mıyım diyorum. Kendi kendimle mi konuşmaktayım? Daha içli, daha kadın, bir bakıma daha cesur bir ben. Dün akşama kadar seninle doluydum. Ağzıma kadar seninle doluydum. Kadehle mey kaynaşmıştılar. Oturduğun koltuğu perestişle okşadım. Ve eski sevgilerime, eski hayal kırıklıklarıma, eski hatıralarıma sığındım. Belki senden kaçmak, belki seni bulmak için. Jurnalimde hep sen vardın. 62’de sen, 63’de sen, 64’de sen.

Bir cin, bir prensese büyü yapmıştı. Senin o mezbeledeki hayatını başka türlü izah edemiyordum. Ben gönlünü feda ederek o masal melikesini kurtaran şehzade. Sevmek için yaratılmıştın. Bütününle sevmek ve bütününle sevilmek. Maziden ancak yanarak temizlenilebilir.

Gözyaşlarında yıkanılarak temizlenilir. Dün akşama kadar, seninle doluydum. Dağlara, taşlara adını haykırmak istiyordum. Sen olmayan hiçbir şeye tahammülüm yoktu. Dudak dudağa ölmek veya dudak dudağa yaşamak.

Kendimi sana layık görmüyordum. Gençliğim, allahsız bir çölde akıp giden başıboş bir ırmaktı. Sularında sen yıkanmalıydın. Sana yazdıklarımdan utanıyordum. Kelimeler neden kâğıdı yakmıyorlardı? Neden içimdeki yangını, içimdeki coşkunluğu sese kalbedemiyordum? ilk defa olarak Tur-u Sina’daki Musa’nın aczi içindeydim. Gözlerim kamaşmıştı. Ve kekeliyordum. İlk defa olarak anlıyordum Oscar Wilde’i: Oduncu ormanda gördüğü perilerden söz edermiş her akşam. Bir akşam gerçekten bir peri görmüş ve nutku tutulmuş. Sana hislerimi bütün coşkuluğu ile anlatmaktan korkuyordum. Ya beni küçümserse diyordum, ya zayıf bulursa, ya sevmezse? Ama sevginin maskeye ihtiyacı yoktu, koltuk değneklerine ihtiyacı yoktu. Tekdim. Ve beni bütünümle seviyordun. Sevmeğe mahkumdun. Yalnız beni sevmiştin ve yalnız beni sevecektin. Bu senin ilk ve son aşkındı. Sonra birden çirkin bir hayalet dünyamı zindan ediyordu. Ohumsun benim demiştin, dudakların bu hitabı yalnız benim için mi kullanmıştı acaba? Her şeyi kırıp dökmek istiyordum. Sonra tekrar sesini duyuyordum: bir pınar sesi kadar berraktı, bir kuş cıvıltısı kadar bakir. Tais, Taisim benim.

Saat dörtte Babür geldi. Dolaşmağa çıktık. İstanbul’a geldim geleli, ilk defa olarak seni yakından tanıyan biri ile başbaşa idim. Aşk insanı gerçekten çocuklaştırıyor. Babür seninle olan dostluğumuzun tehlikelerinden söz açtı. Veysi’nin ezginliğinden söz açtı. Tatsız bir konuşma. Biraz şantaj kokuyordu sözleri. Kapanmasını istediğim maziyi tekrar hatırlattı. Bilmediğim bazı sahneleri anlattı. Babür inanan veya inanmış görünen bir adam. Yani yobaz. Dostluğumuz menfaati icabı. Ama bunu istismar etmek istiyor. Bu küstahlığın hudutları nereye varacak bilmiyorum? Fakat ihtiyatlı olmak zorundayız. Ben bu adamı seni sevdiğim için muhitime soktum. Dün kötü bir akşam geçirdim. Seni değil, Babür’ü düşündüm. Babür’ü yani realiteyi. Ne yapabilirdik, ne yapabilirdi? Veysi senin çocuğun. Ve iyi bir çocuk. Ona karşı kayıtsız kalamam. Ben bu üç insanı, Veysi’yi, Ayşe’yi, Babür’ü küçültecek, bu üç insanın yüzünü kızartacak, onları annelerinden utandıracak her hareketi cinayet sayarım. Daha ilk görüşmemizde saadetimi başkalarının ıstırabı üzerine kuramam demiştim. Kayam, mazi bütün acılığıyla her an karşımıza çıkıyor. Ondan nasıl kurtulacağız?

Masamın başına bu acı düşüncelerle geçtim. 5 Ekim tarihli iki mektubun bütün sisleri dağıttı. Maziden kurtulmuştuk bile. Ormanda uyuyan güzelim benim. Sen ömür boyu bir kâbusu yaşamıştın. Anlaşılmamıştın, sevilmemiştin. Beklediğin şehzade biraz geç geldi. Biraz yorgun, ama masallardakinden çok daha ateşli.

Ben seni değil, kendimi kurtardım. Kendi rüyamı. Gerçekte fazileti, masumiyeti kurtardım. Sen kalbi bir gözyaşı kadar temiz ve bir çocuk bakışı kadar aydınlık bir insansın. Çöldeki kaynaktan çakallar su içmiş. Kaynağa ne? Kaynak daima serin, daima temiz. Babür’e teşekkür borçluyum. Seninle öyle doluydum ki, kafatasım çatlayacaktı.’Damarlarımda akan kan, sendin. Göğüs boşluğumdaki kalp senin kalbindi. Damarlarım çatlayacak, göğsüm yarılacaktı. Seni teneffüs ediyordum. Babür beni gökten yere indirdi. Gökte seninle kanat çırpıyorduk. Rimini aşıkları gibi. Ve hava kasırgalıydı. O gün daha fazla okuyamadılar diyordu. Dudaklarında ruhları kaynaştı. Sonra canavar bir kocanın kılıcı iki sevgiliyi toprağa çiviledi. Nerede o canavar koca?

Bir gece hummasız yaşadım. Belki humma daha güzeldi. Ne belkisi? Ama uzviyet ne kadar dayanabilir bu gerginliğe? Babür’e teşekkür borçluyum. (…) Ben o hummanın içinde erimek istiyorum. O alevin içinde yanmak, kül olmak biricik muradım. Kül olmak, ışık olmak, efsane olmak. Romeo ile Jülyet ne kadar yaşadılar. Bir gece. Biz hâlâ yaşıyoruz. Dudaklarımda dudaklarının, parmaklarımda teninin, kulaklarımda sesinin lezzeti. Ben senim, sen bensin. Aynı korkulan, aynı heyecanları, aynı acıları yaşıyoruz. Cennete arafdan girilir. Arafdan ve cehennemden. Santa Maria Magdalena, İsa’nın yaralı ayaklarını gözyaşlarıyla yıkadı ve saçlarıyla kuruladı. Santa Mariam benim. Gerçek bir nedametin fazilete çevirmeyeceği hiçbir günah yok. Santa Maria İsa’yı geç tanıdı. Suç onun değil, İsa’nın. Aşka giden yol daima dikenlidir. Aşka ve kutsiyete. Bir alev denizinden geçilerek varılan vuslat, gerçek vuslattır. Bütün azizeler günah berzahından geçtiler. Günah ve çile berzahından. Marionum benim. Didier seni bekliyor. Günahlar gözyaşlarında yıkanır dedim. Gözyaşlarında yani aşkta. Sevmek tanrılaşmaktır. Tanrı’nın günahı olmaz. Ama bütün benliğinle seveceksin. Ölesiye seveceksin. Dişi bir köpeğin ihtilacı değil, sevgi. Mektubunu bir Heloise imzalayabilirdi. Bir Heloise, bir Sainte-Therese veya bir Tais. Şimdi senden ayrı yaşadığım son sekiz on saat içersinde düşündüklerimi kelimeleştirdiğim için utanıyorum. Senin için, senin saadetin için, senin gözyaşlarının dinmesi için, senin yüzünün kızarmaması için kendimi her an feda edebilirim. Senin için çarmıha gerilebilirim, Santa Mariam. Ama bütün bu küçük hesaplardan, bütün yı sivrisinek vızıltılarından bize ne? İnsanlara ne borçluyuz? Hiç. Tesadüfen bizi tanımaları hayatlarının tek şerefi, tek hadisesi, tek manası. Onlara ne borçluyuz ki? Senin dokunduğun, seni tanıyan her şey kutsal olmasa idi.. Geçelim.

Yalnızsın ve benimlesin. Beni çıldırtan çok az yalnız kalmak. Çok az yalnızım ama daima seninleyim. Bu itibarla etrafımdakilerin boğazına sarılmak, onları yok etmek istiyorum. Rüyamı bozuyorlar. Ölmeyelim, Santa Mariam yahut tek başımıza ölmeyelim. Bu sabah senden koptuğumu sanıyordum, kurtuldu ya diyordum, çocuklarına döner. Ve ben çamurdan koparıp vazosuna koyduğum bu muhteşem zambağın hatırasını minnetle yadederim. Mektubun yeniden büyüledi beni. Bu zambağın saksısı kalbim. Bu zambak bütün ihtişamı ile ancak benim göğsümde açabilir. Yeniden rüyamın, hummamın içindeyim. Evet, ben de delirmekten korkuyorum, yaşayamamaktan korkuyorum. Kilometrelerce uzakta aynı ıstırabı yaşıyoruz. Ben içmiyorum da. Sensiz içmek, sensiz gülmek, sensiz huzur bana ihanet gibi geliyor. Keşke dudak dudağa can verseydik.

Eğer her mektubun böyle alevle yazıîacaksa ben nasıl dayanacağım? Yine şuh bir bahar sabahı. Ekim sonunu Mesih bekler gibi bekliyorum. Mektupların, mektupların alev alev. Kalbini kâğıda işleyebiliyorsun. Benim, bütün kadınları kendinde toplayan kadınım. Bana layık ol. Bana layık kal. Diriyim, kuvvetliyim, ümitle; ihtirasla doluyum. Yalnız seninim. Ve yalnız beni düşündüğün müddetçe aşkımızın ömrü ebedidir. Büyüyü ancak ihanetin bozar. Manevi ihanetin. Bir an için gözbebeklerinde raksedecek herhangi bir yabancı hayal, o zaman bu rüya kâbusa döner ve bir uçurumun kenarında uyanırsın. Seni bütün olarak istiyorum, günahlarınla, mazinle, rüyalarınla istiyorum. O mazi olmasa bugün bu kadar benim olmazdın. Bana susuzsun, bana yani sevgiye, temize ve hudutsuza. Bir akşamın için ruhumu Mefisto’ya verirdim. Fakat sen yalnız bir akşam değilsin. Keşke binlerce ruhum olsa, her akşamın için birini verebilsem. Seni, kadınların en güzeli, bütün ruhumla seviyorum. Hem on sekiz yaşın çılgınlığı, hem 48’in susuzluğu ile seviyorum. Nasıl istersen öyle seviyorum. Ve emrediyorum, sahibin olarak, kurtarıcın olarak, erkeğin olarak: yaşayacaksın, yaşayacaksın, kendine bakacaksın. Geceleri uykusuzluk yok, içki azaltılacak, sigara azaltılacak. Gerçekten seviyorsan fedakârlıklara alışmalısın. Aşk fedakârlık demek. En küçük nazlarını feda edemiyorsan, alışkanlıklar seni tehlikeden tehlikeye atabilir. O zaman ben yokum. Sevgilimden zalim bir riyazet istemiyorum. Kendine bak. Aşkımıza layık ol. Aşka layık ol. Bu akşam sesini duymağa çalışacağım, içinde eriyerek.

***

Tam başlarken Halil bey geldi. Meşhur komprador dostumuz. Çok zayıflamış buldu beni. Gerçekten de yemiyor, içmiyorum. Hâlâ bir rüyanın içindeyim. Hâlâ yanıyorum. İçimde hep aynı zalim korku: yaşayacak mıyım? Ya uzviyetim bana oyun ederse? Her ayak sesi, beynimde korkunç akisler yaratıyor. Seninle yalnız kalmak, yalnız seni düşünmek, ağlamak, ağlamak istiyorum. Gözyaşlarımda erimek, senin için akan gözyaşlarımda, seninle dolu gözyaşlarımda. Sinirimlerim kopacak gibi gergin. Ve düşüncelerim alevden bulutlar gibi. İlk defa olarak Kerem’i anlıyorum. Stendhal’i anlıyorum. Aşk bir hastalık. Hem de öldüren bir hastalık.

Kadın hiçbir zaman birkaç nefes çekilip atılan bir sigara olmadı, benim için. İçindeki şarap tüketilince fırlatılan bir kadeh olmadı. Aşkın ta kendisiydim. Bu değil sana söylemek istediğim, bunlar değil. Bunları zaten biliyorsun. Trajedimi defalarca dinledin. Dinlemesen de sezerdin. Beni bütün yaralarımla tanıyorsun. Bütün yaralarım, bütün zilletlerim, bütün hayalkırıklıklarımla. Yine ayak sesleri ve kopan tel ve kesilen ahenk ve kainata küfür ve Tanrı’ya isyan…

On üç ikinci kânun 1942. Genç bir adam bir kapıyı çalıyor. Şefkata susuz, hayata susuz. Hapishane, dostların ihaneti, kopuşlar, yuvarlanışlar. Tenin açlığı, ruhun açlığı ve anlaşılmayan bir kalp ve anlaşılmayan bir kafa ve anlaşılmayan bir vücut. Bir pansiyon odasmdadır. Koca şehirde yapayalnız. Dehasıyla yalnız, kültürüyle yalnız, ıstıraplarıylâ yalnız. On üç ikinci kânun 1942. Ve tahta kapıyı, bir mezarın kapısını çalar gibi yumruklayan eller. Soğuk bir kış günü. Sırtında paltosu var mıydı, hatırlamıyor. Belki bir dosta iki kadeh rakı ısmarlamak için satmıştır. Bütün hayatı vermekle geçti. Bilgisini, zamanını, kalbini. Başkalarında yaşadı, başkaları için yaşadı. Kendisinin olmayan bir dava yüzünden damgalandı. Ve uğrunda çarmıha gerildikleri onu taşladılar. Hayatı bir delinin yazdığı hikâye. O çakalların bile içmediği bir kaynak. Karşısına çıkan kadından hoşlanmıyor. Evden hoşlanmıyor. Dekordan hoşlanmıyor. Ama o kadar yalnız ki. Sonra minnetle dolu yıllar. Minnetle ve mihnetle, iki kutbun karşılaşması. Ben heyecandım, spontaneite’idim, şiirdim, bohemdim. Karım, sakin bir yaz akşamı. Fırtmasız bir liman, iki insan birbirinden bu kadar farklı olabilirdi. Önceleri bir manastıra giriş gibiydi bu izdivaç. Uzun süren bir ıstıraptan başka bir ıstıraba, bir zilletden bir zillete geçiş gibiydi. Bütün kadınları seviyordum ve bütün kadınlara düşmandım. Çaldığım hiçbir kapı açılmamışdı. Kazara çaldığım tek kapı açıldı. Belki evlenmesem bir sabah gazetesinde bir intihar haberi okurdunuz. 24 yaşlarında bir üniversite talebesi v.s. Karım benimle evlenmeğe nasıl cesaret etti, hâlâ anlamıyorum. Ya çok zekiydi, ya çok ahmak. Ben herhangi bir meçhul değildim. Kasırga idim. Hayretim hayranlık oldu. Adeta biz mümkün olmayanı başardık. Bu kahkahalarla gülünecek izdivaç en iyimser tahminlerle bir mevsim sürerdi. Aracılık yapan sözde dostlar bile, “adam diyorlardı, hele bir evlen. Sırtında yumurta küfesi yok ya. Sen erkeksin.” Karım mükemmel bir anneydi. Bayağı tarafı yoktu, temizdi, safdı, eski Roma’nın istikrarını, üstünlüğünü yapan feragatkâr, vazifeşinas kadınlardan biri. Kasırgadan kaçmak isteyene her geminin güvenle sığınacağı bir liman. Ben kasırgaya susuzdum. Kendimi kitapların zindanına gömdüm, kitapların ve vazifemin. Korkunç bir mücadele oldu bu. Fren, fren, fren. Sizi intihardan kurtaran bir insanı hayalkınklığma uğratmamak. Ben en küçük borçlarını gerekirse kanıyla ödeyen adamım. Madem ki, sevebileceklerim anlamamıştı beni, madem ki, ruhumu Mefisto’ya satar gibi evlenmiştim, madem ki bahtiyar olamayacaktım, bir başkasını bahtiyar etmeliydim. Bu da bahtiyar olmanın bir başka yolu idi. Zaten ben daima başkalarında bahtiyar olmuştum, başkalarıyla bahtiyar olmuştum. Bu satırları yazdığım masada oğlumun beşiği dururdu. Neler çektiğimi anlatamam. Verdiğim sözden dönmemek için harcadığım gayretle birkaç Himala’yı devirebilirdim.

Yine şuh bir sonbahar günü. Bu dekor benim kalverim. Ben burada yıllarca çarmıha gerildim. Bir kere ölmemek için bin kere ölüm. Bu şahane dekor içinde Hazreti Eyüb’ün gübre yığınını hasretle aradım yıllarca. Ve bu şahane dekordan kaçtım. Vebadan kaçar gibi, bedduadan kaçar gibi. Bu plajda geçen dakikalar kuduz bir köpeğin zehrinden daha çıldırtıcıdır, Manastır, hastahane veya hapishane… dünyanın bu en güzel manzarasından daha iç açıcı idiler. Öldürmememek için ölmek. Peki ölürsen başkaları ölmeyecek mi? Kader müstehzi bir rejisör. Bu satırları karımın önünde yazdırdım. Ve haksız mıyım dîye sordum ona, hayır dedi. Seni yaralıyor muyum dedim, hayır dedi. Ben iki buçuk liraya bütün mukaddesatlarını satmağa amade bu garip muhitte feragatimle deliydim. Plajın yarısı karımındı. Ve ekmek parası*kazanmak için günde on iki saat çalışıyordum. Aç yattığımız oldu. Kadından yalnız şefkat istiyordum. Yalnız şefkat ve bir kucak et. Feragatimi aktörlük sanıyorlardı. Aktörlük veya eşeklik. Ben jigolo değildim. Belki jigoloydum, ama bir minnetin, bir sempatinin azat kabul etmez jigolosu. Veren jigolo. Her şeyi veren ve hiçbir şeyi istemeyen. Kültürüm, karımda takdir uyandırıyordu şüphesiz. Ama bu Tanrı’ya karşı duyulan hayranlık gibi müphem bir takdirdi. Bir teslimiyet, bir seziş. Kuvvetli bir erkektim. Karım için lüzumundan çok fazla kuvvetli. Yani meziyetlerim, kimseye benzemeyen taraflarım, bütün çağdaşlarımdan üstün taraflarım onun nazarında bir lüks bile değildi. O bunlar olmadan da mükemmel bir zevce olabilirdi.

Hatta belki rahatsız da oluyordu bu lüksden. Hayatım bir trajedidir. Birinci perde evleninceye kadar geçen zaman. Yıldızsız, allahsız, cıvıltısız, katran gibi bir gece. Vıcık vıcık ıstırap. Birkaç şehri fethe yeten bir enerji yeldeğirmenlerine saldırmakla harcanır. İkinci perde izdivaçla başlar, daha büyük, daha derin, daha uzun acılar. Fakat vahaları olan bir çöl bu. Ve göğü yıldızlarla dolu: çocuklarım, kitaplarım. Nihayet trajedinin son perdesi seninle başlar. Bakalım nasıl bitecek?

13 Ekim 1966 / Saat 9.45

***

Türkçenin musikisini senin sesinde tattım. Parçam olmasan kıskanırdım seni. Kelimeler benim ülkem. Kelimeler içine gönlümü doldurduğum birer kadeh. Kelimeler benim kölemdiler. Ama onlar da kıskanç. Ben artık kelimelerde değil, sende yaşamak istiyorum. Kelimelerin dışında yaşamak. Sen kelimelerden de güzelsin. Ve kelimeler senin dudaklarında güzel. Onları da senin emrine veriyorum. İlk defa, ilk defa çırılçıplağım. Kalbim kansız bir kılıç. Bütün zırhlarımdan soyundum. İlk defa Tann’nın içinde kaybolan büyük mistikleri anlıyorum. Biz alevden iki ırmak gibi birbirimize karıştık.

Daha yanacağız sevgilim benim. Ruhlaşıncaya kadar yanacağız. Bu bir ceza mı, belki de. Gafletimizin cezası. Biz elest bezminde birbirimizindik. İlk merhabadan sonra benim olmalıydın. Kanunlardan bize ne idi. Rüsvalığı göze almayan sevmemeli. Rüsvalık yani kendine saygı. Yani tanrılaşmak. Yani bütünüyle, kalbiyle, kafasıyla yaşamak ve milyonlarca domuza zirveden acıyarak bakmak. Eflatunun mağarasını bilirsin. İnsanlar karanlık bir mağaraya zincirli, sırtları kapıya dönük ve duvarda gölgeler. Âşk bu zinciri kıran büyü. Mağaradakiler öylesine alışmış ki karanlığa, kurtulanları küfürleri ile kovarlar. Sen yanımda olsan fetihten fethe koşardım. Şimdi yalnız seni düşünüyorum ve dudaklarımdan tek cümle dökülüyor, ölünceye kadar bu tek cümledeyim ben: Seni seviyorum, canım benim, kirinle, pasınla, ıstırabınla, kırk beş yaşınla seviyorum.

Clotilde’im benim. Hayır. Lamiam, ben Clotilde’in bütün mektuplarını okudum. İçinde bir zerre aşk yoktu. Yani sen yoktun. Batı tanımaz aşkı. Tristan ve İseult bir kocakarı masalı. Sevişirler. Çünkü yanlışlıkla bir aşk iksiri içmişlerdir. Aşkın kendisinden büyük iksir olur mu? İksir birbirine kenetlenen parmaklar. İksir birbiri içinde eriyen dudaklar. İksir ses, iksir gözyaşı. Batı aşkı bilmez. Batıda aşk kelimedir. Duymadığı için terennüm eder. Kendini inandırmak için konuşur. Batıda aşk edebiyattır. Ben bütün bağlarımdan koptum. Kelimeler yalnız senden bahsettikleri zaman, yalnız sana hitap ettikleri zaman munis ve dilber. Dün akşam telefonda bir buçuk saat bekledim. Hat kapalı idi, daha çok beklemem gerektiğini söylediler, ayrılmış olacağını düşünerek sesini duymak saadetinden vazgeçtim. Sonra saatlerce vicdan azabı çektim. Bu sana karşı işlediğim ilk cinayetti. Verdiğim sözü tutamamıştım. Artık layık değildim sevgine. Kendimden iğrendim. Ama birden içimdeki sadist sahneye çıktı. Üzülsün biraz dedi. Daha çok sever. Daha çok sevmek mi? Daha çok sevebilir misin? Denizin sınırları var, sevginin sınırlan yok. Daha çok sevebilirsin. Ve seveceksin. Ve biz Kerem ile Aslı gibi efsaneleşeceğiz. Asırlarca sonra isimlerimiz birlikte anılacak. İnsanlığın gördüğü en muhteşem rüyalardan biri gibi anılacak. Daha erimedin sevgilim. Aşkın ateşinde bütün paslarından, bütün cürufundan arınacaksın. Neden 42’de beni tanıyamadın? Ben Jüpiter’in kafasından silahlarıyla doğan Athena gibi o zaman da okyanuslar gibi dalgalıydım ve sınırsızdım.

***

Ben bütünümle muhteşemim. Kelimelerin arkasına saklanmağa ihtiyacım yok. Maskesizim. Hayran kaldığın müddetçe varım. En küçük yalan rüyanı seraba çevirir. Rüyam yani rüyamızı. Aşk saygıdır. Kendine yani sevdiğine saygı.

Yazdıklarımı okumuyorum, düzeltmiyorum. Kalbimle kalem arasında kapı yok. Kendimi bir ırmağın sularına bırakmışım. Bu ırmak sensin. Gülünç olmaktan korkmuyorum. Yarattığın bir rüyayı yaşıyorum. Seni ben yarattım, istediğim zaman yok edebilirim, istediğim zaman, yani istediğin zaman.

Saat 10 Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım. Ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim. Kitap benim has bahçemdi. Hayat yolculuğumun sınır taşları kitaplar. Bir kanat darbesiyle Olemp, bir kanat darbesiyle Himaleya. Ayrı bir dil konuşuyordum çağdaşlarımla. Gurbetteydim. Benim vatanım Don Kişot’un İspanya’sıydı. Don Kişot’un İspanya’sı veya Emma Bovary’nin yaşadığı şehir, kasaba. Sonra Balzac çıktı karşıma. Balzac’da bütün bir asrı yaşadım. Zaman zaman Vautrin oldum, Rastignac oldum, 4000 kahramanda 4000 kere yaşamak.

Stendhal’i geç tanıdım. Geç daha doğrusu erken. Stendhal 40’mdan sonra okunmalı. Ben “Kırmızı Siyah”ı 24 yaşında okudum. 24 yaş benim gibi yaşamayanlar için, hayalin coşup köpürdüğü çağ. Julien Sorel karşıma çıksa, düşünmeden öldürürdüm. Zaten daha ilk gününden içeri sokmazdım, içeri yani romana. Sorel zilletin bir kin heykeline döndürdüğü adam. Istırabın yıldırımı o balçığı granitleştirmiş. Hangi ıstırabın? Ben Madam dö Renal’dim. Daha doğrusu Madam dö Renal benim aradığım kadındı. Yahut Madam dö Renal bazı tafaflanyla kanma benziyordu. Ben kristalizasyonunu şuurlu olarak yapacak kadar sanatkârım. Kuru bir dalı bir kristal hevengine kalbetmek tanrılıksa, tanrıyım. Julien ile biz iki kutubuz. Küçük, mürai ve kalpsiz. Marangoz çocuğu. Ve sonra bir tebessümü için bir kıta fethedilecek kadar şahane bir genç kız. Ve hiyaneti meslek haline getiren Julien. Kitap beni isyana sürüklemişti. Sonra “Parme Manastırı”nı okudum. “Aşk Üstüne”yi okudum. “Armance”ı okudum. Kırmızı ve Siyah’ı Paris’in en lüks sinemalarından birinde seyrettim. Yanımda Madam Fouche vardı. Madam Fouche hoşlandı Julien’den. Tokatlamamak için kendimi güç tuttum. Ve Julien, bir satır gibi, kenetlenen kalplerimizi ortadan ayırdı. Zavallı Julien. Neden zavallı Julien? Yaşayabileceği kadar yaşamış. Layık olduğundan çok fazla yaşamış. Ben ondan bin kere daha diri, daha erkek, daha yaratıcı idim. Büyük bir zaafım vardı: seviyordum. Gülümseyen her kadını seviyordum, ağlayan her kadını seviyordum. .Kadını seviyordum. Ve kadınlar gözleri bağlı geçiyorlardı. Kendilerini davet eden saadetin farkında değildiler. Önümde bir kadın durdu. Ve bu kadına 24 yılımı verdim.

Benim hayatım da bu eğerlerle dolu. Eğer isteseydim.. İstemedim. Değmezdi. Neye değmezdi? Küçülmeğe, yalvarmağa, yalan söylemeğe. Değmeyen neydi? İkbal, servet veya haz. Ama insan kaderini yaratan bu arzu. Kimin için isteyecektim. Hayatımı benimle birleştiren kadının benden başka şeye ihtiyacı yoktu. Benimle sefalet de güzeldi, açlık da. İkbale, beni kendisinden uzaklaştırabileceği için düşmandı. Kimin için neyi isteyecektim? Sessiz, uyuşuk, kendi kendine yeten bir hayat. Ve ebediyete yönelen bir ihtiras. Ebediyete ve kainata. Kelimeler dünyasının sultanı olmak. Zindanımda, hayır fildişi kulemde sanatın ve düşüncenin “gratteciel”lerini inşa etmek. Kader buna imkân bırakmadı. Nemezis’in parmaklan gözlerime uzandı. Ne yaşayabildim ne yaratabildim. Hint, mukaddes kitaplar kadar vecit dolu bir kitap. Sanskritçe yazsam, Vedaların beşincisi olurdu. Bir adam bir mısrayla ebedileşebilir. Kaç mısra kalmış Homeros’dan. Milton’dan kaç mısra kalmış? Ama karanlıklardayım. Ve 40 sene sonra mezarımı tavaf edecek hayvanlardan bana ne? Yaratmak yetmiyor bana. Kimin için yaratacağım. Şöhret, gerçek şöhret mezarların üstünde yükselen güneş. Ben milyonlarca kalpde değil, bir kalpde yaşamak istiyorum. Bütün olarak, rakipsiz ve bir Tanrı gibi, bir Tanrı gibi değil, Tanrı gibi.

***

Aşkın verebileceği en büyük saadet sevilen kadının ilk defa elini sıkmak. Musikinin verdiği haz gibi bir şey.

***

Lamiam bana beyaz gelinlik entarinle geldin. Bakirdin. Ve aşk bütün günahlarını yıkamıştı. Lamiam, seven kıskanır. Fakat içim şükranla dolu. Takdisle dolu. Ormanda uyuyan , güzelim benim. Bir çirkefe uzanmıştın. Şimdi göklerdesin. Gönlümün göklerinde. Şimdi benim kadar feragatsin, benim kadar az günahsız. Meleğim benim. Yalnızlığına gıpta ediyorum. Ben kapıları her tecesüse ve her tecavüze ve her muhabbete açık bir genelevim. Kovamıyorum kimseyi. Ve beni senden ayırıyorlar. Az önce bir albay arkadaş uğradı. Dörtte Prof. Ali. Fuad’a gidecekmişiz. Altıda bir gazeteci gelecek. Aym 28’ini bekleyemeyecek kadar sabırsızım. İstediğin anda, istediğin yerdeyim.

Sen Ankara’dan ayrıldıktan sonra Fikret geldi. Ona seni anlatmak istiyordum. Kent restoranda içmeğe başladık. Şaşılacak bir anlayışsızlık gösterdi. Zil zurna sarhoş olduk. Ben bir daha görüşmemek üzere ondan ayrıldım. Ertesi sabah Mehmet’lere * damladı. Üzgündü. Yaptığına hayretler içindeydi, af diledi, barıştık. Dostlarım, beni kocaları mı sanırlar, nişanlıları mı, bilmem. Sevgimi paylaşmak istemezler. Ama seni sevmeyen, kalbimden uyuz bir köpek gibi kovulur. Seni sevmeyen dünyama giremez. Fikret anladı bunu. Ve sana mektup yazıp özür dilemek istedi. Hastalandı. Vicdan azabı duydu, v.s. Şimdi yazma dedim. İzin verdiğim zaman yazarsın. Pazar günü, misafirlerim vardı, işçi partisinden iki yüksek mühendis. Maliye tetkik kurulundan Fethi.. Telefonda seni bekledim. Geç verdiler. Fethi lokantada bekleyip gitmiş. Fethi de bir arkadaşım. Biz de Mehmet’lere döndük. Kainata kızgındım. Mühendisler o gece hicvin ne demek olduğunu öğrendiler. Bir akşam Fikret’le başbaşa içtik. Aramızdaydm. Ve aramızda olasın diye, başkasını çağırmadım. Yemekten içmekten kesilmiş Nala.. Ancak seni tanıyanlara tahammül edebiliyorum. Senin dışında her konu beni yoruyor. Cehennemim, cennetim benim. Öperek, okşayarak, (…), alçak, namussuz, rezil.

***

Evdeyim. Dışarda yağmur yağıyor. Herkes odada. Seninle başbaşa kalmak için İngiliz edebiyatına sığındım. Bu da bir sohbet. Sıkılmadın değil mi? Meşhur “Ansiklopedi Üzerine Nutuk” gibi bir şey. Zaten bugün sesini duymayacağım. Nerede olduğunu da bilmiyorum. Gözü vaşlı bir hava. Ama ben bütün rüzgâra, bütün fırtınaya rağmen yine denize gideceğim. Yanan tenimi ancak dalgalar serinletebiliyor. Serinletebiliyor mu acaba? Yangın tekrar başlıyor. Hem de daha yaman, daha zorlu, daha zalim. Yalnızlığın bir nevi saadet olduğunu takdir et. Yalnızlıkta yalnız değilsin, inşallah zatürree olmam. Olursam da ne çıkar? Yaşamadan ölmüş sayılmam. Sana birkaç yazı yolladım. Hepsi de seninle dolu, onun için güzel, hasretinle dolu, özleminle dolu. Türkçe hiçbir devrinde bu kemale erişemedi. Tanrı yazsa bu kadar yazabilir. Zavallı ben. Seni tanıyıncaya kadar zavallı, seni tanıdıktan sonra zavallı. Görüyorsun ki her satır bir feryat. Bir feryat değil, bir arzu.. Mazimle de senin olmak istiyorum, her düşüncemle, her rüyamla, hatta her düşüncesizliğimle.

Yazılarımı bilmelisin. Beni bütün olarak tanıdıktan sonra bütün olarak sevebilirsin. Istıraplarımı, hayal kırıklığımı susuzluğumu ve sana olan ihtiyacımı anlayabilirsin Şairler kaprisli olurlar, bazı taraflariyla kadındırlar, kadındırlar çünkü bütündürler. Ve dikenlidirler, gül gibi. Gülü dikeni ile seveceksin, dikeniyle yani yazılarıyla.

***

On gün sonrayı düşündükçe kalbim göğsümden fırlayacak gibi oluyor. Ve sonra diyorum, sonra.. Cennetim, cehennemim benim, ne zaman büsbütün, ne zaman yalnız, ne zaman ebediyen benim olacaksın? Garip bir korku içindeyim. İnanıyorum ki yapacağımız herhangi bir falso, mikroskopik bir ihanet bu muhteşem rüyayı sona erdirecek. Hiçbir kadını düşünmüyorum. Hiçbir kadın sesi, içimi gıcıklamıyor. Yalnız seni yaşıyorum, yalnız seni istiyorum. Bütün zerrelerimle sadık kalmak istiyorum sana, sana yani aşka. Biliyorum ki, küçük bir aldatış senfoniyi kakafoniye çevirir. Dindarane bir riyazet içinde melikemi bekliyorum.

***

Tatsız bir sonbahar akşamı. Bugün sesini duyamayacağım. Bugün, yarın, öbürgün ve bir hayvan gibi yaşayacağım, hasta bir hayvan gibi. Kuşlar cıvıldayacak pencerenin önünde, ben küfredeceğim. Kuşlara, güneşe, bahara. Karanlıklardayım, hayat kör bir kuyuya benziyor, sonu olmayan kör bir kuyuya. Yuvarlanıyorum. Sen, tutunduğum dal. Sen, dinlendiğim vaha. Sen, kaybettiğim ışık. Ve bu akşam sesini duymayacağım, bu akşam yine bitip tükenmeyen karanlıklardayım. Zift gibi, beddua gibi, ümitsizlik gibi. O kadar ıstırap çektim ki! Coğrafî kader, siyasî kader, biyolojik kader. Karanlıklanma alışmıştım. Neden karşıma çıktınız? Dünyayı tekrar sevmek, dünyaya tekrar bağlanmak…

Bu akşam yine sesinizi duymayacağım. Ve uğultular ve gıcırtılar ve zırıltılar ve dırıltılar. Radyodan şarkılar kanatlanacak, kahkahalar taşacak pencerelerden. Odamdayım. Kitaplarımı tanıyamıyorum, onlar da beni tanımıyorlar. Hepsi dilsiz.

O kadar sizinle doluyum ki, seni terennüm edemiyorum.

Senin terennümünle doluyum… Düşüncelerimi kağıda geçirememek. Daima bir başkasına el açış. Buffon adında kayıtsız ve kaygusuz biri “deha uzun bir sabırdır” demiş. Ne kadar uzun? Yarım asır yetmez mi? Sonra? Çağdaş bir fransız “deha, uzun bir sabırsızlıktır” diyor. Ne kadar uzun? Yarım asır yetmez mi?

Sonra? Kitaplarım somurtuyor. Biliyorlar ki dargınım. Yıllarca aldattılar beni ve ihsan ettikleri bir zerre ışık karşılığı nelerimi aldılar… Zaten kim aldatmadı beni?

***

Lâl Ded okyanusda yüzen bir sandal. Okyanus, aşk. Üryan, yollara düşmüş Lâl Ded. Sevgiliye:

“Gök de sensin, yerde sensin!
Hem alansın, hem verensin!
Hem çiçeksin, hem derensin!”

diyor.

Mektubunu okurken o Keşmir’li dilberi hatırladım.

Kelimelerinde ezelî Nur’un en muhteşem lem’aları. Birden bir vahada buldum kendimi; bir çöl akşamı ve gök kubbede gülümseyen yıldızlar. Kelimelerin mektupdan gök’e uçtu, gök’e, yani gönlüme. Kelimelerin musiki oldu. Tevrat haklı: önce kelam vardı, kelam, yani sen.

Bütün kitaplar yavan, bütün şiirler soluk, bütün şarkılar ‘ ahenksiz. Zirvelerdesin, büyük mustariplerin, büyük ermişlerin, büyük ruhların kanat çırpdığı zirvelerde. Ve ken- j dimden utanıyorum, ben toprağım, sen arş. Ben ten’im, seni gönül. Ben alev’im, sen ışık. “Ben sen’im” diyorsun. Saçlarımı okşamak istediğin zaman, kendi saçlarını okşa. Lâl Ded’i hatırladım, gerçekde Lâl Ded sensin, her asırda başka bir adla tecelli etmişsin.

Leyla bir tomurcuk, sen bir muhteşem gül. Leyla bir mısra,; sen bir destansın. Leyla bir kıvılcım, sen bir şafaksın. Leyla bir tecessüs, Leyla bir masal, Leyla yaşamayan, Leyla bir yarım.

Hangi sevgili seninle boy ölçüşebilir? Lamiam benim. Sen doyulmayan, sen kanılmayan, sen rüya, sen gerçek.

Romeo’yu düşündüm ve güldüm. İmtihandan geçmeyen bir sevgi, bir saman alevi. Artık yirmi beş yıl önceye dönmek istemiyorum. Senin yanında zaman yok. Elest bezminden beri dudak dudağayız, seni kaburgamdan yarattım, hayır, gönlümden yarattım, kafamdan yarattım, belki de ben senin kaburganım. Cennette beraberdik ve ismin Havva’ydı. Yirmi beş yıl önce yine beraberdik. Ad’ın bilinmeyen’di, özlenen’di. Yirmi beş yıl önce yine beraberdik, geceleri rüyalarımı süslüyordun, gözyaşlarımda sen vardın. Her kadında seni arıyordum. Yirmi beş yıl önce ad’m hasret’ti, sonra ümit. oldu. Seni bulmadığım için, seni bulamadığım için gözlerim kapandı. Seni düşünerek intihar etmedim. Yirmi beş yıldan beri senin için yaşıyorum Lamiam.

Her kitabımda sen varsın. Hind’i ben yazmış olamam. Bende güzel olan ne varsa, senin ilhamın. Bende büyük olan ne varsa senin eserin. Sen günahlarınla bensin, ben faziletlerimle sen. Levislerini takdis ediyorum. Onlar olmasa insandan çok tanrıya benzerdin ve sana yaklaşamazdım. Teninle kadınsın, sesinle Tanrı. Istıraplarımı takdis ediyorum. Senin bende sevgiye layık bulacağın tek büyük taraf ıstıraplarım, ıstıraplarım yani sensizlik.

***

İstanbul’da insanlar vardı, uğurlarına her şeyimi feda ettiğim insanlar; kitaplarım vardı, yıllarca onlarda gülmüş, onlarla ağlamıştım; İstanbul’da rüyalarım vardı, yaprak yaprak açılan, yaprak yaprak dökülen rüyalar; İstanbul’da zaferlerim, bozgunlarım, ümitlerim, hayal kırıklıklarım vardı; ben vardım İstanbul’da. Ama bu dilber şehir tufan öncesi bir hatıraydı artık, bu ben yaşamıyordu. Hazin bir kavuşma. Trende yalnız sizi düşünüyordum, yoldaydınız ve ağlıyordunuz, trende yalnız sizi düşündüm, hayır düşünmedim, yaşadım.

Sabahleyin 4.30’da uyandım ve sizi aradım. Neden bu trajediyi sona erdirmemişdik? Dudak dudağa ölmek ebedileşmekti. Dün kollarımdaydınız, yine ağlıyordum ama bir başka ağlayışdı bu, gözyaşlarımı siz siliyordunuz, gözyaşlarmızı ben içiyordum, daha beraberdik, hep öyle kalacakmışız gibi geliyordu bana, ayrılacağımıza inanmıyordum, inanamıyordum. Nasıl ayrılabilirdik? O kadar iç içe, o kadar tek insan, o kadar kaynaşmıştık ki. Başkalarını düşünmeden ağlıyorum, evdekiler eğlenceden dönen bu garip insana hayretle bakıyorlar, hayret ve üzüntüyle. Kahvaltı yapamıyorum.

Soğuk bir İstanbul sabahı. İstanbul’dan ayrılırken ne kadar şuhdu İstanbul, çünkü size koşuyordum ve her şey güzeldi. Merakdan çatlayacağım, telefon etmemi istemediniz. Niçin ayrıldık?

Kendini alışkanlıkların ağına fırlatmak ve kurtulmak. Neden kurtulmak? Hayattan. Keşke ölseydik.

***

…Memeden kesilen bir çocuk gibiyim.

Sana ait hiçbir maddi hatıram yok. Keşke saç fırçanı alsaydım. Öpecek, üzerine kapanıp ağlayacak bir mendil, bir… Satırlar karıştı. Karışsın…

***

Dua bir kanatlanışdır. Namaz kıldığına sevindim. Her sabah ben de seninle beraber ezan dinliyorum.

***

Bu Hint belki bir kitabın ilk yaprağı idi. Bir vahyin ilk heceleri. Belki tamamlanırdı, belki tamamlanmazdı. Her kitap yarımdır; kitabı insanlık yazar. Ne mutlu ona bir hece ekle-yebilene. Homer bir mısra, Vyasa bir mısra, Firdevsî bir mısra. Çağdan çağa akseden bu ulu, bu layemut ilahiye senden bir nida karışmış, karışabilirmiş ne mutluluk! Ama çağdaşların boğazına sarılıyor, istemiyorlar. Rüyalarını dile getirmeni, kalbini konuşturmanı, kelimelerden bir fecir yaratmanı, istemiyorlar. Konuşamıyorsun, konuşamayacaksın. Olemp’e giden adam: önünde iki yol var: cinnet ve ölüm.”

Bir başka paragraf, tarih 7 Şubat 1963. “Uzviyi ulvileştirmek, bakırdan altm imal etmek gibi hayal… Şuurun karanlık bölgelerinden yükselen çığlığı sustura-mıyoruz… Saint-Augustin, kendini kırkından sonra Tanrı’ya vakfedebildi. Muhammet, Haticetülkübra ile geçirdiği yılların acısını, torunu yerindeki Ayşe’nin kollarında çıkardı… Belki inananlar uzviyetin çığlıklarını dualaştıra-bilirler. Ama Pafnüs’ü cinnete kanatlandıran bu gayrı insanı inat oldu…

***

Sen üçüncü yolsun. Üçüncü yol yani saadet. Kâbusdan hemen kurtulunmaz. Zaman zaman şımarık, zaman zaman nankör, zaman zaman bedbin görünüyorsam bu 48 yıllık ıstırapların eseridir. Aradığımı, istediğimi buldum, ama şimdi yine yalnızım. Trajedi burada. 48 yıl ve 15 gün. Beklemek, kaç yıl yaşayacağım daha? Kaç ay yaşayacağım? Mektubunda rezil bir kelime var, kapris olarak başlayan bu sevgi., diyorsun. Kapris olarak değil, bütün bir ömrün kaçınılmaz sonucu ve manası olarak. Aşkımızın herhangi bir merhalesi için böyle bir kelime kullanırsan ilk karşılaşmada tokatlarım seni.

Benden çılgın bir neşe bekleme. Acılarım içinde mesudum. Saadet çatık kaşlıdır ve ciddidir. İkimiz de kasırgaya tutulmuşuz, aşk bu. Hele kırkından sonraki aşk. Yanlış anlama.

***

Sana yaralarımla görünmek istemiyorum, ama onları saklayacak zamanım yok. Bugün çocuklarımız gelecek. Mesih bekler gibi onları bekliyorum, onları, yani seni.

Shakespeare’in 29. sone’sini hatırladım, aşağı yukarı şöyle diyor:

“Bakışlarda küçümseyiş okuyorum
Yalnızım, bedbahtım, tesellisizim.
Gökler sağır, sesim boğuk
Ve lanet okuyorum talihime
Kıskançlıktan kuduruyorum
Kiminin ikbalini kıskanıyorum
Kiminin istikbalini
Aczimden utanıyorum.
Hazlarım iğrendiriyor beni.
O zaman sen geliyorsun aklıma,
Ve birden kanatlanıyorum, bir tarla kuşu gibi, mest
İçim aydınlıkla doluyor, yükseliyorum, yükseliyorum
Neşideler söylüyorum hayata,
Göklerin eşiğinden,
Bana ne toprağın çirkinliğinden
İnsanların zilletinden bana ne?
Hatıran öyle sonsuz bir hazine
Ve sevgin öyle büyük bir mutluluk ki dostum!
En mağrur hakanların tacını Hor görüyorum.”

Shakespeare daha güzel söylüyor: “For thy sweet love remember’d such wealth brings, That then I scorn to change my state with kings”. .

***

Mektuplarım üzülerek okudum. Sen ki son liman, son ümit, son dost, ilk ve son sevgilisin. Sen ki yıldızım, sen ki annem, sen ki çocuğumsun, acılarımla hırçınlaştığına üzüldüm. Istıraplarım çok mu çirkin, çok mu çocukça? Onları senden de mi gizleyeceğim? Sahneye maskeyle çıkmak! Ben aktör değilim. Sesinin tonunda minnacık bir soğuyuş hissettiğim anda yokum. Acılarımın kaynağı sensin, evet ama hayatımın kaynağı da sensin, senin için ve seninle yaşıyorum. Sen uçuruma yuvarlanırken tutunulan dal, sen vaha, sen bütün hayal kırıklıklarımın dudaklarında ümitleşdiği kadın.

Haklısın, insan yaralanyla çıkmamalı ortaya. Sevgi bir oyun, ama benim oyunla ilgim yok. Söylemiştim, hayatta hep bröton savaşçıları gibi çıplak doğuştum, yaralandım, yaralandım, yaralandım. Bir ömür ki yalnız on beş gün dilber, yalnız on beş gün yarasız. Ben ezelî bir mağdurum, coğrafî kader, siyasî kader, biyolojik kader. Başka bir ülkede doğmalıydım, başka bir ülkede veya başka bir çağda, en iyisi hiç doğmamalıydım. Anlaşılmadım, anlaşılmadım, anlaşılmadım. Hayatım bir bozgunlar silsilesi. Hiçbir kavgam zaferle taçlanmadı. Ben ezelî bir mağlubum. Ama tarihi yaratan bu mağluplar, bir ülkeyi onlar ebedileştirir. Sen, tek mükâfatım benim.

Realite o kadar çirkin ve ben o kadar yaralıyım ki! Önümde iki yol var: biri sana giden yol, öteki ölüme. Elli yıl sonra belki de masallaşacağım. Hint’in bir sayfasını kaleme almak 20. asırda pek az faninin başarabileceği bir mucize, benim bir sayfam bir insana ebediyetin veya Akademinin kapısını açar. Çağdaşlarıma bakınca Lilliput’lar ülkesindeki Güliver gibi kendimi tanrılaşmış hissediyorum. Duymayan, düşünmeyen bir alay robot, duymayan düşünmeyen ve düşündürmeyen. Saint-Simon dosyada bekliyor, böyle bir kitap bir millet için değil, bir devir için şeref. Batı’yı Fetheden Hint dosyada bekliyor. Fildişi Kule dosyada bekliyor, Quinz-Vingts Geceleri dosyada bekliyor. Neyi? İsrafil’in Sur’unu mu? Yazdıklarım okunmadı, Hind’i sen bile okumadın, kimin için yazacağım? Ne yazacağım? Bir başka dil konuşuyorum. Deliyim veya dahiyim. Derslere henüz başlamadım, çünkü başlamamı istemiyorlar. Kürsü profesörü Londra’da, vekili Cahit Tanyol. Oda arıyoruz diyorlar, dinlen diyorlar, keyfine bak diyorlar. Herkesi rahatsız ediyorum. O kadar yalnızım ki! Başka bir seyyareden gelmiş gibiyim ve nesli münkariz olmuş Tufan öncesi bir ucube.. İşte seni de üzüyorum, seni de utandırıyorum…

Acılarımın kaynağı sensin. Yani: sensizlik. Bütün bu dengesizlik, tattırdığın saadetle yokluğun arasındaki tezattan doğuyor. Sonra, öleyim diyorsun. Bir daha böyle söz istemem. Ölmek ancak beraber. Sevgilim, Lamiam, canım benim, bir tanem. Yakında zafer haberleri ile dolacak mektuplarım. Biraz naz, biraz şairlik, biraz sarhoşluk ve hasret. Beni hoşgör. Herkül kadar kuvvetli, Eyüp kadar sabırlıyım. Ve her dağı devirecek bir Ferhat gücü var içimde.

Bana bak. Sen daima neşeli ol. Madem ki ikimiz bir bütünüz. Sen güzelsin, ben çirkinim. Sen akıllısın, ben çılgın. Sen neşesin, ben… Hezeyanlarımı hasrete ver. Ama fırtına geçti, tipi dindi.

Seninim. Koruyucun, baban, dostun, sevgilin, şuurun, vicdanın, iraden, sultanın, efendin ve kölen.

Yalnız senin olduğum, yalnız sen olduğum, yalnız senin için yaşadığım unutulmasın. Okşayarak.

***

Çöldeki kumlar gibi susuzum, canım benim, çatlayan topraklar gibi susuzum. Ve mektupların nisan yağmuru. Hindin turnaları gökkubbeden dökülen damlacıkları toprağa düşmeden içerlermiş. Kelimeler alnımı, ruhumu serinleten birer buse. Onları senin ellerin yazmış, güzel ellerin. Bir afyonkeş gibi akşamı bekliyorum. Postacı geç uğruyor Server’lere ve yolda, bir elektrik direğinin altında vuslatın hazları ile sermest, seni içiyorum. Bu acılar saadetin gölgesi, bu acılar vuslatın dikenli yolu. Bu acılar araf. Sabahtan beri çalışdım. Saat üç buçuk. “İnsan Değiştirilebilir mi”nin notlarını yazıyorum.

Kitaba seni eğlendirsin diye, yeni bir bölüm ekledim: “Eski ve Yeni Robotlar.” Hafta içinde teslim edeceğim. On beş güne kadar da “Saint-Simon” matbaaya verilmiş olacak. Onu da yer yer çok seveceksin. Bundan emin olmasam bastırmam. Seni kayıtlı şartlı sevdiğimi söylüyorsun. Hanımefendi, türk dilinde iddianızın cevabı, “halt ediyorsunuz”dur. B.’ye gelince şimdilik gayet hürmetkar, uysal ve terbiyeli. Onu sen başıma sardırdın, seninle münasebeti var diye tahammül ettim. Şimdi birden söküp atmak çok güç. Sebep yok, vesile yok. Çocuklarını seviyorum. Zaman zaman senin gibi konuşuyor, senin gibi gülüyorlar. Kendilerinden zevk aldığım tek insan onlar. B.’yi feda edince onlardan da ayrılacağım. Oysa vazifelerim var, onlara karşı. Senin ihmalini telafi etmek, ingilizce öğretmek istiyorum. Öğreniyorlar da. Bahsin pek geçmiyor, ben hiç açmıyorum. Aleyhinde hiç kimsenin en küçük bir imada bulunmasına tahammül edemem. Bununla beraber sen istediğin yahut seninle ilgili en küçük bir terbiyesizlik yaptıkları anda benim için realiteden hatıraya intikal ederler.

***

Artık hisara ihtiyacın yok, hisarın benim. Ben, yani aşk. Ankara’ya koşarken tek endişem vardı: sana layık olamamak, sana kavuşamamak, yollarda ölmek. Ankara’ya koşarken aynı endişeler senin de şakaklannda zonkluyordu. Adem’le Havva, cennette bizim kadar bahtiyar mıydılar? Tanrı dualarımızı müstecap kıldı. On bir gün, on bir gece yaşadık. Biraz acı çeksek ne olur? Acı saadetin tuzu biberi. Benim şımarık yavrucuğum, ne zaman senle değilim ki? Beni teneffüs ediyorsun.

***

Promete yine Zeus’a meydan okuyor. Promete insanları seviyordu. Ve Tann’ydı. Ben de insanları seviyorum. Bütün dostlarım çarmıhıma çivi çaktılar. Bazan ehramlara taş taşımış gibi yorgunum. Her şeyimi, her şeyimi verdim. Sana bir zekânın enkazı kaldı. Bir zekânın ve bir vücudun. Ama biliyorum ki, kucağında her zaman dipdiri olacağım. Aşkın alevinden Simurk gibi taptaze, dipdiri ve çelik bir mızrak gibi bükülmez çıkacağım. Promete Kaf dağına zincirliydi. Ben zaaflarımla zincirliyim, merhametimle zincirli, my love is my sin, değil, my pit is my sin. Elizabeht Barrett Browning’i hatırladım. “Portekiz Soneleri”ni bilir misin? Bazıları sen yazmışsın kadar güzel. Hayır, hiçbir kadın hiçbir erkek Lamiam kadar güzel yazamaz. Ama Elizabeth’in sonoleri yine de güzel. Diyor ki:

“Go from me. Yet I feel that I shall stand Henceforward in thy shadow. Nevermore Alone upon the thereshold of my door Of individual life, I shall command The uses of my soul, nor lift rrty hand Serenely in the sunshine as before Without the sense of that which I forbore-Doom takes to part us, leaves thy heart in mine With pulses that beat double. What I do And what I dream include the, as the wine Must taste of its own grapes. And when 1 sue Go for myself, He hears that name of thine, And sees within my eyes the tears of two.”

***

Günlerdir mektapsuzum. Asırlardır diyecektim. Bu yaştan sonra her gün bir asır. Mezar taşı gibi bir sükut. Üşüten ürküten, asabileştiren.

Unutmayın ki sevginin büyülü dünyasında her kopuş, her kayıtsızlık, her yanlış adım tehlikelidir. Nasıl ve niçin susarsınız? Ben hayalinizin bir an için gölgelenmesini bir cinayet sayar, kahkahadan kaçar ve kendimi mutlak bir ruh ve vücut bekaretine terkederken, sizden kitaplarımı kıskanır, yazdığım her satırda sizi bulur, sizi yaşar, sizi düşünürken susuyorsunuz. Hangi hakla?

***

Hayata merhametimle bağlıydım. Kendimi unutmak için başkalarına acıyordum. Artık acıya-mıyorum da. 12 gün sonra elli yaşında olacağım. Hiçbir dayanağım yok. Halbuki hep başkaları için yaşadım. Başkaları, yani tesadüfen karşıma çıkanlar. Kimdiler? Niçin karşıma çıktılar? Bana ne verdiler? Kendine acımayan bir merhamet. Ve şimdi yapayalnızım. Dışarda yağmur yağıyor. Sana gel diyemiyorum. Mektep de, ders de, ebediyet de umurumda değil. Başımı göğsüne dayayıp ağlamak istiyorum. Ağlamak ve sonra ölmek. Sana gel diyemiyorum. Bu bir ölüme davet olur; seni yaşatamam ki. Ben sakit bir hükümetin banknotları gibi değerleri hiçbir işe yaramayan zavallı bir insanım. Sokaktaki herhangi bir serseriden daha zavallı. Alaattin’in lambasını ben başkalarına verdim, kırdılar. Babam da bir mağlupdu. Ama kutupları olmayan, kasırgaları olmayan bir iç dünyası vardı, sığdı, tanıyamadım onu. Uzun bir sükuttu. Ve yalnızdım.

Herhangi bir dişiydi annem. Başımı başına dayıyarak ağlayacak dostu ilk defa sende buldum. Ve yoksun. Şu anda o kadar susuzum ki sana. Ve aczimden o kadar utanıyorum ki.. Bayağılaşmamak. Bu korku beni silahsız bıraktı. Kimseyi aldatmadım. Kimsenin karşısında eğilmedim. Ben zavallı bir Don Kişot’um. Ebediyeti fethetmek gibi bir ümidim de yok. Türkçe bir kabile dilinden daha sık değişiyor. Zaten Türkçe kaldı mı?

Görüşebilecek miyiz acaba? Dayanacak mıyım? Senin kurulmuş bir düzenin var. Sen bir işe yarıyorsun, oyalanabiliyorsun nihayet. Kendi kendine yetiyorsun. Uykun kaçtığı zaman mektuplarımı okuyabiliyorsun, yazabiliyorsun. Hürsün. İstersen kalkıp gelebilirsin. Ben sana gidemem. Ben seni okuyamam. Yazarken bile daima bir başkasının aracılığına muhtacım.

Kapım her çalana açıldı. Bütün gözyaşlarını kuruttum. Başkalannda ve başkaları için yaşadım. Şimdi kendim yaşamak istiyorum. Gurbet, hapishane, polis, izdivaç, çocuklar, günde on iki saat emek ve geçen yıllar. Zillet, zillet, zillet. Seninkiler geliyor. Bu da geçer. Üzülme canım benim.

***

Canım benim. Bazı konular bütün olarak konuşulmadıkça vuzuha kavuşamıyor. Anlaşmazlıkların kaynağı bu. Her zaman söylediğim gibi sen, kirinle, pasınla güzelsin. Saklanmadığın için güzelsin. Süslenmediğin için güzelsin. Aşkımızın büyük tarafı, ilahî tarafı oyuna tenezzül etmeyişi. Ben bütünümle aradığın insanım, zaaflarımla, zilletlerimle; sen bütününle rüyalarımın kadınısın: zaaflarınla, zilletlerinle. Ama bu kaynaşma, bu muhteşem ahenk, bu ilahi beste yalanla gölgelenmemeli. Tekrar Kaya hikâyesine dönüyorum. Sen bir değil, birçok insansın. Ve her biri başlı başına bir kosmos bu insanların. Her biri bir başka güzel. Lamia beyaz başörtülü bir Müslüman kızı. Saçlarında limon çiçekleri, gözlerinde çöl akşamlarının mavi serinliği, sonsuzluğu. Rezzan, biraz romantik, biraz Avrupalı, hem yerli, hem yabancı. Rezzan, Arnavutköy kız koleji. Özentiler içinde dilber ve kendisi, yani otantik. Yani gerçek, ingilizce konuşan o. Samuel Johnson’a ait satırlar onun. Bir özleyiş, bir kanatlanış Rezzan; Doğuyla Batı. Batıdan çok doğu olduğu için bizden. Emine parfümeride boynunu büken taşralı Türk kızı. Masum, çekingen, ama küçük kurnazlıkları var zaman zaman. Bir parça Hatibe hanım, bir parça Ayşe. Canlı ve sansüel. Hülasa edelim: Lamia vaha, Lamia ormanda uyuyan güzel ve asıl yaşayan, yaşayacak olan kadın.

***

Ramazanda oruç tutacak mısın? 40 senedir tutmadım. Ama sen tutacaksan, senin hayatını yaşamak, seninle aynı saatlarda yemek yiyebilmek için ben de tutarım.

Şubat benim en çok sevdiğim ay. Seni şubatta tanıdım. Arife gecesiydi. Latince “febriarius”ten geliyor. Tövbe ve istiğfar etmek manasına. Garip bir orijin. Sevgilerle.

***

Akşam yine uyuyamadım. Dudaklarım düşündüm, göğsünü düşündüm.. Ve günler geçiyordu, bir parçamızı götürerek.. Ve biz fırtınaya tutulan birer gemiydik, dalgalar vuslata sürüklüyordu gemiyi, vuslata ve ölüme. Akşam yine uyuyamadım. Yaşamak beklemektir biliyorum, sevmek beklemektir. Şair, aşkı yaratan hasret diyor, ama, biz ömür boyu beklemedik mi? Şimdi yanımda olsan, nasıl ölesiye sevişirdik! On bir gün, on bir gece, tek cümleydi, tek buseydi. Başladı ve bitmeyecek, sadece bir virgül koyduk. Susamadan içmek, aşk, içtikçe susamaktır. Öyle değil mi canım benim.

***

Uykuya düşmandık beraberken. Gölgeden bir duvar gibiydi uyku, bir deniz gibiydi, hain, kaypak, meçhullerle dolu. Arada uyumanı isterdim, başın göğsüme dayalı, nefes alışını dinlerdim. Bir çocuk gibiydin uyurken. Geceler var ki uyuyamıyorum. Seni hatırlıyorum birden. Kıvranıyorum. Saatler saatleri kovalıyor. Dakikalar büyüyor, büyüyor. Sonra sabahları zalimleşiyorum. Bazan kendimi yiyorum, bazan seni.

Merhaba, canım benim. Sen aşkın bütün hazinelerini büyük bir titizlikle fatihine saklayan gerçek kadın. Yalnız kelimelerin değil, rüyaların bile bakir.

Yıllar uzaktan geçmiş, sen de dışında yaşamışsın zamanın. Daima on altı yaşında kalmışsın. On altı, kalbinin yaşı, kalbinin yani kalbimizin. Vaktini vermişsin etrafındakilere, emeğini vermişsin. Yani kabuğunu vermişsin.

O kadar anlaşılmamışsın ki, kaderin, bütün şaheserlerin kaderi. Seni yaraladıkları için insanları sevemez oldum. Artık kimseye eskisi gibi acıyamıyorum. Bütün duygularım tek kelimede toplandı: Lamia. ikbal hırsı, şöhret hırsı, bütün ihtiraslar, adını bilmediğim madenler gibi, eriyiverdiler. Hayatım seninle başladı, seninle bitecek. “Altın Gözlü Kız”ın kapağına tek kelime yazdım: “dostça”. Kitap matbaaya . 1.11.942’de teslim edilmişti, aralıkta basıldı. Yani ithafta küçük bir tarih hatası. O zaman tanışsak yine öyle yazardım: “dostça”. Söylemiştim: baştaki etüt 250 sayfalıktı, basmadılar, onun için yaralı bir eser. Balzac edebiyatta ilk aşkımdır. Düşünce dünyasına onunla girdim. Bir nevi Arian’ın ipliği. Sonra hocalık, yeldeğirmenleriyle kavga, bütün müdürler gibi komiser muavini olmak için yaratılmış, pespaye bir herif ve yeldeğirmenlerinin ezelî mağlubu Don-Quichotte. Sonra, sonra sen. Yani yaşanmamış dünya. Balzac ne “Altın Gözlü Kız”dır, ne “Ferragüs”. Üstadın en güzel romanları çevirmediklerim. Çevirdiklerimden ikisi kayboldu. Tâbi kaybetti. Tam dört kitabım, tâbi’in kayıtsızlığına kurban gitmiştir. Dört kitabım yani iki senem. Yıllarca susdum. Dış dünyayla münasebetlerim bir fahişeninkine benziyordu. Hissetmeden veriyordum kendimi. Yaşamadan veriyordum. Ve arıyordum. Bu senin de maceran değil mi? Seni tamyınçaya kadar rüyalarımın tek vatanı Paris’di. Ruhumun haritasında tek şehir vardı: Paris. Paris yani Paris kadını. Bugün Paris benim için sular altında bir kıta. Paris’im de sensin, İstanbul’um da. Bana hayatını anlatsana sevgilim. Reel veya muhayyel hayatını. Hatıralar, şiirle hakikatin kaynaşması. Senden uzakta, yalnız seni okurken yaşadığımı hissediyorum.

***

Önce mektupların, sonra da sesin beni tekrar hayata kavuşturdu, şimdi çelik gibiyim. Pazar günü yabancıların kuşattığı bir düşman kalesi gibiydim, sensizdim.

Sevgiliyi başkalarında aramak, tesellilerin en hazini. Tatsız tartışmalarla geçen bir gece. Sis, soğuk, uykusuzluk ve hepsinden zoru seninle başbaşa kalmamak. Kâbus geçdi.

Canım benim. Mezardan fırlamam için sesini duymam kâfi. Ölüm, yaşamak istememek. Hastalık, ruhun isyanı. Paris sen yokken .rüyalarımın şehriydi, şimdi Paris’im sensin, bütün ışıkları, bütün cazibesi, bütün büyüsüyle Paris. Yalnız Paris mi? Teninde çöllerin alevi, teninde çöl akşamlarının serinliği. Paris bir kartpostal kadar cansız, soluk, soğuk. Yalnız sen yaşıyorsun, yalnız sende yaşıyorum. Seninle, senin için yaşıyorum, seni yaşıyorum.

Senin yanında bütün kadınlar gazete kâğıdından kırpılmış gibi düz, sığ, ruhsuz ve manasız… Sen aşkın ta kendisisin canım benim, kadının ta kendisisin. Bütün kuvvetin oradan geliyor. Tabiat kadar tabiisin. Ve bir busende bütünün var, bütünün yani rüyaları, özleyişleri, çırpınışları, hummaları, şefkatleriyle bütün bir kadınlık.

Her zerren yaşıyor. Sen bitmeyen tek kitap, eskimeyen tek şiir.

14 Aralık/Saat 17.30

***

Yirmi beş yıl önce kapıyı çalsaydın, kül olurduk. Dayanamazdım sana canım benim.

***

Kâğıt deniz gibi kaypak ve hain, insanlar kadar. Yazarken satırların birbirine sarıldığını hissediyorum. Zaten eriyorum kelimelerde; ilk defa seni seviyorum diye haykırmak ve yazamamak. Kim olursa olsun bir başkasına ihtiyaç duymak. Okuyorum, diyorsun, seziyorsun, hissediyorsun belki. Biz bütün bir kainatın önünde de çırılçıplak birbirimiziniz, canım benim.

Kitapların yazmadığı bir aşk bu, şarkıların söylemediği bir aşk. Çok daha genç olmak isterdim… Niçin? Genç değil miyim? Romeo benim kadar çılgın mıydı? Çok daha güzel olmak isterdim… Hayır, hiçbirini istemem bunların, yalnız senin yanında olmak isterim, sesimi duyuyorsun değil mi canım benim, bütün sıcaklığıyla duyuyor musun? Bütün ürpertisi, bütün büyüsü, bütün vecdiyle? Yanında olmak, ellerini, saçlarını okşamak, sana şarkı söylemek isterdim, dünyanın en güzel şarkılarını.

Dün akşam sesin çok uzaktan geliyordu ve bütün değildi. Bir rüyanın, yani hayatın içinden geliyordu ve kırıkdı, sonra kesildi, kayboldun. Bu kadar sevmekden korkuyorum, insanın sınırlarını aşan bir şey bu. Bu kadar sevilmekten korkuyorum, layık mıyım, diyorum, aldatıyor muyum, diyorum, ben’de bir hayali mi seviyor, diyorum. Dün sesin uzaklardan geliyordu. Neden? Sen bir heceye bütün musikileri sığdıran kadınsın. Benimle beraberken kabuğuna çekilme, sesinde alevleş, sesinde yan.

Seni az sevmekten korkuyorum. Kortan’da kıvrandım bir gece, sen uyuyordun. Ya bir gün sevmezsem, dedim, ya artık sevmiyorsam? Kalbimin ağrıdığı gece. Niçin seviyordum seni?

Neyini seviyordum? O gece bir kere daha anladım: sensiz yaşayamayacağım ve bütün bulutlar dağıldı. Alev gibi gelişen, büyüyen bir aşk bu. Seni, sen olduğun için seviyorum, acı çektiğin için seviyorum, hor görüldüğün için seviyorum, büyük olduğun için seviyorum, küçük olduğun için seviyorum, yalnızlığın için seviyorum.

Sana yetmemekten korkuyorum, sana çok gelmekten korkuyorum. Seni tanımadıkları için insanlardan iğreniyorum, seni tanımadıkları için takdis ediyorum onları.

Oyuncaklar almak istiyorum sana, oynamanı, koşmanı, gülmeni istiyorum. Yaşamadığın bütün yılları beraber yaşamak istiyorum. Önce baban olmak istiyorum, beşiğine ümitle eğilmek ve dudaklarının bir tomurcuk gibi açılışını seyretmek… Kucağıma almak istiyorum seni, sonra ilk sözlerini ruhuma sindirmek istiyorum, sonra kelimeleri öğretmek, okumayı öğretmek, kafanı ışıkla, kalbini sevgiyle doldurmak. Her akşam yorganını ellerimle örtmek, saçlarını okşamak.

Sen, yıldızlarla dosttun, kumsalda böceklerin vardı, insanlar birer yabancıydı senin için, benim için düşman, ikimiz de gurbetteydik. Karşılaşsak tanıyamazdık birbirimizi, bana gülümsemezdin, ben çekinirdim yanma yaklaşmağa, hisarım, gururdu. Çocuk olmadım hayatımda, ihtiyar doğdum, onun için oyun arkadaşlığı edemezdim sana, ama, hikâyeler anlatırdım, ekmeğimi bölüşürdüm. Kumsalda oynayan çocuk, benim çocuğum, kumsalda oynayan çocuk. Başını dizlerime daya, saatlerce saçlarını okşamak istiyorum. Çektiğin bütün acılardan kendimi sorumlu tutuyorum, Tanrı gibi ve Tanrı adına utanıyorum. Sevgili yavrum, seni bütün sevmeyenler için de seveceğim, annen olacağım, sahici annen, kardeşin olacağım. Ağlıyor musun canım benim, o göz yaşlarının hepsi benim. Uzat yanaklarını…

25 Aralık 1966

***

Acı, hassasiyetini kabuklaştırıyor insanın. Ölmek galiba bu. Ayrılığa alışmış gibiyim. Tevekkül, teslimiyet. Ve heyecanların gün geçtikçe kararan pırıltısı. Alışkanlıkların insanı pestile çeviren çarkı. Artık yanarak değil, tüterek yaşıyorum. Nemli bir tomar gibi. Kanatlarım her gün bir parça daha ağırlaşıyor. Galiba ihtiyarlıyorum. 66’yı 67’ye bağladık. Ne adi bir espri değil mi? Dün gecenin tek güzel hatırası çikolata.

***

Gecelerdir yine uykusuzum.İçimde boş geçen bir hayatın kahredici nedameti ve birden bir mağarada uyanan adamın hayretle büyüyen göz bebekleri. Kalbimin her parçası bir çalıya takılmış. Hayatım bir delinin anlattığı hikâye. Yine bir buhran içindeyim. Yaşamak için sevilmeğe, çok sevilmeğe ihtiyacım var. Yaşamak için sevmeğe, çok sevmeğe ihtiyacım var. Sizi tanıdıktan sonra, insanları çok daha az seviyorum. Bu yepyeni bir trajedi. Ve belki yaşadığım trajedilerin en büyüğü. Ben bütün bir ömrü bunlara mı feda ettim diyorum. Hazlardan kaçışım bunları bahtiyar etmek için miydi?

***

Geçen akşam bir başkasıyla beraberdik. Otelde hesabıma kalır, kütüphanemden kaldırdığı kitapları satardı. Sonunda polise ihbar etti beni, aleyhimde makaleler yazdı, yazdığı her kelimenin yalan olduğunu biliyordu. Ona da yıllarımı verdim. Bana mektuplarımı gösterdi, 18 yaşımın bütün altını vardı o sayfalarda, bütün dehası vardı, bütün çiçeği vardı. Kendi kendimi kıskandım. Bana şiirlerimi gösterdi, birer suretleri için bin lira teklif ettim, güldü ve sakladı.

İki yıl önce bu akşam seninle doluydum. Ama karışık bir içkiydin o zaman, kafaya vuran ve biraz bulantı veren egzotik bir içki. Şimdi yine seninle doluyum. Bazen gözyaşı oluyorsun içimde, bazen kahkaha… Ve seni tanıdıktan sonra dünyam küçülüverdi. Artık tek kadını değil, tek insanısın dünyamın. Sen, çocuklarım ve.. Rüzgâr olmak, yağmur olmak, ışık olmak ve kucaklamak seni? İyi geceler canım benim. Yine sabaha kadar beraberiz.

***

Ve günler uzaktan geçen yelkenliler. Onları şiire kalbetmiyorum. Ve günler boşuna şarkı söylüyor, boşuna gülümsüyor, boşuna ağlıyor. Çığlıkları, adem ummamnın dalgaları içinde kaybolan birer martı sesi. Yaşamıyorum ve yaratmıyorum.

Yaşamak yaratmaktır. Kendini kelimeye, renge, mermere boşaltmak, spermanla değil beyninle ebedileşmek. Kanla yazılan mektuplar ebedî, kanla veya alevle. Bir Ortaçağ simyageri gibi, kıskanç ve ahmak bakışlardan kaçarak yaratmak. Bir suç işler gibi yaratmak. Kimin için? Yaratmak yaşamamaktır, kendimiz olmaktan vazgeçmektir. Ebediyet bir nevi mumyalaşma.

Yaşamak, kendini bir fırtınaya kaptırmak, yaratmak, fırtınaya söz geçirmek, onu mermerin, sesin, rengin hendesesine hapsetmek, dışında kalmak fırtınanın. Ya yaşayacak, ya yaratacaksın. Yaşayacaksın. Yaşamak yanmak demek, alev alev yanmak. Ağlamak demek yaşamak. Brütün kirlerinden arınmak ve tekrar kirlenmek demek. Yaratmak bir yabancılaşma. Yaratılan bir başkası. Tanrı kainatı yarattıktan sonra yok oldu.

Ve insanlar Homeros’un cennetindekiler gibi, kucakladın mı kayboluyorlar. Hepsi birer gölge. Teneke bile değiller. Sevgi garip bir yangın. Yaşaması için büyümesi gerek. O yangına her şeyini atacaksın, zamanını, gururunu, dehanı. Ve kül olacaksın. İnsanlar ondan korkuyor, ondan yaşamıyorlar. Sonsuz karşısında cücenin korkusu.

Jurnalim mezar taşı kitabeleriyle dolu. Yokluğa yuvarlanan bir aşinayı kâğıtta yaşatmak, ona kendi hayatımın bir parçasını vermek, onu öfkenin, kırgınlığın veya sevginin halesiyle kuşatmak. Biz dostlarımızla bütünüz, dostlarımızla, düşmanlarımızla bir bütün. Avni bey ölmüş dediler. Üzülmedim. Avni bey çoktan ölmüştü. Ne zaman yaşamıştı ki? Avni bey bir öksürük ve bir kahkahaydı. Öksürüğü samimiydi, kahkahası yalan. Bir İspanyol dilencisinin takma gururu. Ve komedi oynardık birbirimize. Ben farkında olmadan vermiş görünürdüm, o farkında olmadan almış görünürdü. Enayilik: Kaderin beni ebediyen oynamağa mahkûm ettiği rol. Karşımdakileri küçültmemek için isteyerek benimsedim bu rolü.

***

Yaşamak veya yaşamamak. Yıllardır bu iki zıt arzunun pençesindeyim. Hayat, acılarımın sisli camı arkasında kâh bir kâbusa, kâh bir heyulaya benziyor. Bazan komedilerin en adisi. Bazan trajedilerin en dayanılmazı. Ve içimdeki cehennemden habersiz bir dünya.

Kitaplardı benim oyuncağım. Onlan elimden aldılar. Önce insanlar aldı, sonra kendileri kaçtılar benden. Ve kadınlar ki, ölüm kadar güzeldiler.

Duyguları kapıda bekletiyorum. İçerde yabancılar var. Kapıyı açtığım zaman, kimseyi bulamıyorum dışarda. Beraberken ânı yaşıyorum ve şuurun ırmağı bulanık, yaşamaktan düşünemiyorum. İhsaslar koro halinde. Onları sınıflandırmak, isimlendirmek, billurlaştırmak zaman istiyor.

Beni ne kadar anlıyorsunuz? Ben sizi ne kadar anlıyorum. Akşam büyük bir endişeden kurtulmuştum. Ama bahtiyar değildim yine de. Radyoda “sana gönül bahçesinden..” şarkısı vardı. Bunu ilk defa olarak bir başka sesten duyuyordum.

İki Saat Sonra

Hep aynı facia. Yazmağa hazırlanmak ve yazamamak. Beraberken bahtiyar mıydım? Hayır. Aradıklarım vardı. Yetmiyordun bana. Ama senden uzakta gerçekten bedbahtım, insan suya, havaya ne kadar ihtiyacı olduğunu onlardan ayrılınca farkediyor. Bu dekor benim kabuğum. Bu insanlar hayatımın bir parçası. Onları seviyorum. Daha doğrusu onlarsız bir hayat düşünemiyorum. Şuurum kararıyor. Ama sensiz de yaşayamayacağım. Bir Cuma günü doktor Fridman, bir daha görmeyeceğimi zalim bir hissizlikle kulaklarıma fısıldamıştı. O akşam sesiniz beni tekrar bağladı hayata. Son defa çok haşindim size karşı. Üç aylık hicranın bütün ıstıraplarından yalnız siz sorumluydunuz sanki. Her şeyi sizden beklemiştim. Halbuki hasreti kısaltmak için hiçbir şey yapmamıştınız. Yemekten sonra içilen bir likördüm ben. Peki siz neydiniz? Son bir ay sizsiz yaşayabilmeğe alıştırdım kendimi. Tatsız, renksiz, yarı ölü bir hayat. Neye yaradı? Hiç. Karşılaşınca bu bir aylık telkinlerin kurbanı oldum. Sonra yeniden küller dağıldı. İçimdeki ateş her zamankinden daha gür, daha alevli. İkinci ayrılışımızda daha rahattım. Yalnız sizi seviyordum. Son anda bir tercih yapabilirdim. Şimdi eski sevgilerim, buna isterseniz şefkat deyiniz, bütün zindeliğiyle yaşıyor. Ama sizi eskisinden daha çok seviyorum. Ancak sizinle tamamlanacak bir dünyada yaşamağa katlanabilirim. Teker teker yetmiyorsunuz bana. Hiçbiriniz beni tam olarak anlamıyorsunuz.

Yaşamamı istiyorsan anlamağa çalış beni. Ve bütünümle sev. Hasretle.

20 Şubat 1967

***

Çivi çiviyi süker ama ruh çopurlaşır. Boyuna hatırana eğilmek, boyuna seninle yaşamak ve senden uzakla olmak öldürüyor beni. Facia şurada: ya acıdan kurtulmak, ki bu kurtuluş ikimizin ölümü bir parça, yahut acıya katlanmak. Ne zamana kadar?

Sanki hiç buluşmamış gibiyiz. Hasret, maddi bir acı gibi içime işliyor. Islak, öldürücü, yakıcı, üşütücü bir yalnızlık. Ayrılalı kaç saat oldu? Asırlardan beri ayrı gibiyim. Aman yarabbi. Her geçen saat, yaşamak sevincinden bir parçasını alıp götürüyor. Hayalımın eridiğini, azaldığını, hisseder gibiyim. Seni unutmak. Niçin? Vahadan sonra çöl. Gül bahçesinden sonra bozkır. Sana susuzum. Eskisinden çok fazla susuzum. Sesine, saçlanna, eline. Belki fizik değil bu susuzluk, belki fizik. Senin dünyan var, mevsimlerin var, her şey sizin. İlk Ankara ayrılışı yine böyleydim, huzur daha önceye, senin olmadığın bir tarih-öncesine dönüş. İstemiyorum böyle huzuru. Acaba yine hata mı ettik? Bu ıstıraba son mu vermeliydik birlikte. Şuur ırmağı bulanık akıyor. Durulur elbet.

Biz rüzgârların meçhul bir ülkeye, saadete sürüklediği birer gemiydik. Hakketmemişdik bu saadeti. Bir mucizeyi yaşıyorduk. Ve yaşıyoruz. Aşk, dehadan çok daha nadir. Bunun için binbir ihtimal bir araya gelecek. Arzda hayatın başlaması gibi bir şey. İnsanın maymundan üremesi gibi bir şey. Ben görmeyeceğim, sen yaşamamış olacaksın. Ve bütün muhitimiz bakar kör olacak. Ne seni farkedecekler, ne beni. Ben kimseye benzemeyenim. Sen kimseye benzemeyensin. Kaderin çok iltimaslı kullarına bahşettiği bu ilahi ziyafete, bu ruh ve ten cümbüşüne layık olmağa çalışalım. İstikbal öyle sisli, o kadar dikenli ki. Seninkiler daha görünmedi. Ne düşünüyorlar? B.’nin mektubu hayli canımı sıktı. Gelince fikirlerimi yazarım. Coşkunluğumu hoş gör. Istıraptan sarhoşum. Istıraptan yani hasretten. Yanm saat seninle başbaşa kalmak ve sonra ölmek. Şu anda istediğim bu. Perestişle.

***

Bir uçurum gibi büyüyen sükut, hayattan, ışıktan, ümitten kopuş.. Nihayet gönlüme bahan getiren sesiniz. Kırık bir tekne, karanlık bir deniz. Ufukta siz olmasanız hayat denen bu yolculuk, bu rezil, bu pespaye, bu komik sürükleniş dayanılmaz bir çile olurdu. Yeniden kendimi buldum mektubunuzda, ömrümün en kederli anları sizi kaybettiğimi sandığım anlardı: şubat’ın ilk günleri, Ankara. Gökkubbenin bütün yıldızları başımda parçalandı ve güneş kahkahalar atarak uzaklaştı ufkumdan ve gece, ıslak, yağlı, isli bir gece bütün benliğimi bir ahtapot gibi kucakladı. Kimsiniz? Otuz yıldır gördüğüm rüya. Artık benim için yol üçe ayrılmıyor. Şehzadelerin karşısına çıkan yol iki: ölüm veya…

Mektubunuz rüyada duyulan dost sesler gibi: fırtınalar diniyor, yaralar kapanıyor ve insan yaşadığını anlıyor. Sizi kaybettiğim zaman yani sizde rüyamı, sizde ideali bulamadığım zaman dünyam kör bir kuyuya benziyor, yılanların ıslık çaldığı, lağım kokan kör bir kuyu. Güzel yazıyorsunuz.. Çünkü kaleminize ilham veren Eros’un ta kendisi. Bütün ruhunuz konuşuyor, hayatın dile gelişi gibi bir şey. Siz yaprak yaprak açılan bir kitapsınız, benim keşfettiğim bir kıta: Cemilanya. Sizi küçük görmektense gözlerimi bin kere feda etmeğe ra-ziyım. Benim ezelî melikem. Elest bezminden nişanlım.

Uzun veya kısa, yaşamak için size muhtacım. Siz de bensiz yaşayamazsınız. Dudaklarımızı ancak ölüm ayırabilir birbirinden, dudaklarımızı ve kalplerimizi. Mektuplarınız gecikince kendimi metruk bir kayık gibi dalgalara bırakmıştım, hastayım, yani öksürüyorum ve ateşim var. Elin alnımda dolaşsa nasıl da iyileşirdim! Sevilen hastalanmaz, seven hastalanmaz, ama sevilen ihmal edilmez. Mektubun bir büyü gibi bulutları dağıttı. Yarı yarıya iyileşdim, bir yenisi tekrar beni Zaloğlu Rüstem’e çevirir. Sensiz sıhhat neye yarar? Neden dinç olacakmışım? Dünyanın bütün nimetleri seninle güzel. Schopenhauer’i bekliyorum. İstediğim, sana kendimi bütünümle verebilmek, bütünümle faydalı olmak sana. Sen her zerrenle perestişe layıksın ve istiyorum ki şahane bir tomurcuk’a benzeyen kabiliyetlerin aşkımın sıcak ikliminde bütün şiiri, bütün lüsunu, bütün ıtırıyla açılabilsin. Benim has bahçem, sam yelleri esen çöllerden geçtim, dudaklarım susuzlukdan çatlamışdı, boğuluyordum, ya cinnet ya ölüm veya sen vardın. Sen çıkdın karşıma, sen ki benim için yaratılmıştın, sen ki sevmemiştin, sevilmemiştin, sen ki uykuda dolaşan bir hayaldin, tanımıyordun kendini ve hâlâ zaman zaman düşman bir dünyanın kırık aynasına kayıyor gözlerin, sen orada değilsin, gönlüme, gözlerime, mektuplarıma bak. Belki sevdiğin için büyüksün, sevdiğin için ve sevdiğin kadar, yani sonsuz. Şubatın ilk günleri zalim bir buhran içindeydim, sonra sisler dağıldı, tekrar buldum seni, seni yani idealar alemindeki kadını ve ayrıldık. Cennetten kovulan Adem gibiyim, kulaklarımda sesinin ilahi bestesi ve boşlukda yuvarlanıyorum. Mektupların tutunduğum birer dal, seni bir daha görmek ve ölmek istiyorum. Güzel olan bu. Seni kaybetmek, hayalimde boğulmak değil. Bu sermesti sadakatimin mükafatı. Yalnız sende eriyişimin, yalnız seni düşünmemin mükafatı.

B.’nin mektubu gelmedi henüz. Sana grameri yolluyorum. Perestişlerle..

26 Şubat 1967

***

“Hint Edebiyatı” denize atılan bir şişeydi: S.O.S, S.O.S. Çağdaşlarıma bir kıta fethetmişdim, yıldızları, okyanusları, dağları ile bir kıta. Denize atılan şişe kayalarda parçalandı. Sonra sizi halkettim: hasretlerimden, acılarımdan, rüyalarımdan. Siz gönlümün “tuzla”sında muhteşem bir inci hevengi haline gelen kuru bir daldınız. Hayır canım benim, siz gökden ateşi çaldığı için bütün Promete’ler gibi tanrıların gazabına uğrayan bir fikir maceracısının yuvarlanırken tutunduğu son daldınız. Çiçek dolu, meyve dolu bir dal. Yorgun başımı yapraklarınıza gömdüm ve kuşların sesi içimdeki fırtınanın cehennemi uğultusunu dindirdi. Bir dal değil, bir ormandınız.

Hastayım. Bir akşam alnınız tutuşurken beni aramıştınız, o gece, kilometrelerin ötesinden adımı çağıran sesinizi duymuş, sabahlara kadar ağlamıştım. Şimdi, yalnız sizi düşünebiliyorum. Hayat birden bütün cazibelerini kaybetti. Neden avuçlarınız yüzümde dolaşmıyor, neden saçlarınızın temasını duymuyorum? Karanlıklarda kalan bir çocuk gibiyim ve yoksunuz. On iki günde tek mektup, tebrik ederim, çok vefakârsınız. Gözyaşları, ateş bir sıvı halindeki küreleri taşlaştıran yağmurlar gibi. Her yara kabuk bağlar. Bütün ameliyatlara alışkınım. Zaten…

Şubat deniz kızları gibi başladı, deniz kızları gibi bitiyor. Çalışamıyorum, nefes alamıyorum. Telleri kopmuş bir keman gibi. Niçin, neye yarar? Çılgınca susuzum mektuplarına. Yaşarsam onlarla yaşayacağım? Yangın büyüdükçe büyüyor. Sonra bir sürü can sıkıntısı. B.’nin mektubu gelmedi, kendisi de görünmedi. Kendisi ve hempaları. Bu cenin-i sakıtın hiçbir düşüncesi beni ilgilendirmez. Dünyada yalnız sen varsın, fedakârlıklarım, yani mülevvesata tahammül edişim, sadece sana faydalı olur ümidiyleydi. Hiç kimseye hiçbir şey borçlu değilim. Sen de öylesin. Yalnız gerekli bazı apandisit ameliyatlarına yanaşmıyorsun. İnşallah ilerde bizi rahatsız etmez bu pislikler. Ne istiyorlar? İltifat başlarını döndürdü galiba. B.’de iki kitabım var, biri tek nüsha, suratını görmemek için ikisinden de vazgeçerim. Seni rahatsız ederse canına okurum. Geçelim…

***

Kuşku beslermiş aşkı, laf, yalnız biliyorum ki uzun bir ayrılık küllendirir. Ve sükut ayrılığı koyulaştırır, katılaştırır, katilleştirir. Ateşim var ve öksürüyorum, seni çok sakin buldum mektubunda. Avunmağa başlamışsın, buna tahammülüm yok. Ben tam bir monogam’ım, daha doğrusu sen beni öyle yaptın. Öylesine doluyum ki seninle, başka bir hayale, başka bir teselliye, başka bir eğlenceye, başka bir ıstıraba tahammülüm yok.

***

Hicran: hem olmak, hem olmamak. Olmak, yani mazide ve gelecekte yaşamak, hatırlamak ve ummak. Olmamak, yani iki zaman arasına gerilen incecik telde sonsuz bir ürpertiyle uçurumu seyretmek, uçurumu yani ademi. Mektuplarının bir cümlesi şuuruma bıçak gibi saplandı: bu ayrılık ötekilerine benzemiyor diyorsun. Neden? Zaman sevgimizi her gün daha çok arttırıyor. Yangın gibi gittikçe büyüyen bir his bu. Bütün hayatımızın manası. Seven, endişe eder. Ama bu kötü düşünceleri kafandan at ve kelimeleştirme. Romanımızı itinayla, aşkla, sabırla işleyelim.

Ancak çok büyük bir felaket, bayramda görüşmemize engel olabilir. Sonra., sonrası yeni bir hicran diyeceksin. Evet. Vuslata götüren yeni bir hicran.

Tercüman henüz gelmedi. Anatole France imrendiğim insanlardan biri. Dehasına değil, hayatına imrendiğim. 45 yaşlarında tanıdığı sevgilisini huzur içinde sevebildi. Hep beraberdiler. Bütün olarak beraberdiler. Sana ihtiyacım var. Suya, havaya, ışığa bu kadar hasret çekmedim. Kafam bozuk. Seni deli gibi seviyorum. Öleceksek beraber ölelim. Hep bir kâbusu yaşıyor gibiyim. Koşamıyorum sana. Gel diye de haykıramıyorum. Koşamıyorum, vazifelerimle, şefkatimle, vicdanımla, mazimle bu coğrafyaya bağlıyım. Gel diye haykıramıyorum. Nasıl olsa gelmeyecek misin? Mart bitiyor. Yani martı bir arada bitireceğiz. Üç ay daha, üç zalim, üç korkunç ay daha var. Ama sonra daima beraber olmayacak mıyız? Her bunaldığım zaman sana koşabileceğim. Her bunaldığın zaman dizlerinin dibinde olacağım.

Kuvvetli olmalısın canım benim. Benim için de kuvvetli olmalısın. Saadetimizi adım adım fethetmek zorundayız. Ne kadar garip. Seni sakin görmek kudurtuyor beni, sükununu ihanet sayıyorum. Seni üzüntü içinde görmek çıldırtıyor. Sev beni, ölünceye kadar seninim, delirinceye kadar seninim, öldükten sonra da seninim. Bütün ruhum, bütün heyecanım, bütün varlığımla kucaklayarak.

1967/Difer
8 Nisan 1967

(Cemil Meric’in Lamia Hanım’a yazdığı ve Jurnal 2 dosyasında saklamış olduğu 56 mektubun sonuncusu. Mektuplar Lamia Hanım’ın 1967 ilkbaharında İstanbul’a tayin edilmesi ve dolayısıyla taşınması ile son bulur.)

Cemil Meriç / Jurnal 2 / İletişim Yayınlarıcemil-meric-lamia-hanim

Bhartrihari, Cemil Meriç, Çeviri Şiirler, Şiir

Bir yosma çıkmasın karşılarına,
Gözleri parlar bilgelerin.
Sevgilim derler, canım derler, överler de överler.
Saçları ipektir, gözleri yıldız.
Nasıl çıldırtır insanı aşk.
Canım dedikleri pasaklı bir kız.
Düşünür efkârlanırız.
Görünce kalbimiz çarpar, kopacak gibi.
Dokununca çılgına döneriz.
Sonra da sevgilim deriz.
Bunun nesi sevgili?

Bhartrihari
Çeviren: Cemil Meriç
,

yosma

Cemil Meriç, Şiir Sanatı

Şiir Gönlün Dili

İrfan coğrafyası da iki bölgeye ayrılmış. Birincinin kültürü kıyasa, ikincinin saza dayanır. Avrupa’da kültürün aracı akıl, Asya’da coşku. Aklınn dili söz, coşkunun mûsiki. Avrupa’da söz, mûsikiden kopmuş; Asya’dan mûsikinin kendisi. Yunan’da mezamir yok, Asya’da trajedi. Avrupa’da söz, bir izah cehdi, bir deliller resmigeçidi, istidlaller arasında bir çatışma, kaynaştırmaz ayırır. Asya’da kelâm, sonsuz makamları olan bir beste. Avrupa, zekânın vatanı; Asya gönlün. Zekânın dili nesir, gönlün şiir.

Biz de Asyalıyız. Türkün serâzat ruhu aruzda kanatlandı. Cedlerimiz, ihtiyar şarkın köhne mazmunlarına bekâret kazandırdılar. Şiir, mûsikinin bir devamı idi. Mûsiki mutlakın ve ezelinin sesi: Ezan, tecvit, mevlid ve aruz.

Şiirle mûsiki bir elmanın iki yarısı. Mûsiki daha müphem, daha dalgalı. Şiir daha aydınlık, daha düşünce. Mûsiki saf, şiir karışık; mânânın ahenkle izdivacı. Şiir de mukaddesin emrindedir, mûsiki gibi. Ve ondan uzaklaştıkça ciddiyetini kaybeder. Bir oyun olur. Oyunların en güzeli, en muhteşemi. Ama oyun.

Dil, nazım sayesinde kıvamını bulur. Ama nazım, düşüncenin emeklemesidir. Şuur nazımda kanat çırpar, vecdin, rüyanın sisli dünyasında serazat ve serseri bir cevelân. Düşünce, nesirde rahatlar.
Nazmın esrarlı kayıtlarından sıyrılmadıkça kendisi olamaz. Nazım, düşüncenin fecir pırıltısı. Coşku, sokağın diliyle anlatılamaz. Nazım telkindir, çağındır, büyüdür. Toplumlar da, kişiler gibi, çocukluklarında şairdirler. Nesir, ihtiyar medeniyetlerin meyvesi. Müşahedenin, kıyas ve istidlâlin, bir kelimeyle, ilmin ve tekniğin dili. Çıplak, kuru, berrak. Zekânın son fethi. İnsanlık, uzun arayışlardan sonra nesri keşfetti. Kelimeler, cüruflarından sıyrılıp bir elmas pırıltısı kazandılar. Ve nesir, şuurun ifadesi oldu. Sadık ve kesin bir ifade.

Sınıflı Toplumların Kanunu

Batıda bir silâhtır kelime, bizde bir ses, yani bir nota. Batıda insann ezelî bir kavga içindedir. Ferdin fertle, ferdin toplumla ve tabiatla kavgası. Kelimeler ideolojilerin emrinde birer dinamit. Rahip, toprak kölelerini kelimelerle zincirler. Toprak köleleri şatoyu kelimelerle devirir. Şatoyu ve kiliseyi. Sınıflı toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir. Topla, tüfekle veya kelimeyle. Goethe: Ya örs olacaksın, ya çekiç demiyor mu? Tefekkür, bir zevk olmaktan çok bir mecburiyet-i elîme. Batılı, tarihini kuşatan bu çetin kavgada yok olmamak için düşünmek zorundadır. Osmanlı bahtiyar bir toplum. Tezatları kılıçla çözmeye alışmış. Hakikati bulanların, aramağa ne ihtiyaçları var? Tefekkür tereddüttür, şüphedir; inkârla iman arasında bocalayıştır. Avrupa’da şiir düşüncenin emrindedir, bizde düşünce şiirin emrinde, şiirin yâni mûsikinin. Nesir, Tanzimatın çocuğu. Hantal, cılız, hastalıklı.Mûsikiye dayanan bir medeniyet, kelimeye dayanan bir medeniyetle karşı karşıyadır. Uçurumun önünde  uyanan şuur, yolunu bulmak için nesrin çiğ, sevimsiz, yalın kelimelerine muhtaç. Dil, zevkin ve güzelin emrinde değildir artık. Sertleşmek, katılaşmak; bazen bir zırh, bazen bir kale, bazen bir kılıç olmak zorundadır. Uzun bir zaman gerektiriyordu bu istihale. Kurbanlar gerektiriyordu. Çağdaş nesrin kurucularına bakın. İfade, lâfız sanatlarının yükü altında ezilmiştir. Düşünce, kadidleşmiş mazmunların, hâyide kalıpların mahpesinde çırpınıp durur. Kelimelerde ne kat’iyet vardır, ne vuzuh. Tanzimat üslubu bir arayıştır: Kâh cesur, kâh çekingen, kâh başarılı, kâh talihsiz bir arayış. Düşünce bir türlü kendisi olamaz.

Kafiyenin tahtına seci’ kurulmuştur. Terkiplerin çelik korsesi içinde bocalar düşünce. Edebiyat yine oyundur. Daha tatsız, daha yavan bir oyun. Yazarın başlıca kaygusu bin kere söylenmiş hakikat veya yalanları yeniden kalıba dökmek. Yazar, bir düşünce fatihinden çok, bir kuyumcudur yine. Tanzimat, Avrupa’dan mefhum, kelime, bir parça da teknik aktarır. Mefhumlar karanlık, kelimeler kaypak, teknik yetersiz. Doğunun, kokusunu kaybetmiş yapma çiçeklerine zaman zaman damlatılan egzotik bir parfüm: Avrupa. Karşımızda yabancı bir dünya vardı; medeniyetiyle, ruhuyla yabancı ve düşman. Bu yamyamlar ülkesinde beşerîyi arıyorduk. Beşerînin altında millî ve dinî yatıyordu. Beşerî, hasis çıkarları, sinsi emelleri gizleyen bir paravanaydı sadece.

Tanzimat nesri, şaşı bir nesir. Bir gözü doğuda. bir gözü batıda. Âbâni sarık, samur hırka ve pantolon.

Kırılan Rebab 

Hülasa edelim: XIX. asır, bir felaketler çağı. Devlet-i aliye, düşman bir dünya ortasında yapayalnız. Öyle bir hengâmede, şâir rebabını kırmak ve kavgaya karışmak zorundadır. Tanzimat Türkiye’si, ferdî tahassüslerin loş pırıltılarına değil, mantığın çiğ ve keskin ışığına susuz. Divan şiiri, bahtiyar çağların sesiydi, müşküllerini kılıçla çözen nesillerin sesi. Devlet-i aliyenin bu şahane oyuna harcayacak zamanı yoktu artık. Bir entellektüel hastalığı olan nazımperdazlığa vedâ edecektik ister istemez. Zaten ilham kaynakları kurumuş, mazmunlar hâyideleşmiş, şiir kendi kendini tekrarlamağa başlamıştı. Bu ölüm kalım savaşında birer çığlık olmalıydı terennümler. Bütün zekâlar aynı hedefe yönelmeliydi: aydınlanmak ve aydınlatmak. Oysa çağın şairden istediği: çağ-dışı hezeyanlar. Namık Kemal’i dinleyelim:

«Şair nedir? Tabiatın en sevdalı zamanlarındaki hazin hazin tebessümlerden yaratılmış bir mahlûk… Tabiata her mahlûktan ziyade esir iken tabiatın fevkine çıkmak ister. Kendi vücudunu lâyıkıyle idareye muktedir değil iken kürre-i zemini zaif kollarıyla sürükleye sürükleye başka bir nokta-i feyze, başka bir merkez-i kemale götürmeye çalışır.» Başaramayınca feryada başlar: bazen «kafes arkasındaki bülbüller» in enîni kadar hazin, bazen arştan toprağa süzülen şahinlerin «sedası kadar acı». Şimdi de, Divan edebiyatının son büyük temsilcilerinden birine soralım şâiri. İşte Yenişehirli Avni Beyin cevabı:  «Şairlerin tab-ı selimi cihanı yaratanın ilhamlarını aksettirir», üstâda göre:

Bin safsata bir mısra-ı bercesteye değmez 
İndimde esâtir-i Felâtun hezeyandır. 
Şâir o hümadır ki iki âleme pinhân 
Bir cevv-i mukaddesde hafiyyu’ttayyârândır. 
Amma ki bu târif olunan şâir-i mâhir 
Nâdir bulunur cevher-i nâyâb-ı zamândır.

Midhat Efendi, bu marazî şiir anlayışına isyan eden sayılı aydınlardan biri. Naci’ye Tercüman-ı Hakikat’ın kısm-ı edebîsini tevdi eden Efendi, şâirin inkâr edilmez kabiliyetlerini herkesten çok takdir ediyordu. Ama, ilham perilerinin bu sevimli gözdesi başka bir dünyadan geliyordu, başka bir dünyadan yani başka bir manevî iklimden. Bir an’anenin devamcısıydı. Naci, Tercüman-ı Hakikat’ın kısm-ı edebîsini rindâne gazellerle dolduruyordu:

«Ol kadar çaktım ki, tersazadegânın aşkına Berka döndüm, neşr-i emvar eyledim meyhanede.» diye nârâlar atıyor;

«Meyperestim. mukim-i meygedeyim Lâmekânilerin budur vatanı.»

diye ağlıyordu. Şiir, bir oyundu Naci için. Şairin tek mesuliyeti, teraşîde bir gazel söylemekti. Elden ele dolaşan bu gazeller, bütün bir nesli büyülüyor ve edebiyat meyhane kokuyordu. Türk okuyucusunda bir zevk ve irfan inkılâbı yaratmak isteyen hâce-i evvel damadının hafifliklerine elbette ki sinirlenecekti. Nasıl sinirlenmesin ki bu meş’um temayül, edebiyatı salgın bir hastalık gibi kemiriyordu. «Udebâmız meyperestliği», şiirin vazgeçilmez icabı sayıyordu.

Mithat Efendi, yazarın mesuliyetini müdrik bir düşünce adamıdır. Ama belki de nazmın tehzibinden geçmediği için üslubu derbeder, lâubâlî, perişan. Şiirbazlığa savaş açan bir başka yazar da Beşir Fuat, onun da nesri kuru ve topal. Suavi’ye gelince bir parça Midhat, bir parça Fuat, bir parça medrese nesri. Sezâî’ye, Cenâb’a, hattâ Nazif’e rağmen dilimiz aydınlık ve berrak bir ifadeye kavuşamamıştır.

Servet-i Fünun’a kadar nesir, ikinci kemandır. Fikret’in olgun, ustaca yontulmuş mısralarına kıyasla Halid Ziya’nın nesri ne kadar zavallı. Nesir, ancak İkinci Meşrütiyet’ten sonra nazmın esaretinden kurtulmağa başlar. Ama edebiyat denince ilk akla gelen Hamit veya Fikret’dir. Sonra Haşim ve Yahya Kemal. Dili şairler yoğurmuş, şairler ehlileştirmiş. Aruz Fikret’le Akif’in elinde düşüncenin bütün kıvrımlarını, bütün medd-ü cezirlerini ifade edebilecek kadar uysallaşmıştır. Ne var ki, Batı düşüncesi hiçbir zaman fethedememiştir şiiri.

Tekâmül seyrini takibeder, kelimeler sâbit ve aydınlık birer mefhum haline gelir, başka bir deyişle lâfızlar dolarken alfabe devrimi, arkasından dil devrimi, düşüncenin yeni fetihlere kanatlanmasını önler. Hafızasını kaybeden nesiller yeni bir dil öğrenmek zorundadırlar. Anlamak, fikrî bir ihtiyaç olmaktan çıkar, söylememek için konuşulur. Kitaplar, sesli bir sükûtun abidesidirler.

Doğudan kopmuştuk. Batıyı tanımıyorduk. Medeniyet bir hamlede fethedilemez. Tercümeler, yabancı bir dünyanın döküntülerini aktarmıştı yurdumuza. 

Nazım Hikmet, şiirin kapısını düşünceye açan adamdır. Heyecanı ile dili ile yerli, kullandığı malzeme ile beşerî. Sosyalizm bir rüyadır, coğrafî sınırlara hapsedilemez. Aydınlık düşünceye yabancı bir toplumda, Batının bu son teklifi ancak müphem, seyyal bir ifadeyle yayılabilirdi. Şairin tecessüsü, cenneti dünyada gerçekleştireceğini söyleyen bu çağdaş dine büyük bir özleyişle eğildi. Sosyalizm, Tanzimat’ dan beri pervanesi olduğumuz batının, insanlığa sunduğu en lezzetli, en gözalıcı meyve. Üstelik yasaktı da. Hem teceddüd ihtiyacını karşılıyordu, hem ilmî olmak iddiasındaydı. Şair, kahraman demektir. Prometeliğe ezelden talip olmasa meçhule kanatlanamaz.

Sosyalizm, Batıda görülen, Doğuda gerçekleşen veya gerçekleştiği vehmedilen bir rüya. Ondokuzuncu asır ilimciliği ile Rus mistiğinin izdivacı. Belki ateizm, ama mistik bir ateizm. Nâzım, bu mistik ateizmi bütün sıcaklığı ile yaşadı. cihanşümul bir dindi sosyalizm. Şair, çoktandır kaybettiği mâverâ inancıyla, çoktandır büyülendiğimiz Batı ilimciliğini buluyordu sosyalizmde. Liberal Avrupa’nın kavgasını yaptığı dâvâlar egoist ve gayri insanî idi. Katı, rezil, riyakâr ve yabancı. Sömürgeci Avrupa, düşüncemizi zenginleştirmemiş, şiirimizi kanatlandırmamıştı.

Nâzım, ilk defa olarak, kökleri tarihin karanlıklarına ve insan ruhunun derinliklerine dayanan bir dünya görüşünü bütün ruhuyla benimsiyor, onu, ülkesinin mustarip insanlarına tanıtmağa çalışıyordu.
Dilimiz, düşünceyi düşünce olarak keskin çizgileri ve hendesî düzeniyle belirtemezdi. Şiirin kalıpları, geniş bir tefekkürün kanat açmasına elverişli değildi. Nâzım, tanıtıcısı olduğu yeniyi, yeni bir sesle haykıracak, nesirle nazmı karıştırarak, Kitab-ı Mukaddes’in dalgalı ve seci’li üslubunu hatırlatan bir dil yaratacaktı. Başka bir deyişle hem şiirde, hem düşüncede müceddit. Fikret’in osmanlıcası, osmanlıcanın kemali, Yahya Kemal, kuğunun son şarkısı. Nâzım’ ın türkçesi, dilin varabileceği bütün sınırları zorlayan ve daha sonraki nesillere yol gösteren bir türkçe. Ne var ki, şairi geniş hazırlıklı, soğukkanlı bir düşünce adamı sanmak da yanlış. Sıhhatli bir çocuktu Nâzım. Aşırılıkları, ihtiyatsızlıkları ile çocuk. Ve yalnızdı. Bence Türk şiiri Nâzım’la biter, Avrupaî düşünce Nâzım’la başlar. Paytak, acemi, elyordamıyla ilerleyen bir düşünce. Biraz Heine, biraz Nietzsche, biraz Mayakovski; biraz divan, biraz halk, biraz Fikret, biraz Akif. Ama yine de KENDİSİ.

Cemil Meriç / Mağaradakiler / İletişim Yayınlarısiir

Cemil Meriç, Eflâtun, Şiir Gibi

Bir mağara düşün dostum. Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası. İnsanlar düşün bu mağarada. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil. Yalnız karşılarının görüyorlar, ışık arkalarından geliyor. Uzaktan, tepede yakılan bir ateşten. Ateşle aralarında bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar. Göz bağıcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklalarını sergilerler, öyle bir duvar işte… Ve insanlar düşün, ellerinde eşyalar: Tahtadan, taştan insan veya hayvan heykelcikleri, boy boy, biçim biçim. İnsanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konuşarak, kimi susarak. Garib bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garib, doğru. Ömür boyu başlarını çeviremeyecek; kendilerini de, arkadaşlarını da, arkalarından geçen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. Şimdi de mağaranın yankılandığını düşün. Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? Kısaca, onlar için tek gerçek var: Gölgeler.

Tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık. Ne olurdu dersin, anlatayım. Ayağa kalkmağa, başını çevirmeğe, yürümeğe ve ışığa bakmağa zorlanan esir, bunları yaparken acı duyardı. Gözleri kamaşır, gölgelerini görmeğe alıştığı cisimleri tanıyamazdı. Biri, ona: «Ömür boyu gördüklerin hayâldi. Şimdi gerçekle karşı karşıyasın» diyecek olsa, sonra da eşyaları bir bir gösterse, «bunlar nedir» diye sorsa, şaşırıp kalır; mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden çok daha gerçek sanırdı.

Bir de düşün ki tutsağı mağaradan çıkarıp dik bir patikadan güneşin aydınlattığı bölgelere sürükledik. Bağırdı, yanıp yakıldı, öfkelendi… Kulak asmadık. Gün ışığına yaklaştıkça gözleri daha çok kamaştı. Hiç birini seçemez oldu gerçek nesnelerin. Sonra, yavaş yavaş alıştı aydınlığa. Önce gölgeleri fark etti, arkasından insanların ve cisimlerin suya vuran akislerini. Akşam olunca göğe çevirdi bakışlarını, ayı gördü, yıldızları gördü. Zamanla güneşin sulardaki aksine bakabildi. Nihâyet gökteki güneşe çevirdi gözlerini. Ve düşünmeğe başladı. Ona öyle geldi ki mevsimleri de, yılları da güneş yaratıyor, görünen dünyanın yöneticisi o. Esirlerin mağarada gördükleri ne varsa onun eseri. Ve eski günlerini hatırladı. Ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği. Mutluydu şimdi, mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. Eski hayâtına, eski vehimlerine dönmemek için her çileye katlanabilirdi.

Adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. Karanlığa kolay kolay alışabilir mi? Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler: «Sert dışarıda gözlerini kaybetmişsin, arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkmağa zorlayacakların vay hâline.»

İşte böyle aziz dostum. Sana anlattığım hikâye kendi hâlimizin tasviridir. Yer altındaki mağara: Görünürler dünyası. Yücelere çıkan tutsak, meseller (idea’lar) âlemine yükselen ruh.

Eflâtun, Devlet

Mağaradakiler, Cemil Meriçcemil_meric

Cemil Meriç, Deneme

Çocuk olamadım hayatımda ihtiyar doğdum

Seni sen olduğun için seviyorum, acı çektiğin için seviyorum, küçük olduğun için seviyorum… Sana yetmemekten korkuyorum, sana çok gelmekten korkuyorum… Yaşamadığın bütün yılları beraber yaşamak istiyorum. Önce baban olmak istiyorum, beşiğine ümitle eğilmek ve dudaklarının bir tomurcuk gibi açılmasını seyretmek… Kucağıma almak istiyorum seni, sonra ilk sözlerini ruhuma sindirmek istiyorum, sonra kelimeleri öğretmek, okumayı öğretmek… Çocuk olamadım hayatımda ihtiyar doğdum, onun için oyun kardeşliği edemezdim sana ama hikayeler anlatırdım, ekmeğimi bölüşürdüm.

Cemil Meriç