Altı Çizili Satırlar, Hallac-ı Mansur, Şiir Gibi

PERDE 1

SAHNE 1

Eşkıya             : Uykun hafifmiş ahbap.

Hallac             : Şöyle bir mızganmışım sadece.

Eşkıya             : Neden irkildin ya seyyid, kendini sicinde mi sandın.

Hallac             : (Sakince) Siccine ne gerek, siz varsınız ya, bu dünyada ziyadesiyle azap.

Eşkıya             : (Adamlarına) Arayın üstünü, her şeyini filte filte edin, nesi varsa alın.

(Adamları ararlar Hallac’ı, urbasının cepleri yoktur, kitapları yığarlar ortaya,   kitaplar rulalar halindedir. Birinin üst yazısı görülür. Ahmet b Hambel, “Kitab-ül Zühd” yazmaktadır).

Urbanda cep bile yoktur, sadece kitaplar var burada. (Göstererek “Kitab-ül Zühd’ü) Ne yazıyor orada.

Hallac             : Ahmet b. Hambel, “Kitab-ül Zühd” yazıyor.

Eşkıya             : Demek sen de bir fakirsin. Kefenin sırtında hazır. Oku bakayım bize bir dem.

Hallac             : (Tomarı açar, bir sayfa bulur okur).

“Abdullah bin Mesud diyor ki, Resulullah bir gün hasır üzerine uyumuş ve hasır böğründe iz yapmıştı. Bunun üzerine kendisine : Ey Allahın Resulü! Müsaade buyurun altınıza kaba bir şey versek dedik. Dedi ki “Dünyadan bana ne ki? Benimle dünyanın misali, bir yaz günü yolculuk yapıp da, bir ağacın altında uyuyan, sonrada bırakıp giden kimsenin misali gibidir”.

Eşkıya             : Tamam, tamam. Demek sen de bu dünyadan yüz çevirdin ha! Peki, nerden gelip nereye gidiyorsun?

Hallac             : Nereden gelip nereye gittiğini.

Eşkıya             : Bilmiyor musun nereden gelip nereye gittiğini?

Hallac             : Bağdat’tan gelip, Kâbe’ye gidiyorum. Peki neredeyiz şimdi biz?

Eşkıya             : Nereden gelip nereye gittiğimizi biliyorsun da, nerede olduğunu bilmiyorsun. İşte ben onu, bulduğum yeri, nerede olduğumu biliyorum. Farkımız burada.

Peki kimsin sen?

Hallac             : Allahın bir kulu.

Eşkıya             : İsmin ne bre adam?

Hallac             : Hüseyin bin Mansur el Hallac.

Eşkıya             : Hah oldu işte. Alın bunun tüm kitaplarını. (Adamları tekrar çuvala koyarlar)

Hallac                         : Bak ben ömrümde ilk defa yalvarıyorum bir kimseye. Tüm ilmim o kitapların içinde. Senin işine yaramaz. Geri ver onları bana. Eğer ilim için olmazsa and olsun ki ölüm için bile yalvarmazdım sana.

Eşkıya             : Öyleyse şimdi bütün ilim bende ahbap. Sen Hüseyin bin Hallac dasdingil kaldın ağaç altında dünya misali. Şimdi sana bir sorum var. Tanrı nedir Hallac?

Hallac             : Var gözüken yoka karşı, yok gözüken varın bilinmesidir.

Eşkıya              : İlmin bendeyken nasıl bileceksin O’nu?

Hallac              : Sadece Hikmet-i ilahiyye ilimle bilinmez.

Eşkıya              : (Adamlarına) Şunun başını da vurun o zaman.

Hallac              : O akılla hiç bilinmez.

Eşkıya              : Öyleyse bilinemez.

Hallac              : Bilinir.

Eşkıya              : Nasıl bilinir?

Hallac              : Sadece kendi kendisiyle bilinir.

Eşkıya              : O zaman bilimi ne yapacaksın?

Hallac              : İlmi sırrı tevhidi gerçeklendirip milletlerin ve mezheplerin kanunlarını iptal edeceğim.

Eşkıya            : İlim bende, güç bende. Yapılacaksa her ne, ben yaparım öyleyse. Hadi gidelim

arkadaşlar.

Hallac                         : Bilim gücün eline geçerse bu mümkün olmaz. Âlimlerin zalimlere boyun eğmesiyle, ilmin güce tâbi olmasıyla dünya cehenneme döner. Bilim güçten bağımsız olmalı. Ver kitaplarımı!

Eşkıya             : Bak bana yalvardın, yalvardığın ilk kimse olduğumu söyledin. Şimdi ilmine el koyuyorum. Anla ki, ilimin güce tâbi olmaması için bilim adamının yürekli olması gerek. Cesaret olmazsa bilim olmaz. Cesaretli olmadıkça bilim adamı, bilim özgür olmaz.

Hallac                         : Âlimlerin eşkıyadan özgürlüğü öğrenmeleri kaderde varmış demek. Her âlime senin gibi bir eşkıya gerek.

(Eşkıya toparlanır gider. Hallac üzüntülü kalır öylece)

(Kendi kendine) Bilim eşkiyanın eline geçti ya iflah olmaz bir daha, ne bilim ne dünya.

Eşkıya             : (Bağırır) Hiçbir âlim savunamayacağı bir bilimin yükünün altına girmemeli dostum!

Şimdi seni hafiflettim bu yükten.

Menzile daha da çabuk ulaşasın diye.

İyiliğimi unutma.

Eşkiyayı unutma.

Kitaplarınızda bize yer

varmı, bilmem ama

Hiçbir âlim eşkıyayı unutmamalı.

Hallac             : Sen asla adam olmazsın.

Eşkıya             : (Bağırarak) ASLA ÇOK UZUN SÜREDİR DOSTUM. HOŞÇA KAL !

(Hallac kendi kendine düşünür. Yaşı 48’i geçmiştir. Yıl 908’dir bir yaban arısı vızıldar, kapşonundaki akrep kenarda durur, etrafta pire otu, zehirli sarmaşık, onendal otu, gransüs, kaktüs, apacı vardır. Bir kırkayak geçer. Söylenir)

Hallac                         : Yaşamın zerre örümceğe, şu karadula, akrebe. Hepsinde kainatın sırrı gizli. Şu zehirli sarmaşığa bak, şu onendal, şu kaktüs, şu pire otu. Adını dahi bilmediğimiz dikenli bitkiler. Hepside zehirli, öldürücü, can yakıcı.

Yılanın zehiri öldürür, ama veremi de iyi eder.

İyi kullanılır ise

Akrebin zehiri uru tedavi eder

Karadul zehiri idrar yollarını

Öldürücü olan yaşam kaynağı

Hayatı kurtaran zehir

Çöl basit görünür, en zor anlaşılan

Yokuşun başı, inişin başlangıcı,

İlmin değerini öğreten eşkıya

Çokluktan doğan birlik

Var yok ile varit

Dairenin bittiği nokta, başladığı yer

Herşey çelişik, herşey birbiriyle ilişik

Herşey kendi zıddı ile mündemiç, birleşik

dönüşür bir diğerine.

zehir ilaca

ölüm hayata

son başlangıca.

Sabit kalan  bir şey yoksa

Değişmede yok öyleyse

Ne öğrettiyse bana

Çöl öğretti

Çöl sadelik,

Çöl bilgelik,

Anlıyorum şimdi,

Bağdat’ın asma bahçelerinde

ballı  meyvelerle ulema taifesi, neden cahil, kafası karışık.

(Ya Allah der, kalkar yollanır, akrebini alır).

(Sahne kararır)

PERDE 1

SAHNE 2

(Hallac Kâbe’dedir. Kâbe’nin sadece bir kenarı slaytla veya bir tablo ile görülür. Hallac bir taşın üstünde oturur daima Kâbe’ye bakar ve dua eder. Durmadan namaz  kılar. Sonra uyuyacağı zaman bir taşı  kafasının altına koyar öylece uyur. Sürekli güneş  altındadır. Derisi iyice esmerleşmiş, kırçıl sakalları uzamış, saçları omuzlarına kadar dökülmektedir. Bir kadın kendisine bir testi su getirir, biraz ekmek, biraz un herlesi, bir tahta kaşık yanına koyar.)

Kadın              : Bunlar senin için.

(Hep yemeğin ve ekmeğin ¼’ünü alır, kalanını geri uzatır.) Bunları geri al, bir fakirin karnını doyur.

Kadın              : Ama sen bu kadarla doyamazsın.

Hallac             : Bana yeter.

Kadın              : Adınız nedir ya seyyid.

Hallac             : Hüseyin bin Mansur el Hallac.

Kadın              : (Birden şaşırır, bir hürmet ifadesi belirir, Hallac bu arada bir miktar su içer).

Demek Hallac sensin.

Hallac             : Benim, benden sana kendi dilinle cevap. (Su için) Su gibi aziz ol.

Kadın                         : Ya Hallac, burada güneş altında perişan oluyorsun. Uygun görürsen bizim eve buyur, kocam da, çocuklarım da seni ağırlamaya hazırız.

Hallac             : (Kâbe’yi gösterir). Kendi evindeyim insanın kendi evi kadar huzurlu bir yer var mı? Davetin için müteşekkirim.

Kadın              : Bir isteğin var mı?

Hallac             : Bana bir kalem kamışı, bir tomar kağıt, bir meşale getirir misin?

Kadın              : Hay hay! (Gider)

(Hallac yeniden namaz kılar, hava yavaş yavaş kararır, namaz devam eder, yıldızlar parlar, yıldızların parlaklığı varken tanyeri ağarır).

Hallac             : (Doğrulur)

Rabbim yıldızlar parlıyor. İnsanların gözleri kapalı. Halk yokluk, yoksulluk çekiyor, sultanların kapıları kapalı. Her aşk sevgiyle beraber, odalar kapalı. Ben seninle yalnızım, her yanım deryaya açık. (Sonra taşı başının altına koyar uykuya dalar. Uykusunda Tanrı ile şeytanı konuşurken görür).

Allah               : Ne oldu sana! En bilgili meleğimdin, cehaletin artmış görüyorum.

Şeytan             : Merak ettim, kullarının yazdıklarını okuyordum günlerdir.  Belki ondandır. Fakihleri, mütekellimleri, mühaddisleri, felsefecileri, âlimleri, hakimleri. Elden geçirdim ne varsa, ilimleri çok güzel, fıkıhları çok iyi, kelamları has ama hepsi mermer sütunlar üzerinde yazılmış çatık kaşlı harfler gibi.

Allah                           : Onlar akıl gözünün gönül cevheriyle görmeyi unuttular. Bereket halk cahil, cehalet ehildir kadife harflerle insanların yüreğine yazılmadan, fermanla ilan edilen yasalardan.

Şeytan             : Anladım ki yazı, kitap, akıl, bilim insanları aptallaştırmak için kullanılmaktadır. Önce aptallaştırmakta, sonra aptallar için yazılmaktadır. Ben okudukça aptallaştıktan beri, sen düşün ötesini.

Allah                           : Ben onlara emrimi bir defa gönderdim, irademi ise bir defa bile bildirmeyeceğim.

Şeytan             : Yalnız, biri var, onun tüm kitaplarını aldırdım elinden. Yoksa emrin silinecek yeryüzünden. Sırrın hiç bilinmeyecek.

(Hallac uyanır, gün iyice ışımıştır. Yine aynı kadın gelir. Elinde Hallac’ın istedikleri vardır).

Kadın              : Sana içecek süt, yumurta, ekmek getirdim ya Hallac.

Hallac             : Şöyle bırak, minnettar kalacağım sana.

Kadın                         : Kocamın çokca selamı var olduğun süre burada, paylaşacağınız seninle. Ne olur bir gün gel konuş bizimle. Bilginden irfanından mahrum etme bizi.

Hallac             : Konuşan diller susan kaplerin helakıdır. Öyleyse demeli ki insana, sus

konuşma, konuşacaklarının hepsi dinlenilmiştir.

Kadın              : (Başlar ağlamaya) Biz nasıl bileceğiz gerçekleri, kimden öğreneceğiz.

Hallac             : (Bunun üzerine rüyasını anlatır).

Kadın              : Ya Hallac! Söyle bana, bu sır nedir. Kaybolacağından korkulur.

Hallac             : Siz anladığınız gün, beni öldürürler.

(Kadın gider, Hallac eline kalemi alır ve yazar).

Sırrımız gerçektir, Haktır ve Hakkın hakkıdır. Gerçeğin gerçeğidir. Zahirdir. Zahrin batınıdır ve batının batınıdır. Sırdır bu ve örtülü kalan bir şeyin sırrıdır. Bir sırdan müstağni olan sırdır. O kaybolmayan ve kaybolmayacak olandır.

(Işıklar kararır).

PERDE 1

SAHNE 3

2 ay sonradır, yine aynı kadın gelir. Bu defa biraz tarhana, ekmek ayran getirir).

Kadın                         : Basra Vasıt, Ahvaz ve Ubulla’da yine isyan çıkmış öldürülenlerin sayısı onbinlerce imiş. Köleler, çiftlik sahiplerine karşı ayaklanmışlar. Halife’nin muhafız birlikleri bastırmış. O kadar çok ölü varmış ki her iki taraftan, sadece kafaları alıkonmuş,  cesetler suya verilmiş.

Mekke’den yüzlerce insan kendi çocuklarının hiç yoksa kanlı başını almak için yola çıktı bile.

Kölelerin ise başları ibret-i alem olsun diye sergilenmekteymiş esnaf çarşısında.

Hallac                         : Yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolduğunda kopacak kıyamet. Oysa bu fitne, şer, zulüm, felaket kopmuş kıyamet.

Neden çıkmış acaba isyan.

Kadın                         : Bilmiyorum vallahi. Diyorlar ki, kuraklık kavurdu ürünleri. Çiftlik sahipleri aldıkları ödüncü ödeyememişler. Faizler zaten katlamalı.

Hallac             : (Bilerek kadını konuşturmak ister).

Faiz yasak değil ki!

Kadın                         : Eskiden haramdı, günahtı. Şimdi yasak. Yasağı aşmak günahtan kolay. Mekke’de en zenginler, faizciler değilde güya kar ortakları. Adam veriyor sıkışmış subuncuya bilmem ne kadar dinar. Sonra diyor ki, sen kazanırsan bundan şu kadar. Yarısı senin yarısı benim. Akit, şahit tamam. Sabuncu zarar eder yıl sonunda veya tüccarın kervanını eşkıya soyar, yahut madeni su basar, ürünü mine vurur. Ama alınır her şartta ortaklık payı.

Hallac                         : Yasaklar, haramdan daha kuvvetli bir duygudur. Tıpkı yalanın gerçekten, yasanın laktan daha kuvvetli bir duygu olması gibi.

Fıkhı yasalar, haramı yasaklarla aştılar. İçtihatlar bu yolda adaleti dalaletle takas etti.

Kadın                         : Demem o ki, ya Hallac “adın” önemi kalmadı. Oysa ibriğin adını armut koyarak yiyebilir misin?

Hallac                         : Ben anlatayım sana devamını, neden çıktı isyan. Maden ve çiftlik sahipleri ödeyemeyince borçlarını, genç köle kadın, erkek ve kızları verdiler karşılığında. Zaten zor beslemek kıtlık zamanı. Analar babalar ayrılamadı çocuklarından. Böğründen koparılan goncaya dayanırmı yürek ; öyleyse borcu ölerek ödemek gerek. Bu bir kıyamet. Ben desem ki şimdi, buna karşı KIYAMET kopar kıyamet.

Kadın                         : Aynen öyle olmuş. Arife tarif ne gerek. Yapayalnız tek başına,  habersiz bilmektesin sebebi. Anlamaktasın görmektesin.

Hallac             : İşte “sır” nedir diye sormuştun ya.

O, işitmeden duymak, bakmadan görmek,

habersiz bilmek sebebi gitmekte olanı

ve geleni.

Anlamak yaşamadan. Sır bu, söylemek sakıncalı.

Ne demeli.

Kanla gözyaşıyla, baskıyla ve zulümle,

zorla ve kılıçla, ateşle ve barutla, silahla ve sürgünle

ve tehcirle ve katliamla ve tenkil yazılan bir tarih olmamalı bizimkisi.

Siyaset bulanmış din gibisi,

Rejimle bulaşan her din siyasetin kanlı tarihin malzemesi.

Hepsinden ari, hepsinden müsağni bir manevi irşat tarihi olmalı.

Bulunduğun noktadan başlayıp, kendi derinliklerine inen

Genişleyen daire tarihi değil, onun içindeki

noktadan dikeye  inen bir tarih olmalı.

Kadın              : Nasıl olacak bu Hallac !

Hallac             : Bir taşı at denize

vurduğu yer nokta.

Ama dairevi halkaları yayılır yayılır. Basra’dan

Endülüs’e Mekke’den Taşkent’e Sonra kaybolur dalgalar denizde.

Taş noktadan iner derine. Döner kendi serüvenine.

İşte bu alem çemberin içinde

İnsan da öyle bulunduğu noktadan inmeli derinlere

Ben derim ki size, geleceğiniz ayaklarınızın altındadır.

Eğer geçmişiniz önünüzdeyse.

Bak Ebu Talip oğlu Ali diyor ki, “Kur’an Fatiha’dan

Fatiha Fa’dan ibarettir, ben ise onun yanındaki noktayım”

Bu noktanın anlamı ne?

Bulaşmamak için siyasetin çirkef, kanlı tarihine, Ümmet

dönmeli bir  noktadan dikey giden manevi irşad tarihine.

Tarihin kaderi coğrafyada inilen derinliğe bağlı.

Ağacın kökleri  ne kadar beslenirse topraktan

Tarih o kadar zaman alır coğrafyadan

Değilse ümmetin tarihi katillerin adının altına yazılacak

Kadın              : Sen iki aydır hiç ayrılmıyorsun bulunduğun noktadan

Bu noktadan görüyorsun güneşi, ayı, Kâbe’yi, Mekke’yi

Yıldızlar ve alemi. Vallahi geçen ay ondan fazla derviş

bu “nokta” sözünün anlamını üç gün boyunca tartıştı çözemedi.

Ben bir çırpıda anladım.

Hallac             : (Konuşmada akşam olmuştur, yıldızlar görülmüştür eliyle gösterir).

Söz ne ki, anlamak için hayata bakmalı.

Bak şu batıda başak yıldızı parlar, biraz bu tarafta

çoban,  kuzeye bak kutup yıldızı, tam tepemizde Herkül,

güneyde yay, oğlak, balık üçgen, şu gördüğün zühre yıldızı.

Ama ben şu kum tanesi var ya oradan seyrederim alemi, oradan seyrederken alem beni.

Kadın                         : Ben geç kaldım. (Birden kalkarken eliyle testiyi kırar su dökülür. Kırıkları birer birer atmaya başlar. Hallac’’n etrafını temiz tutmak içinBir yandan söylenir). Yarın yeni bir testi getireyim.

Hallac             : Atma onları, iyi davran

Hor görme şu testiyi

Belki bir gün ölüpte

toprak olup

testi olarak

geleceğim önüne.

Her nesnenin kendi muazzam bir hayat macerası inanılmaz bir serüveni var.

Şu kum tanesinin kaç milyon yıllık serüveni var, yine kendinde biter.

En kısa serüven insanın ki…

(Çıkarır bir demet kağıt)

Bak burada nokta tasini ile ilgili bir bölüm var. Okursunuz.

Kadın                         : (Alır tomarı, ayrılır, sahneden çıkarken bir köşede başlar okumaya, birden döner seyirciye kadar gelir, Hallac sahnenin derin etrafında kalmıştır. Sesli okur).

Ey insanoğlu, sen insanoğlunun insanoğluna yolculuğusun. Her şey sende başlar, sende biter.

En kısa serüven seninki

Bu yüzden insanoğlunun insanlardan korunması lazım ki….

(Birinci yılın sonudur. Hallac’ın ziyaretçileri artmıştır. O arada Hac mevsimi yaşanmıştır. Hallac hala orada, bulunduğu noktadadır. Ünü iyice artmıştır. Yağmurlu bir havadır).

(İki adam girer).

  1. Adam          : (Hürmetle Hallac’ı selamlar). Esselamun aleyküm ya Hallac.

Hallac             : Aleykümselam.

  1. Adam          : Ya Hallac dünkü esen kum fırtınası derini parçalamış, arkasından yağan yağmurda da ıslanmışsın iyice. Kabul buyur sana bir çadır getirdim.

Hallac                         : İstemem, ben rahatım burada. Bir gün insanlar toprağın kokusunu almak, avuçlarıyla derelerden su içmek, bir yudum gölgeyi bulmak, esen rüzgârları doyasıya kucaklamak ve ciğerlerine çekmek, güneşi ve yıldızları görmek için çok uğraşacaklar. Henüz vakit varken topraktan, güneşten, rüzgârdan ve sudan almalıyım nasibimi. Güneş ışınlarını doğrudan almalıyım; seyredemem onları.

Aracıyla yansıyan ışık, tevhidin velayet irfanıyla yansıdığı tariktir. Kör eder gözlerimi gölge. Oysa ışığa bakmak dehşetli müşkülat.

  1. Adam          : Sana bir urba getirdim. Çok hırpalanmış, böyle korunamazsın.

Hallac             : Sağ ol dostum, hiçbir şey istemem.

2 Adam           : Neden hep aynı urbayı giyiyorsun ?

Hallac                         : Kendimi sürekli kılmak için. Süreklilik ve güvenlik duygusu verir insana kalıcı şeyler.

  1. Adam          : Burada böyle çile çekmene hiç içim elvermiyor.

Hallac             : Tüm çileler O’ndan gelir

Oysa mutluluk O’nun kendisidir.

Acılar O’ndan, oysa

Sevinç O’nun kendisidir.

Cef’a O’ndan gelir, oysa

O aşkın kendisidir.

Tüm belalar O’ndan gelir;

Oysa, O iyiliğin kendisidir.

Ne o’ndan gelir, O’nda kalmaz. Aşık olmasaydı dostum çile, acı, Cef’a, bela maşukta kalırdı. Kim ister bunu, kim ister. Büyütmek için sevgimizi, yüceltmek’i için mutluluğu O’ndan almalıyız bu yükü. Severek, sevinerek, yürekten.

  1. Adam          : Bir yıldır görüyoruz ki, gece gündüz ibadet ediyorsun. Dua ediyorsun. Oysa biz de ibadet ediyoruz. Fakat bunun sınırı konulmuş, sayısı belli. Nedeni  nedir ya Hallac !

Hallac             : Sadece nefret ve ihanet duygularımı yenmek için

Nefretimi gidermek için

Nefretimi alt etmek için

Nefret ve ihanet imanın özkardeşi

Kardeşimi terketmek ve korumak için

  1. Adam          : Nasıl yani?

Hallac             : Habil ve Kabil öz kardeşti.

İki de öz kızkardeşleri.

Yaratılışta ihanet ve nefret var

Kabil öldürüp kardeşini

Elinden almamışmıydı

Güzel kızkardeşini

Eğer insanoğlu öldürmezse içindeki

Nefreti ve ihaneti yani kardeşini

Koruyamaz öz kardeşini

Tevarüs eden, sirayet eden

Miras bu

Ben bu nedenle durmadan dua ediyorum

Kardeşimi, yani insanları korumak için

  1. Adam          : Ya Hallac, ziyaretimin esas sebebi. Valinin adamları vaaz verdiler. Senin ihanet eden bir hain olduğunu söylediler. Fakat o kadar artmış ki sana sevgisi halkın. Göze alamadılar. Değilse atlarıyla sürüyeceklerdi seni sokaklarda.

Hallac                         : Dedim ya. Nefret yönetiyor bizi. Hakim olan ihanet. Hainler belki ileriyi gören daim. Nefretten kopan her daim hain. İnsanların bir tirana, otoriteye tâbi olmasının nedeni, bir başkasına duyulan nefret. Nefret birleştirici güç, temeli iktidarın, üst üste duran her taşın Bağdat’ta.

Neden engellediler zabitleri, ne birleştirecek şimdi köleleri. Benim duam bunun içindir, silmek içimdeki nefreti.

Saygı duyabilmek için celladıma

Hep dua edeceğim Tanrı’ya

Bugünün siyaseti örgütlemek nefreti,

Kabiliyeti, mahareti.

Oysa örgütlemek lazım irfanı, marifeti

Tanrım duy sesimi

Kulak ver bana

İşit yakarışımı

Yok et benliğimi

Dindir nefretimi

Yok et beni

Yok et nefsimi

Fena et beni

Tanrım koru kendini

Yoksa Habil ile Kabil’inki gibi

İnsanoğlu öldürecek öz kardeşini

O zaman derim ki

Korumazsan kendini zira

Yeryüzündeki krallığın

Çıkar iraden dışına

Geçer nefretin eline

(1.    ve 2. adam,  birbirlerine bakarlar, işaretle biri diğerine gidelim der. Hallac mıştır, farketmez onları. Adamlar kendi aralarında).

  1. Adam          : Bu adamın sonu ölüm. Allah’la inatla tahammüm yarışına giriyor. Allah ona tahammül edemeyeceği bir bela mutlaka verecektir.
  2. Adam          : Kimin sonu kalım.
  3. Adam          : Yahu biz şu hırka meselesini de soracaktık, unuttuk.
  4. Adam          : Dönelim. (Dönerler).
  5. Adam          : Ya Hallac, sana son bir soru sorsak, cevaplar mısın?

Hallac             : Her sorunun cevabı kendi içinde yarı yarıya zaten.

Soruluş biçimi cevabı koşullandırır.

Keşke sohbet arasında söyleseydiniz.

Sor bakalım yine de.

  1. Adam          : Amr. b. Osman  el – Mekki’den aldığın Sufilerin piri Cüneyd-i Bağdadi’nin uygun gördüğü hırkayı neden çıkardın da bir urba giydin? Merakımı bağışla.

Hallac                         : Sizin çadırınızı neden reddettiysem onun için. Şimdi HIRKAYI GİYENLER TACDA GİYİYORLAR.

PERDE :  1

SAHNE : 4

AYRILIK

(Hallac Kâbe’de ikinci yılını doldurmuştur. İki defa hacılar gelip gitmiştir. Nokta tasini ile ilgili bilgiler Hindistan’a kadar yayılmıştır. Tevhid tasini de öyle. Onu görmeye gelenlerin sayısı artar. Bu nedenle ikinci yıl hacı sayısı artmıştır.

Eşkıya da fazla kazanır. Hallac’ın orada uzun süre bulunuşu bir takım huzursuzluklar yaratmıştır. Dedikodular yayılır. Adı büyücüye çıkar. Zehirli otlar, yılan akrep vb ile insanları tedavi ettiği için şifayı sihir sanmaktadırlar. Eşkıya gelir, Hallac’ı ziyaret eder. Kitaplarını geri verir. Aralarında ilginç konuşmalar geçer).

Eşkıya             : Hah, işte buldum seni.

Hallac             : Buyur, otur dostum.

Eşkıya             : (Çöker) Sana şükranlarımı sunmaya geldim.

Hallac             : Neden demiyeceğim.

Eşkıya             : (Bir miktar para çıkarır Hallac’ın önüne atar.) Şu hisseni al ahbap. Senin burada olduğun duyulmuş, bu yüzden bu yıl Hacca gelenlerin sayısı ikiye katladı neredeyse. Tabii soygun da bol oldu,  berekette. Sayende kazancımızın rahmeti de bol oldu. Bunlar senin hissen. Sen hep kal burada, ne istersen iste benden.

Hallac             : Çabuk, toparla onları. Hırsızlık, soygun malı onlar.

Eşkıya             : Alın teri hepsi

Anamın ak sütü gibi helâl.

Hırsızlardan hırsızlık mübah,

sen gel bunlar al

çünkü, bir nevi ihkak-ı hak bizimkisi,

Çalınanların belki yüzde birisi.

Hallac             : Bak dostum, beni zor durumda bırakma.

Ağır cezalarla yargılanırsın burada.

Eşkıya             : Ya Hallac, biz biliyoruz ki, Hz Muhammed dünyayı yargılamaya değil, kurtarmaya gelmişti. Yargılama neyin nesi.

Hallac             : Sus, konuşma. (Kendi kendine) Kayıt etmeliyim bunu. Şimdi bir daha söyle.

Eşkıya             : Muhammed dünyayı yargılamak için değil, kurtarmak için gelmişti.

(yazar) Tüm peygamberler öyle.

(Bu arada Hallac’a sürekli yemek taşıyan kadın çıkagelir, telaşlıdır)

Kadın                         : Ya Hallac, senin elindeki meşale ile giderken Kâbe’yi tutuşturacağın dedikodusu yayıldı. Senin kan-ı katlinin helâl olduğunu söyleyerek Mekke halkını kışkırtıyorlar. Fitne kol geziyor sokaklarda, hayatın tehlikede.

Hallac                         : (Sessizce bakar kadına) Ben gidiyorum zaten bu akşam. Hep yanımda duran şu testi ile meşaleye gelince bilmez mi ki onlar,

Rabia el Kaysiye’nin nişanesidir bunlar.

Neden taşıdığını, neden bilmez ki onlar.

Kadın              : Ben de bilmiyorum

Hallac             : Sorurlar Rabia’ya neden bir elinde meşale, diğerinde su testisi geziyorsun

sokaklarda, ne mânâsı var bunun? O cevap verdi :

Su ile cehennemi söndürüp, meşale ile cenneti tutuşturacağım. Böylece iki perde kalkacak. Hakkı sevgiyle ve aşkla ananlar ancak, cennete ateşte razı olanlardır. İkiyüzlülüğe son vereceğim.

Kâbe’yi tutuşturmaya gelince, bi şey diyemem ama,

Burada yanan meşalenin her kıvılcımı

Belh’den Granadaya tutuşturmaktadır cevheri

ezilenlerin yüreğindeki

kölelerin yanan ateşi

Yanan yüreklerin alevleri,

sarar mermer sarayları

ve haliyle, ve tabiatiyle,

alınterini soyan

korkar

at hırsızları (Alınteri hırsızları)

Has bahçeli sarayları

Saran yangın,

Yanan yüreklerin alevidir.

ve aslında yanan,

onların alın teridir.

Kadın              : Korkuyorum, öldürecekler seni. Ayrıl buradan bir an evvel. Ya Hallac.

Hallac             : Ayrılık yok dostla ruh arasında.

Eşkıya             : Yine geldin sözüme, Hüseyin  İbn. Mansur. Korkma hatun, adamlarım fitneyi çıkaranların bir kaçını hakladı dün gece.

Kadın              : Sizi de arıyor muhafızlar.

Eşkıya             : Ararlarsa bulurlar. Bulurlarsa yine beni ararlar. Ben yitik bir yosma mücevher değilim ki arasınlar. Bulsalar bile beni daha çook ararlar. Ben kayıp değilim, sadece bulunduğum yer bilinmemektedir o kadar.

Ben de gidiyorum zaten

Gidiyorum gelmem demem,

Gidersem bir daha gelmem,

elveda.

(Eşkıya çıkar, kadın çıkarken)

Kadın              : Hoşça kal ya Mansur.

Hallac             : Kal sağlıcakla.

(Sahne kararır, çıkarlar).

PERDE  : 2

SAHNE : 1

(Bir arastada Hallac ve bir tüccar oturmuştur. Bir köşede kahve içerler. Orada hamallar kan ter içinde pamuk balyaları taşımaktadır. Bu arastada köleler, köylüler, dervişler, aydınlar, lumpenler, demirciler, keresteciler, uncular, hallaçlar, kasaslar, nalbur, duvarcı, kilimci, keçeci, dokumacı, sabuncu, bakırcı, şapkacı, baharatçı, kerpiçci, tefeci, ekici torbacı ve hamallar bulunur).

Tüccar             : Sizi iyi gördüm el Hallac.

Hallac             : Sadece iyi gördün. Görünen her şey geçicidir.

Tüccar             : Doğru söylüyorsun ya Hallac. Ömür boyu çalıştım, didindim. Ömrüm tükendi, telef oldum, şu gördüğünüz hanı yaptırmak için. Hayat fani, Hak baki. Biz sadece bekçileriyiz malın mülkün, emanet hepsi.

(Bu arada bir hamal sırtındaki yükü indirir, arka cebinden çıkardığı mendil ile alın terini siler. Ve lafa girer.)

Hamal                         : Doğru söylüyorsun ya haci!

Sen çok yorulmuşsun. Bir yılda ben beklesem senin şu emanetleri.

Tüccar             : (Hamalı yanına çağırır.) Gel buraya bakayım, gel gel. Sana bir şey söyleyeyim. (Beş dirhem çıkarır uzatır.) Al şu beş dirhemi ve kimseye bir şey söyleme.

Hamal                         : Neden!

Tüccar             : Bütün müslüman kardeşlerim beraber beklemeye kalksa, sana bu da düşmez bekçilik ücreti. Bizim malların bekçisi olduğumuz kitapta yazar. İslamın temel düşüncelerinden biriydi bu, değil mi el Hallac?

Hallac                         : Düşünceler harflerdedir, hayaller de düşüncede. Oysa O’nun ihlasla zikrolunması harflerin ve düşüncelerin ötesindedir.

Tüccar             : Bana müsaade biraz işlerim var da.

Hamal                         : Güle güle ya haci, bekçilik yine mi? Tekrar beklerim.

(Hallac’a döner)

Sen ne dersin bu işe ya Hallac. Halife Bizanslı sevgilisine 500.000 dinarlık mücevher takarken, benim hisseme düşen beş dirhem. Bütün müslümanların malı ortak değil mi?

Hallac             : Mülküyet bir küldür.

(Yanlarına hemen iki köle yanaşır ve fırsat vermeden söze karışırlar.)

  1. Köle            : Kül ne demek, açık konuş bizimle.
  2. Köle            : Ey sufi, Kur’an köleliği tamamen reddetmiyormu ki toprağımız yok iken, belki de bu yüzden özgür de değiliz. Bize söyle.

Hallac             : Ama kölelere iyi davranılmasına vaaz ediyor.

  1. Köle            : Bize hiç davranmasınlar daha iyi?
  2. Köle            : Efendim ebu Kavs’ın var 4000 kölesi. Yüzümüzü gördüğü yok ki, iyi davransın. Sabahın sifiri karanlığından gece yarısına kadar imanımız gevriyor tarlada, bağda. (Ellerini gösterir) Bak ellerim paramparça, çorak toprak gibi çapa, hergimat, yaba, bel işinden. Yarı belimize kadar cünüt içindeyiz bu da cabası. Mülkiyetimiz olmadığı gibi yok hürriyetimiz de.
  3. Köle            : Topraktan yasak ayrılmamız. Her gün atlılarıyla bölüyorlar nazlı, sabah, seher uykularını çocuklarımızın. Alınıp satılıyoruz, hibe ediliyoruz. Çocuklarımız köle olarak doğuyor. Efendi acze düşünce de en güzel kızlarımız satılıyor evvela. Sağlıklı çocuk doğurunca kadınlarımız, koparılacak diye bağrından, sevinecek yere gözleri kan çanağı ağlıyor kahrından. Sırtımızdan sırımlık, karnımızdan kayışlık alıyorlar.

Hallac             : Sabretmenizden başka çare yok. Sabırla şerbet bile şarap olurmuş.

  1. Köle            : Şarap içmek günah olduğuna göre… sabır da günah.

Hallac             : Siz sabır şarabıyla sarhoş olun ve bekleyin

Gün gelir,

Gün gelir meğer,

Günahlar olur sevap.

  1. Köle            : Tüm ümmet eşit değil mi Tanrı indinde? Ama onlar salkım söğüt gölgesinde , safahat içinde. Al yanaklı çocukları yedikleri önlerinde yemedikleri arkada.

Biz yarı aç, yarı sefil, yarımız öksüz, yarımız yetim güneş altında. Tamamımız düşkün kadınlarımızın göğüsleri kuru. Çocuklar sıtma ve vebadan heba. Üstelik onlar yağlı ve tımbıl bizim ürettiklerimizle. Ayrılık var mı kul ile kul arasında.

Dahası, biz zengin müslüman kardeşlerimizin diyeti miyiz Tanrı’ya? Oruç kaçırınca, adam öldürünce, namaz ıskatında telefi için günahlarını bizi özgür kılarlar. Ve üstelik fazladan sevap alırlar. Bizden daha avantajlı girerler hesap gününe. Ayrılık yok ise de hak ile kul arasında, farklılık muhakkak gibi geliyor bize.

Hadi diyelim oruç kaçırmam na-mümkün, çünkü hep açım. Ama ben namaz kaçırınca ne ile telafi edeceğim? Kendimi özgür kılarak mı? Buna kitapta bir bap, bu konuda bir meal var mı ey Hallac söyle bize?

Efendi ölünce ıskat namazı için parası var, bizim ıskatı bırak kefen paramız bile yok.

  1. Köle            : Ne değişti cahiliyeden beri? Orada da, burada da aynı kabile, aynı asabbiye, aynı fenail, aynı aşa’ir, aynı ama ir aynı vüfud.

Toprak, su ve bil cümle mülkiyet yine ellerinde Mudaroğullarının, Sahraoğullarının, Şekhamoğullarının, Ma’addoğullarının, Becileoğullarının, Has’amoğullarının. Köleler yine köle aynı oğulların.

Tanrı’lar Tanrı, insanlar insan iken

Gökyüzü akitleri ve yeryüzü kutluları

Ve kölelerin tüm umutları

Yorgun yağmur bulutları gibi

Tükenmektedir.

Ve umudun insicamı yüreklerimiz.

Kaderin yükünü taşımaya,

Yetmemektedi.

Yeryüzünün fatihleri şimdi,

Gökyüzünü fethetmek istemektedir.

Bunun bedeli olarak,

Kölelere iye davran denilmektedir.

Kölelere davranılmasın en çıkar,

İyi davranmayan efendiye hiç yoksa,

İsyan çıkar.

  1. Köle            : Ben kurban kesemem, hacca gidemem, zekât veremem, ezelden orucum hep: İşine gelir efendinin. Bu dünyadaki hırizmalar gibi öbür dünyadaki cennet sarayı da onların. NE DEĞİŞTİ, NE DEĞİŞECEK
  2. Köle            : Bu dünya ile sınırlıyken sefaletimiz, öğrendik ki ölmekle bitmiyor hayat, öbür dünyaya da taşında ıstırabımız.

Hallac             : Kuran Tanrı’nın emridir, ama iradesi değildir. Emir bu yönde…..

(Sözünü bitiremez…)

  1. Köle            : Bugün gördüğümüz sadece baskı, zulüm ve kandır.

Hallac                         : Ama iradesi ise, baskı, zulüm ve kana karşı isyan yönündedir. Ve bu iradeyi hakim kılacak olan sadece kölelerdir.

  1. Köle            : Neden biz, bu da mı bize yüklendi?

Hallac             : Çünkü, Tanrı sadece kölelerin adlarını Levh’e yazıp, kaderlerini yazmadı.

  1. Köle            : Ne anlama gelir bu?

Hallac                         : Sadece kölelerin amellerinin ve akıbetlerinin ve kaderlerinin kendi ellerine terk edildiği anlamına gelir.

  1. Köle            : Amel nedir?

Hallac             : Kurtuluşunuzdur ve bu imtiyaz başka hiçbir zümreye tanınmamış bir şanstır.

  1. Köle            : Ne yapmamız gerekir bu durumda?

Hallac                         : Salih emeller beslemeniz gerekir. Hiçbir müslüman iki efendiye birden kulluk edemez. Ya Tanrı’ya kulluk edip var, veya efendinize köle olacaksınız.

Seçme şansına sahipsiniz, tercih sizin. Ama bilesiniz ki, O, yalnızca O olan O, O’nun Ha’sı yalnızca O’nun olan Ha efendilikte ortak kabul etmez. Birin tek olduğunu ikileyenlere deyin ki, TANRI İKİNİN BİRİ OLAMAZ.

Size, sadece size tanınmış olan bu hakkı yine kullanacak olan sizlersiniz. Medet ummayın bizden. Ben derim ki, ikiyi birleyecek olan, yani tevhidi kurtaracak olan sizlersiniz. Umut sizdedir. Umudu rüsva etmeyin. Aydınlığın üzerine karanlığın cevherinin salmak isteyenlere müsaade etmeyin.

  1. Köle            : Her tarafta ispiyon, korku ve ülmihal. Onbinlerce paralı muhafız var. Sınırsız baskı ve acımasız bir yargı var. Gerçekler bunlar, hayatın gerçekleri. Hiç akıllıca bir şey olmaz senin dediğin.

Hallac             : Susturun yargıyı ve gerçeği

Özgür olmak için önce aklın zincirleri kırılmalı,

İsyan, o dev başını kaldırdımı bir kerre,

Silmek için cellatlardan kalan son izleri,

Hiçbir kılıç kınında uyuya kalmaz.

Korku kişinin kaderini değiştirmez.

  1. Köle            : Çaresiz, yoksul, perişanız. Ne yapacağız?

Hallac             : İnsanın kölelikten kurtulması için,

Önce ruhunun özgür olması,

Ruhun özgür olması için de;

Özgür ruhlu olması gerekir.

Ben size gerçeği ve mucizeyi vaad ediyorum.

Gerçek haktır, mucize cüz.

Size özgürlüğü ve insanı vaadediyorum,

Özgürlük bir kül, insan sizsiniz.

Ancak kaderini kendi eline alanın

Özgürlüğü de kendi elinde olabilir.

(Susar)

Hamal

ve 1. Köle       : Sahi ya söylemedin. Şu mülkiyetin de bir kül olması ne demek?

Hallac             : Onu ne diyeni ne dinleyeni yaşatırlar.

Size önce özgürlük gerek.

(Sonra Hallac bir kağıt demeti çıkarır kölelere verir. Dinleyiciler artmıştır. Biz de duymak istiyoruz sesleri gelir. Kalabalıktan biri kapar kağıdı ve başlar okumaya. Hallac çıkar gider bu arada. Kalabalık görülmemektedir. Gürültüler sahnenin karanlık bölümünden gelir. Biri bağırır:” Nereye ya Hallac”.)

Okuyucu         : İnsanların kaderiyle içinde yaşadıkları siyasi iklim ve rejim arasında sıkı bir bağlantı vardır.

Hilafeti saltanata çevirenler, şehvet esirleri, ikbal sarhoşları, zorbalar, zalimler, tiranlar, deha ve şan cellatları, kardeş katilleri, asabiyet melikleri, soyguncular, vüfudlar bu halkın kaderini gaspederek besleniyorlar.

Ve din baronları, işbirlikçi ulema taifesi destekledikçe siyasi ricalı ve onlar beslendikçe zalim sultanlarca, hakikatın tevarüsü katledilmektedir. İslamın geleceği katledilmektedir. OYSA HAKİKATIN ÖZÜ HÜRRİYETTİR. Ben ölümleri hep acı çekenlerin tarihsel dramlarını sergileyen insanların yolundan gideceğim. ZULME BOYUN EĞMEK TANRI’YA HAKARETTİR. Bu nedenle yüreğimin beni götürdüğü, aklımın karşı koyduğu yere gideceğim.

Sevenlerin gönlündeki vesile makamına, aşk makamına ereceğim ve orada taht kuracağım. Ve siz ey karanlığın cevherini aydınlığın üzerine salan Berzah aleminin cellatları, siz ey zorbalar ve kaderimize ıstırap çektirenler yok olana ve aşkı bulana dek orada kalacağım.

RİSALETİNİZ VE HİLAFETİNİZ SİZİN OLSUN.

Sizin dünyanın saltanatı,

Sizin şairlerin naatı,

Sizin olsun ulemanın biatı.

Cariyeler sizin, sizin cizye, haraç sizin,

Sizin satılan köleler haraç-mezat.

Saraylar, hanlar, hamamlar

Ne varsa dünya malı haram

Amber kokular, altın takılar, yakut gerdanlıklar

Zulmünüz ve kahrınız,

Sevginiz ve muhabbetiniz

Sefayı safahatınız

Sizin olsun.

Sade bir aşk

Yani hak, hakikat

Ve hürriyet yeter bana.

Ey ümmeti müslüman size deniliyor ki, Tanrı dünyayı altı günde yaratmıştır. İnanmayınız. Henüz biz beşinci gündeyiz. Ve dürüst, ve namuslu, ve çalışkan, alnı açık, vicdanı pak insanlar; ne zaman saltanatınız hüküm sürecek altıncı gün o zaman dolacaktır. Oysa, iktidar ve güç sahipleri altıncı günü beşinci güne katmak istiyorlar.

Hayır! Altıncı gün mutlaka bir gün gelecektir; zira gerçeklik bir süreçtir ve durdurulamaz.

Altıncı gün Tanrı’nın evreni insani bir varoluşu yeniden yarattığı bir gündür.

Gelmemiştir ama gelmesi sürmektedir.

 

PERDE             :      2

SAHNE             :     2

(Hallac Şıbli’nin kapısını çalır, Şıbli kim deyince, Ene’l Hak, kadir’i mutlak diye cevap verir. Hallac ile Şıbli dosttur, şıbli dosttur, Şıbli zaman içinde Hallac’ın düşüncelerini öğrenip, benimseyen biridir. Bundan da öte aralarında hiçbir zaman son bulmayan arkadaşlık bağı vardır. Şıbli Türk kökenlidir. Zamanın siyasal yönetimi ile yakın bağları vardır. Kendisi Hallac’ın ölümünden sonra düşüncelerini sürdürmüştür. Deli olduğunu söyleyerek ve arada bir akıl hastanesine yatarak ölümden kurtulduğu belirtilir. Hallac taşlanır iken ona kırmızı gül atan iki kişiden biridir. Diğeri İbn Ata’dır. Bu konuşma esasen Hallac ile Cüneyd’i Bağdadi arasında geçmiştir.)

Şıblı                : Kim o?

Hallac             : Ene’l Hak, Kadir’i Mutlak.

(Şıbli kapıyı açar.)

Şıblı                : Buyur ya Hallac. Çok özledim seni. (Sarılır.) Ne dedin tam duyamadım?

Hallac             : Ene’l Hak, Kadir’i Mutlak.

Şıblı                : Bu söylediklerinden Allah’a sığınalım ya Hallac. Senin sonun kötü olacak.

Allah seni şirretin şerrinden korusun.

Hallac             : Şer de sevap kadar nezdimizdedir.

Şıblı                : Biliyorum, biliyorum da, şimdi tutup Tanrı’lığını ilan ettiğini söyleyecekler.

Hallac             : Söyleyene değil, söyletene bak.

Musa’ya Eymen vadisinde bir ağaç bile

Ben Tanrı’yım, Tanrı dedi de;

İlahi kaynakları kuruttunuz,

Tanrı’nın sesini kestiniz.

Hakkın duyulduğu her ses

Zorunamı gidiyor, islam ümmetinin.

Şıblı                : Firavun’un da Ene’l Hak dediğini söylüyorlar ama.

Hallac                         : Firavun Ene dedi kendini ortaya koydu. Ben Ene dedim kendimi ortadan kovdum. O, Ben’i yitirip kendini mutlaklaştırdı, ben kendimi yitirdim beni görüyorum. Aynı sözler farklı anlamlar taşıyabilirler. Firavun kibrinden söyledi, Hakkı red, ben aczimden söyledim söyledim firavunu red. Söz söylendiği şeraitten koparılınca soyutlaşıp, mutlaklaşır. Her nakil bu yüzden. Hale bağlı olmayan kal boşinandır.

Şıblı                : Doğrusunu Allah bilir ne diyeyim. Bir taksiratımız var ise O affede.

Hallac             : Allah’ın seni aldatmasına izin verme. O’ndan umudunu da kesme; aşkını O’ndan dilenme, ama O’nu sevmekten geri de kalma.

Şıblı                            : Tanrı’ya yemin ederim ki, senin sonun kötü olacak, öldürecekler seni. Benim gibi deli numarası yapıp kurtarabilirsin canını. Bak tasavvufun üstadı Cüneyt dahi seni reddediyor artık.

Hallac             : Aşk bu,

Vaaz değil ki söylensin kürsüden

Bağrında saklı esrar

Nazlı, ne yapalım,

Kürsüsü darağacıdır o,

Doğrusunu kim bilir,

Ben-i Esra gibi seven ölür.

Şıblı                : Her yerde seni suçluyorlar.

Hallac                         : El melame terk es selame. (Suçlamak selameti terk etmektedir.) O terk edenlerin işidir. Ben terk edemem.

Şıblı                : Ölüm bir zemheri bulutu gibi çökmüş üzerine, korkuyorum öldürecekler seni.

Hallac             : Seccademi suya sermiş bir ateşim ben,

Nemru’dan korkmayan cana ateş (topu) neki

Ey içimdeki büyük korku ve silahlı ülmühal,

Seni yendiğim gün,

Belki yendiğim gün,

Belki öleceğim ama,

Özgür olacağım.

Bu yolda çıkardım tarikat hırkamı ben

Yanmışım aşkın ateşine

Sevda sıcağının çölleri neki,

Padişahım, padişahım,

Mekansızlık cevheri benim,

Fermanla yönettiğin dünya neki

Yasayla hükmettiğin ölüm neki.

Onlara de ki,

Zulmün senin olsun,

Ver ki mührünü;

Basak bağrına fermanının,

Ateşle yanan cana, ferman neki.

Senin fermanın beyan,

Ben ki sureti görmüşüm beyan,

Aşkım cümle aleme beyan,

Senin beyanın neki

Ben derim Ene’l hak vaki

Mührünü ver ki,

Basak hakkın cevherine

Şıblı                : Ne güzel söylüyorsun ya Hallac

Seni dinlemek müthiş bir korku veriyor bana,

Ne etsek ne eylesek zait.

Aşk üzerine bir dem daha söylesek.

Hallac             : Bak işte,

Aşkın girdiği kapıdan kaçar korku, gider,

Aşkın bir sözü bile tüm korkuları yenmeye yeter

Söyleyeyim

Daldan bir gül kopardım,

Baş bir güldür ki kalmadı o,

Kalmadı gülnihal,

Bir tek herca-i menekşe,

o da her dem,

kırıldı kırılacak,

(boynu) nazende.

Şıblı                : Aşk tam olarak nedir ya Hallac

Hallac                         : Kendi niteliklerinden yoksun kılındığında ve kendi vasfın O’nun vasfından geldiğinde maşuğun huzurunda durabilme kudretidir.

Aşk araya giren bir ben olmaksızın O’nun müşahedesidir. Oysa kimileri onunla aramıza kendi benlerini koyuyorlar da, oluyorlar bir kutb, bir rehber. Bu Zat’ı ilahiyeye şirk koşmaktır, koşmaktır şirke, yani ben’e doğru. İşte ben bu yüzden çıkardım hırkamı. O’nunla aramda hail bu hırka. Her kul eyler bir ikrar hırka ve kutb olmayınca.

Şıblı                : Ne güzel söylemiş şair :

Aşkın kanadından gümüş bir tüy düştü,

Bütün şehirler birbirine değildi

Yola girdiler… huzura geldiler

O’na aşık, birbirlerine dost,

Kendilerine düşman oldular.

İhvan şehrinin insanları

Bu şehri fena şahridir

Heveslerle dolu cennet nefis,

Aşk evi fena-i nefis,

Güzelliğin cennet tapusu,

Aşkın mülkü ulu bir derya,

Cennet aşk deryesında bir damla

Sevgilin bir cüz

Aşkın bir kül,

Güzelliğin söz

Aşkının bir töz,

Söz olma töz

Cüz olma kül ol

Tez ol, durmak menzilinde zaman

Kül iste, kül ol, kül gör, kül öl.

Şıblı                : Aşıklara cennet neden hor görünür?

Hallac             : Nefs ehline cennet verirler.

Bal süt, şarap verirler,

Huri, gılman verirler

Türlü meyvelerle

Zevk-ü sefa verirler,

Aşk ehline ilk verilen

Kendi kavrulan ciğerinin acısıdır

Bu acılarla aşıklar, cennette

Nefs ehline sıkıntı verirler.

Şıblı                : Aşk ehline son verilen nedir ?

Hallac             : Kandilin ışığı gerçeğin ilmi

İlmi sarmış cihanı,

O bir ışıktır, aydınlatır dünyayı

Kainat o ışıkla dolmuştur

İlmi sırrıyla

Kainat o ışıkla donmuş

İlmin sırrıyla

Kandilin harareti

Gerçeğin gerçeği,

Gerçeğin kaynağın hararet narın

Gerçek saracak ki dünyayı,

Alevi ısıtacak alemi

Aşk görünür mü hiç aşıkla,

Aşk ısınır mı hararetle, ısıyla

Aşk yetinir mi hiç hakaretle, acıyla,

Aşık ki gerçeğin hakkı

Isınmak için kendini alevin içine bıraktı.

Oysa, pervaneler hala dönmede,

Şekiller beklemede,

Ne ilimden bir medet buzlar çözülmede,

Ne gerçekten neşet ruhlar serinlemede

Ne resim, ne şekil, ne cisim, ne unvan,

İsimler hala beklemede

Vuslattan sonra hangi pervane döne

Aşka ulaşan

Kulak vermez habere

Habercilerin işleri haberi bekleyene

Ne aşka ulaşan aldırır aşka (cennete)

Ne maşuka ulaşan bakar aşıka

Ne sen düşün sonrasını yeniden,

Ne benim düşünmeye gücüm yeter bu yolda

Bununla başlar maceram yeniden

(Kapı çalınır, gelen ibn Hafiftir, İbn de Hallac’ın sufi  dostlarından biridir. Sonuna kadar ona bağlı kalmıştır)

Şıblı                : Buyur, hoş gelip, safalar getirdin ya Hafif

Hafif               : Akşamınız hayırla dolsun.

(Hafif bir takım meyveler getirmiştir. Bir köşeye bırakır).

Şıblı                : Neden zahmet ettin dostum.

Hafif               : Düşündüm ki, acıkmışsınızdır. Hiç yoksa meyve atıştırınız.

Şıblı                : Hayır ruhum sonuna dek doygun

Midemden haber yok

Ruhum doymuş olunca,

Karnım niye açlık çeke

Hallac ile konuşurken benim acıkmam imkansız

Hafif               : Biliyorum. Durumu nasıl üstadın

Şıblı                : Nasıl ola ki, iyi.

Hafif               : Bir şey söylemedi mi?

Şıblı                : Hayır, hayırdır.

Hafif               : Zahiri şeriatının kurucu olan Davut oğlu Muhammed var ya tanırsın işte.

İşte o, platonik aşk diye bir şey yoktur, bunu söyleyen kâfirdir deyip hırpalamış üstadı.

Şıblı                : Hiçbir şey söylemedi.

Hafif                           : Aşk yolunda her çileye sevinç duyar O. Söylemez bir şey. Kendini koymaz ortaya.

(Bu arada Hallac seslenir, onları yanına çağırır).

Hallac             : Gelin oturun şöyle.

(Yanına otururlar, Hafif meyveleri açar, kimse yemez).

Hafif               : Geçmiş olsun üstad, bir şeyin yok ya.

Hallac                         : Birden başka bir şeyim yok benim elimde. Onu da çok görüyorlar. Saldırı ondandır. Hep olmuştur, hep olacaktır. Bizim varlığımız bundandır, onların korkusu aşktan.

Hafif               : Konuşmasan şu mandebur heriflerle üstad.

Hallac                         : Konuşmazsam aynı havuzda kirlenirim o zaman. Bak veli O kişidir ki, insanların günahlarını ve acılarını üstlenir. Halkın avuntusu ve imdadıdır O. Dünya için ise canlı bir suçlamadır. Varlığı zalimlere hakarettir. İnancın, aşkın ve umudun çığlığıdır. Dünyanın kötülüklerini üstlenir de, yükünü taşır Tanrı’nın. Saf güzellikleri bırakır onda; müslümanlar sevsinler diye. Yine de  korkarlar O’ndan, demek ki aşkın gücüne inanmazlar.

Bu çığlık kaçırır uykularını. Üstlendiğimiz kötülükler görünür de gözlerine, anlamazlar nedeni, saldırıları bu yüzdendir.

Konuşmamak niye, benim tüm sufilerden beklediğim tavır budur. Onlar öyle miskin çekilip köşelerine kendi avuntu ve imdadlarıyla yaşarlarsa, kirleneceklerdir. Aynı havuzda, havuzdakilerle. ÖNCE TAVRIN BELLİ OLMASI LAZIM.

Hafif               : Bir şeyler ye üstad. Bitkin görünüyorsun.

(Konuşmaya ara verip bir şeyler atıştırırlar. Bu arada Şibli gidip birisini bir tabaklar ve bıçaklar getirir. Soyup yerken konuşma devam eder)

Şıblı                            : Şu aşk hakkında yazdığını söylediğin Tasin var ya, yanlış anlamaları gidermek için onu çoğaltsak, belki durum değişir ya Hallac.

Hallac             : Ben söyleyeyim sen yaz o zaman :

ADEM HUVVA HUVVADIR

ADEM İNSANIN TA KENDİSİDİR

ONDAN ÖNCE O BİLİNMEYENDİR

ADEMİN İRFANI TANRI

TANRI’NIN İRFANI AŞK LİSANIDIR

Şıblı                            : Dur, dur bir dakika, kağıt kalem getireyim. (İçeri gider bir kağıt tomarı ve kalem getirir)

Bir daha tekrar edermisin ya Hallac.

(Hallac tekrar eder, Şıbli yazar)

(Sürdürür)

ADEM İNSANIN KENDİSİDİR

Aşk ise istenileni elde etme değil, ona sürekli talip olabilecek konumda bulunmaktır. Öyleyse aşk bilmek isteyenin bilmek istediğine en yakın durumudur.

O ışığa hakikatli bilme arzusu verir. Sonra bilim görüntü, görüntü tecelli, tecelil seyir, seyir de var varlık haline dönüşür. Kelimeler biter, ölüm hayat olur. Açıklamalar sona erer, işaretler silinir, mücadeleler yok edilir. Fena sona, beka kemale erer. Bezginlik ve endişeler gider, vesveseler yok olur ve olmayan kalır. Zamanın geçip ebedin kalması gibi. Aşk yok olacak ne var ise, yok olduktan sonra geriye ne kaldıysa yok olmayan, odur. Aşk yakılacak her şey yakıldıkta, yakılamayan ve sonsuza dek yanacak olan, ve yıkılacak her şey yıkıldıkta, geriye kalan ne var ise odur. O bir eksi bakiyedir, tüm toplamlıktan çıkan.

Kendinden ve her şeyden vazgeçmiş ve kendine ait görülmediği bir varoluş, var ve oluş biçimidir; özü kendinde mündemiç.

Bu noktadan sonra artık kim benim, kim erkeğim veya kadınımın derse şeytanla konuşmaktadır.

Şıblı                : Bedensel aşk ve aşk uğruna yakılmayı da ekler misin üstad?

Hallac                         : Bedensel aşkta yandık – yakıldık muhabbeti, ihaneti, nefreti getirir. Oysa aşkta yanılmaz, yanan şeyin kendisi neyse aşk odur. Aşık maddenin yanıcı cevheridir.

Maşukun cemalini görebilmek için yanmaya ve onu aydınlatmaya zorunludur.

Eğer aşık sevgilinin ihanetiyle muhabbetini keserse, yanmaktan müstağni olur ve maşukun keyfine uymuş olur. Eğer aşığa sevgilisi domuz götürse bile o bundan büyük bir keyif duymuş olur.

Gurur, kibir, onur, kin, nefret, kabile, aşiret tarikat muhabbet içinde erimiş olur.

Muhabbet insana

Muhabbetim sana

Muhabbetin sana

Yanmak insana olan muhabbettir. Dönüştürülmesin nefrete

Yakılmak aşkın cemalini celale çevirmesin

Ben diyorum ki size;

Adaletli bir dünya istiyorsanız,

Yargıdan vazgeçin

Yazılmış fetvalarla verilen hükümdür adalet

Besler nefreti bir yandan,

Bir yandan

Sinsice gelen gafil ihaneti

Ben diyorum ki, aşkın ve sevginin diyarına bir yol bulmak için

Ey dost uç dosta doğru,

Ey gönül git, aşkın gittiği yere git

(Sahne kararır çıkarlar)

PERDE  : 2

SAHNE : 3

Sahne  aydınlanır. Yine Şıbli, Hafif ve Hallac vardır. Hallac bir baskına uğramış ve yaralı halde kurtarılarak Şiblinin evine getirilmitir. Sargılar içindedir. Omuzundan kılıç yarası almıştır)

Hafif                           : Geçmiş olsun üstad. Kalbim duracaktı bir an Rabbime şükürler olsun, şükür kavuşturana. Ne oldu böyle.

Hallac                         : Sehl el Tüsteri’yi ziyarete gidiyordum. Yanında yolculuk yaptığım kervanlara baskın yapıldı. Yakalama emri varmış. Yaralandım. Kervan sahiplerinden ve adamlarından bir kısmı öldürüldü. Beni kaçırdılar sonra.

Şıblı                            : Bağdat’ta senin öldüğün haberi çıktı. Biz de bir hayli merak ettik. Halifenin birçok telinci şairi aleyhinde şiirler okuyorlar camilerde. Es- Salat Cami’a duyurusu yapılmış. Halife bir hutbe okuyacakmış. Sokaklar tıka basa bir hurç gibi dolu. Kimse evine girmiyor, Yer yer atlı süvariler kılıçtan geçirmişler kalabalığı. Hailfe devlet erkanını tekrar Samara’ya taşıma kararı almış diyorlar. Yüklü bi kargaşa var, ölüler sokaklarda çürüyormuş, darmadağın. Kimse cenazesine bile sahip çıkamıyor. Yağmalanıyor tüm dükkanlar, evler yakılıyor. Harabeye döndü mutezile ve muturudi mahalleleri. Hariciler de Basra’da ayaklanmış, kent ıssız bir çöle dönmüş diyorlar. Hambelileri şimdilik karşısına almayı göze alamıyor halife diyorlar. Ama onlara karşı da bir harekat düşünülecekmiş.

Hafif                           : Halk senin ya dirini ya ölünü görmek istiyor. Teskin olmayacaklar başka türlü.

Hallac                         : Neden bu kanlı kargaşa. Dikkat edin tüm tartışmalar hür irade ve kader üzerine.

Hafif                           : Zaten her kim, insan iradesi hürdür diyorsa, onları temizliyorlar. Zulme ve zalime itaat için şerrin sahibinin de Allah olduğuna inanılması şarttır. Böylece zalimin şerri de Allah’tan ya, ne gelir elden, kader bu çıkar yol yok başka biattan.

Şıblı                            : Kaderin bağlayıcılığı ve iradenin hürriyeti arasındaki çelişkiyi çözmedikçe temelli, hürriyeti tatmayacaktır islam dünyası. Bu dünyanın kanayan yarası bu bence. Biz bırakmışız kaderi, aşka bulaşmışız. İradesi özgür değilken insanların, kölelikten kurtulsun diyoruz ruhları.

Hallac             : Çok etkilemiş olanlar seni, ama şunu bilki ey Şıbli olanlar şunu gösteriyor ki :

KADER HÜRRİYETE NÜFUZ EDEMEZ. Yeter ki, hürriyet kendini ısrarla, yeterli ve etkili bir inayetle koysun ortaya. Senin gördüklerin ispatlıyor bu ısrarı.

Kader hürriyete nüfuz edemez, çünkü o alemi yöneten yasaların toplamı ise özgürlük  bir hafiflik ve nikbinlik duygusudur daha ağır basan diğer kefedeki. Kader yazısız  yasalardır. Yasalar ise yazılmış kader. Oysa yazı neki; yazı arabın kisrası, yazı itfaya dayalı seyirlik egemenlik, yazı kölelik. Yazı cesedin yeniden müfredat alemine dahli, yazı ulema taifesi, devlet ricali. Yazı geçmiş  ile geleceğin ibn-ül vakte kasdı; ana tahakkümü demek. Yazı yezidin elindeki yasayla Haccac’ın eline kılıç verilmesi demek.

Ve eğer hür irade yok ise, insanın kaderi belirlenmiştir. Belirlenmişlik hem atomcu ve hem de Cebriyeci- Eşariyeci görüştür. İlletler ve nedenler silinip  süpürülmedikçe ezel nurun galebesi yüzünden gözleri sırları farkedemez olmaktan kurtulamayacaktır insanoğlu.

Eğer her şey belirlenmiş ise ve şerrin ve günahın kaynağı ve failini de tayin eden Tanrı ise, ki ben  bundan beri dururum, kimsenin kendi günahından sorululuğu kalmaz. Çebriyenin tüm çabası Kâbe’yi bile topa tutan, sahabenin kanını Kâbe duvarlarına akıtan, içki alemi düzenleyen, Ehl-i Beyt’in bile başına gövdesinden ayırtıp, bu da yetmezmiş gibi yetmiş yıl onlara lanet hutbesi okutturan Emevi ve ondan bin beter Abbasi zalim sultanlarını; şerrin sahibi de Allah olduğu veçhile onların bu davranışlarından beri kılıp biati sağlamaktır. Sorumluğu Allah’ın sırtına yükleyip saltanat sürmektir.

Hür irade ve kader nazariyesinin musibetle kullanışı dini akaidi siyaset, siyaseti de din haline getirmiştir. Her kim kendi sorumluluğunu yükler Allah’a, en büyük zorba odur. Zira Allah’ın dini, beşerin keyfiyetine indirgenemez, o yüzden zulmün en kötüsü Allah adına yapılanıdır. Oysa O, “zalimlere kurtuluş yolunu göstermez”. Tanrı hiçbir fitne, şerr, günah ve zulmün kaynağı, tanığı veya ortağı, veya onay ve tasvip makamı değildir.

Hafif                           : İrade serbestisi ve özgürlük var ise, her kişi Tanrı’nın inhisarına, tasarrufuna tâbi olmadan başına buyruk davranır ise, Tanrı’nın her şeye kadir-i mutlak iradesi tehlikeye düşmez mi?

Veya Tanrı şerri seçecek kulunu bilmiyor ise, aynı sonuç çıkmaz mı? Bilip de engel olmuyor ise, burada Tanrı sebep değil midir?

Bilip, engel olmak isteyip, ki engel olabileceğinden kuşku yoktur, engel de olabiliyor ise o zaman yeryüzünde şerrin kalmaması lazım. Öyleyse Bağdat sokaklarında akan kan ne? Aklım almıyor bir türlü.

Hallac                         : Tanrı’nın iradesi kadiri mutlak da, gelip bunun senin üzerinde kullanması için ne sebep. Sen buna değer olduğun gibi bir kibri nereden alıyorsun. Sen sokakları kana buluyorsan, O iradesini neden buna koysun. O’nun elini akıttığı kana bulaştırmaya hiçbir aşağılık zorbanın gücü yetmez.

Tanrı şerrin sahibini biliyorsa neden engel olmuyor diyorsun ?

O şerrin sahibini biliyor, uyarıyor ama, O ÖZGÜRLÜĞE MÜDAHALE ETMİYOR. Çünkü, O bir zorba, bir zalim, yani bir insan değil. O halde diyebiliriz ki, her türlü özgürlüğe müdahale etmeyen sadece ve sadece Tanrı’dır. Ama kadere harfiyen uyan da Tanrı’dır. Kendi koyduğu kanun ve adetlerden sadece o dönmez, dönemez ve dolayısı ile SADECE TANRI ÖZGÜR DEĞİLDİR. İmkansız olanın mümkün olmayacağı ile de bağlı değil, ama devlet reisleri gibi sorumsuz da değildir.

Yani  “ Tevhid kelamdır ! ve kelam Zat’ın sıfatıdır diyeyim”

Hafif               : Bu ne anlama gelir ?

Hallac                         : Neticeten, her şeyin bir nedene bağlanması belirleyenin özelliğidir, ama bu belirlenen niteliğini göstermez.

Şıblı                : Biraz açabilir misiniz?

Hallac                         : Demem o ki, nedensellik ve zorunluluk belirleyenin sıfatıdır, özelliğidir ama, belirleneni niteliğini göstermez. O nitelik olarak serbesttir. Tıpkı rüzgârın kum tanelerini savururken, hiçbir kum tanesinin buna karşı koyamaması, önünde seğirtmesi, ama kum tanesi olmaktan da imtina etmemesi gibi bir şey.

İkincisi, kum tanelerinin rüzgârla bilinemeyeceği gibi hiçbir şeyin nedensellik zincirine bağlanamayacağı anlamına gelir. Öyle ki hiçbir zalim kralın davranışının Tanrı’ya bağlanamayacağı  sonucu da çıkar buradan. Zira HER ŞEY KENDİ İÇKİN NEDENİ İLE BİLİNEBİLİR. Ancak hiçbir mavi, mavi değildir; hiçbir mavi, mavi ile bilinmez. Mavi ancak beyaz, siyah, kırmızı, turuncu ile mavidir.

Şıblı                            : O zaman Tanrı ile bilenemez diyorsun. O zaman Allah’ın sıfatı olarak sebepliliği kabul ediyor musun?

Hallac                         : (Gülümser) Ey sebepler sebebi, ey daim var olan mutlak ! Böyle bir görüş bilgisizlere aittir. Belki de Allah sebepleri yaratmıştır, fakat kendisi bir sebep değildir. Eğer sebep olsaydı zincirin bir halkası olurdu. Zincirin halkalarını kendi boynumuza geçirerek köleleşen bizleriz. O köle değildir ve Allah’ın kulu olan kimse de köleliği kabul ve tasvip etmez. Eğer öyle olsaydı ; O şartlandırılmış olurdu, mutlak ve yetkin olmazdı.

Şıblı                : Bu çok cezri bir çıkış. Bu durumda Allahın ne cebri var şerleri de kendi iradesi ile buyurur, ne de tefvizi var onları başına buyruk bırakır.

Hallac             : Aynen öyle!

Şıblı                : Bir insan hem özgür hem de mecbur olur mu aynı anda?

Hallac                         : Mecbur olduğu kadar özgür, özgür olduğu kadar mecburdur. Onlar ne  özgürdürler  ne mecburdurlar. Hem özgürdürler, hem mecburdurlar.

Şıblı                : Yani!

Hallac                         : Yani, muhtardır. İster mecbur olup (Zalimin zulmünün de Allah’tan geldiğine inanıp) zulme boyun eğer, ister özgür olup hürriyeti seçerler.

Özgürlük insanoğlunun ekmek kadar, hava kadar, su kadar vazgeçemediği tek hasreti ve özlemidir. Bunun için her eline geçen fırsatta zalimlerin, tiranların, despotların şahdarımarın ilmik atmıştır ve atacaktır; usta kazaz ellerinde dokunmuş ibrişim iplik. FERDİN ALLAHIN GAZABINA VE İHSANINA MAZHAR OLMASI İÇİN ÖZGÜR OLMASI ŞARTTIR.

Şıblı                            : Ama tüm ordu, onların paralı askerlerinden oluşurken, insanlar nasıl özgür olacak ?

YENİ BİR GÜNEŞ DOĞARKEN ORDUYA İHTİYAÇ DUYAR MI HİÇ !

Dünyaya az meylet ki özgür olasın bu kadar basit.

(Bu arada kapı çalınır. Bir haberci gelir)

Şıblı                : Kim ola ki!

Hafif               : Bir bak hele

Şıblı                : (Gider) Kimdir o?

Haberci           : Benim ben

Şıblı                : Buyur.

Haberci           : Askerler evleri tek tek basıp, üstadın kitaplarını buldukları yerde yakıyorlar. Üç gün boyunca yağmaya da izin verilmiş. En başta yöneticiler, arkada çapulcu sürüsü fırsat-ı ganimet.

Üstadın kitaplarını bulana, bulduğu evi yağma izni için fetva bile verilmiş.

Hallac                         : Gel otur şöyle. Deveyi hamuduyla götürüyorlar, doymadılarmı daha.  Alışmış asalaklar, çalışmadan halkı soyuyorlar. Bunun içinde bir yolunu buluyorlar hep. Soygun amaç, kitap bahane.

İşte  bu gösteriyor ki, NEFSİNİ ZÜHD İLE ISLAH ETMEYEN YÖNETİCİ MUHAMMED ÜMMETİNİN GERÇEK DÜŞMANIDIR. Doğrudur da, saltanata yakın olmak için haremi hümayunda oda isteyen cariyeler misali ikbal avcısı ulemaya ne demeli. Gerçeği kısıtlar her türlü aracı.

Allah adına hüküm kuranların gerçeği katletmesi,

ne acı.

Bir bildiri çıkarır minderinin altından. Al dostum ben bunun okunmasını istiyorum Bağdat sokaklarında. Haberci bildiriyi alır, çıkar. Sahne kararır. Büyük bir gürültü gelmektedir. Halk sabırsızdır. Haberci sahnenin önüne doğru gelir, sahne kararır ve haberci bildiriyi okur.)

Haberci           : Ey islam ümmeti; hayır ve şerr Allah’tandır diye sırça köşklerinde zevk ve sefa içinde yüzen, haremlerinde gününü gün eden iktidar sahipleri, güç ve servet hırsıyla bürünmüş meliklere bile biat edilebilir diyorlar. Olanların ve olacakların hepsi önceden yazılı Leffh-i Mahfuz’da demi demine diyorlar. Olmaması inkar anlamında Tanrı’yı, olacaksa yazılıdır ve ancak yazılanlar olur veya olanlar yazılmış olanlardır zaten diyorlar.

Ve diyorlar ki, başımıza gelen her feleket yazılı olanların Letfh-i Mahfuz’un yani kaderin kuvveden fiile geçmesidir.

Ben diyorum ki, mideleriyle rejime özgürlüğünü ve dinini bağlamış olanların yani âlim, fakih, ulemanın dinini iktidarın malzemesi haline getiren nazariye mucitliği son bulmadıkça selametiniz mümkün gözükmemektedir. Ulema saltanatı kullanayım derken, aslında saltanat vesayet altına almaktadır onları. Böylece bu haliyle kader faraziyesi kuvvete tapınma nazariyesine dönüşmektedir.

Mübah, her ne yolla gelirsen gel iktidara, icazet bizden. Payıma düşeni ver ortalıktan. Güçlü olan haklıdır ya, hak da güç.

Oysa hak hakikattır, gerçeğin özüdür. Özün özüdür o. Hakikatin özü hürriyettir : İnsanın insana kulluğunu, tabiyetin her türlü özgün biçimini küllen red ve inkar eder otoriteyi. Nerede nerede kaldı, ulemanın neredeyse emirler kadar var kölesi.

Nerede nerede, tüm dünya nimetlerinden müstağni, nefsin zerresini bilmeyen, karanlığın kahpe kollarından koparmak için insanları, Uhud’da bir an evvel ölmek vecdiyle zarfsız Ammar, Humam, Hamza. Bedir’de bileği kesilen Mus’ab ibn Um’eyr, Abdullah İbn Caşh, Human bin Melik ve daha niceleri. Saltanat zırhına bürünmüş tatlı can tellalları ve onların yardakçısı ilim ve takva, hadis ve fetva sahibleri sahabenin kemiklerini sızlatmaktadır.

Ey islam ümmeti, bilesin ki, manevi otoriteyi dünyavi otoriteyi tâbi kılan bu hempalar, bu zorba epigonları, âlim geçinen ulema avanesi özgürlük istemedikçe ve vazgeçmedikçe dünya nimetlerinden ve reddetmedikçe yeryüzü cennetini, isyan etmedikçe zulme ve haksızlığa, islam kavmi hep alçaltılacaktır; köle olarak yaşamaya muhkum olacaktır. Ve siz özgürlüğünüz için savaşmadıkça, kişisel irşadınız oyuncak olacaktır bu din tellallarının elinde. Onların dükalığında zulmetle yaşayacaksınız hep ve hep vereceksiniz neniz varsa; malınız, mülkünüz, ümüdü blendinit, hayatınız, hayaliniz, bütün ferag-ı haliniz ve olanca şevk ü balinizi, yine de bir hayal olacak istikbal bu aracılar aracı olarak kaldıkça.

Nasıl ki arastanın komisyoncuları bir dilim ekmeğin bedelini ağır ödetiyorsa size, bu aracılar da Tanrı’nın rahmetine ulaşmanızın bedelini ödetiyor size. Nasıl ki, su başlarını tutmuş bıyıklı süvariler susuz bırakıyorsa sizi, bunlar da Tanrı’ya olan susuzluğunuzu gidermenizi engelliyor. Kısıyorlar ilahi musluğu, hikmet-i ilahiyeyi satıyorlar size; yani emeğinizle, alın terinizle, göz nurunuzla, nafakasıyla çocuklarınızın sizi Tanrı’nın hikmetiyle nurlandırıyorlar. Kaldırın tüm aracıları toprağa tohum eken kimse rahmet onun ve tohumu eken ellerinizdir ilahi pınarı sonuna kadar açacak olan da. Bu suyu ben açarım diyenlere karşı da amansız bir savaş açın. İrfanınız, irşadınız, marifet ve hikmetiniz yani. Tanrı’ya ne kadar mazhar olacağınız velhasıl geleceğiniz ve hürriyetiniz kendi ellerinizdedir.

Siz ki koyunun memesinden içip, bedenini aracısız doyuranlar, ruhunuzu doyurmak için size birisinin meme vermesini neden bekliyorsunuz. Yeryüzünün tüm nimetlerini kendiniz elde ediyorsunuz da; gökyüzününkini neden aracıyla hallediyorsunuz. Önünüze neden kendi isteğinizle engel koyuyorsunuz da kullardan şefahat umarak, kula kul oluyorsunuz. Kaldırın hücceti aradan, çıkın esenliğe. Bu kendi gücünüze ve imanınıza güvenmeniz demek. Öz benliğinizi kazanıp, var oluşunuzu temin etmeniz demektir.

Ey islam ümmeti, kelimeyi şahadetiniz kadar alın terinize ve ekmeğinize sahip çıkınız aracılar karşısında, buna göz koyanlar karşısında. Nerede emeğinize göz konulmuş ise, nerede emeğinize zulum varsa, nerede köle çalıştırılıyor ise orada din sahteleşir. Buna izin vermeyin.

Delilin var mıdır derseniz ? Derim ki,

Delil aramayın özgürlük için, delil insanın kendisidir. İnsan bildiğini bilen ve bildiğinin bilincinde olan tek canlıdır. Ama idraki idrakten aciz olduğunu bilen de insandır. Öyleyse kimsenin mertebesi daha yüksek değildir.

Bizim adımız insanlığın hizasına yazılmıştır. İsimleri birbirine bağlayarak bir mertebe kuranlar insan idraksiz farz edip, küllü nefsten atıyorlar. Üysa kün emriyle yaratılanların hepsi idrakle yaratılıp küllü nefisten olanlardır. Onlar kelime olup, lefh-i Mahfuza giren insanların kalemle yekünüdür. Kalem sadece Tanrı’nın elindedir.

Şimdi kalemi alıp eline isimlerinizi alt alta yeniden yazacağım diyenler Tanrı’nın mutlak iradesine karşı irade koyanlardır. O’nun yetkisinin gaspıdır, hırsızlıktır güpegündüz.

Hülasa dostlarım, idrak ve irşad kelimeyi tevhidden doğan her insana mahsus hakikat ül Mühammediyenin özüdür.

Ama neylesin kader, her ağacın kurdu özünden olur ve bu kurt kemirip bitirecektir islam ümmetinin kaderini, böyle gördükçe kader nazariyesini.

Ve insanlar insan olarak yitip gidecektir

dikkat edin,

biraz idrak, biraz izan, biraz akıl, biraz insaf,

bir parça yürek ile dikkat edin,

gönül evinizin düzenbaz hırsızlarına.

(Sahne Kararır.)

PERDE : 2

SAHNE : 4

(Habercinin bildiriyi okumasından sonra kalabalık bağırır)

Kalabalık        : Ya ölüsünü, ya dirisini görmek istiyoruz Hallac’ın.

Kalabalıktan biri : Biz dinlemek istiyoruz onu.

Diğer biri        : Yaşıyor mu?

Diğer biri        : Asmışlar ve sonra külünü nehre atmışlar diyorlar, doğru mu?

Haberci           : Sakin olun.

Diğer biri        : Kimse bir şey bilmiyor mu?

Diğer biri        : Gösterin bize onu.

(Bu arada bir naatçı sahneye fırlar ve balad okumaya başlar. Kalabalık tekrar eder)

Naatçı                         : Su, toprak, ırmak : Tek bir feryat,

ağaç, çalı, çırmık tek bir çağırış : Ene’l hak.

ıstıraba layık olmuş

tüm kainat

hepsi binlerce Mansur,

İstersen onu denize at.

Her yerde dostun sözü,

her yerde aşkın ruhu,

tüm ülke Mansurla dolu

hangisini dara çekesin,

yolumuz Mansur yolu.

Diğer biri        : (Bağırır) Tüm kitaplarını yaktılar, nereden okuyacağız şimdi.

Naatçı                         : Ne söylediysen bize,

and olsun ki Tanrı’ya

hepsini ambarlara koyacağız kışın

tohum yerine

Baharda ekeceğiz,

her yıl tarlalarda sözlerin olacak,

yeşeren.

Tohum olacak yeniden,

Bu topraklar üzerinde, yani yerle gök arasında

ellerimiz  tuttukça karasabanı,

alın terimizle ıslatıp toprağı

da yeşerteceğiz bize söylenen sözleri.

Onları bir kazaz ibrişimi gibi dokuyacağız

Saçımızdan (göğsümüzden) koparıp kılları,

sülüste örüp,  bir sır gibi saklayacağız Tasini,

Kadınlarımızın saçından dokuyacağız

Tavasini,

Aynı saçlardan duyacağız aşkın

sesini

Senin bize söylediklerini

rüzgârlarla birlikte savuracağız,

nasıl karayel ile ayırırsak

sapla samanı,

ayıracağız tasini,

ne çıkar ateşe versinler Tavasini

Ve and olsun ki,

senin sözlerin

kavururken güneş çölleri

aşkın serinleten şerbetini

içmek için

develerin dillerine yazacağız

daha olmadı,

dönüştürüp şiire,

gözbebeklerimizde nakşedeceğiz

Kararırsa yüreğin bir gün eğer,

bir köylünün gözüne bak Hallac,

gözbebeklerinde göreceğin,

pırıltılı sevinçler

senin aşkının öğretisidir meğer.

Tam ortasına bak gözümüzün,

Kuran Fatiha’dan ibaret

Fatiha Fa’dan

senin sözlerin Fa’nın yanındaki

nokta gibi; siyah, mavi, yeşil

yüzbinlerce gözbebeklerimizin

ortasında parıldayan ak;

yani senin öğretin aşk

Ve and olsun ki,

Yokedeceğiz zulmü ismiyle

YAŞAYACAK ÖZGÜRLÜK

UMUT VE AŞK

Ve andolsun ki,

Yokedeceğiniz zulmü ismiyle

bizi yaşatan özgürlük, umut ve aşk

(Son mısra söylenmeden önce, sesler kesilir. Hallac ile Eşkıya arasında şu konuşmalar geçer. Sonra son mısra söylenirken Hallac ve eşkıya sahnenin yarıkaranlık bölümünden geçerler? Eşkıyanın da zoru ila Hallac Hindistan yolculuğuna çıkar).

Hallac                         : (Uykuda sayıklamaktadır. Yaralarının acısıyla yarı inleme,  sayıklama arası sesler çıkar)

Sen daha nefsten geçmemişsin

Henüz darağacına çıkmamışsın

ölmeden evvel ölmemişsin

sana nasıl aşık densin

sen nasıl Ene’l Hak dersin

Eşkıya             : (Adamlarıyla bir kez daha Hallac’ın gırtlağına dayarlar palalarını)

Uyan ahbap, uyan.

Hallac             : Hıı, hoş gelip sefalar getirdiniz dostlar,

dualarım kabul oldu demek.

Eşkıya             : Bizi azrail sandın galiba

Hallac             : Yine mi sen, ne gerek azraile.

Eşkıya             : Çabuk ol, seni götüreceğim buradan. Al testini, meşaleni, akrebini, Çabuk ol, çabuk.

Hallac             : Ben gitmek istemiyorum, hem görüyorsun ki yaralıyım.

Eşkıya             : Daha iyi ya, acı çekmek yaraşır aşığa. Hani dertlere, acılara sevinip, rahmet, nimet ve lütufa üzülürdün ya.

Çetin bir yolculuk var. Tüm yaraların bolca sızlar. Ölmeden evvel ölmekmi ne diyordun. İşte bu bir fırsat.

Hallac             : Beni rahat bırak. Tanrı aşkına!

Eşkıya       : Aşık olan sensin. Bak saklandığın yeri öğrendiler, biliyorlar. Seni bu gece çıkarmam lazım gizlice. Eminim seni lime lime edip köpekler atarlar.

Hallac                         : (Çaresiz) Ölümden korktuğumu sanma. Benim gönlüm cismin ve canım sırrına vakıftır. Ölüm  benim için acıdır zannetme, gözümde bir cihan kaybolmuşsa ne çıkar daha gönlümde yüzlerce cihan var.

Eşkıya da hayatın sırrına vakıftır. Ben senin ölümünden korkmuyorum, ölümüm benim için de acıdır zannetme. Ama ahbap, bir âlim köpeklere yem olursa uluorta, korkarım ki, hiçbir müslümanı mahşer gününe çağırmazlar. Bu kötülüğü yapamam onlara.

Hem senin başına gelenlere ben sebebim. Sorumlu hissediyorum kendimi.

Hallac             : Niye ki?

Eşkıya             : Âlim, bilge herneyse cesaretli olmalı dedik ya,

ben vur dedim sen öldürdün,

Ama yaralar yakışmış sana, tüm güzelliğinle kendi üzerindesin Hallac el Mansur.

Hallac             : Mansur el Hallac olacaktı galiba.

Eşkıya             : Sorun değil.

Bak hayatta sorun diye bir şey yok, neyin kendisini sorun yaparsan o sorundur. İsmin ne önemi var, cismin önemi yoksa.

Hallac                         : Ne diyeyim! Ceylanın aslanın duygularına hitap etme veya mazeret ileri sürme şansı yoktur. Sen ne bilgili eşkıyasın öyle.

Eşkıya             : Ben yaşamdan öğreniyorum.

Yaşam başlı başına mutluluktur Hallac.

Hep mutluluk isteriz, ama sadece kurnazlıkla yaşayabiliriz.

Apansız tuzaklardaki dünya kalleşlerce zekice planlanır.

Sen nasıl safça kendini ateşin ortasına atabilirsin.

Hayretlerle karışık bir ilmihal yazmalıyım sana,

yolun yok götürüyorum seni buradan.

Laplik gibi ezilmeni görmeye dayanamam.

Hallac             : Nereye gideceğiz ?

Eşkıya             : Tustar’dan doğuya giden kervanlarla aşağı Sind’e, Hindistan’a götüreceğim seni. Bir süre orada kalır, ortalık sakinleşince dönmezsin.

Hallac             : Euzibillahimine şeytanı racim…

sen nereden biliyorsun Hindistan’ı.

Eşkıya             : Eşkiyanın ayak basmadığı bir karış toprak parçası yoktur yeryüzünde. Sen kendi dünyanın içinde yaşıyorsun dostum, ben bu dünyada yaşıyorum ve biliyorum.

(Hallac ve eşkıya sahnenin az aydınlanmış bölümünden silüet halinde geçerler, bu arada naatçı baladın son kısmını okumaktadır, duyulur)

Ve and olsun ki

yokedeceğiz zulmü ismiyle

yaşayacak özgürlük, umut ve aşk

(Hallac, yeltenir kalabalığa doğru, eşkıya engel olur)

Eşkıya             : Aptallık etme.

Hallac             : Onlardan ayıramam kendimi.

Eşkıya             : Binlerce insan var, binlercesi de olacak. Ama bir tane Hallac var, seslenecek tarihe derinliklerden.

Kendinin  öneminin farkında değilsin sen. Kücümseme kendini, önem ver kendine. Belki insanoğlu onbinlerce yıl yaşayacak ve zulmün kahrına karşı umut olacak sözlerin. Bugün bu kalabalıkla zevahiri kurtarmadan daha basit ne var.

Hallac                         : (Çaresiz) Bırak gideyim ne olur. Tarih şöyle olacak, böyle olacak diye özgürlük ve aşk yolunu gösterenler, o yolda koşanların arkasından bakamazlar.

Eşkıya             : (Dayar palasını gırtlağına)

Her cesaretli âlimi demek ki bir eşkıya korumalı.

(Çıkarlar, sahne kararır)

PERDE  : 2

SAHNE : 5

(Hallac Hindistan’da Hac’da tanıştığı bir dostunun evine gider. Yorgun olduğu için bir gece dinlenir. Sabahleyin)

Ev Sahibi        : Umut ederim dinlendiniz. Yolculuk nasıl geçti, dün yorgundunuz

soramadım.

Hallac                         : Biz zaten yolcuyuz bu dünyada. Ve dünya ile benim aramdaki ilişki zaten bir yolculuk hali. Yolcunun alacağı yol iki adımdan fazla değil ki; bir adımda zahiri varlıktan geçmek, öbür adımda gerçeğe erişmek. Bir adımda dünyadan, bir adımda ahiretten geçersin : iki adım sonra vuslat.

Ev Sahibi        : Beğendiniz mi Hindistan’ı ? İndüs vadisine girince yeryüzü cennetine benzer bir nevi.

Hallac                         : Dikkat edin bu ülkeye! Hangi gasıp girince kapılıp büyüsüne, hiç neden yokken bile çıkmaz buradan. Yalnız orman yangınları ve avlanma fil ölüleri dolu ortalık, neden bu acaba?

Ev Sahibi        : Sormayın tarla açmak ve fildişi için yapıyorlar.

Hallac                         : Evren Tanrı’nın isim ve sıfatlarından, insan ise suretindendir. Öldürülen her insan onun bir parçasını alıp götürdüğü gibi, bilesiniz ki tabiat da tıpkı insan gibi rabbini bilendir ve kesilen her ağaç, avlanan her hayvan da onun isimlerini budar. Ve doğa tükendiğinde Tanrı’nın isim ve sıfatları da tükenecektir; kirletildiğinde kirlenecektir. Ve sonuçta tüketildiği ve kirletildiği oranda elini çekecektir Tanrı. Terk edecektir. Temiz kalmak için.

HEPİMİZ TERK EDİLİYORUZ YAVAŞ YAVAŞ HİSSEDİYORUM BUNU!

Ev Sahibi        : Sana şükran borçluyum ya Hallac. Hacda seni dinledikten sonra toprağa, suya, kelebeğe, insana bakışım değişti. Başka bir gözle görmeye başladım dünyayı. Dünya mucizevi güzelliklerle doluymuş da görmek marifet. Kaldırdın gözümden perdeyi. Renkleri ve tenleri, tüm farklarını alemin algılamaya başladım. Senin bir nazariyeni öğrenmesem dirisi beş para etmez ölüsüne kuvvet yetmez misali yaşayıp gidecektim şekil içinde.

Hallac                         : Hem farklılıklardan hem “Bir” den bahsettin. Benim derdim de bu. Her şey “Bir” den sudur etmiş, ama çokluk ve çoğulluk hakim dünyada. Burada bir ikilem var gibi ama değil.

Her çok aslında bir’dir ve bir çoğulluğun birliği olduğu için birdir. Bir’den çok’un çoktan bir’in mürekkep murtabit olması, birin mücerred olmasından dolayı değil, çoğul ile ilişkisinden dolayıdır.

(Bir kitap çıkarır; Plotinus’un Enneadlar’ıdır bu)

Bak ne yazar bilge hakim Plotinus Enneadlarında

“Bir her şeydir ve kendi dışındaki şeylerin hiçbiri değildir; fakat her şeydir. Çünkü her şey sanki ona döner bütün nesneler, bu çokluk alemi basit olan, kendi özdeşliği içinde hiçbir çeşitlilik taşımayan Bir’den nasıl türer? Onda hiçbir şey olmadığı için; bizzat varlık değildir; fakat varlığın türeticisidir. Hiçbir şeye sahip olmadığı için yetkindir; yetkin olduğu için bolluk ondan gelir.

Ev Sahibi        : (Dışarıdan sesler gelir) Size söylemeyi unuttum siz uyuduktan sonra bir Hristiyan ve bir de Zerdüşt din adamı geldi. Misafir kalacaklar bizde.

(Kapıya yönelir.)

Günaydın, nasıl geçirdiniz geceyi?

Papaz              : Günaydın. Çok rahat, her şey fevkalâde idi.

(Zerdüşt’e döner) Yalnız biraz horlamam var dostum, farkında mısınız?

Zerdüşt           : Günaydın, (Gülümser) Ben bir şey duymadım, yalan yere tanıklık etmeyelim.

Ev Sahibi        : Günaydın, Tanıştırayım, dostum el Hallac, Bağdat’tan beri geliyor.

Hallac                         : Buyurun dostlar, kusura bakmayın henüz yaralarım tam iyileşmedi, yerimden kalkıp selamlayamıyorum sizleri.

Zerdüşt           : Zararı yok, selamın başımız üstüne.

Ev Sahibi        : Bir şeyler hazırlatayım da kahvaltı yapalım dostlar. Taze süt, yumurta, peynir, bal var. Hepsi kendi ürünlerimiz (Çıkar ve hemen hazır bir tepsiyle döner, bağdaş kurup otururlar. Hallac’ın oturuşu bir dizi dik diğeri  yerde, Anadolu’da peygamber oturuşu denilen oturuştur).

Papaz              : Hayırdır, sesinizi duydum bir yol. Ne üzerine konuşuyordunuz.

Ev Sahibi        : Üstad bir, birlik, tevhid konusunda aydınlattı beni.

Papaz              : İnsanlığın çözemediği ve kolay kolay da çözemeyeceği şey birin sırrıdır.

Ev Sahibi        : (Minderinin altından bir tomar kağıt çıkarır) İzin verirmisin ya Hallac.

Hallac             : İzin yok senle ben arasında, her şey teklifsiz tarifsizlik içinde.

Ev Sahibi        : Hacda iken üstadın elime geçen bir ile ilgili bir metnini okumama izin verin !

Bir ancak kendinde var olan ve ondan başkasının olmadığı vücud-u mutlaktır.

Bir O’dur, O bir’dir.

O’nun batanı, O’nun doğanıdır.

O’nun üstü yok, alt yok O’nun için

Yollar sedlerle çevrili geçit yok ona,

Mânâlar ölü, delil yok ona,

İdrak yok, duyulur erişmez ona,

Sahibi tektir onun.

O’na koşanın soluğu kesilir,

Tuttuğu ipler kendi erbabıdır.

Sanki o; sanki O; sanki o

Sanki o; O’dur

Temelleri O’nun içindedir.

O’nunla ayaktadır.

O, o değildir ve o da O değildir.

o yalnız O dur

Papaz                          : Bütün varlığın birliği, onda birdir. Her şey bu nedenle O’nun tecessüdü, tezahürü ile içselleşip, somutlaşmasıdır. O’nun yalnız O olması bu anlama gelmez mi ya Hallac .

Hallac                         : Bu tecessüd fikriyatı, O’nun doğa evren ve insan şeklinde somutlaşmasıdır. Baba, oğul ve kutsal ruhun birliği bu mânâda düşünülür ve o Vahdet-i vücut olur.

Oysa, asıl olan tecellidir. Burada O’nun somutlaşması değil, görüntü olarak vahdet alemi vardır. Bu nedenle Tanrı ile İsa’nın aynı bedende iki ayrı doğa, veya iki ayrı doğa mı olduğu üzerine yürütülen ekümenlik tartışmaları hep kıyım ile sonuçlandı. Tanrı üçün biri değildir.

Papaz                          : Var olanın, vahdet aleminin fena olması yolundaki düşünceleri okumuştum. Bu da aynı bedende erime, yok olma anlamına gelmez mi?

Hallac                         : Doğrudur, gelir de,  fena yani bir varlığın diğeri içinde erimesi, yok olması da tecessüdün bir tezahürüdür. Benim dediğim varlığın yokluğuna dayanır. Başka bir varlığın,  sonradan yok olması, fena olması biri ikiler. Oysa, sorun bir olanın tek olduğunun, yani varlık aleminin yokluğunun, hiçliğinin bilinmesidir. Var olanın hiçlenmesi değil, zaten var olmayanın, var olmadığının anlaşılmasıdır sorun. Varlık aleminin bir görüntüden ibaret olduğunun anlaşılmasıdır.

Var olmayanın olmadığının kavranması birin tek olduğunu simgeler.

Papaz              : Bu  tecessüd ile, tecelli arasındaki farkı iyice açıklar mısın?

Hallac                         : Tecelli mutlak nurun ışıması, mukayyed nurun insanı özle buluşmasıdır. Burada. Burada bir hasret vardır. Bu hasretten aşk doğar. Aşık için madde kalmaz. Ben, sen, o kalmaz. Kaybolur bütün kelimeler, farklar var olur, ama fark kalmaz arada. Tecessüdden sadece madde, veya doğa veya vücud doğar.

Bu nedenle ben derim ki, İsa ümmeti hep madde, Muhammed ümmeti mânâ temelinde yürüyecektir. Siz hep göreceksiniz, biz hep duyacağız. Zaten Hikmeti ilahiye İsa’ya gösterildi, Muhammed’e ise okundu. Görenler duymayacaklardır,

Duyanlar ise görmeyeceklerdir,

Görenler bakacaklar, ama görmeyeceklerdir,

duyanlar işitecek, ama duymayacaklardır

görenlerin kulakları sağır

duyanların gözleri kör,

körlerle sağırların,

maddeyle mânânın

fizikle ruhun rabıtası

körlerle sağırların diyaloğu gibi kalacaktır

Madde mânâya

Fizik ruha

Galebe  çalacak bir gün

bir gün,  bir gün, bir gün o,

red ve inkar konacaktır.

Papaz                          : Peki, çokluk alemi, insanın ayrı bir beni olması ile bir ve tek olmayı nasıl izah ederiz ? Her şey bir olan O’ndan türememişse.

Hallac             : Şu üç tevhidi birbirinden ayırmak gerekir.

Tanrı’nın birliği,

Varlığın birliği,

Varlığın yokluğu ve birin tekliği

Birincisi fıkıh ve kelamcıların işi. O’nun karşısına kesret alemini koyarlar. O her şeyi yaratmıştır. O tüm yaratılmışlardan müstağni,y ayrı ve gayrıdır. Burada varlık haşredilmiştir. Bir hüküm ve tasarrufu altında bir başka ikinin, varlık aleminin varlığı kabul edilmiştir. Biri ikileyen bir tutum bu. İkincisi, varlığın Ondan sudur edip somutlaşmasıdır. O’nun ile varlığın birliğidir. O’nun varlığın birliğini oluşturmasıdır.

Üçüncüsü O’nun birlenmesi için varlığın, vücudun var olmadığının bilinmesine dayanır.

Zerdüşt           : Ben de aynı şekilde itiraz ediyorum : Eğer vahdaniyet nurundan basit bir cevher olan Faal Akıl, Bir’den tekrarla ikiyi yaratmış olmasaydı, çokluğun, dolayısı ile Bir’in ve bizim ayrı ayrı benliklerimizin izahı olamazdı.

Hallac             : Tanrı üçün biri olmadığı gibi ikinin biri de değildir. O birin biridir.

Bakın dilim döndüğünce anlatayım.

Hakikat, varlık suretinden bir surete bürününce, söz arasında sen ona ben dersin.

Ben ve sen asıl varlığın arızı suretleriyiz. Varlık kandiliğinin kafesleri mesabesindeyiz.

Cisimleri, ruhları bir nur bil, o nur kah aynada görünür, kah kandilden,

Sen ben dedikçe bu ruha işarettir dersin,

Böylece aklını kılavuz edip, bir cüz olan ruha kapılıp kendini bilemezsin

Oysa benim ve senin hakikatı candan da üstündür tenden de… bu ikisi de gerçek birin benini cüzleridir.

Ben sözü yalnız insanlara özgü değildir ki, ruha işaret etsin

Bir yol varlığından kurtul, imkan aleminden de. Alemi bırak da kendine bir alem ol.

He görüş zamanı iki göz şekline girer de, birden iki görünür.

Fakat He Allah’a katıldı mı, ne yol kalır, ne yolcu.

Varlık cennet olur, imkan cehennem kesilir,

Benle sen de arada berzah haline gelir.

Önündeki şu perde kalktı mı ne mezhebin hükmü kalır, ne dinin!

Bütün şeriat hükümleri senle bende doğar.

Arada benle sen kalmayınca,

Kâbe nedir, havra nedir, kilise ne.

Bu görüş yerinde toplulukla ayrılık aynı şey.

Çünkü  tek sayı bütün sayılara yayılmış, bütün sayıları meydana getiren o.

Sen birliğin ta kendisi olan topluluksun… Sen çokluk halinde zuhur eden birisin. Cûzi alemden geçip külli aleme, yani cûzi benden kulli bene varan kişi bu sırrı bilir.

Zerdüşt           : Yine de pratik olarak derim ki, çokluk ve ayrılık kabul edilmeyince, bir tek Bir’e uydurmak için insanları çok kan dökülebilir dinler, mezhepler arasında.

Hallac                         : Bütün dinler ve şeriat senle benden doğar. Ben diyorum ki senle beni kaldıralım.

Zerdüşt           : Doğrudur belki ama senin bu düşüncen bence anlaşılmadan bir sır olarak kalacaktır. Çünkü pratik değil.

Hallac             : Öyleyse yine çok kan dökülecektir. Bütün mesele sırrın sırrını bilmede.

Papaz                          : “Bir” i çözmedikçe insanoğlunun nihai kurtuluşu olmayacaktır bence de. Bunun için insanoğlunun yüzü hep Hallac sana dönük kalacaktır.

Hallac                         : Benim tek istediğim nefret ve intikamın olmadığı bir ülkede yaşamak. Tek başıma, herkesle beraber.

Papaz              : Böyle bir ülke var mı?

Hallac             : Bu ülke belki yoktur, ama olacak. Birin sırrının çözüldüğü bir dünya olacak!

Zerdüşt           : Bizde bildiğiniz gibi Ehrimen var, kötülük Tanrı’sı ve Hürmüz var, İyilik Tanrı’sı Şerr Ehrimenden, hayır Hürmüzden gelir. Ben Kuran’ı okudum. Mücadele ayeti 10. Surede, “Tanrı’nın izni olmadan şeytan hiçbir kötülük veremez” yazmaktadır. Tanrı’yı birleyince iyilik kadar, kendi izni olmadan bir fiilde bulamayan şeytanın şerrinden de Tanrı sorumlu olmaz mı?

Tanrı’nın iradesine, hüküm ve tasarrufuna uymayabiliyorsa şeytan, Ehrimen’in

Hürmüz karşısındaki bağımsızlığına kavuşmaz mı?

Bu takdirde de onun kendi birinden izharla ikiyi doğurduğu sonucu çıkmaz mı?

Tanrı’nın yani Hürmüz’ün temiz kalması için bu gerekli değil midir ?

Hallac                         : Sana şunu söyleyim ki, tevhidi şeytandan öğrenmeyen kâfirdir. Biz aşıklar, tüm  kötülükleri üstleniyoruz, şerri gönüllü yükleniyoruz. İşte aşk buradan gelir, maşuğun saflığının korunması için, tüm musibetleri severek üstlenendir aşık.

Şeytan aşıkların sultanıdır ve velilerin en büyüğüdür bu anlamda. Çünkü o da üstlenmiştir; şerri, haramı, gafleti, fitneyi. Hem de gönüllü. Rahmeti, nimeti, lütfu, hayrı takvayı yanı tüm cemali Tanrı’da bırakır böylece.

Zerdüşt           : Pek aklım yatmadı ya Hallac

Aşıkların kalmadığı bir dünyada ne olacak

Aşıklar dünya durdukça şeytanı tek başına bu yük altında ezilmesi için yalnız bırakmayacaklardır.

Öyleyse “aşktan mest olanlarla birlikte sen de divane ol! Özü kavra, sırra er ki, dağlar tepeler arasında uçabilesin. Kavrayış dağlarına selam ola.

Zerdüşt           : Sen şeytanı seviyor musun ya Hallac?

Hallac             : Hayır.

Zerdüşt           : Ondan nefret ediyor musun?

Hallac             : Hayır.

Zerdüşt           : Nasıl olur her şeye hayır diyorsun.

Hallac                         : O’nun aşkı ne şeytandan nefret etmeye, ne de onu görmeye yer bırakmadı içimde. İşte gerçek aşık gönül bağında nefret ve intikama yer bırakmayan kişidir. Ben nefret ve intikamın olmadığı bir dünyada yaşamak istiyorum dediğim zaman anlatmak istediğim budur.

Oysa hem inanmış Hristiyanları, Musevilerin ve Müslümanların gönlünde o kadar bol yer var ki, hem birbiriyle hem de kendi içlerinde kendilerine karşı nefret ve intikam duyguları taşıyorlar.

Tekrar ediyorum şeriat senin ve benim canım ve tenim içindir; can ve tenden tecrit olan aşığa şeriat ne içindir. Yer varmı ki ışığın gönlünde şeriata, nizama, şeriat nizamı için savaşa, nefrete, ihanete, intikama.

Zerdüşt           : Şeytan neden aşıkların sultanı ve tevhidin piri oluyor ?

Hallac                         : Tanrı ademi yaratınca, şeytana ona secde etmesini emreyledi. Şeytan, Tanrı’ya olan aşkı yüzünden emri reddeyledi ve dedi : Senden başkasına secde edersem eğer senin birliğini ikilemiş olurum. Benim tevhid anlayışıma sığmaz bu.

Hak sordu : Secde etmiyor musun ey alçak?

Cevap verdi: Ben aşıkım, aşık her zaman alçak, bak sen de diyorsun alçak. Oysa okudum ki Kitab-ı Mubinde “benim aleyhime iş yapılamaz” diyorsun. Dileseydin demek Adem’e secde etmemi, ey zorlu kuvvetin sahibi, şüphesiz olurdum ona tâbi.

Demem o ki, şeytan en hakiki aşıktır. Suçu aşkının eseridir. Bu yüzden ayrılığa düşmüş aşıkların yüz akıdır. Şu sözler onundur: O’nun hakikatı üzerine yemin olsun ki, ne tedbirde hata ettim ne de takdiri reddettim. Bana ebedler boyu ateşte azap etse de, O’ndan gayrısına eğilmem. Ne bir kişi önünde secde ederim ne bir ceset huzurunda diz çökerim. Ne oğul tanırım, ne Adem, ne karşıt; davam sadıklar davasıdır.

Sevgi konusunda gerçek bağlılardanım ben.

Gökteki meleklere güzellikleri gösterdim,

Şeyler kendi zıddıyla bilinir,

Zarif ipek kumaşlar, simsiyah kıllar arasından dokunur,

Çirkini tanımayan güzeli hiç tanıyamaz,

En bağlı olduğumdan tanınsın diye güzellik,

Çirkini tanıma görevi bana verildi

Ne geldiyse başıma sıdkım yüzündedir.

Bu yüzden ateşle tehdit edildiği halde şeytan davasından dönmedi ve asla bir aracı kabul etmedi.

Zira her türlü aracı,

Hikmet-i ilahiye gerçeğini kısıtlar

Adem olsa bile önünde secde,

Zat-ı ilahiyenin birliğini ikiler.

Çok yoruldunuz erenler, isterseniz son verelim.

Bakın neredeyse gün boyunca konuştunuz. İsterseniz biraz çıkıp bahçede gezinelim.

Doğru ya.

Benim bir önerim var. Beraberce gezelim Hindistan’ı. Ben size yol gösteririm. Göreceksiniz ki, sadece burada kimse farklı fikirlerinden dolayı kâfir ilan edilip, taşlanmıyor.

Hay hay.

(Sahne kararır, çıkarlar.)

Perde :2

Sahne:6

(Hallac Sind’i, Gucerat’ı, aşağı indüs vadisini, Turfan’ı, Azerbaycan’ı, iç Asya’nın bir bölümünü gezmiştir. Horasan’a gelir. Orada bir Şii’nin evinin misafir olur.)

Ev Sahibi        : Hoş geldin ya Hallac! Duyduk ki, çok diyarlar gezmişsin. Her taraftan gelen haberciler senin övgülerini taşıyor.

Hallac                         : Ne demeli bilmem ki, ben ise Zat’ı haberlerini taşıdım oralara. Demek ki nakil ancak nakledeni bağlar. Ben kimseden göz dilenmeden hakikatı kendi gözleriyle söylerim, onlar beni överler.

Ev Sahibi        : Ya Hallac! Sana kötü bir haberim var. Sen mehdinin naibi olduğunu beyan etmişsin. Bu nedenle Osman bin Said seni telin eden bir mektup yayınladı.

Hallac             : Bu bir felaket, görüyorum sonu ben.

Ev Sahibi        : Nedir bu işin aslı, senin aklı ve mantığı da reddettiğin gerekçesiyle sünni âlimler de kıyamet bildirgesi gibi bir metin yayınladı.

Seni sevenler kadar, sevmeyenler de çoğaldı. Ne olacak böyle ey Hallac.

Hallac                         : Beni sevmeyenler tevhide önem verdikleri için sevmiyorlar. Övenler benim tevhide verdiğim önemden dolayı övüyorlar. Yerenler övenlerden daha övünce layıktır.

Ev Sahibi        : Peki sen hiç naiplik iddiasında bulundun mu?

Hallac                         : Bak dostum, ben velayeti, hücceti yani Tanrı ile insan arasındaki bir aracı ve bir rehberi küllen reddederim. Neden bir rehber, imam ve velayet iddiasında bulunayım. Şia düşüncesi imamet ve velayet esasına dayanır. Buna hüccet diyorlar. Ben sade bir insanım, insan.

Bu Horasan ki, mutfağında bütün düşünceler pişmektedir. Ve tüm kavimler bu mutfaktan beslenerek geçip gitmektedirler. Yanlış bir kanı uyansın istemem. Gelecekte kavimlerin kaderlerini önemli ölçüde hüccet meselesindeki tavırları

Bu Horasan ki, mutfağında bütün düşünceler pişmektedir. Ve tüm kavimler bu mutfaktan beslenerek geçip gitmektedirler. Yanlış bir kanı uyansın istemem. Gelecekte kavimlerin kaderlerini önemli ölçüde hüccet meselesindeki tavırları belirleyecektir. Tasavvufun Şiadan esas farkı, Zat ile kul arasındaki bir hüccet, bir rehber, bir kutb fikriyatını kabul etmemesidir.

Bu insanın benlik meselesiyle yakından ilgili olup, ileride kavimlerin olgunluk derecesini belirleyecektir. Bu nedenle söylüyorum ki, açıkça reddederim ben bu iddiayı.

Ev Sahibi        : Hz. Muhammed, Tanrı’nın nurundan yaratılmıştır. Bu açıkça Fatima’nın boynundaki zümrüt levhada yazar. İlahi hakikatın ancak bu nur aracılığı ile bize ulaştığı doğru değil mi? Ehli Beyt ve Şia Muhammed’in nurundan yaratılmıştır. Bu da aynı levhada yazar. Vahyin kesilmesinden sonra ilahi hakikat bu nuru taşıyan Ehli Beyt imamlar aracılığı ile bize ulaşmaktadır. Değilse tamamen karanlıkta kalmaş olmaz mıyız? İlahi irfan öğretisini red mi ediyorsun sen Hallac? O zaman salt imancılar gibi her şeyin bilinemez olduğunu söylemiş olmuyor musun?

İlahi gerçeklerin bilgisinin akışı, bu pınarın akıp akmadığı esas mesele değil midir? Bunun Hz. Muhammed’in ölmesiyle, yani vahyin kesilmesiyle kesildiğini söyleyenler gibi , ıssız çöllerde susuz kaldığımızı, gördüğümüzün bir serap olduğunu mu söylüyorsun ya Hallac?

Hallac                         : Bunu söylüyorsam zaten naiplik iddiasında bulunmam imkansızdır. Ben de aynı şeyi söylüyorum, mutlak ilahi hakikatın bilgisi bilinebilir, ama bir aracı, hüccet, imamet olmadan.

Allah ancak Allah ile bilinebilir ve her türlü aracı hataya sürükler. Her kim kendisine O’ndan başka bir rehber edinirse hayret vadisinde başıboş kalacaktır. O Allah’ı, Allah da onu terk etmiştir.

Şunu hiç unutma;

ALLAHA GİDEN YOL İNSANLARIN SAYISI KADARDIR.

Her insanın şahsi manevi irşadı mümkündür, mümkün hatta tek yoldur.

Ev Sahibi        : Peki Hz. Muhammed’in Allah’ın nuruyla nurlandığı, Ehli beyt’in de  Muhammedin nuruyla nurlandığı yanlış mı ?

Hallac                         : Zat’ı ilahiyenin gerçeği sadece insana ait değildir ki, O’nu insanla bilesin. Tüm mahlukatın  hakikati tenden de üstün, candan da. Senden de üstün benden  de. O’nun küllü beninin bir cüzi olan varlık alemine ne demeli o zaman. İşte açıktır ki, Şii irfanı nübüvvet ve velayet dayanır. Tasavvufun irfanı ise tevhide dayanır. Tasavvuf ile şiilik arasındaki münasebet tevhid ile nübüvvetin cedelidir (diyalektiğidir).

Ev Sahibi        : Kişisel manevi irşadın usuli ne, aracı ne?

Hallac                         : İki sınıf var müslüman alemde. Birinci sınıf Zat’a giden yolda, O’nunla arasında aracılık edecek şefahat sahibi bir lider, bir rehber arayanlardır. Bunlar nebilerin bile aracı olamayacağını görmezler.

Bu konuda “Onları hidayete eriştirmek sana düşmez, sen yalnız irşad etmekle yükümlüsün” ya Muhammed (Bakara, 273) ve “sen sevdiklerini hidayete nail edemezsin” (Kasas 56) ayetlerinin hatırlatılmasına gerek yoktur.

İkinci sınıf ise; kalplerinden mahluka ait bütün düşünceleri çıkardıkları ve yalnız O’nun ile meşgul oldukları için doğru yolu izlemek istediklerinde Zat’ın aşk bezminin kokusundan başka hiçbir mahlukun izini aramayanlardır. Hasan-ı Basri, Veysel Karani, Selman-ı Farisi, Raiat’ül Kaysiye bu ikinci sınıfa dahildir.

Yolu budur. Bir kişinin diğerinden şefahat ummasını tevhidde ikilik sayarım ben.

Ev Sahibi        : Ha unuttum Şıbli’den sana bir mektup ulaştı. Dur vereyim. Bir de İbn Humam seninle görüşmek istiyordu. Yakın dostumdur ve rabıtamızı biliyor.

Hallac             : Bir haber gönder biz konuşmaya devam ederken.

Ev Sahibi        : (Bağırır) Abdullah şuradan bir soluk İbn Humam’a bir haber ver. Biz Türkler de Horasan’da zor durumdayız esasında.

Hallac             : Neden ?

Ev Sahibi        : Tasavvufa büyük bir yönelim var. Ama biliyorsun ki, halifenin muhafız ordusunun yarısından fazlası Türk. Ordu komutanları da öyle. Onlar da halife ile birlikte kelam ve fıkıh dayatıyorlar. Şimdiden çok göç var bu yüzden. Asyanın geniş topraklarında özgürce, karışanı olmadan yaşamaya alışmış olanlar hiçbir tazyik ve baskıya tahammül edemiyor. Diyorlar ki şimdiden Sivas, Malatya, Amasya, Erzincan illerinin çoğu türk göçerleriyle dolmuş.

Hallac                         : Asıl özgürlük. Hiçbir otoriteye teslim olmadan yaşaması insanın. Zaten en fazla Türk illerinde  rağbet gördü benim düşüncem. Anadolu’ya geçmek istiyorum.

Özgürlük köklerini Asya bozkırından alıp, yaprakları Anadolu’da yeşeren bir çınardır. Bu çınar kurutulamaz susuz bırakılmakla.

Ev Sahibi        : (Nech-ül Belaga’yı açar okur)

İmam Ali’nin şu sözleri zaten manevi irşadın kişisel olduğunu, insanın bu hususta kendisine güvenmesi gerektiğini anlatıyor sanırım. Bunun üzerine ben de düşündüm, ya Hallac sen bir yorumla.

Hallac             : Oku bakayım.

Ev Sahibi        : “Sana senin için gerekli olan her şey senin  dışında, başkalarında, başka yer ve vadilerde değil, yine sendedir. Fakat sen bunu yeterince bilmiyorsun ve derdinin içinde gizlenen devayı da bulamıyorsun. Sen her harfi özel bir sır ve her satırı bir yer açan, açık bir kitapsın.  Kendi kitabını okumayı biliyorsun. Sen kendini küçük zannetme, en büyük alem sensin ve kainat sende dürülüdür. Senin, seni aşan ve dışına taşan zahiri ve harici hiçbir şeye ihtiyacın yoktur.  Senin için gerekli olan her türlü bilgi, bulgu, bilim ile ilgili fikir sende dürülüdür. Sen onu yeterince açığa çıkarıp değerlendirmiyorsun da, başkalarından medet umuyorsun.”

Hallac             : Dinle dostum. Dinle bir kere ne anlama gelir.

Denir ki ümmete;

Ey başaşağı çamura düşmüş,

ey ayağı balçığa batıp kalmış adam,

Sana gönül aleminden ne söyleyeyim ben,

alem sensin de, aciz kalmışsın.

Elinle yaptığın sarayda mahkum kalmışsın,

Gönül konağına zebaniler mukim kılmışsın,

acz eliyle ayağına pranga vurmuşsun.

Hakkın gerçekleri herkese

açık eşit derecede,

O’nun kovanına işleyen her arı,

alır mutlak payına düşen balı.

Ey benliğini yitirmiş,

Yalnız kalmış, kimsesiz.

Yorgun, bitkin düşmüş,

Ey sefil köle;

Derya içine dalmış da

Bir damla gibi

Zifri karanlık gecede

Korkunç çaresizlik içinde kalmış da,

Vurulmuş gibi,

Issız çölde kaybolmuş gibi,

Bir hal tercümesimi istiyorsun.

Hal de sensin tercüme de,

Âlim sensin, ilim sende,

Arif sensin, irfan sende,

Mürşid sensin, marifet sende,

Sendedir ümmüd-i bülendi Zat’ın

Kurtaracak elinden her türlü bid’atın

Ey kutluluk ısısı kul,

Kudret, ilim, irade

Zuhur eder sende,

Sen hala kendi hakikatinden

Şüphe mi edersin.

Ey taklit eden iflah olmaz gafil,

Mukalitin imanı olmaz sahih,

Bağlı isen bir rehbere, kutba,

Yitik olan benliğin din

Otoriteye karşı koymazsan benliğini,

İmanın bulmaz esenliğini.

Korkma, sönen şafaklardır sadece,

Güven benliğine,

Reddet zincirlerini,

Koy ortaya kendi cevherini

Ömrü dört gün nazlı kelebek,

Balçıktan yükselen herca-i menekşe,

Yaşar alnı açık, yönelik,

Işığa

Dolaylı yansıyan ışık,

Ölümüdür gonca gül bezminin.

Ene’l hak demek, Hakkın sözü,

Bilmek istersen gerçeğini,

Şeylerin içinde mündemiç,

İrfan-bilme, bilinemeyene karşı,

Ene’l Hak irfanıdır bilinecek olanın,

Zinhar vermegil gönül dünya payına bir gün

Dünyaya gönül veren düşe tayına bir gün

Kuşların yuvasını kimse doğan edinmez

Ol elde kaçan dura gide yayına bir gün

Gör ahi niceleri topraklar koçmuş yatar

Bizi de onlar gibi ala koynuna bir gün

Şol kuşun kim yuvası doğan katında olur

Ol ondan kaçılsa da gide yeyine bir gün

Miskin biçare Yunus gördüm bildim demegil

Tuf erenler eteğin düşgil suyana bir gün

Hiç bilmeyen kezek kimin arasında gezer ölüm

Halkı bostan edinmiştir dilediğin üzer ölüm

Bir nicenin belin büker bir nicenin mülkün yıkar

Bir nicenin yaşın döker var gücünü ezer ölüm

Birinin alır kardeşin revan döker gözü yaşın

Hiç onarmaz bağrı başın hebersiz gelir ölüm

Yiğidi koca olunca komaz kendine bilince

Birin koyup gelince gözlerine süzer ölüm

Hani onun sevdik yarı kıl taatın arı yürü

Miskin Yunus neye durur ejderhalar yutar ölüm

Bu bapta halk Hak, Hak halk,

Ene’l Hak rehbersiz irşad,

Ene’l Hak hürriyet,

Ene’l Hak hürriyete yakin aşk.

Ev Sahibi        : Sen gerçekten karanlıkta kalmış ruhları aydınlatan bir güneşsin.

Sen Hallac – el esrar, yani kalplerin derinliklerinde pamuk ipliği gibi atansın.

Bu sözlerin birini bile unutmadan, yazıp yayacağım Horasan ellerinden geçen her erene.

Hallac             : Keşke yerenlerden olsaydın, korkarım ben övgüden.

(Kapı çalınır)

Ev Sahibi        : Kim o ?

İbn Humam    : Ben, ben ibn Humam.

Ev Sahibi        : (Açar kapıyı) Buyuur ibn Humam.

İbn humam     : Selamünaleyküm.

Hallac             : Aleykümselam. Nasılsın ya ibn Humam. Seni gördüğüme çok sevindim.

İbn Humam    : Nasıl olalım. Dünyanın hali gibi. Ben de çok sevindim. Seni görmek ne ala ya Hallac. Seni görünce karanlık gönlüm aydınlanıyor birden. Güven geliyor bana.

Günlerdir içinden çıkamadığım meseleler birden aydınlanıyor birer birer.

Ben ne soracaktım sana? Allah’ım yarabbim.

Hallac             : Acele etme, heyacanlanma, sakin ol biraz. Gel otur biraz. Konuşuruz biraz.

Meseleler zaten çözüme aday olmuş sorunlardır biraz.

Asıl cehalet sorunun ne olduğunun bilinmemesinde.

İbn Humam    : (Oturur) Meseleler çok karışık. Ruhum, Arap saçı durulmadı, durulmuyor bir türlü. Ne yapacağım ben? Allahım yarabbim. Bilemiyorum. Devirdim bütün kelam, fıkıh, mantık, hadis kitaplarını defalarca. Kafamı kaldırmadım haftalarca.

Her türlü cedel yöntemini öğrendimya. Ne yapayım ben ya Hallac.

Hallac                         : Kalburla şu taşınır mı hiç ey ibn Humam? Mutlak ilahi hakikat akılla, mantıkla, kelamla, hadisle, fıkıhla kavranır mı hiç? Tıpkı suyu  taşımak için olduğu gibi, ilahi kaynakdan da yararlanmak için uygun araç kullanılmalı.

İbn Humam    : Ne yapacağız öyleyse. Nutkum tutuldu vallahi billahi günlerdir ?

Hallac             : Bak bu hususta tek doğru şey Şii çifte gerçeklik nazariyesi.

Her gerçeklik alanı kendi araçlarıyla kavranabilir. Fizik evren, madde alem, mutlak nesnel gerçeklik akıl, bilim, mantık, ile kavranır. Oysa metafizik evren, mânâ alemi, mutlak ilahi gerçeklik vahiy, sezgi, kalp, keşf, ilham, aşk ileri akıl mantık ile kavranamaz. Sen şimdi, madde aleminin araçlarıyla mânâ alemini, ilahi hakikati kavramaya çalışırsan, yelkenlerin tersine kürek çekmiş olursun. Daha kötü sonuçlar verir. İşte bu iki alanın araç ve usulleri ayrıdır. Her biri kendi aracı ile kavranır. Çifte gerçeklik fikri de buradan çıkar.

İşte tüm akılcılardan hatası da; akıl ile ilahi gerçekliği kavramaya çalışmalarıdır.

Bu durumda şöyle denmiştir : Madem akıl ile ilahi gerçeklik kavranır ise, ya vahiy akıl ve mantık ile uyuşma halindedir, yahut değildir. Birinci halde gereksizdir, fazladır; ikinci halde ise kabul edilmeyip reddedilmelidir. Bu ibn Ravendi’nin açığa çıkardığı bir görüştür.

Öyleyse ne yapmalı diyorsun. Bu soru hep yineleniyor. Kavranacaksa kavranacak olanı, uygun araçları ile uygun usullerle kavramalı.

Bak şimdi, alfabeyi bana bir sayar mısın ?

İbn Humam    : Elif, ba, ta , sa cim, çim, ha, ha, dal, zal, ra, za, sin, şın, sad, dad, ta, za, ayn, gayn, fa, gaf, kaf…

Hallac             : Peki Fa’dan itibaren sayabilirmisin ?

İbn Humam    : Fa, gaf.. neydi ya. Allah’ım, yarabbim.

Hallac                         : Akıl alıştığı kalıplarla işleyen bir araçtır. Tüm araçlar gibi öğrenilmiş alışkanlıkta olanı taklide sevkeder. Sadece belirlenmiş kategorilerle düşünmeye iter. NE GERÇEK OLAN AKLI, NE DE AKLI OLAN GERÇEKTİR.

En bağımlı insanlar davranışlarında aklın kendisini daha çok belli ettiği ve aklın güdümüne kendisini daha çok bırakan insanlardır. Akli olan gerçektir, gerçek olan aklidir dersen, hiçbir şey gerçeklerin kendisinden yanıltıcı olamaz.

Tüm hüccet, rehber iddiasında  olanlara itaat gibi, akla itaat da mevcut, yeleşik,

alışılagelmiş formlara teslimiyettir. Oysa hayata fa ile başlamak formları kırar.

İhvar- ül Sefa risalelerinin müzik bölümü buna en iyi örnek. Muktedir ve

Hamit ve tüm müstebitler yerleşik aklın üzerine kurulu nizamlardır. Akıl

nakıstır, natıktır gayri natıktır, nisbidir ve kısmıdır. Mukimdir, akimdir ve

verilidir. Verili form suretlerine dayanır. Form ipek bile olsa, kendini yaratan

kozayı nasıl boğarsa, öyle öldürür özü. Yok eder. VE KAHROLASI TÜM

FORMLARI SİZ İNSANLAR YARATTINIZ.

Aklınızı kullanın, ama parayı kullananlar gibi onun esiri olmayın derim.

Siz kelamcılar, akıl ve cedelle ilahi gerçekliği kavrayamazsınız dostum;

akıl gözünün gönül cevheriyle görmek mümkün ancak.

İbn humam     : Usulü ne bunun?

Hallac             : Bu bir aşk işi, gönül işi, dost işi, inan işi.

Hakikate erişen ilk bakışta varlık nurunu görür.

Marifet sahibi olan neyi görürse, önce O’nu görür.

Bunun için O’ndan başka her şeyi gönlünden çıkarmalı aşık; terk etmeli maddi alemi.

Felsefeyi düşkün hakim, bu alemi ancak imkan alemi olarak görür de,

vacibi mümkünle ispata kalkışır. Vacibin zatından hayrete düşer.

Bazen teselsüle saplanıp, teselsülde, bazen nedenlerde hapsolup gider.

Akıl da teselsülle uğraşıp, ayağı teselsüle bağlanır.

Oysa abes aklın yüzünden kimi felsefeye düşer, kimi düşer hulule.

Akılda nuru görmeye kudret yok. Yürü onu görmek için başka göz ara.

Felsefenin iki gözü de şaşı, görmez Tanrı’yı,

Teşbih de görmezlikten ileri gelir, tenzih tek gözlü olmadan.

Tenasuh görüş darlığından,

İtizal yolu tutan anadan doğma kör.

Tevhid zevkini tatmayan kelamcı, taklit bulutuyla örtülü.

Fakih, mühaddis, zahirin karanlıklarında güneş altında kalmış,

Görmeye zaten karşı; der vahiy kesilmiştir madem artık ben gerçeği nedem.

Zahir ehlinin iki gözünde de ağrı var, alemde görünenden başkasını görmez.

Fakih söyler durur, yasaya uydurur. Oysa Tanrı’nın zatıysa nitelikten

Münezzehtir, nicelikten de. Söylenen sözlerin hepsinden yüce. Erdemli tek bir davranış yoktur ki yasayı ihlal etmeye.

O’nu kim bile, aşkla bile.

Batın, gayb alemi giremez akıl,

ancak maşukta kayb olan aşık gire.

İbn Humam    : Ya Hallac, ne diyeyim erişemem sana.

Doğrusunu ancak Allah bile.

Senin sözlerini anlamak müşkül.

Anlatmaya kimin gücü yete.

Bunları ne kalem yazar, ne kitap okuna.

Ne yazının gücü yete.

Ev Sahibi        : (İçecek birşeyler getirir)

Dostlar buyurun, için biraz. Boğazınız kurudu.

(İçerler bir yandan)

İbn Humam    : İyice yaşlanmışsın ya Hallac. Saçların beyazlamış bir hayli.

(Bu arada kapı çalınır. Ev sahibi bakar, birşeyler konuşur geri döner)

Ev Sahibi        : Ya Hallac, Şıbli’nin mektubuna cevap yazacak mısın? Ulak gelmiş.  Bekliyor kapıda.

Hallac                         : (Bir parça kağıt çıkarır) Bunlar kaliteli kağıtlar. Çinden gelen kervanlardan aldım. (Yazar )

Yazamadım sana, hayır sana değil o.

Ruhumla konuştum kalemsiz, harfsiz.

Ayrılık yok, dostla ruh arasında.

Ne kağıt, ne yazı, ne sen, ne kitap

O sensin yazdığın metup aslında

Senden sana, kendi dilinle cevap.

Ev Sahibi        : Daha Şıblı’nin mektubunu okumadınız bile ya Hallac.

Hallac             : Yazılan ne varsa önceden okunmuştur. Zararı geleceğe dokunur.

(Sahne kararır)

PERDE : 3

SAHNE : 1

(Yıl 914 veya 915’dir. Hallac Sus şehri yakınlarında tutuklanır. Beşyüz arkadaşı ile birlikte seyahat etmektedir. Evlerinde Hz. Ali’nin resimleri ve anlamı anlaşılmayan bir takım resimler bulunur. Doğruca Bağdat’a getirilir. Dar-ül amme denilen adalet sarayının altındaki hapishaneye konulur. Halk galeyana gelir. Sokaklarda daha çok Hambeli isyanları gözükür. Zira o sıra halife ile Hambelilerin arası iyce açıktır. Şiiler tarafsız davranır, ama onların da iktidar ile sürekli bir çatışması vardır. Eski vezirlerden Şii ibn el Fırat ve Sünni Ali bin İsa tarafsız kalırlar. Hükümet veznedarı  Nasr el Kaşuri,  Hallac’ın dostudur. Halife Muktedir’in Türk kökenli olduğu sanılan annesi Seyyidiye veya Seyyide de Hallac’ın öldürülmesine karşı çıkanlar arasındadır. Bunun sebebi kısmen oğlunun başına Hallac’ı öldürmesi yüzünden bir bela gelmesinden  korkmasıdır. Zira Hallac tutuklandıktan  bir süre sonra halife hastalanır. Kısmen de destekliyor olabilir. Hallac ilk tutuklandığında vezir ibn İsa’dır. O sadece Hallac’ı halka teşhir etmekle yetinir. Ayrıca İsa, Şıbli’nin arkadaşı olduğundan dolayı Hallac’a fazla dokunmaz. Hapislik sekiz yıl sürer. Öldürülmesine, vezir Hamit’in baskıları neden olmuştur. Hapishanede Hallac ile en sık İbn Hafif, İbn Ata ve Şıbli görüşmüştür. Demir parmaklıklı bir hücrede kalır. İyice yorgundur. İbn Hafif ziyaretine gelir).

İbn Hafif        : Selam üstad.

Hallac             : Selam.

Hafif               : Tanrı’ya şükür sağsın, öldürebilirlerdi de seni.

Hallac             : Zaten kavuşmak ilmindeyim. Menzil ırak değil. Bir gün evvel bir gün sonra.

Hafif               : Daha çok lazımsın bize.

Bağdat sokaklarında iğne atsan düşmez yere. Sana karşı olanlar da, seni  savunanlar da sokakta, çarşıda, camide. Tartışıyorlar hepsi. Halife pes etmiş durumda. Duyduğuma göre yakaladıklarına bin pişmanlarmış. Bu kadar nümayiş olacağını tahmin etmemişler. Ordu teyakkuz durumunda.

Hallac             : Şii’lerin tavrı nedir ?

Hafif                           : Karışmıyorlar pek. Naib Osman bin Said’in mektubu çok kötü  bir etki bıraktı. Ama bilmem ki…

Hallac             : Hambelliler ?

Hafif               : Onlar senden yana tavır koyuyorlar.

Hallac                         : Halife ile çatışma içerisindeler yıllardır. Fırsat-ı ganimet biliyorlar. Ya Hanefiler?

Hafif                           : Onlar da tarafsız kalıyorlar. Biliyorsun üst kesim halife ile kol kola zaten, ama sokaktaki insanın gönlü senden yana.

Hallac             : Vezir ibn İsa’nın tavrı nedir ?

Hafif                           : Şıbli konuşmuş onunla. Onun demesi ki, Karmati isyanı yatışınca salı vermekmiş seni niyeti.

Hallac                         : Halife Muktedir, İbn el Fırat, Hamit, halifenin annesi Seyyidiye ne durumda. Seyyidiye Türktür. Her Cuma dinler insanların derdini. Halka kulak verenin zalim olmaz yüreği.

Hafif                           : Bildiğim kadarıyla en güçlü adam İbn el Fırat. Halifeye borç verir sık sık hazine boşalınca. O da karışmıyormuş bu işe. Bir yandan bağlı gözükür Ehli Beyt’e, diğer yandan eli hazinenin içinde. Muktedir zaten Hamit, el Fırat İbn İsa ve muhafız alayı komutanı Munis el Muzeffer elinde oyuncak. Yaşı daha çocuk zaten.

Seyyidiyenin ve veznedar el Kaşuri’nin senden yana olduğunu biliyorum. Ama ne kadar etkili olurlar bilemem, kurtlar sofrasında.

Ben zaten Kaşuri’nin özel izniyle geldim seni görmeye. Haa, Şıblı mektubunu almış, iletmemi istedi.

Hallac             : Karım ve çocuklarım nasıllar ?

Hafif                           : Nasıl olsunlar, onlar bu oyunda hiç yer almadılar; yer de almasınlar ya Hallac. Oyuna girdikleri anda zulüm görürler.

Hallac                         : Tevrat, Tesniye’de Rab Kenan illerini Musevilere ebedi yurt olarak verir. Musa sorur, yaşayanları öldürecek miyiz ? Tanrı evet der, çünkü onlar sapkınlığa düşmüşlerdir. Musa, çocukları ve kadınlarını ne yapacağız diye sorunca, Tanrı :

Herkes irsiyle sorumlu, onları da öldürün der.

Bin küsür yıl sonra, Kutsal kitapta sorumluluklar şahsileşti hiç yoksa. Tevrat’a kalsa şimdi karım ve çocuklarım da aynı akıbeti paylaşacaktı.

Hafif               : Allahtan henüz dokunmadılar onlara.

Hallac             : Yargılama ne zaman biliyor musun?

Hafif               : Kadılar hazırlık yapıyormuş. Bir ay sonra sanırım.

Hallac             : Beni ne ile suçlayacaklar, öğrenebildin mi?

Hafif                           : Bilmiyorum; yargılanıp yargılanmayacağın konusunda kadılar bir ön sorgu yapacaklarmış. Konu hep aynı değil mi? Zındıklık veya kâfirlik. Birinin canına kast etmek isteyince konu sabit. Deliller kesin, basit.

Hallac             : Ya mahkeme heyeti ?

Hafif               : Duyduğuma göre Hambeli ve Şafi mezhebinin temsilcileri alınmayacakmış.

Hallac             : Bu açık aykırılık değil mi mevcut şeriata ?

Hafif                           : Üstad, tahminimce çoktan verilmiştir karar devlet-i âlâda. Yargılama cellat öncesi oyalama turları. Ne fark eder kimin olduğu. Tefeci tüccarlar bile bastırınca parayı oluyor kadı bu memlekette. Görmedik mi bunları ? Sen tasalanma, soğukkanlılığını kaybetmiş görüyorum ilk defa. Bence bekleyecekler isyanların sorunu, ona göre bir karar verecekler. Şimdilik dokunmaları imkansız gözüküyor. Sen uzunca bir zaman buradasın. Hazırlan ecelinle ölmeye.

Hallac              : Ya, demek öyle,

Yıllardır vuslat için uğraşan

Kavuşmak yaklaşınca oluyor perişan,

ya vuslattan kaçan,

ecel yakasına yapışınca.

Hafif                           : Bunları koy bir kenara. Senden isteyenlere mektup yaz bolca. Bir de kitap hazırla. Ben çıkarırım bölüm bölüm. Hoşça kal şimdilik. Dertlerini unut, düşünme.

Hallac             : Hoşça kal, kal sağlıcakla.

(sahne kararır).

PERDE  : 3

SAHNE : 2

(Aradan belli bir süre geçmiştir. Birden birtakım gürültüler duyulur. Eşkıya kapıda görülür).

Eşkıya             : (Demir parmaklığa dayanır) Nasıl açacağım bunu ?

Hallac             : Orası kapı değil, bak şurada kapı

Eşkıya             : (Kapıyı iter) Açık burası.

Hallac             : Açık ya, hayırdır.

Eşkıya             : Hayır dualarını almaya geldim. Bu nasıl hapishane, kimse yok. Bir iki kişi vardı tepeledik. Seni çıkarmaya geldim.

Hallac                         : Kapılar açık, ben çıkabilirim istediğim zaman. Zaten kapıları kaçmam için açık tutuyorlar.

Eşkıya             : Baba sen akılsız mısın? Neden bekliyorsun öyleyse ? Ben de günlerdir plan yapıyorum sana ulaşmak için. Senin niyetin ne ? Beni öldürtmek  mi? Hadi çabuk ol, kavuş özgürlüğüne. İşte fırsat.

Hallac                         : Ben özgürüm burada. Özgürlük insanın içindeki bir duygu, bağlı değil mekana.

Eşkıya             : Dört duvar arasında elin kolun bağlı. Götüreceğim seni buradan.

Hallac             : Duvarlar mahkum etmez insanı. Nice insan tanırım ben kafasının içi prangalı,

basireti bağlı, zincirlenmiş yüreği. Özgür sanar kendini. Nice insan var, elleri

prangalı akılda ve yürekte yenebilmiş yalanı özgür. Özgürlük zaman ve

mekandan mustağni bir duygu. Özgürlük bir ruh işi. Önce ruhunu özgür

kılmalı özgür olmak isteyen her kişi.

Eşkıya             : Bak baba, burası hapishane, tutsaksın burada. Fazla vaktim yoktur. Dışarıda bol bol dinlerim seni. Hadi çabuk ol.

Hallac             : Ben özgürüm içerde.

Kendilerine ördükleri duvarlarla mahkum kalan tutsaklar dışarda,

Sen var özgür kıl onları gücün varsa.

Eşkıya             : Bir şey anlamadım ama, özgür olsan dışarda  ne zarar.

Hallac             : Ülke dört tarafı çevrili bir mahpushane,

Her nefes aldıkça şerbetçe,

Zorbalar biter tepende.

Eşkıya             : Abartma baba yaa. Bana şimdiye kadar hiç karışan olmadı.

Hallac             : Eşkıya eşkıyaya ne diye.

Eşkıya             : Çok teessüf ederim, beni onlarla aynı kefeye mi koyuyorsun ?

Sen adam olmazsan baba. Ne diyeyim sana,

Onlarınki resmi soygun.

Benimkisi binbir zahmetli iş, hem devede kulak

Onlar doldurur kendi cukkalarını,

Ben beslerim en azından yüzlerce öksüz, yetimi.

Adam çalıştırırım yanımda,

Bir nevi işletme benimkisi

Ben gidiyorum, karar ver geliyor musun benimle?

Hallac             : Yolun açık olsun dostum,

Beni düşünme,

Yalnız bir tek öğüdüm var sana;

Kendine namuslu bir iş edin.

Eşkıya             : Haklısın, haklıysan da,

Muhafız alayına komutan olurum ben,

Ancak eldeki yeteneğimle ya da

Büyük çiftlikerde köleleri iknaya yarar gücüm.

Hangisini seçeyim, seçmek kendi elimde.

Muhafızlık teklifi almadığım değil birçok amir,

Bir çok toprak beyinden. Birçokları da iyi

Para kazanır köle nakliyatından

Sen seç benim yerime bana Hallac

Sana bırakıyorum kendi seçimimi.

Hallac             : (Düşünür) Kendi işinin efendisi olmak

en iyisi.

Seçimin en iyisi bile

Ya köle yapar; ya

İşbirlikçi seçeni.

Yaratan değilse kendi seçenekleri.

Eşkıya             : Öğüdünü tutacağım, Hadi hoşça kal.

Hallac             : Allah yardımcın olsun, hoşça kal.

(Sahne Kararır)

PERDE :3

SAHNE : 3

(Kapı yine açılır. Bu defa görüşmeye gelen halifenin annesi Seyyidiye’dir. O da hemen hemen Hallac’ın yaşındadır)

Seyyidiye        : Sabahı şeriflerini hayrola. Bölmedim ya duanı ya Hallac.

Hallac             : (Cevap vermez. Dua etmeye devam eder. Seyyidiye bekler)

Hayır sizin üzerinize olsun. Duanın her

Hecesi bir bütündür. Bölünmez zaten

Bölünen her parçası ayrı bütün

Bütünü bir parça. Kimin gücü

Yeter ki, en küçük bütünü böle.

Seyidiye          : Nasılsın ya Hallac? Sana iyi bakılması için emir verdim. İhtiyaçların tam olarak görülüyor mu ?

Hallac             : Benim bir ihtiyacım yok ki

Ne ihtiyacım varsa görülüyor zaten.

En ücra köşesi yok ki kainatın gözlenmesin

Görülmesin tek bir kelebek kanadının kıpırtısı,

Görülmesin bir tek yürekte sevinç pırıltısı

Seyidiye          : Benim demem, yeme içme ihtiyaçların yani.

Hallac             : Her şeyi ziyadesiyle veriyorlar, yemiyorum. Çünkü yedikçe acıkıyorum.

Seyidiye          : Daha çok göndereyim o zaman.

Hallac             : Benim demem o ki, söylenmiş bir sözdür;

Bir şehirde bir tek aç kalmayıncaya dek

Doymaz takva ve iman sahibi.

Seyidiye          : (Ne denilmek istendiğini anlar) Ya Hallac, emin ol ki, ben her Cuma halkı dinliyorum. Onlarca engele rağmen. Kimin ihtiyacı varsa karşılamaya çalışıyorum. Hali vakti yerinde olanları da yardıma teşvik ediyorum. Birçok kimse katıldı yardım kampanyalarına. Yığınla hayırsever zengin tacir var şimdi gönüllü yardım eden.

Bir fon ve komite kurdurdum engellemelere rağmen. İnan ki kolay olmuyor bu işler.

Hallac             : Biliyorum hepsini. Toplu sünnet törenlerini, aş dağıtma işini.

Hayırseverlik kimileri için bir görev, kimileri için ise eğlence haline geldi. Görev haline geldi çünkü, bu işten geçiniyor bazıları. Toplanan yardımların yarısı cebellezi. Eğlence haline geldi çünkü, yardım törenlerle yapılıyor. Yardım muhtaç olana şölenle verilmesidir muhtaç olandan çalınandan geriye kalanın.

Bak ya  seyyidiye, nerede bir hırsızlık ihtimali varsa, hemen orada bir komite kuruluyor. Görev ve yetki ihdas ediliyor. Hırsızlık ve rüşvet artık tarihimizin seyrini belirliyor.

Seyidiye          : Ne yapalım ya Hallac, Önüne geçilmez bir döngü bu. Yardım da yapmazsak ölecekler açlıktan.

Senin eleştirin çözüm değil ki mevcut duruma.

Hallac              : Asıl olan insanların bir kısmının hayırsever olmasını beklemek değil ki, bir kısmının açlıktan ölmemesi için. Mesele birilerinin yardım dilenmediği ve birilerinin de yardım etmek zorunda kalmadığı şartlarda yaşamanın gerekli koşullarını yaratmaktır. Tanrı günahlarını bağışlasın diye aç doyuran, çıplak giydiren kokona ve  kerkez sefilleri günahlarıyla baş başa bırakmak lazım ki, tekke düşsün kel görünsün.

Seyidiye          : Mümkün mü bu dediğin ?

Hallac             : Mümkün. Sahih bir hadistir ki; Hz Muhammed şöyle buyurdu : “Sizlere mehdiyi mücdeliyorum. Halkın ihtilaf ve çekişme zamanında ümmetine gönderilecek ve yeryüzü zulüm ve haksızlıklarla dolduğu gibi, onu adalet ve eşitlik ile dolduracak, yerde ve gökte olanlar ondan razı olacaklar ve o malları sahih olarak taksim edecektir.

Adamın biri sahih olarak nasıl taksim edecek diye sordu?

Buyurdu ki; halkın arasında eşit olarak dağıtacak.

Ya Seyyidiye, yeryürzündeki zulüm ve haksızlığın, adaletsizlik ve eşitsizliğin malların taksimatındaki eşitsizlik ve adaletsizlik ile doğrudan rabıtası açık değil mi? Yapılacak olan çağırılmaya uymaktır. Açları doyurmak değil. Çağrıda yardım yok, hakları teslim söz konusu.

Seyidiye          : Bu senin dediğin bir rüya, bir hayal. Mevcut durumda ne yapabilirim ben.

Hallac             : Sadece rüyalar sınır tanımaz ve sadece hayaller sonsuza dek yaşar.

Seyidiye          : Sakın bunları yargılamada söyleme ya Hallac. Hepsinin birer Karmati düşüncesi olduğunu ve İhvan ül Sefa risalelerinde ileri sürüldüğü biliyorum. Ve adalatten canını kurtaran bir tek Karmati bile olmadı. Yalvarırırm kendine sakla bunları, Karmati olduğunu söylüyorlar zaten.

Hallac                         : Hallac, ne yani! Bir Karmati biri inek dört ayaklı ve süt veren bir hayvandır diyor, ben de diyorsam Karmati mi oluyorum ben? Bu en ilkel kıyas mantığıdır. Bu durumda Karmatilerden farklı olmak için ya suskun kalmam veya ineğin bir hayvan olmadığını söylemem, veya tüm ineklerin ayak sayısının cellatlarca azaltılması gerekir.

Evet böyle de oluyor. Ve eğer gerçekler onların kafalarındaki gerçeklere denk düşmüyorsa, vay gele gerçeklerin başına.

Seyidiye          : Çok fazla kargaşa var, her tarafta isyan, çok kan dökülüyor. Bunları ancak sen yatıştırabilirsin. Şimdiden onbinlerce ölü var. Bu yıl yağmur da yağmadı. Kıtlık da cabası. Çıkmanı sağlayacağım buradan, durdurabilirsin dökülen kanı. Bu kan ümmetin kanı. Benimkisi ana yüreği, dayanmaz buna. Üstelik oğlumu devirmek istiyorlar pasif kaldığı için. Diken üzerindeyiz biz de. Muhafız alay  komutanına emanet canımız. Karar değiştirdiği bir gün, okka altındayız aynı gün. Akan kanın durmazı lazım bir an önce. Yalvarırım sana bir şeyler yap.

Hallac             : Benim bir sorumluluğum var mı sizce? Kıtlık oldu, kan aktı diyorsun. İyi ya, bu kıtlıkta boğaz sayısını azaltmışsınız.

Seyidiye          : Yok, ama seni dinlerler.

Hallac                         : Bin dinlesin halife ve vezirler önce. Diğerleri cahil adamlar, anlamayabilirler. Ben çıkmam buradan, insanların gözyaşı dinmeyince. Çekin atlı birliklerinizi çeltik tarlalarından, maden ocaklarından, limanlardan ve yanı sıra vergi tahsildarlarını tarlalardan, ağıllardan, kan diner bir gecede.

Ben kımıldamam bir yere.

Kim dur deyince durur ki akan sele. Önce durdurun uygulanan şiddeti. Zira şiddet vebadan bile hızlı sirayet eden bir hastalıktır. Mutlaka bir gün aynı haşmetle vurur uygulayıcısını da.

Seyyidiye        : Bir ricam daha var. Oğlum ağır hasta sen yakalanma beri. Ya Hallac tedavi eder misin oğlumu ? Biliyorum ben senin maharetini, merhametini, kerametini.

Hallac             : Eğer ben bir insanın

Düşman olduğunu biliyorsam bana;

Ve açsa doyururum,

Ve susamışsa su,

Çıplaksa giysimi,

Sığınmışsa evimi veririm.

Hastaysa tedavi ederim

Yaralıysa yarasına sararım

Zordaysa yardım ederim.

Seyyidiye        : Göreceksin ki halife sana zerre kadar bir düşmanlık beslemiyor. İnan elimizde pek fazla bir şey yok. Çaresiz durumdayız biz de. Ne ordu komutanlarına sözü geçer halifenin, ne polis şefine, ne vezirlere, ne valilere, Her biri sanki bir derebeyi kendi başına.

Sen de biliyorsun ki, dayadılar gırtlağına hençeri istekleri olmayınca iki defa. Birinde Mu’tezz’i, diğerinde Mu’tazıd’ı başa getirdiler. Aynı gün indirdiler onları  istedikleri yerine gelince. Yine getirdiler oğlumu iş başına.

Halife bir tutsak onların elinde.

Hallac                         : Ben diyorum ki zaten, hilafet islam ümmeti üzerine kurulan saltanatın bir kuklası. Saltanatta hilafetin yeri olmamalı. Tedavi edeceğim oğlunu. Yalnız mahkemeden sonra.

Seyidiye          : Ben teklif ettim, halife onayladı. Sorgun sarayda yapılacak. Halife de dinleyecek. Yargılamadan arta kalan zamanda tedavi ile uğraşırsın. Hem oğlum da konuşmak ister seninle. Rahatını sağlamış oluruz elimizden geldiğince. Yalnız şunu bil ki, sana olan yakınlığımın yaptığım tekliflerle zerre kadar bir ilgisi yok bilesin. Benim ilgim bilgeliğine.

Hallac             : Benim de senden bir ricam var.

Seyyidiye        : Buyur ya Hallac.

Hallac             :Bana istediğim bazı kitapları yollayabilir misin?

Bak işte isimleri yazılı.

Ebu Hanife’nin tüm kitapları, İmam Maturidi, İmam Cafer Buyruğu, İmam Ali’nin Nech-ül Belaga, Ahmet b Hambel’in Kitab ül Zühd.,

Plotinus’un Enneadlar, Zerdüşt’ün Avesta ve İhvan ül Sefa risaleleri.

Seyyidiye        : Tabii, hepsini kütüphaneci ile yollarım. Kal sağlıcakla.

Hallac             : Kal sağlıcakla.

(Sahne kararır)

PERDE      : 3

SAHNE     : 4

Hallac iki ay sonra ön yargılamaya alınır. Yargılama sarayda yapılır. Halife’nin bir dinlenme odasıdır burası. Üç tane kadı vardır. Arada bir halife ve annesi de gelir gider. Halife genelde bir köşeden yargılamayı hayretle izler. Hallac bu aşamada bir sanık gibi değildir. Halifenin hastalığı ağırlaşmıştır)

Baş Kadı         : Burada bir ön sorgulama yapmak için toplandık. Bunun sonucuna göre

Muhammed bin Mansur el Hallac’ın yargılanıp, yargılanmayacağına karar vereceğiz.

Her şey çok açık cereyan edecek. Sınırsız konuşma hakkın var ya Hallac. Burada halifenin huzurundasın. Mahkeme sayılmaz burası. Halifenin isteği üzerine saraya alındı sorgulama. Bizden başka kimse alınmayacak yargılamaya. Unutma ki, ilk defa hacipler bile uzaklaştırıldı.

Hallac             : Sizin üzeriniz girerken hacipler tarafından arandı mı?

Baş Kadı         : Ne alakası var bunun?

Hallac                         : Her şey birbiriyle alakalı. Halifeyi ümmetten ilk hacipler ayırdı. Araya set çekti. Bu hilafeti saltanata dönüştüren ilk adımdı.

Baş Kadı         : Senin üzerini aradılar mı?

Hallac             : Benim üzerim yok ki. Bir tek urbam var o cepsiz.

Adalet denilince kadılar cepsiz olmalı öncelikle. Aklıma geldi de.

Baş Kadı         : Burada yargılamayı biz yapıyoruz. Sen sanık durumundasın ya Hallac, birden başladın sorgulamaya.

Hallac                         : Kendini yargıç sanan kimse ile perde vardır hakikat yargıçları arasında. Bu perdeyi yargılayanların yargılanması, yargılananların yargılaması yırtacaktır.

Baş Kadı         : Peki, yine de hazırladığımız ilk soruyu soruyorum. Ya Hallac. Tanrı’yı bilebilir miyiz, nitelik ve sıfatlarını bilebilir miyiz sence?

Hallac             : Bilinmeyen de bilinmemekle bilinir.

Bilmediğimi bildiğimdir, bildiğim bir şey varsa.

Baş Kadı         : Peki bir irfan, bilme var mıdır?

Hallac                         : İrfan zaten bilme demek. İrfan varsa saltanat ve hükümranlığımız yoktur. Var olması için sizin sorgu yapacak durumda olmamanız gerekir.

Baş Kadı         : Yani, evet mi diyorsun ?

Hallac             : Dedim ya bu size bağlı.

Baş Kadı         : Bizi yok sayarsak.

Hallac             : O zaman bir sorun ve sorgu kalmaz.

Baş Kadı         : Biz yokuz, sorun ve sorgu da yoksa cevabın evet midir ?

Hallac             : Öyleyse, cevap doğru, soru yanlış.

Baş Kadı         : Evet mi hayır mı?

Hallac             : Seçenekler daima iki mi?

Evet mi, hayır mı? Kız mı erkek mi? Siyah mı beyaz mı? Büyük mü küçük mü?  İkili mantık kıyas ve benzeşime dayanır ki, sorunu hiçbir zaman çözmez.

Baş Kadı         : Evet mi hayır mı?

Hallac                         : Sorguculardır eveti hayır, hayırı evete çeviren. Onlarsız tüm evetler hayır, tüm hayırlar evet. Bu yüzden diyorum ki hakikatle hakimler arasında perde vardır, herşey ters yansır oraya.

Baş Kadı         : Perdeyi hesaba katarak konuşur isek.

Hallac             : Hayır.

Baş Kadı         : Ters yansıma gereği, yansımayı ters çevirir isek.

Hallac                         : Bir şeyin yansımasının tersyüz edilip ayaklar üstüne oturtulması o şeyin kendisini vermez, tersini de.

Baş Kadı         : Ne gerekir bunun için.

Hallac             : Nefyedilmesi, olumsuzlanması gerekir.

Baş Kadı         : Hayırın olumsuzlanması evet değil mi?

Hallac             : Hayır.

Baş Kadı         : Nedir öyleyse ?

Hallac             : Hayır dedim ya. Hayırın olumsuzlaması yine hayırdır. Şerrinki de şerrdir.

Baş Kadı         : Nasıl oluyor bu böyle ?

Hallac             : Bir şey ancak yeniden nefyedilmek kaydıyla nefyedilebilir de ondan.

Baş Kadı         : Yani sen Tanrı’nın Zat’ının olumsuzlanabileceğini mi söylüyorsun?  Tanrı yok mu diyorsun?

Hallac             : Bütün varlar yok, tüm yoklar vardır. Varlar yok olduğu için var.

Baş Kadı         : Nasıl yani?

Hallac             : Bakın güzel bir kadın vardır, güzel bir deve, güzel bir kepçe, vazo.. vb vardır. Bir kadın, bir deve,  bir kepçe veya vazo hepsi güzelliğin formlarıdır ve vardır. Fakat güzelliğin kendisi var mıdır? Hayır. Güzel bir kadın vardır ve fakat güzelliğin kendisi yoktur. O mutlaktır ve tüm mutlak olanlar gibi soyuttur. Güzellik yoktur, ama güzel bir şey vardır. Güzellik özdür, güzel bir kepçe formdur, surettir.

Baş Kadı         : Tanrı var mıdır ?

Hallac                         : Dünya ve kainat bir gerçeklik ise Tanrı yoktur. Eğer bir suret ise vardır. Siz zahirdesiniz, dünyayla gerçek kabul ediyorsunuz ki objektif tanzim tasarrufları yapıyorsunuz, ona yasa biçiyorsunuz ?

Baş Kadı         : Estafurullah bize Tanrı tanımaz mı diyorsunuz, şimdi de biz mi suçlu olduk ?

Hallac             : (Elindeki bir taşı yere bırakır) Bu taş hep yere düşüyorsa Tanrı yoktur. O da

sizinki gibi yasaya uyar çünkü. Yasanın hüküm sürdüğü ve istisnaların

bulunmadığı yerde Tanrı’ya yer kalmaz. Taş hep yere düşer, bunun yasasını

kim koymuş olursa olsun, bunun tersi mümkün değil, istisnası da yoktur.

Yasalarınız da öyle.

Siz hiçbir selin akmayıp, bıçakla kesilir gibi donup kaldığını gördünüz mü, mümkün mü bu?

Ben diyorum ki, bu dünya gerçek ise hüküm sizindir ve Tanrı’nın yeri yoktur. Ama bu dünya bir surettir ve ben onu beyan ile gördüm ki Tanrı vardır. Var ise kaldırın hüküm ve yargınızı.

Baş Kadı         : Sen Tanrı tanınabilir diyormuşsun?

Hallac                         : İnsanları Tanrı tanımaz ve Tanrı tanır diye ikiye ayıran siz değil misiniz ? Sonra da Tanrı tanımazlara ölüm fetvası veren. Sonra kalkıp Tanrı tanınamaz diyorsunuz. Tanrı tanımazlarla ne farkınız var. Tanrı tanımazlarla,

Tanrı tanınamaz diyenler aynı şeyi söylemiyorlar mı sizce?

İnsanları böyle ayıramazsınız. Esas Tanrı tanımazlar, Tanrı tanınamaz deyip onun adına hüküm verenlerdir. Çok cana kıydınız bu anlayışla.

Baş Kadı         : Sen kâfirleri mi savunuyorsun ? Zaten bir kâfiri öldüren iman sahibine engel olmuşsun.

Hallac                         : Siz hiçbir Tanrı tanımazın Tanrı adına fetva verdiğini, cana kıydığını gördünüz mü? Oysa O’na en büyük şirki siz koşuyorsunuz. Çünkü öldürme hakkını onun elinden alarak, siz kullanıyorsunuz. Yetkisini kullanıyorsunuz. Tanrı’ya en büyük şirk onun öldürme yetkisini kullanmaktır. Tanrı’ya hiç şirk koşma ihtimali olmayanlar ise Tanrı tanımazlardır. Bırakın vicdanları özür kalsın. Vicdanlar da inançlar kadar özgür olsun.

Baş Kadı         : Sen kâfiri kurtardın mı, cevap ver ?

Hallac             : Tanrı iradesiyle oldu, onun emri dışında bir şey olurmu hiç.

(Susar bekler)

Baş Kadı         : Evet ya da hayır diye bir cevap vermedin.

Hallac             : (Susar)

Baş Kadı         : Neden sustun ya Hallac. Susmak ikrardan gelir.

Hallac                         : Susturun gerçeği ve yargıyı, ben diyorum ki, sadece gerçeğin suskun dili konuşsun.

Baş Kadı         : Devam et.

Hallac             : (Susmaya devam eder)

Baş Kadı         : Bir şey demiyorsun.

Hallac             : Siz sessizliğin korkunç sesini duymuyorsunuz.

Baş Kadı         : Sen dilinle konuş.

Hallac             : Konuşan diller, susan kalplerin helakıdır.

Baş Kadı         : Biz bir fetva vermek zorundayız, konuş.

Hallac             : Sizin ve benim fetvam yazılmış zaten.

Baş Kadı         : Kimin tarafından, nerede o fetva.

Hallac             : İlahi bir yargı ve acımasız bir yargıç, yani zaman tarafından.

Baş Kadı         : Tövbe edecek misin ?

Hallac             : Ben hergün bin defa tövbe ediyorum. Siz bir defa tövbe edin yeter.

Baş kadı          : Tövbe etmeyen kâfirdir, o nasıl söz.

  1. Kadı            : Tövbe edip söylediklerini geri almazsan, öldürülecek ve kâfir olarak cehenneme gideceksin.

Hallac                         : Farzı mahal sizin söylediklerinizin hepsi doğrudur ve cennetin kapılarını açar. Ama beni buna zorlayamazsınız. Ben zorla cennete gitmek istemiyorum. Beni cennete göndermek için zorlamaya sizin bir hakkınız var mı? Sorun burada. Günahkar bir müslüman olarak ve velevki bunun da bilincinde olarak dokunulmadan yaşamak, yani yeterince günah sahibi olmak istiyorum ben.

Araf süresinin 40. Ayetinde “sen halkı imanlı olmaları için zorlayamazsın” denilmektedir. Nedenle, benim istediğim adalet değil özgürlük. Zira sadece adalet özgürleştiremez dini ve inancı. Adaletin karıştığı inanç ve din aslında bir siyaset.

  1. Kadı            : Bizi kadı değil de bir âlim, bir hakim olarak kabul et.

Hallac                         : Âlimlerin veya fâkihlerin ricası zaten adalet. Ben cehennem gitme hakkımı sonuna kadar kullanmak, yani özgür kalmak istiyorum.

  1. Kadı            : Ama herkes başına buyruk yaşarsa dini, kaos, kargaşa doğmaz mı ?

Hallac                         : Bu dediğiniz de zaten siyaset. Düzen ister dinde; tek düze bir meşrep. En iyi uyum kaostan doğan, kaotik uyumdur oysa. Buna medeniyet denir.

  1. Kadı            : Bir kimsenin kendi şahsi dini olur mu Hallac?

Hallac             : Ben insanım,

Mekansızlık cevheridir ayetim,

Zat’a gider bidayetim

Sen bu yol ile bil ki beni,

İnsanam,

Bu yola dahi sığmazsam

  1. Kadı            : Cevap vermedin.

Hallac             : İslamın şartlarını tayin eden ulema, âlim ve fakihler elbet, yani adalet şart saymaktadır, kural koymaktadır. Şart saymaktır. Saymak sınırlamaktır. Tüm sayılar sınırlıdır. Her insanın sayı kapasitesi de sınırlıdır. Aynı sayıya denk duran iki insanda yoktur. Şartı koyan adalettir.

  1. Kadı            : Ne demek oluyor bu?

Hallac                         : Hiçbir sayı ve şart Zat’ı kuşatamaz. Onun sıfat ve niteliklerinin sayısı, her insanın durduğu sayının bilinciyle sınırlı ve farklıdır. Bu da Tanrı’ya ilişkin her insanın bilincinin Zat’ı kuşatıcı olmayan durumuyla farklı ve bunun da kanıtlamaya dönük bir hal olmadığını söylüyorum.

  1. Kadı            : Yani her insanın ayrı bir dini oluyor.

Hallac             : Ayrı değil, farklı.

  1. Kadı            : İnsan sayısı kadar din olur o zaman.

Hallac                         : Yine sayıya  bağladınız işi ve demek ki Zat’ı sınırladınız. Tanrı Abbasi devleti değil ki sınırları olsun ve daima genişlesin.

  1. Kadı            : Ayrı ile farklı arasında ne fark var?

Hallac                         : Tüm nizam ve düzen sahipleri için farklar arasındaki fark fark etmez zaten. Ama ayrılık insan ile Zat arasında, farklılık her insanın Zat’ı algılama biçiminde. Yani insan ile iman arasında. Öyleyse tevhidi sağlayan farklı algıların Zat’ın birliğine, bire yönelmiş halidir. Öyleyse insan sayısı kadar Zat’ı algılayış ve tasavur olması normaldir ve kanıtlama dışındadır. Adaletin konusuna girmez yani. Adalet ötesi.

  1. Kadı            : Sen kısaca adaletin sapkın dahi olsa inancı yargılamayacağını mı söylüyorsun?

Hallac                         : Ben adalet değil özgürlük istiyorum. Söyledim ya. İsa, Musa, Muhammed dünyayı yargılamak için değil kurtarmak için gelmişti. Yargın neyin nesi. (Eşkiyayı hatırlar) Bu bir eşkıya sözü. Ben Bir’i birlemek, yani tevhidi sağlamak istiyorum.

  1. Kadı            : Tam anlayamadım, Tanrı’nın sıfat ve nitelikleri sayılamaz mı yani ?

Hallac             : Bana ne, sen istersen say.

  1. Kadı            : Hayır sayılmamalı mı diyorsun ?

Hallac             : Sayılamaz diyorum.

  1. Kadı            : Neden ?

Hallac                         : Ancak mevzu din, hukuk ve kurallar dini, her nedene çünkü ile cevap verir. Ama söyleyeyim, çünkü, ben bunları saydım ve senin için şu kadar sıfat ve nitelik yarattım ey müslüman, senin için yığınla seçenek yarattım, duruma göre isteğini al ve kullan, özgürce seç demek özgürlüğü ortadan kaldırmaktır zaten.

  1. Kadı            : Neden ?

Hallac                         : Daha öncede söylemiştim. Seçenekleri yaratan seçenin kendisi değilse eğer bu kölelik, kişilik ve benlik kaybı.

Baş Kadı         : Bu oturuma ara veriyorum. Çıkabilirsiniz ya Hallac.

(Hallac ve kadılar çıkarlar. Halife orada kalır. Annesi içeri girer. Yirmi gün geçmiştir ve kırk oturum geride kalmıştır).

Seyyidiye        : Oğlum nasıl oldun, iyi misin ?

Muktedir         : Ağrılarım giderek ağırlaşıyor.

Seyyidiye        : Yirmi gün, kırk oturumdur yargılama sürüyor. Bir bitse de hastalığına baktırsak.

Muktedir         : Yakında bitecek sanırım.

Seyyidiye        : Ne olacak sence oğlum ?

Muktedir         : Bilmem ki anne, benim elimden de fazla bir şey gelmiyor biliyorsun. Ben şahsen böyle bir adama dokunmaktan, Allah’tan korkarım.

Seyyidiye        : O yakalandıktan sonra bu derde tutuldun. Bu bir ikaz, biliyorum. Anayım ben, hissi kalbe vuku olur anaların.

Muktedir         : Ne yapayım, çare yok.

Seyyidiye        : Bırak gitsin bu adamı yavrum. Ona dokunan yanar.

Muktedir         : Açıkça yapamam. Onu bıraktığım gün ben okka altındayım demek. Kapıları açık bıraktırdım hem hapiseninin, hem sarayın gitmiyor.

Seyyidiye        : Çocuğun biri bağırır; baba bir hırsız tuttum.

Babası; al da gel der.

Çocuk; gelmiyor.

Babası ; Sal da gel der,

Çocuk salmıyor baba der. Aynı misal. Yıllardır ele geçmedi, şimdi gitmiyor.

Muktedir         : Daha ne yapayım anne. Ne rüşvetler verdim eşkiyaya adamı kaçırsın diye. Kaçmıyor. Şimdi infilaka hazır bir barut fıçısı gibi yerleşti buraya, gitmiyor. Gitmiyor işte. Kanına susamış bu adam, rolünün farkında. Eşkiyaya çalışıyor hazine onun yüzünden. Bir anlaşırsa ne olur halim? Hepsi  Beyt-ül Mal’dan hırsızlık sayılır.

Seyyidiye        : Aman  yavrum ağzından yel alsın. Keşke yakalatmasaydın.

Muktedir         : Ben mi istedim. Eşkiyaya haber verdim. Vezirin hafiyeleri daha erken davrandı. Nefes alışımı bile izliyorlar.

Seyyidiye        : Sen hele bir iyi ol oğlum. Her şey düzelir inşallah. Tanrı’dan umut kesilmez.

Gün doğmadan neler doğar. Mukanet ol oğlum.

(Sahne yeniden kararır. Baş kadı ve diğer kadılar yerlerini alırlar. Hallac’ın sorgulamasının kırkbirinci oturumu başlar).

Baş Kadı         : Kırbirinci otorumu açıyorum.

  1. Kadı            : Allahın ruhunun bedeninize girdiğini; böylece size yanlış yapmaktan koruduğunu iddia ediyormuşsun, öyle mi ?

Hallac                         : Bu soru 868 de halife Mu’taz tarafından büyük âlim ebul Fevaris’e sorulmuş idi, de öldürülmüştü. El cevap :

“Be adam varsayalım ki, Allah’ın ruhu bedenime girdi; sana zararı ne ?

Diyelim ki şeytan’ın ruhu bedenimizdedir ; sana yararı ne ?”

Yani insanların neye nasıl inandıklarından sana ne ?

  1. Kadı            : Nasıl olur, bidata karşı savaşmak her müslümanın görevi değil mi ?

Hallac             : Dinleyin o zaman.

Musa aleyhüsselam Kızıldeniz’e doğru yol alırken bir çobana rastlar. Çoban

çok süt vermesi için keçisine dua etmektedir.

Hiç, süt vermesi için keçiye dua edilir mi? der Musa.

Çoban ne yapmalıyım deyince, Musa, Allah’a dua edeceksin. Yalnız ve yalnız Allah’tır şefahat veren. Ona dua et.

Nasıl ?

Musa, hangi duaları okuyacağının çobana söyler.

Tam Kızıldeniz’in ortasında iken bir el Musa’nın omuzuna dokunur. Şu duanın sözleri nasıldı ?

Musa çobana; sen git yine bildiğin gibi keçine duanı et der. Zira çoban da Kızıldeniz’i yarmıştır.

Bu da demektir ki, kimin nasıl hidayete ereceğini ancak Allah bilir. Öyleyse belki senin dayatmaya çalıştığın kendi hüsnü kuruntularından ibaret olabilir de, bidat dediğin yol Hakka eriştirebilir. Belki de sen bu yolu kesip, deccala yöneltiyor olabilirsin. Bunun için kimsenin elinde bir özel yetki yoktur. Kendi gerçeğini tek gerçeklik sanan bilinç türü için dünyayı sadece kan ve revan beklemektedir.

  1. Kadı            : Ama bizim dinimiz en insancıl dindir.

Hallac                         : Doğrudur da, kendi insanlığını tek insancıllık sanan düşünce de hot be hot zalimliğe, insancıl bir vahşete yönelir.

Baş Kadı         : Her şeyin doğrusunu Allah bilir.

Oturum sona ermiştir.

Siz dışarı çıkın ya Hallac

Biz bir karar vereceğiz

Ey Muktedir siz de.

(Hallac ve halife dışarı çıkarlar)

  1. Kadı            : Ben Hallac’a dokunmaktan Allah’a sığınırım. Oyumu yargılanmaması yönünde kullanıyorum.
  2. Kadı            : Bize onca hakaretvari sözler söylemesine rağmen, bir dinleyici gibi, duygularıma kapılmadan söylemem gerekirse, ben de Allah’a sığınırım.

Baş Kadı         : Ben aksi düşünce belirtsem kime sığınmış olacağım. Öyle konuşuyorsunuz ki, ne diyebilirim.

Benim düşüncem de yargılanmaması yönünde.

(Bağırır, “girebilirsiniz ya Hallac”)

Kararımızı verdik. Yapılan kırkbir oturum sonucunda kanaatimiz odur ki, şimdilik yargılanmanıza gerek görülmemiştir. Hayırlara vesile olur inşallah.

Hallac             : Sonuç ne ?

Baş Kadı         : Açıkladık, duymadın mı ?

Hallac             : Benimle ilgisi ne ?

Baş Kadı         : Karar sizin hakkınızda.

Hallac             : Hepimizin hakkında kararı kim verir, sayın kadı ?

Baş Kadı         : Tabii ki Allah verir.

Hallac             : Öyleyse sizinki ne ?

Baş Kadı         : Euzibillamine şeytani racim..

(Sahne kararır çıkarlar.)

 

SAHNE :3

PERDE : 5

(Halife hastadır, olayların baskısı altında tüberküloz olduğu anlaşılmaktadır. Aşırı bir terlemesi vardır. Öksürük nöbetleri vardır. Hallac’ın büyü ve sihir gücü hakkında söylenilenleri, duyulmuştur. Hallac ve Seyyidiye gelir. Odada halife vardır. Bitkin bir haldedir. Bir divana uzanmıştır. Işıklar aydınlanır. Girerler)

Seyyidiye        : Bugün nasılsın oğlum ?

Muktedir         : Yine sabaha kadar kan ter içinde kaldım. Öksürük nöbedim de arttı. Kan geldi ilk defa öksürüğümden.

(Karın boşluğunu gösterir)

Şuramda da bir ağrı ve şişkinlik var.

Seyyidiye        : Görmüyormusun ya Hallac. Daha 22 yaşında oğlum. Dert tuttu, nazara geldi. Çam sıkızı gibi eridi gitti. Herkesin gözü üzerinde. Bir yanda hastalık illeti alt etmektedir, diğer yandan alt etmek isteyen leş kargaları. Sırat köprüsünde amansız bir hal bizimkisi, yaşamak değil.

Ne yapacağız ya Hallac ? Sen bilirsin ancak derdi çaresini.

Hallac             : (Halifeye bakar, halife öksürür, öksürdükçe bir eliyle de böğrünü tutar)

Durunumuz iyi değil ya Muktedir.

Muktedir         : Diyorlar ki, seni tutukladığımızdan dolayı imiş bu dert.

Hallac             : Siz inanıyor musunuz buna ?

Muktedir         : Eğer sen ulu bir zatsan, büyüklüğünle mütenasip bir dert değil benimkisi, bu kadarı lütuf sayılır. Eğer değilsen, o zaman mükâfat  görmem gerekirdi. Aslında bilmiyorum, bilmiyorum. Karar vermem imkansız. Tedavi edecek misin beni?

Hallac                         : Edeceğim. Önce  istediğim bir şey var. Dünyayı ve saltanatı küçümseyiniz, çünkü onları dikkate aldığımızda, sizin için en iyisi budur. Sonrası kolay.

Muktedir         : Zaten iyileşinceye kadar hiçbir devlet meselesine bakmayacağım.

Hallac              : İyisi bu. Bir kişinin alacağı bir nefes, bir devletten önemlidir. Ben defalarca karşılaştım bu tür dertlerle. Şimdi sizden bulunmasını istediğim zehirli otlar ve yılan, karadul, akrep zehiri var. Bunların temin edilmesi lazım.

Seyyidiye        : (Panikler, şüphelenmiş gibi Muktedir’e bakar. Oğlunu zehirletecekmiş duruma düşmekten korkar)

Ya Hallac, saraya zehirli hiçbir şeyin girmesi yasak. Baştan söyleseydin ben hiç kalkışmazdım bu işe. Kaç halife zehirlenerek öldürüldü biliyor musun sen? O kadar tedbir almamıza rağmen iki defa zehir katıldı oğlumun yemeğine.

Bereket tadıcılar öldü.

Muktedir         : Ya Hallac, öyle ki bir defasında elmanın yarısına zehir zerketmişler, tadıcı ayarlanmış öbür tarafından ısırdı. Ben son anda uyandım. Ölümden kıl payı döndüm.

Seyyidiye        : (Kendini temize çıkarmak için) Katiyen kabul etmem bu işi.

Hallac             : Zehirleme konusuda tüm devlet katlarının ne kadar uzman olduğunu biliyorum. Hasan el Askeri Buhara’da zehirlendiğinde sizden yaşça biraz büyüktü. Üstelik hiçbir hastalığı da yoktu. Zehirleme katl sorumluluğundan kurtulmak için çok incelikli bir yordam. Tabiatı haliyle uzmanlaşma had safhada. Ama bir tereddüdünüz varsa varsa vazgeçelim tedaviden.

Muktedir         : Zehir öldürmekten başka ne işe yarar ki ?

Hallac             : Zehir öldürücüdür.

Öldürücü olduğu için hayat vericidir.

Ve aynen benzer düşüncelere,

Zehirlerken çürüyeni,

Besler geleceği.

Mikyas yok elimizde,

Belki karmanlarıdır yarının,

Bugünün zehir salan hainleri.

Zehir zehirdir, yaşam yaşamdır. Zehir  yaşamdır, yaşam zehir.

Zehiri yaşam yapan onu kullananın maharetidir. Niyetidir.

Muktedir         : Zaten ölümcül dert benimkisi,

Kabul ediyorum teklifini,

Bir gün evvel, bir gün sonra ne farkeder.

Ölmüş eşşek kurttan  korkmaz nasılsa

Razıyım ya Hallac ne olursa

Bir belge yazıp bırakacağım anne,

Tedaviyi ben istiyorum ve

Hallac’ın hiçbir sorumluluğu yoktur  diye

Seyyidiye        : Umudunuz Allah’tandır oğlum.

Hallac                         : O zaman vereceğim listedeki bitki ve hayvan zehirlerini temin edin. Özellikle engerek yılan zehiri önemli.

Muktedir         : Tamam, ben temin ettiririm. Yalnız, yanlış zehirler getirirlerse tanırsın değil mi ?

Hallac             : Tabiatla birlikte yaşadım ben. Onun nefes alış verişini bilirim.

Muktedir         : Tamam o zaman. Şimdi siz istirahat buyurun, akşam yemeğinde buluşuruz.

(Hallac çıkar, Muktedir annesine)

Anne bu beni zehirlemek için tutulmuş bir Karmati casusu olmasın. Sihri, büyüsü var diyorlardı ama öyle  bir keramet yok. Tamamen ilaç tedavisi uygulayacak.

Seyyidiye        : Sanmam oğlum. Hiç arkadan hançerleyecek milcan tipi yok. Hem zehirlerse seni, alt üst eder bütün namını. Göze alır mı dersin ?

Muktedir         : Başka çarem yok zaten. Denize düşen yılana sarılır.

Seyyidiye        : Sen dinlen oğlum. Acılarının dinmesi için sana boru otu suyu hazırlattım. İç  de biraz dinlen.

Muktedir         : Off, ölüyorum anne.

(Sahne kararır )

(Sahne aydınlanır. Akşam yemeği divanin üzerine kurulmuştur. Bir yanda halife oturur, diğer yanda Hallac vardır. Yemek yerken konuşurlar )

Muktedir         : Sana bugün Antep yemekleri hazırlattım. Umarım seversin. Ali nazik, çartlak kebap, Ergani’nin meşhur kundura buğdayından tereyağlı bulgur, bumbar, gendime çorbası başka bir arzun varsa hazırlatayım hemen.

Hallac             : Ben istemem, sizin yemeniz lazım, rahatsızsınız.

Muktedir         : Ben senin sayende yiyeceğim. Hiç canım çekmiyor aslında. Beni kırma

Hallac             : Peki, peki.

Muktedir         : Senden öğrenmek isediklerim var mazur görürsen.

Hallac             : Bildiklerimi söylemek gönülden…

Muktedir         : Şu cenneti, hurileri, gılmanları aşağılamış, tubayı, kevseri reddedip cehennemi arzuladığını söylemişsin. Cehennem hayatını özendirdiğin söyleniyor.

Hallac             : Şu yumuşatır her nesneyi.

Demire verince ama,

Sertleştirir yumuşatması gereken şeyi

Her şey zıddıyla birlikte,

Cehennemi gösteriyorum ben

Sağlam kılmada imanı.

Manen özgür olmak için,

Manevi şeylerden uzak kalmalı (gerek)

Birlik benliğin yandığı,

Vuslat nefsin yandığı yerde;

Ateş ise cehennemde.

Cehennem korkusuyla O’na secde eden sadece kuldur. Onlardan çokca var.

Dost olmak istiyorum ben. Gönülden dosta bir yol var; bulmak istiyorum ben.

Bunun için yakmak istiyorum Ben’i ben. Ateş cehennemde.

Muktedir         : Sırrın gerçek olması, bu sırrın sırdan müstağni olan sırrın sırrı olması ne anlama gelir ?

Hallac                         : Bu bir irfan, yani bilme nazariyesi. Nasıl anlatsam. Hikmet-i ilahiyenin tevil yoluyla bilinebilmesi, ilahi gerçekliğin ifşası sürecinin bitmediği anlamına gelir. İlahi kaynaktan gelebilecek tüm bilgilerin vahiy yolu ile gelip bittiği, bu nedenle ilahi gerçekliğin tükendiği ve nasslaştığı görüşünü reddi anlamına gelir. Vahyin zahiri anlamlarını rüknünü oluşturan derin bir iç, batini anlamı olduğu. Batının öz, hak ve hakikat bilgisi olduğu, bunun da keşfedildikçe çoğalan bir sır yumağı olduğu anlamına gelir. Sırlar anlaşıldıkça artmakta, ilahi gerçekliğin sonsuzluğu ortadan çıkmaktadır.

Sonrası uzun hikaye. İlahi bilginin akış süreci bitmediğine göre, bu demektir ki, hiç kimse kesinliği olan bir mevzuu kurallar dini, hukuk ve nizam dini koyma yetkisi yoktur. Zira henüz kuralar tamamlanmamıştır ve bilgisi tamamlanmamış ve tamamlanmaya devam eden bir şeyin sistemi kurulamaz.

Burası sizi ilgilendiriyor tabii.

Beni ilgilendiren yönüne gelince; ben sırrın sırrından görünenin aldatıcı olduğu, görünen sebeplerin değil, sebeplerin sebebine, nedenlerin nedenine inmek gerektiğini anlıyorum. Hiçbir yapı görüldüğü gibi değildir; şeylerin muhtevasında mündemiç özlerin, onların görünen yüzlerinden farklı bilgi formları oluşturacağı; bunun da bakan göz için görünmez bir sır oluşturacağı açıktır. Tefsirin yerine tevil, kelam ve ilahiyet yerine Hikmet-i İlahiyanın irfanı konması önerisidir sır.

Bu sır batındır. Zahir şeriattır; şekillere bürünmüş, kurallara teslim olmuş nizamdır. Batın marifetttir, hakikattir, haktır, halktır.

Ya Muktedir, rüzgârlı bir havada denizi seyreden adam; köpüklere bak ya seyyid der. Nasıl da alt tarafında su oluşturuyor. Ben beyazın maviye dönüşmesinin sırrını hiç anlayamam. Bu adam zahire bakmaktadır.

Görünen aldatıcıdır. Oysa canın ve tenin sırrına vakıf olmak isteyen, bakar mı köpüklere? Bakar alemin muhtevasındaki esas nedene. Dipten gelen dalgaların

Kulak verir sesine

Köpük bir şekil, derya deniz bir öz

Köpük görüntü, su öz,

Zahir bir ilinek, batın töz,

Şeriat bir nizam, marifet ilahi nizam,

Marifet hakikat yolu

Sırrı aşkla dolu

Muktedir         : Kurani bir kaynağı var mıdır bunun ?

Hallac             : Olmazlar olur mu, Kehf süresinin 60-82 ayetleri ne için indi.

Musa aleyhisselamın Hızır aleyhisselamından ilm-ü ledün tahsili ne için anlatılmıştı ?

Muktedir         : Bağışla , hatırlayamadım.

Hallac                         : Ey Allah’ın kendisinden razı olduğu adam, tüm fıkıh yasalarını ezbere bilirsin, binlerce hadis sayarsın yeri geldik. Ama hatırlamamazsın Kuran’a sıra gelince.

Muktedir         : Hiç söyleme. Kusurumuz büyük bu konuda. Hadis ve fıkıh bilmeden yem olurum konunun fetbazlarına. Doğrusu aslında önce kuyuyu doldurup, sonra taşan arkları nasıl tutacağız diye bakıyoruz.

Hallac             : Anlatayım kısaca. Hızır ile Musa iki denizin birleştiği yerde buluşurlar.

Musa’nın amacı Hızır’dan ilim öğrenmektir. Şart ise, Musa’nın Hizar’a hiçbir şey sormamasıdır. Vessalam, ikisi bir gemiye binerler, Hızır bir müddet sonra bir delik açar, gemi su alır yan yatar. Musa ne yapıyorsun, gemiyi batırıp insanları boğacaksın der. Musa sebebini sorur. Hızır şartı hatırlatır. Sonra Hızır birini öldürür, Musa dayanamaz yine sorur. Üçüncüde Hızır çöken bir duvarı kaldırır. Musa bunun için ücret alabilirdin der. Hızır onu terk eder ve sır ilmini öğrenemeyeceğini bildirir.

Ve sebepler açıklar : Gemide delik açtım karaya oturdu. Oysa ileride korsanlar onu batıracaktı. O kişiyi öldürdüm çünkü o baba ve anasını öldürecekti. O duvarı düzelttim çünkü, altında iki yetim çocuğun mirası vardı, onlar büyüyünce yıkılacak ve alacaklar.

Görüldüğü gibi ilk bakışta aykırı gibi gelen bize, tutarsız olan ilk neden inildikçe derin nedenlere yaklaşmaktadır gerçeğe. Musa’nın bile tahsil edemediği ilim bu batın ilmidir.

Muktedir         : Peki siyasetimizi neden beğenmiyorsun.  İslamiyeti yaymak için var gücümle uğraşıyorum ben.

Hallac                         : Siz çok yorgun görülüyorsunuz. Ben ilaçları hazırlarım, iyileşince  devam ederiz. Dinlenin bu ara.

Muktedir         : İstetiğin şeyler en geç dört beş gün içinde gelecek. Yalnız sarayda kadıların bazı sorunlar hakkında toplantıları var. Katılır mısın ?

Hallac             : Ne hakkında?

Muktedir         : Kitabet bedeli, vela hakkı,  taksit ve ümmül veled cariyelerin satılması hakkında.

Ayrıntıları ben de bilmiyorum.

Hallac             : Şimdiye kadar ne aldım, ne sattım.

Ne Allah adından başka andım

Kimin alınıp, satılacağına kimin,

Kaça alınıp, satılacağına kimin,

Kaça alınıp neye satılacağına

La rabıta Allah adın ?

(Sahne kararır, çıkarlar)

 

PERDE  : 3

SAHNE : 6

(Ordu bir seferden dönmüştür. Çok sayıda esir alınmıştır. Esirler köle statüsüne girer. Savaşa katılanlara bu köleleri satarak gelir elde etme hakkı verirler. Bu hak önceden Hz Muhammed zamamında var. Kölelerin satımı, hibesi, miras olarak bırakılması tüm ortaçağda olduğu gibi serbesttir. Sorun ümmü’l veled olan bir cariye kölenin  satılıp satılamayacağıdır. Ümmü’l veled cariye efendisinden çocuk sahibi olan köle demektir. İkinci sorun bir kölenin efendisi ile bir bedel ödemek karşılığı özgür kalmak için anlaşma yapmasıdır. Bu köleye mukatep ismi verilir. Yaptığı anlaşmaya kitabet denilir. Genellikle kitabet bedeli taksitlerle ödenirdi ve taksitler bitinceye kadar köle efendisine yarı bağlı kalır, buna vela hakkı denir. Buradaki sorun mukatebin kendi özgürlüğü ile birlikte karısı ve çocuklarının da özgür olup olmayacağıdır. Ayrıca taksitler bitmeden ölürse karısı ve çocuklarının durumu ne olacaktır. Bir de köle kitabet bedelini tümden ödemek isterse bunun kabul edilip edilmeyeceğidir.

 Ayrıca, savaşlarda askerlerin esir aldıkları kadınlarla cinsel ilişkide bulunduklarına sık rastlanmıştır. Böyle olunca bu kölelelerin ümmü’l veled olma ihtimallerine binaen satılamayacakları ileri sürülmüştür. Fakat esir sahibi savaşçılar (özellikle bedeviler savaşa ganimet için katılırdı) ısrarla bu köleleri satmak istemişlerdir. Hz Muhammed zamanında bir olayda, O’na danışılmış ve ara bir çözüm bulunmuştur. Hz Muhammed cinsel ilişkide bulunulup azil yapılmayan (içine boşanılmamış olan) kölenin satılabileciğine önermiştir.

Savaşlarda esir alınan zenginlerin  toprağı büyük savaşlarda zaptedilmediği için, bunların kitabet bedeli karşılığı serbest bırakılması büyüyen Abbasi devleti döneminde sorun olmuştur. Zira efendi hem parayı almak, hem de taksit süresince köleden yararlanmak istemektedir, ama hazinenin de paraya ihtiyacı vardır. Zira Abbasiler’in geç döneminde hazine sık sık tam takırdır. Ordu savaştan dönünce bir  kısım esir kadınlar kendilerinin ümmü’l veled olacaklarını ileri sürmüş, bu itiras bazı mezheplerce desteklenmiş. Soylu esirlerde kendi ülkelerinden altın getirmek karşılığında özgürlük istemişlerdir.

Bu konular halen, bugünkü Türkiye’de bile tartışılmaktadır. Bu koşullar altında kadılardan fetva istenilmektedir.)

Baş Kadı         : Konuyu biliyorsunuz, Ordumuzun savaşta esir aldığı bir takım esir kadınlar, kendileriyle cinsel ilişkide bulunulduğunu ve ümmü’l veled olacaklarını ileri sürerek, köle olarak satılamayacaklarını ileri sürüyorlar ve bu ehli sünnet mezheplerinde destek buldu.  Büyük itiraslar var. Bu konuda bir karar verilmesi lazım.

Benim bildiğim kadarıyla Cabir b Abdullah’tan nakledildiğine göre, o şöyle der: Bizler, Hz Peygamber (sav) ve Hz Ebubekir zamanında ümmü’l veled sattık. Hz Ömer ise hilafete geldiği zaman bize bunu yasakladı.

  1. Kadı            : Ama bizi bağlayan Hz Muhammed’in uygulamasıdır.
  2. Kadı            : Hayır, bu yasaklama Hz Ömer değil, bizzat Hz Muhammed tarafından yapılmıştı. Şu hadis onundun : “Ümmü’l veled cariye satılamaz, hibe edilemez, miras olarak bırakılamaz. Efendisi olduğu sürece ondan istifade eder. Efendisi öldüğü zaman ise o hürdür.”
  3. Kadı            : Bu hadis kavil bir hadistir, ilk ise fiil bir hadistir. KAVİL FİİLDEN ÜSTÜNDÜR. Hz Muhammedin bu sözünün bir tanığı da Hz Ömer’dir ki, o bu yasağı koymuştur.

Baş kadı          : Öyleyse Cabir b Abdullah yalan mı söylemiştir ?

  1. Kadı            : Bu hadis Resulullahın ölümüne yakın söylediği bir hadistir. Duymamış olabilir.

Baş Kadı         : Peki, bu hadis vardı da, Hz Ebubekir neden satıma engel olmadı ?

  1. Kadı            : O da duymamış olabilir. Zira onun dönemi pek kısa sürmüş,  daha çok dinden ödenenlerle uğraşılmıştır.

Ayrıca Hz Muhammed’in izin verdiği bir şeyi Ömer’in yasaklama yetkisi olabilir mi? O yasakladığına göre ise mutlaka elinde sahih bir hadis olması gerekirdi. Yoksa Ömer’in Resulullahın iradesini  ketmetme yetkisi yoktur.

Resulullah’dan başkasının sünnet yetkisi yoktur.

Baş Kadı         : Peki Ömer biliyor idi ise,  Ebubekir’i neden uyarmamış.

  1. Kadı            : Bu konuda elimize ulaşmış bir delil bulunmadığına göre, konuşma yetkisi bize düşmez.

Baş Kadı         : Benim demem o ki, Resulullah zamanında ümmü’l veled satılabiliyor ve Hz Ömer bunu yasaklamış olsa bile, şimdi mübarek gazada bulunan müslüman gazilerimizin da haklarına düşeni satması gerekir. Aksi takdirde bir daha ordu toplamakta güçlük çekeriz. Allah bizi bundan korusun. İslami cihadı kesen müsebbibler olarak lanetleniriz. Ben bunu göze almam.

  1. Kadı            : Yanılıyorsunuz. Bakın Hz Muhammed zamanında uygulama açıktır ve onun emridir. Zira, Mustalıkoğullarına yapılan baskında bulunan sahabe Ebu Said el Hudri anlatır ki;

“ Benü Mustalık üzerine gece baskını yaptık. Tutsaklar arasında Arab’ın en güzel kadınları bulunuyordu. O sırada kadınlar iştahımızı çekti. Bekarlık bize zor gelmişti. Ancak peygambere sormadan edemezdik. Gidip ona sorduk. O da azıl yapmamak kaydıyla cinsel ilişkide bulunabilirsiniz dedi” bu hadis hem Sahih-i Müslüm hem Sahih-i Buharide vardır ve itirazsızdır.

Bunun iki sebebi vardır, birincisi peygamber’in “Tanrı’ya ve ahiret gününe inanan bir kimseye, başkasının menisinden temizlenmedikçe, hiçbir tutsak kadınla cinsel ilişki kurmak kimseye helâl olmaz” hadisidir.

İkincisi, azl olduğunda, kölenin hamile kalma ihtimali belirir ve haliyle ümmü’l veled, yani  hür bir kimsenin çocuğunun anası olması hesebiyle satılamayacak olmasıdır.

Baş Kadı         : Ya kadın azl yapıldığını, asker yapamadığını söylerse ?

  1. Kadı            : Tabii ki müslümanın beyanı üstün tutulur.

Baş Kadı         : Öyleyse, fetva : Savaşta esir alınan kölelerden, sahiplerince cinsel ilişkide bulunulup da azl yapılmış olanlar ümmü’l veled olma ihtimaline göre satılamaz. Hibe edilemez, miras bırakılamaz. Ama azl yapılmamış olanlar serbestçe satılabilir.

Azl konusunda sahibinin beyanı esas alınır. Allah her müslümana yalanı lanetlemiştir. Azl konusunda yalan söyleyen sahibi azapların en büyüğü beklemektedir.

  1. Kadı            : Bir de halifenin istediği köleyi bedelini ödeyerek, sahibinin rızası olmaksızın alabilir mi? Muktedir’in böyle bir isteği var.
  2. Kadı            : Aynı Ben-ü mustalık baskınında Mustalıkoğulları reisi Haris’in kızı Cüverriye anamız paylaşımda Sabit İbn Kays’a düşmüştü ve peygamber bedelini ödeyerek onu aldı. Bu hususta hiçbir tereddüt yoktur. Fetvaya halifenin seçme hakkı olduğunu ekleyelim, Allah ondan razı olsun.

Baş Kadı         : Şimdi de bir kitabet bedeli meselesi var. Son derece önemli. Esir olanların birçoğu soylu ve zengin. Bunlar özgür kalma bedeli olan kitabeti ödeyerek hemen hür kalmak istiyorlar.

Burada çözeceğimiz, kitabet bedelinin toptan ödenip ödenemeyeceği, mutlaka taksitle mi ödenmesi gerektiği ? Ayrıca halifenin kararıyla kitabet bedeli ödeyen kimselerin sahibini rızası olmadan da hür kalmaları mümkün mü ?

Dahası kitbet bedelinden vergi alınıp alınmayacağı ? Hazine bom boş. Savaş nedeniyle aşırı borç var tüccarlara.

  1. Kadı            : İmam malik’in “el Muvatta” isimli isimli eserinde bu sorun şöyle çözülmüştür. “El Furafise mukatebi, yani özgür olmak isteyen kölesi ile bir kitabet yapmış ve ödeme taksite bağlanmıştır.

Ancak köle taksitleri toptan ödeyip özgür olmak isteyince efendisi reddetti.

Bunun üzerine Mukateb Mervan bin Hakem’e başvurdu. Mervar ise, kitabet  bedelinin hazineye ödenmesini, kölenin de hür oldurduğunu bildirdi el Furafisa taksitleri hazineden aldı. Sorun böyle çözüldü ve hazinenin ihtiyacı olduğu şu aşamada bu adil bir çözümdür.

Baş Kadı         : Ama Mervan’ın hadis koyma yetkisi yoktur. Hz Muhammed’in bu yolda bir davranışı var mıdır?

  1. Kadı            : Vardır. Besire isimli bir köle sahibiyle dokut taksitte 360 dirhem karşılığında özgür kalmak için bir kitabet akdi yapar. Taksitlerden dördü ödendikten sonra, dara  düşer ve Hz Aişe’den yardım ister. Hz Aişe geri kalan taksitleri ödeyerek, sahiplerinden azat etmek üzere Besire’yi kendisine satmalarını ister.

Durum Hz Muhammed’e bildirilir. Peygamber de bunun mümkün olduğunu, ama kölenin vela hakkının isterse taksidi ödeyende kalacağını belirtir.

Eğer kalan beş taksidi köle toptan ödeseydi de özgür kalacaktı.

Baş Kadı         : Diğer soruna gelelim ; halife sahipleri istemezse bile, bir kitabet bedeli saptayarak köleleri azat edebilir mi ?

  1. Kadı            : Bu çok açıktır, Hz Muhammed hiçbir bedel olmaksızın binlerce savaş esiri köleyi özgür kıldığına göre, halife neden kitabet karşılığı özgür kılmasın. Ayrıca hazineye yüklü bir ödeme yapacaklar varmış. Bu da kâfirlerin parasıyla daha nice cihat demek.
  2. Kadı            : Peki, kitabet bedeli taksitlendirdiği ve köle mukatebin acze düştüğü durumda ne olacak. Taksitler bitmeden öldüğünde ne olacak. İkincisi, mukatebin yalnız kendisi mi, karısı ve çocukları da özgür olacak mı?
  3. Kadı            : Birçok islam âlimin ve mezhebinin uyuştuğu husus şöyledir. Mukateb kitabet bedelini belli oranda artıarark öderse eşi ve çocukları da özgür olur. Taksitler bitmeden ölüm veya aciz halinde, karısı satılarak çocuklarının özgür kalması sağlanır. Yok eğer bu satım bedeli de yetmiyor ise, mukateb özelliklerini yitirerek sahiplerine köle olarak geri dönerler.

Baş Kadı         : Çok karışık oldu ama neyse. Zaten ilim herkese açık olsa, biz burada olmazdık.

  1. Kadı            : Ya vergi meselesi ?

Baş Kadı         : Tüm alım ve satım gelirleri vergiye tâbi tutulmuştur. Bunun köle olmasıyla, pamuk olması arasındaki tek fark, pamuktan okka başına vergi alınmasına rağmen, kölenin ağırlık hesabına bakılmaz.

Şişman köle ağır pamuktan değersizdir zira.

Baş Kadı         : Sen ne dersin ya Hallac ?

Hallac             : Çözümünüz çok adil.

Baş Kadı         : (Şaşırır) Demek bizi en azından bu konuda onaylıyorsun ?

Hallac             : Onaylıyorum.

Baş Kadı         : (Hayretini gizleyemez) Nasıl olur ?

Hallac             : Sizin kararlarınızdan kuşkunuz mu var ?

Baş Kadı         : Hayır, katiyen. Biz kitap ve sünnet dışına çıkmayız.

Hallac             : Kitaba ve sünnete uygun olanı benim onaylamamda ne beis var ?

Baş Kadı         : Ne bilelim.

Hallac                         : Bilmiyorsanız neden sordunuz ? Ya da bilmediğiniz şeyleri sorun. Kesin biliyorsunuz bana neden soruyorsunuz, bilmiyorsanız neden fetva veriyorsunuz. İnsan ancak ne bildiğini bilir, bilmediğini bilmesi de bilmeye dahil. Siz bildiklerini sorduğunuza göre, demek ki bilmiyorsunuz.

Baş Kadı         : İlim Çin’de bile olsa gidip almak gerekmiyor mu ?

Hallac                         : Gidin o zaman. Burada saray  duvarlarından dışarı bile sızmıyorsunuz. Hem ben Çin değilim ki.

Baş Kadı         : Sana da soralım dedik.

Hallac             : Soruyu soran sizsiniz. Her sorunun cevabı, sorunun içinde gizli. Soru bu yüzden cevaba şartlı bir (puşt) zulasıdır. Kurt kapanıdır.

Siz en iyisi mi tek olanın nasıl bir olacağını sorun. Ben anlamam bu işlerden. O zaman insanların kaderi hakkında karar veren ikinci bir otorite var mıdır, söylerim.

Bu şeriat içinde tüm cevaplarınız doğru, sorun şeriatin dışından bakmada. Bu şartlarda yalanlara inanmayanlar sadece aptallardır.

Hallac fetvanıza  karşı değil, sadece bu problemin varlığına karşı.

Baş Kadı         : Sen fetvamıza karşı mısın, değil misin ?

Hallac                         : Yeryüzünde tek bir köle var ise özgür olmamış, evet. Köleler var olduğu sürece fetvalar da var olmalıdır. Ama kölelerin özgür kalması için hayır.

Baş Kadı         : Allah indinde doğru konuş, bu çözüm adil mi değil mi ? Adalete uygun değil mi ?

Hallac                         : Adalet lokal bir durum, ben ilahi adalet, yani özgünlük istiyorum. Bu yer ve zamanla mukayyet değil. Adalet için birinin suçlu olması gerekir, oysa bu insanlar sadeace köle.

Baş Kadı         : Fetva vermeyelim mi yani ?

Hallac                         : Sadece adalet fetvayla dağıtılmaz. Hem sizin kararlarınız birer iktisadi faaliyet, devlet-i siyaset gibi geliyor bana. Değil ilahi faaliyet.

Baş Kadı         : Kim yapacak bu işleri, söyler misin bana ?

Hallac             : Kölleri kim satıyorsa o yapacak. Siz Allah’a sığının bu işlerden.

(Kendi kendine söylenir)

Sizin krallarınız kral, Tanrı’larınız Tanrı olarak kaldıkça, köleler köle, soylular soylu olarak kalacaktır. Şuraya bak, parası olana özgürlük fetvası veriliyor, bir savaştan sonra zafer parası olanın özgürlüğü üzerine kurulu bir masal. Parası olan özgürlüğün bir yolunu bulur elbet, bu demek ki özgürlük zaten fukaraya gerek. Özgürlük ol emriyle olanın adının hizasına yazılmış taksitsiz bir ilahi iradedir oysa.

Paran varsa özgürlük istemek nene gerek. Daha akıllı olmak gerek. Demek ki özgürlük köleye gerek. Özgür olmadıkça tüm köleler adaletiniz para demek.

Şimdi icab-ı fetva üzere, soylular saraylarına, fakirler köle pazarlarına avdet. Ey ümmet-i müslüman bu ne adet. Hangi kitapta yazılı.

(Sonra sahneyi terk edip gider)

(Çıkarken)

  1. Kadı            : Ya Hallac bir olan nasıl tek olur ?

Hallac                         : O’nun adaletine yine O’nu şahid tutarsanız. O’nun birliğine yine onu şahid tutarsanız.

(Halife girer)

Muktedir         : Allah kolaylık versin hepinize.

Baş Kadı         : Sağ olun, Allah sizden razı olsun. Nasıl oldu hastalığınız ?

İyileşme var, henüz pek iyi sayılmam.

  1. Kadı            : İnşallah en yakın zamanda şifa bilirsiniz. Dualarımız sizin için. Allah devletimizi başsız bırakmaz. Başı olmayan ceset kokar.

Muktedir         : Fetva hazır mı?

Baş Kadı         : Hazır, yazıp ileteceğiz size.

Muktedir         : Hayırlı olur inşallah hepimize. Benim fetva istediğim bir ki konu daha var, lütuf buyurursanız. Birincisi, delilerin müslüman olup olmadığı  ve vergi verip vermeyeceklerini karar bağlayın. Birçok kimse deli raporu alıyor vergi vermemek için. Malları arttıkça akıllarını mı kaybediyor bunlar. Bir de sağırların ezanı duymayarak namaz kılmamaları halinde uygulanacak hükümler ve körlerin namaz zorunluluğu hakkında görüş bildirin. Siz istirahat buyurabilirsiniz.

(Kadılar çıkar. Bir askeri yetkili girer)

Askeri Yetkili : Fethedilen yerlerin raporu ya halife.

Muktedir         : Sırayla göz atar. Allah allah, bu Mardin’liler toptan müslümanlığı seçmişler.

Onlar ilk fetihde de toptan müslüman olmuşlardı. Bizans girince yeniden

Hristiyan oldular, ne oluyor böyle.

Bir Mardinli din değiştirince, topu birden mi değiştiriyor. Hiç istisna yok mu ?

Cizye gelirimiz sıfıra indi neredeyse. En az 5000 Mardinli cizye verecek. Bunu sağlayın. İflah olmadıklar ıiçin bir kısmının din değiştirmesi kabul edilmesin.

Özellikle zengin olanları.

Askeri Yetkili : Çok uğraştık, Hristiyan olduğunu söyleyen yok.

Muktedir         : İnanmayın. Korkuyorlar ise güvence verin. Hristiyan tabanın canına, malına, ırzına dokunulmayacaktır. Akit imzlansın gerekirse. Ehli kitabın yaşam hakkına dair hadisler de eklensin.

Muktedir         : (Kendi kendine) Nereye gölgemiz düşerse, birden herkes sıtkı candan müslüman oluyor. Çoğalırken ümmet bir taraftan, geliri azalıyor hazinenin, diğer taraftan. Divan defterine kayıtlı sayısı artıyor; askere ödenecek ata azalıyor. Oysa daha da çoğalması için ümmetin, atalıran zamanında ödenmesi gerek. Gaza daha çok asker demek. Gelirimiz artmazsa kazan kaldırı askerler. Daha önce üç halife arka arkaya, öldürüldü Türk komutanlarınca.

Halifeliğin yaşaması için, fethedilen yerlerde hali vakti yerinde olanların Hristiyan kalması en iyisi. İslamın tebliğinin yayılması bağlı cizyeye, cizye bağlı ehli kitaba.

(Halife burada Türk askerler için söylenir)

Allah muhafaz, her kan katledilebilirler beni, paralı askerlerin Türk hepsi. Söz sahibi komutanlar Türk. Ezcümle mutlaka verilmeli ataları. Zam isteyince, dirhem içindeki bakır oranını artırıp, artırdık atalarını. Es kaza bir de anlasalar iktisattan savaşta anladıkları kadar, anında kanım kaynar. Ot tıkarlar alemin canına. Abbasoğullarının adı kalır mezar taşlarında. Hutbe okunurken adımıza, okunur ruhumuza el fatiha.

PERDE: 3

SAHNE:7

(Muktedir ve Hallac birliktedir. Hallac bir ilaç karışımını halifeye verir. Onuncu gündür. Bir miktar iyileşme gözükmektedir)

Muktedir         : Sayende iyileştim, yaptıklarını unutamam. En hassas bir zamanda sağlığıma kavuşuyorum.

Hallac                         : Düzeleceksin inşallah, ya Muktedir. İlaçların nasıl yapılacağını baş hekiminize anlatayım.

Muktedir         : Sağ olun, kalsın. Yararından çok zararı dokunur bize. Güven olmaz bir gözün diğerine iyileştiğime göre cevaplar mısın geçen sorduğum soruyu?

Hallac             : Siyasetinizi beğeniyorum ya halife, siyasetinizi beğenmiyorum ya halife.

Ben söylüyorum, mevzu din kurallar getiren din şeriattır, hakıykatın dış görünüşüdor, zahirdir, misaldir. Hakikat batındır, memsuldür. Zahir olan tarih, yani siyasi tarih alemin teselsül ve devreleri, aşama ve dönemleri boyunca sürekli dalgalanma ve değişim içindedir. Siz ve biz bu değişim önünde sürüklenen nesneleriz. Oysa, hakikate dayalı tarih hiçbir oluş ve var – oluş biçimine tâbi ve onunla kayıtlı bulunmayan ilahi bir tarihtir.

İlahiyatı siyasetin rüknü sayarsanız, tıpkı siyaset gibi ilahi gerçekler, din de anlık ve sürekli dalgalanma ve değişmelerle olmadık mecralara sürüklenir. Hem de kendi mecranın tam tersi yönlere.

Oysa ilahi tarih hiçbir siyasi ve iktisadi oluş biçimlerini bağlı olmayan dikey bir kişisel manevi irşad tarihidir. Siyasi tarih yataydır, genişlemecidir, yayılmacıdır, şartlara boyun eğer. Para ve güç ilişkilerine dayalı ve kan ve gözyaşı üzerine kuruludur. Bu bakımdan Bizans ile Abbasiler arasında bir fark yoktur. Örneğin Hristiyanlardan cizye alınması gerekir iken, kutsal kitabımız gereği, Muaviye cizye ödedi Bizans’a siyaset gereği. İlahi tarih ters yüz oldu. Bu normaldir. Siyasetten, ama aykırı dini akaide. Bu yüzden ben derim ki; ümmetin geleceği ayakları altındadır. Genişlemeye gelince, tarih yarın bitecekmiş gibi yapılan yanlış bir hesabın sonucu bu. TARİH YARIN BİTMEYECEKSE KÖK SALMALI DERİNE. BEZE GİBİ YAYILMAKTANSA YÜZEYE. “Vakte inanmayanlar onu hızlandırmak isterler. İnananlar kaygılı bir saygıyla beklerler. Çünkü vakit hakikatın ta kendisidir. (Şura suresi 18. Ayet)

Muktedir         : Ne yani, islam ümmeti devletsiz, başsız kalıp kâfirlere yem mi olsun?

Hallac                         : Ben tam tersini söylüyorum. İnancın siyasetin temeline koyunca, zararı inanca verirsiniz.  Siyaseti bağımsız sürdürün, ama sürdürün. Değilse güzel dinimiz siyasetle aynı kanlı havuzda kirlenir.  Ne yapacaksınız, yapın kendi adınıza, ne lütuflarınız ne de musibetleriniz atfedilmesin Tanrı’ya. Hem de dini uygulamalar indirgenmesin siyasetçinin keyfine.

Şimdi tüm yaptıklarınız ve sizden sonra yapılacaklar yazılacak islamiyetin hanesine. İslam tarihi kalkamaz bu yükün altından.

Rantçılar, vurguncular, rüşvetçe  bezirganlar, hazineyi soyan vezirler, riya aldatmaça, dalkavukluk, entrika, fesat ve gafil avlama bir sanat halinde; hepsi etrafında hilafetin. Reva mıdır yazılsın hanesine islamiyetin.

Bizzat sizin Bizanslı gözdenize verdiğiniz mücevherin değeri 500.000 dinar, bir yılda bulamazken kocası cihatta ölen yetim anası 50 dinar

Bu sayılıyor islamiyet, bu halde

İslamiyette  bunlar meşru sayılacak ilerde.

Tüm sui misaller kovacak misalleri,

Sui misaller emsal olmayacak ?

Zenc isyanında öldü 500.000 kişi

Issız kaldı şehirler, çöle döndü, harebe, viran

Bir o kadar Karmati isyanında,

İslamiyet bu kadar zındık mı üretti dersiniz

Kendi siyasetinde,

Yoksa sorun mu siyasetin kendisinde

İktidar güç sahiplerinin elinde, bir oyun ;

Din bu oyunda okka altına gideceklerin mezarlık bekçisi

İçince siyaset iksiri

Din boranları, valiler, savaş ağaları, vüfud ve aşiret şefleri, ordu komutanı Mu’nis el Muzaffer, Polis şefi (Sahih üs Şurta) vezir Hamit, İbn ül Furat, Ali bin İsa kâfir ilan edip sizi indirmedi mi iki defa. Kim çeviren küfrü imana, kâfiri halifeye. Güç ve para yani siyaset değil mi ? Sizden onay alarak öz kardeşiniz öldürten siyaset değil mi ? Öyleyse ayırmak iki tarihi birbirinden, kırık çizgili dik açıyla bir diğerinden.

Onbeş vezir değiştirdiniz, hat üstadı ibn Mukla’yı öldürttünüz vezir iken, din adına siyaseten Değilse, din siyaset haline geldikçe, siyaset gelecek din haline.

Din adına siyaseten halife el Mütevekkil oğlu tarafından öldürülmedi mi ? El Mutaz’ın annesi 1.000.000 dinari varken zulada, oğlunu kurtarmak için 50.000 dinar fidye ödemeyi reddetmedi mi ?

Din adına siyaseten küfe valisi Ziyad Muaviye’ye muhalefet edenlerin omuzu üstünde baş bırakmadı, Ubeydullah Yezid’e biet etmeyen Ehli beyt’i Kerbela’da kana bulamadı mı ? Üç yaşında çocuklar vardı içlerinde, kâfir olarak öldürülen.

Hangisi yazılacak tarihe, zillete biat edip yaşamaktansa şerefli ölümün sesine kulak veren Ehli Beyt mi, Yezit ve Ubeydullah mı ? Birinciler ilahi, ikinciler siyasi tarihe yazılacak. İslam ümmetinin omuzuna yüklemeyin bu yükü. Yine Hz Ali’nin torunu Zeyd’nin cesedi iki yıl darağacında asılı bırakılmadı mı?

Din adına siyseten İbn Zubeyr mi, Mervan mı halife olacak diye Kelbi ve Kaysi kabilelerini Merc-i Raht savaşında, islam hilafeti onbinlerce müslümanın akan kanı üzerinde yükselen bir güç savaşı değil miydi ?

Yoksa bunlar islamiyet miydi?

Kâbe’yi topa tutan Hacac islam ordularını komutanıydı, 120.000 can aldı. Doğu ülkelerinden zaferle dönen İbn’ül Eşas namı arttığı için öldürüldü, din adına siyaseten. Hacacas tarafından, belki rakip olabilir diye iktidara.

İktidar ateşten bir top, değen ölür. Bu değil mi siyaset, bu siyesetin din neresinde, neresinde velayet.

Türk ellerinde fetih yapan; bu kan dökme demek zaten Kuteybe ve Muhammed bin Kasım da ün kazanınca öldürüldü. İslamiyeti yayan komutanlar, iktidara yaklaşınca yaklaşır onlara sevgili ölüm.

744 yılında Ebu Avn Mervan ordularını bozguna uğratınca kim şehit idi, kim kâfir ve görülmemiş zulüm, tüm emei soyu geçirildi kılıçtan. Mezardan çıkarılıp yakıldı ölleri.

Aynı şey oldu Emevileri deviren isyanın önderlerine. Seleme öldürüldü evvela Abu’l Abbas tarafından. Ebu Müslim yine uğradı aynı akıbete. İmam Hasan’ın tüm soyu hapsedildi Medine’de, torunları öldürüldü.

Yıl 813 halife Me’mun kardeşini öldürdü din adına siyaseten. İktidara talip olabilir diye. Harun Reşid aynı veçhile kardeşi İbrahim’i Daha saymıyorum yığınla bilgin, simyacı, filozof matematikçi, astronom İbn Mukaffa, İbn Ravendi, Cabir bin Hayvan, Nasr’ı Huzai, İmam Hanefi inhak binar edildi.

En kabasından güç ve iktidar, para ve kan, rüşvet ve talan zulüm ve haksızlık, eşitsizlik ve adaletsizlik üzerine kurulu bu tarihin kapısına islamiyet yazılacaksa,

Ben girmeyi reddederim

Siyasetiniz çok iyi neticeten,

Eğer yaptıklarınız değilse din adına siyaseten.

Muktedir         : (Bu noktada bir miktar gözyaşı  döker)

Ne yapayım ey Muhammed bin Mansur el Hallac ne yapayım ki, talihsiz kader kahpe feleğin elinde bize hükmeder.

Hallac                         : Sizi üzmek istemedim. Siz siyasetin içindesiniz. Siyaset bağlı şartlara, şartlar gelişen olaylara, iradeniz defaeten bağlı olaylara.

Muktedir         : Senin akıbetini engellemeyeceğimi çok iyi biliyorum ey Muhammed oğlu, sen kurtarmışken hayatımı.

Hallac                         : Benim ne önemim var, senin ne önemin. Ne tecelli tekrar eder ne talih bir daha. Ne de tarih. Ve bir noktadan başlayıp dikine inen manevi irşad taihi bir kal işi değil bir hal işi.

Belki bu hal ile, hadisatın tazyikatı ve şeriatın baskısı altında ezilmeyen aşık kişi çekilip Ashab-ı Kesf’e küllen red ve inkar ederek bütün nizamı, zülmun ve kahrin kenarında saflığını taşıyacaktır. Zat’ı illahiye’nin Anlamı bu ki Ashab-ı Kesf’in çürümüşken her şey kirlenmişken herkes, karanlık bulutlar gökyüzündeyken red ve inkar ile çıkıp içinden rejimlerin saf kalabilme tavrı.

Taşımak için saflığı yüzyıllar içinden geleceğe.

Bunun için bir tarihleri yokken kendi içlerinde tarihi taşıyanlar, olayların baskısı altında renkten renge girmediler. Zaman, mekan ve imkana bağlı değişme göstermediler. Ne idiydiseler o oldular, öyle kaldılar. Televüne tâbi olmayıp, tevhidin akışına daldılar; bu aşkla yandılar, yok oldular. Kandilde yanıd var oldular. Bir adımda dünyayı, bir adımda kainatı aştı bir oldular. Yokdu var oldular, çokdu bir oldular. Yandı kül oldular, cüzdü kül oldular. Birdi tek oldular. Tekde bir oldular. Aşık ve maşuk oldular.

Senin yeter mi gücün ey Muktedir

Kurtarmaya beni bu oluştan

Ve belki ümmetin geleceğini karartan

Bu tarih,

Yanan aşıkların aşkının aleviyle

Aydınlanır.

Yüzü hürmetine onların,

Bir nebze yüzü temizlenir.

Muktedir         : Allah’ın aşkına yanmalıyız hepimiz,

O’nun aşkıyla tutuşmalı kalbimiz.

Hallac             : Ateşin adını anmakla dili yanmaz,

Kimsenin

Söz bir form, mânâ özdür

Yareleyip aşığı derman olmayan dildir.

Gösterip, gösterip yareyi,

Geç burayı Hallac

Haline bırak dil ile mânâyı

Geç birkalem

Yazan tek bir kalem

Tek bir hecede

Kendi varlığına nasıl görülecekse

Şeyleri öyle yaza

Hayat yazılmıştır ama dilde değil,

Aşk yaşanır haldedeir, kalde değil,

Muktedir         : Kusura bakma, tam bilmediğimden detayları, katılamadım konuşmaya

Ağrılarımda biraz arttı. Monoloğa döndü konuşma.

Hallac             : Monolog kelimesi daha literatüre girmedi ya Muktedir

Muktedir         : Litaratürde öyle, girmedi daha dile.

Hallac             : Söz, yazı, dil neki

Hayatı nasıl tarif ede

Her şey tek bir hece

Aşk bu heceden yüce.

Muktedir         : Sanırım son toplantıdaki konuşmalarım gammazlanmış. Benden gizliyorlar şimdilik, ama yeniden yargılayacaklar seni.

Hallac             : Kim engelleyebilir akar suyun denize hasretini.

Muktedir         : Düşüncelerinden çok yararlandım,

Yine de doğrusunu Allah bilir

Amenet ol Allah’a

Hallac             : O gelip geçenlerin ve geçeceklerin bekçisi değil alemde,

Ama sen de sağol

Ben gidiyorum, siz istirahat edin

Zaten hepimiz yorgun gelir, yaşarken dinleriz dünyada

(Işıklar kararı, çıkarlar)

PERDE  : 4

SAHNE : 1

(Baş kadı Ebu Ömer Muhammed bin Yusuf el Hammadi, üye Ebu Cafer Muhammed b Ahmet Enbari et tenühi ve üye Ebu  Hüseyin Ömer b Melik es Şeybani’dir Hammadi Maliki mezhebindendir. Üyelerin Hanefidir Aslında mahkemeler dört ehli sünnet mezhebinin üyeleri ve bir başkan olarak beş kişiden oluşurdu. Fakat Hallac’ın mahkemesine Hambeli ve Şafii üyeler alınmamıştı. Hambellerin devletle sürekli çatışmaları vardı. Şafiiler ise Hallac’ın suçladığı zındıklandıktan tövbe ederek dönerse affedilebileceğini kabul ederlerdi. Olaki tövbe ederse dahi kurtulmaması için Şafii kadı alınmamıştır. Mahkemeyi vezir Hamit istediği gibi kurmuştur. Halifenin başına bir bela geleceğinden korkmasına rağmen Hamit onu dahi dinlememiştir.

Ayrıca, son yargılamada başta Hambeliler olmak üzeer kırk gün boyunca Hallac lehine yoğun gösteriler olmuştur.

Yargılama Dar-ül amme denilen adalet sarayında yapılır. Vezirler, ordu komutanları, polis şefleri yargılama salonunda hep hazır bulunurlar. Ordu alarma geçirilir. Tanıklar baskı altına alınır. Tanıklardan kaybolanlar olur. Tanık İbn Şakir, Hallac aleyhine tanıklığı reddettici için Bağdat surlarının dışında, boynu vurulmuş olarak ölü bulunur.

Yani Hallac’ın dostu İbn Bişr ve Ebu’l Abbas baskı altında ifadeye zorlanır. Hallac’ın son günlerinde, hücresine bir baba ve kız atılır. Kız gece feryat ile Hallac’ın kendisine tecavüze kalkıştığını söyler. Bu komplo tutmaz. Yargılama çok uzun sürdü, olaylar da sürdü gitti.)

El Hammadi   : Muhammed Hüseyin ibn Mansur el Hallac’ın yargılama celsesini açıyorum.

Hakkındaki suçlamayı okuyorum.

Hallac             : Ben önce söz istiyorum.

El Hammadi   : Buyur ya Hallac

Hallac                         : Bu mahkeme nakıs bir mahkemedir. Usule göre Hambeli ve Şafi kadıların da bulunması gerekir.

El Hammadi   : Onlar katılmayı kendileri istemediler.

Hallac             : Yazılı bir beyanları var mı ?

El Hammdi     : Yok ama alırız.

Hallac             : Alana kadar yetkisizsiniz.

El Hammadi   : Sen masum isen, korkun nedir ey Hallac ? Suçsuz olanın zaten kati delileri vardır. İspat eder kurtulur.

Hallac                         : Şimdi kum suçlu, kim suçsuz girmeyelim bu tartışmalar. İcabederse mevzuyu çiğnetmeyiz kimseye. Önce uyun kendi usulünüze, sonra bakalım madde metnine.

El Hammadi   : (Diğer iki kadı ile fısıldaşır) Mahkememizin mevcut hali ile davaya rüyet etmeye karar vermiştir.

Hallac                         : Bakıyorum da kendi insicamınızla ıslanıyorsunuz hep. Rahmetiniz bol, gani gani.

El Hammadi   : O nasıl söz, rahmet Allahtandır.

Hallac                         : Rahmet Allahtansa usûl Kurandadır. Hiçbir mahkeme sadece kendi usulüne karar veremez. Zira usul adalette eşitliğin, yargıda üzgürlüğü sağlar, ki öcneden tayin edilir, önce yargıçları bağlar.

El Hammadi   : Kararımız verilmiştir ve kesindir.

Hallac             : Karar sizindeğil Hamid’indir.

El Hammadi   : Mahkememiz bağımsızdır.

Hallac                         : Hamid de bağımsızdır. Kendine müslümanım diyen tüm kadılar, ulema din erbabı devletten elini çekmedikçe ; birer nifak aracı olacaklardır siyaset bataklığında. Evezirlerin ve emirlerin, kralların kuklası olacaklardır; iman ve ihlasını uluorta pazarlayan Kardeş kanı akıtarak tahna oturan zorbaların; kan-ı katli vacip fetvası ile kardeş kanına ortak olan biat telları bilsin ki, boyunuma geçecek yağlı urgan beni incitmez, ama elinizdeki kalem celladın kılıcıdır. Çekin elinizi ümmetin üzerinden görülsün gerçek müsebbibler. Açığa çıksan cellatlar. Siz varken masum görülebiliyor hala, halka karış yaptığınız riyakarlık koruyor onları, gizliyorkanlı emellerini.

HALKTAN ZALİMLERİ GİZLEMEK İSYANDIR HALKA

Eşhedü enla..

El Hammadi   : Ey kanı hela

Hamit              : (Fırlar yerinden) Şu söylediğin sözün altını yazıp imzala.

El Hammadi   : Onu kızgınlıla söyledim. Bir hüküm, bir fetva hükmü taşımaz

Hamit                         : Duygularını  yansıtmayan söz, ölüm hükmüdür ey Hamit Sen ne dediğini biliyor musun ? Üstelik ben o sözü söyleyince adam kelimeyi sahadet getiriyordu.

Şahadet halinde  halinde birine ölüm hükmü verilir mi hiç.

Şahadet aşığa ölüm zaten.

Bize düşer ölüm

Sizin yapınıza şahadet

Hamit                         : Ben şahidim sözlerinize, eğer imzalamazsan and olsun ki, bir zındığı öldürmeyi şahsı hak sayarım.

Hallac             : Hamit doğru söylüyor.

Dünyayla kestim ilişkimi ben

Öyleyce can verip, kam almak gerek dünyadan

Hamit              : Bak zaten kabul ediyor. Üstelik eşhedü en la dedi kaldı. La yoktur demek. Belki bu zındıkla ilahe deyip bırakacaktı.

El Hammadi   : Ne diyorsun Ya Hallac ?

Hallac             : Öldüren beni ey dostlar,

Hayat ölümdedir diyorum.

Tekrar tekrar

Hiçliğe karışan yok olur,

O zaman var olur

Varlık yoklukta,

Aydınlık karanlığın zirvesinde,

Cesaret korkunun,

Aşk çilenin bittiği yerde,

Sevap günahın tükendiği yerde

Her şey kendi zıddında

Tek, bir ve aynı haddi zatında

La’nın sırrını keşfedemeyen vezir ise bu alemde, öldürün beni ey dostlar. La olmazsa ilah yoktur. La ilahe ill allah, ilahlar yoktur ve fakat Allahtan başka demek. Bakın Allahın varlığı bile ilahların yokluğu üzere, kendi zıddı üzredir. Yok olanın zıddı üzerine kuruludur.

Ben la ilahedeki la gibiyim

Mallahtaki illa ibi

Kadılar ilahe gibi

İllalha daki illa (var olan Allah ve boşluğa gedirim)

İllaya gider sanırım

İlla olan haklı gideriz hepimiz

Perişan bu eniyim

Aşık ağzından çıkan her la’nın hesabını bilir. Bilir de ne yazık ki, Hamit ümmete vazir.

El Hammadi   : Çelişki yok mu burada ya Hallac ?

Hallac                         : Çelişki vardır ve sizin varlığınız benim varlığım, bu kainat, bu gök kubbe, her şey çelişkidedir kendi varlığıyla. Çelişki vardır ama, karşıtlık da yoktur kainatta.

Hamit                         : Tekrar ediyorum, adam ikrar ediyor. İkrar haktan gelir. Mesul olursunuz sonra.

El Hammadi   : Hayır, ikrarını saymıyoruz. Bunların hepsi kızgınlık üzerine oldu.

Hiddet aklı engelleyen bir güçtür, besler sadece nefreti.

Hamit              : Yazın ve kararınız ne olursa olsun tutanakta kalsın bu söz.

El Hammadi   : Tamam, tamam tutanağa geçeceğiz.

Şeybani           : Evendim kayda geçsin, sanık kelimeyi şehadeti bile te’vil etti. Te’vil zındıklığın şartlarından biri değil mi ? Göz göre göre uyutuyor bileri, mahkemede zındıklık progandası.

El Hammadi   : Tamam, tamam. Şimdi hakkındaki suçlamayı okuyorum ya Hallac.

Hallac             : Suçlama mı ?

El Hammadi   : Evet.

Hallac             : Okuyun.

El Hammadi   : Kendinizi Tanrı yerine koyduğunuz, yani Ene’l Hak dediğiniz, böylece

meniciliğin sanaviyyat, yani iki Tanrı’cılığına saptığınız. Kuran-ı Kerim’i te’vli ettiğiniz, dünyanın adil olmadığı için herşeyin haram olduğu; bu nedenle ondan en azını alarak yaşamak gerektiği; imanın adil olana kadar, bu dünyanın adil olmadığını söylemişsiniz. Ne diyeceksiniz? Bunlar zındılık suçunu oluşturur ki, cezası ölümdür.

Hallac             : (Derin bir of çeker)

Size nasıl anlatsam

Yarem derine inmiş,

Söz yetmez sızıma

Zahirden bakan tabip,

Nereye neşter ata

Ene’l Hak dedim biri birledim,

Enel’l Hak dedim, evet yine derim

Ene’l Hak ben Tanrı’yım demekse

İkincisi nerede,

Nerede ikilemek Tanrı’yı

Ene’l Hak O’ndan gayrısı suret ile,

Ene’l Hak sureti gör beyan ile

Ene’l Hak hakikat ile

Hakikat aşk ile,

Aşk sevgiyle

Ene’l Hak aşk ile yanan,

Yanan o yakılan o yakan o

Şavkıyla sureti görünen, görünen o

Gören o, gönül o göz o

Bunlar te’vil görmedikçe tabib

Aklın tutsağı yani bir kadı

Dünyanın adil olmadğına gelince,

Sırça köşkünüzde görülmüyorsa da,

Adil yapmak elimizde.

Ayrıca Kuran-ı Kerim’e göre zındıklık diye bir suç yok. Siz nasıl ihdas edebilirsiniz.

Eş Şeybani      : Bizmi uyduruyoruz, yıllardır uygulanıyor.

Hallac             : Ne zamandan beri?

Eş Şeybani      : Biz hep uyguluyoruz.

Hallac             : Kendini tek gerçek sanan düşünce türü için zaman kendinden başlar.

Hz. Muhammed ve dört halife zamanında var mıydı?

Eş Şeybani      : Doğrusunu istersen, bakmam lazım kitaba.

Hallac             : Hangi kitaba ?

Eş Şeybani      : Fıkıh ve Hadis kitaplarına.

Hallac             : Onları yazan kim, baksana bakacağın kitaba. Bu ceza ilk defa 742 Ca’d bin

Dirham’ı öldürmek için uyduruldu din adına siyaseten. Yok idi, var oldu

sayenizde.

El Hammadi   : Bu husus da karar bağlanacaktır el Hallac. İlk defa bir itaraz geliyor. Celseyi kapatıyorum. Gelecek celse şahidler dinlenecek.

(Celse açılır, şahidler dinlenilmiştir. Şahid sözlerini özetler mahkeme başkanı)

El Hammadi   : El Hallac, mahkeminin dinlediği şahidler sizin zındık olduğunuz, isnat edilen suçları işlediğinizi söyledi duydunuz. En yakın dostlarınızdan kendi şahidinizi bin Bişir ve Ebul Abbas dahi aleyhinizde şahidlik etti. Şahitlerinizden ibn Şakir musa Bin Abbas, Ali bin Zekeriya, Zülfikar bin Rıza’nın şahitliğine başvurulmadı. Surların dibinde başları vuruhlmuş olarak bulundu. Bir takım şahidleriniz ise hiç bulunamadı. Kayıp. Hücrenizde tecavüze yeltendiğinizi söyleyen Süreyya ise taciz esnasında sizin Tanrı’lık iddia ettiğinze dair bir söz duymadığını söyledi. Taciz de davamız dışı olduğu veçhile şahidliği geçerli sayılmadı. Ne diyeceksiniz ?

Hallac                         : Bir şey demem. Demem o ki, Tanrı’yım desem Süreyya ikinci Meryem olacaktı sayenizde. Bereket bu gelmedi başımıza. Aleyhime şahidlik yapan dostlarıma söyleyeceğim dostluğun ancak erdemli iki kişi arasında sürdürülebilir bir ilişki olduğudur ve erdemli tek bir davranış yoktur ki yasayı ihlal etmesin.

El Hammadi   : Son sözleriniz beraatinizi istiyor musunuz ?

Hallac                         : Hayır, bir şey istemiyorum. Adil olmadan dünyadan istenilen her şey haram, istedikçe artar haram.

El Hammadi   : Çıkabilirsin el Hallac. Kararımzı verip açıklayacağız sana.

(Hallac çıkar,  kadılar tartışmaya devam ederler. Bir takım fiskoslar olur)

kararına her kes kendi yazsın ve imzalasın

Et Tenühi        : Zındık olduğun anlaşıldığından öldürülmesine.

Eş Şeybani      : Ben de aynen katılırım.

El Hammadi   : Ben de aynı kararı imzalıyorum .

(Yazar ve imzalar)

Yalnız malları ve mirası konusunda bir karar vermemiz lazım.

Bizim fıkıhımıza göre zındık birinin malları hazineye irat kaydedilir.

Et Tenühi        : Bana göre, zındıklıktan önce edindiği mallar ailesine miras olarak kalır.

Sonrakiler hazineye müsadere edilir.

Eş Şeybani      : Bencede de son çözüm adil.

El Hammadi   : İçeri buyurun el Hallac.

(Hallac girer)

Şimdi mahkemenin verdiği kararı açıklıyorum. Detayları yazılı kararda açıklanacağı veçhile, toplanan delillere, şahid ifadelerine ve mahkemedeki ifadelerinize göre zındıklık suçunu işlediği  mahkememizce sabit görülmüş olup, islam halifesinin bize verdiği yetkiye göre açık yargılaması sonucunda sınığın eylemine uyan ölüm cezasıyla tecziyesine ;

Ölümün asılarak ve sonra yakılarak infazına,

Zındıklıktan önceki malların irsine intikaline, sonraki malların hazineye intikaline,

Hükmün Cuma hutbesinde okunmasına,

Oybirliği ile karar verilmiştir.

Hallac             : (Birden sakin tavrını bozar)

Ey deha ve ün cellatları

Ey yargılı adalet,

Ey sorgulu hüküm

Acımasız bir yargıç ve

İlahi bir adalet bekliyor sizi : Zaman

Zaman : Gerçeğin suskun dili,

Akıp giden ellerinizden

Aşındıran kudretinizi,

Hiçbir zaman köleleştirmediğiniz

Köleleştiremeyeceğiniz hiçbir zaman

Tarihin ak saçlı anası

Zaman sığınırım adaletine

(Zabitler sürükler, çıkarken son kez)

Fitne ve şiddet vebadan bile hızlı sirayet eden bir hastalıktır, mutlaka bir gün aynı haşmetle vurur uygulayıcılarını da.

(Işıklar söner)

PERDE  : 4

SAHNE : 2

(Hallacın yaşı 65’ tir. Polis müdürü (Sahib üs Şurta) Muhammed bin Abdüssemed onu Bağdat’ın Horosan çıkış  kapısına getirir. Hallac önce kırbaçlanır, sonra kılıç ile yaralanır, sonra çarmıha gerilir ve bir gün öyle bekletilir. Sonra taşlanır. Boynu vurulur, elleri kesilir, cesedi yakılıp dicleye atılır. Hallac bir sehpanın üzerindedir. Yanında cellat vardır. Kalabalığın uğultuları duyulur).

Cellat              : (Hafifçe) Beni bağışla el Hallac, görevim bu benim.

Hallac             : Kendi cellatına saygı duymayan hiçbir aşık ölümü hak etmemiştir

(Baş kadı gelir, dua okur ve sorur)

El Hammadi   : Korkuyor musun ya Hallac

Hallac             : Korkmayan kaybedecek bir şeyi olmadığını gösterir.

Hayır korkmuyorum

Korku ruhu engelleyen arzuyu yakan bir ateştir

Evet korkuyorum.

El Hammadi   : Yine çelişik konuştun. Allah hepimizin günahlarını affetsin. Amin.

Son isteğin nedir ?

Hallac             : Namaz kılmak istiyorum. Ve bana ilk taşı günahsız biri atsın.

El Hammadi   : (Kalabalığa döner) İlk taşı günahsız olanınız atacak. Duyun. Bir seccade verin.

(Şıbli çıkar sahneye ve seccadesini verir. Halac iki raket namaz kılar. Sonra Hamit işareti verir cellat kırbaçlamaya başlar)

Hallac             : Ehad, Ehad yalnız Ehad.

(Bu arada bayılır. Sahneye doğru birkaç sufi baygın düşer. Şıbli ve İbn Hafif de dahildir bunlara. Gürültüler yükselir)

Hamit                         : Sakın olmazsanız dağıtırım hepinizi. (Sessizlik olur kırbaçlama devam eder. Hallac güler, gözlerinden yaş gelir, ubrası yırtılır, akrebi ilk kez ondan ayrılır) (Doğrulur, kırbaca ara verilir)

Hallac                         : Allanım senin hakikatine bağlı olan varlığım ve benim hakikatime bağlı olan varlığın hürmetinedir bunlar. Benim varlığın seninkinde yok olmuştur, ona karışmadan. Varlığın varlığımı kuşatmıştır iç içe girmeden.

Allahım, şu topluluk senin kullarındadır. Sana yaklaşmak ümüdiyle beni öldürmek için toplanmışlar, onları affet. İyi biliyorum ki, bildiklerimi onar da bilseler veya bildiklerimi ben bilmeseydim onlar gibi, bu hal başımıza gelmezdi. Onlara selam sana hamd olsun.

(Cellat kırbacı bırakır. Omuzuna bir kılıç darbesi vurur. Hallac düşer. Kılıç darbeleri devam eder. Kan akar her yerinden)

Hamit              : Hadi dağılın. Bugün direğe asılı kalacak, bu halde teşhir edilecek.

(Topluluk dağılır, sesler kesilir. Hallac bir direğe bağlağnır. Başına nöbetçi konur. Sahne kararır. Hallac’ın olduğu bölüm hafifçe aydınlıktır. Sonra Şıbli çıkagelir. Hallac yüzüne kan sürmüştür. Akan kan ile de ellerini yıkamaktadır).

Şıblı                : Ne yapıyorsun ya Hallac, kan içinde her yanın.

Hallac             : Abdest alıyorum.

Şıblı                : Kan ile mi ?

Hallac                         : Evet böyle iki rekat namaz kılacağım. İki rekat namaz da Allah’a götürür. Yeter ki, abdesti kan ile alınsın, aşk içinde kılınsın.

Şıblı                : Vedalaşalım ya Hallac.

(Kucaklaşırlar, Şıblı ağlar Hallac onun saçını usulcacık okşar)

Tasavvuf nedir ya üstad?

Hallac             : En basit mertebesi şu gördüğündür.

Şıblı                : Ya en yüce mertebesi

Hallac             : Onu da yarın görürsün.

Şıblı                            : (Gözleri yaşla) Ben sana halka hiçbir  sır açma demedim mi ? Ey üstad-ı muazzama.

Hallac                         : Sır aşktır, sır hakikat. Aşk aşikar olan. Ben açığa vurmasaydım eğer, zalimlerin hareminde kapatılmıştı aşk. Buna dayanmadı yüreğim Ey Şıblı.

(Şıblı daha fazla dayanamaz, arkasına baraka çıkıp gider)

(Sabah vaktidir. Kalabalık yine toplanmıştır. En ön safta taş atıcılar toplanmıştır)

Hamit              : Günahsız olanınız ilk taşı atsın.

(Kalabalıktan hiç ses çıkmaz. Kimse yeltenmez)

Yok mu günahsız bir kimse, ümmeti müslüman içinde?

İbn Ata           : Bu adil olmayan dünyadan bir lokma bile yemiş olan herkes günahkardır.

Herkes suçlu hepimiz katiliz.

Hamit              : Sen at İbn Ata.

İbn Ata           : Ben en büyük günahkarım.

Hamit              : Yok mu içinizde bir ermiş, derviş, mümin, günahsız.

İbn Ata           : Bir tek kişi.

Hamit              : Kim o çıksın ortaya.

İbn Ata           : Onu da öldürüyoruz işte, elbirliğiyle.

Hamit              : O kâfir-i ekberin ta kendisi

Ben atıyorum o zaman ilk taşı

En günahsısınız benim bakılırsa duruma

(Bir taş atar. Onlarca taş atılır. Hallac gülümser)

(Şıblı bir gül atar, ibn Ata’da bir gül atar. Hallac derin bir ah çeker)

Durun, kim attı o gülleri.

İbn Ata           : Ben attım.

Şıblı                : Ben attım.

Cellat              : (Yine eğilir Hallac’a) Neden ah çektiniz gül atılınca. Onca taşa güldünüz de.

Hallac             : (Zor bela)

Ellerin taşı başımı yarmaz, dostun bir tek gülü yareler beni. Onlar ne yaptığnı bilmiyor oysa Şıblı ve Ata’nın bilmesi gerekirdi.

HASB EL VECD İFRAD EL AHİZ LEHÜ (Aşığın vecd halinde biri tek yapması yeter) Gül dahi vecdi bozar.

(Sonra düşer konuşamaz. Cellat boynuna bir kılıç darbesi vurur, ayırır bedenden, kan fışkırır her yana)

Hamit              : Dağılın, dağılın. İnfaz tamamlandı.

Allahım sana çok şükür

Kurdardın bizi bir beladan

(Bu arada İbn Ata Hamit’e doğru gelir. Hamit ona:)

Söyle bakayım İbn Ata. Ben ve elim araçtır. Tüm yazdıklarım Allahtandır sözü doğru mudur. Bu adama gül atmak doğru mudur ?

İbn Ata           : Doğrudur, doğrudur.

Hamit              : Senin itikadın bu mu? Yuh olsun sana.

İbn Ata           : Bu konulardan  sana ne. Sen git zulüm ve cinayetler ile halktan soyduğun paralar ile uğraş. Senin nene gerek büyük ruhlu insanların sözleriyle uğraşmak.

(Muhafızlara) Bunu iyi bir sopalayın.

(Muhafızlar ibn Ata’ya çullanır. İbn Ata yere düşer. Kan gelir. Kalabalığın bir kısmı geri döner, seyreder)

İbn Ata           : Ahh, ahh, ahh.

Hamit              : Gül atarsın haaa.

Gül atılan ahh diyor, sopa yiyende nasıl iştir bu anlayamadım.

(İbn Ata cansız yığılır. Hırsını alamayan Hamit ayakkabısını çıkarır ve topuğuyla vurur. Kalabalıktan birkaç kişi gelir)

kalabalıktan biri

kaç kişi

ölmüş bu ölmüş,

yeter yeter vurmayın artık

ölmüş , ölmüş bu

bari ölülere vurmayın

bırakın, bırakın

yeter, yeter, yeter artık

kan görmekten bıktık

artık yeter, yeter

ölmüş bu ölmüş

(Sahne kararır)

PERDE  : 4

SAHNE  : 3

(Kâbe’de Hallac’a hizmet eden kadın siyahlar içinde sahneye çıkar. Önce Tevrat’tan bir bölüm okur. Sonra şu ağıdı söyler)

Kabil kardeşi Habili öldürdü.

Ve Rab Kabile dedi kardeşine ne yaptın ?

KARDEŞİNİN KANININN SESİ TOPRAKTAN BANA BAĞIRIYOR.

O TOPRAK Kİ  KARDEŞİNİN KANINI SENİN ELİNDEN ALMAK İÇİN

AĞZINI AÇIYOR

VE SEN ARTIK LANET EDİLDİN

VE  SİZ ARTIK LANETLİSİNİZ : YARGILAYANLAR ÖLDÜRENLER,

OKUYANLAR, DUYANLAR VE GÖRENLER

Bilmiyorum sıra kimin

Aramızda gezer ölüm

Alemi bostan eylemiş

Reyhanları kırar ölüm

Alır yiğidi çağında

Bülbül öter mi bağında

Koymaz kimse ocağındea

Ocakları yıkar ölüm

Kiminin belini büker

Kimisin mülkünü yıkar

Kimisinin yaşın döker

Var gücüyle ezer ölüm

Kiminin alır kardeşin

Revan döker kanlı yaşın

Hiç onarmaz bağrı başın

Hayır işten bezer ölüm

Ölüm ölüm, ölüm ölüm

Ölümden geçilmiyor gülüm

Aşkım, ruhum, pirim, berdarım

Aşıkları yıkar ölüm

Aşıkları yakar zulüm

Tenden tene geçer ölüm

(Sahne kararır)hallaci-mansur

Altı Çizili Satırlar, Cahit Sıtkı Tarancı, Şiir, Türk Şiiri

Sözün doğrusu
Olacak şey değildi ama
Oldu bir kere
Bahar vurdu başıma
Bir delilik ettim
Tuttum evlendim
Ne söylesem az
Çeken bilir
Allah düşmanıma vermesin

Neşredilmek üzere değildir. Hemen ilave edeyim ki şikâyetim yengenden değil evlilik müessesesindendir. Yüklediği mesuliyet ve mükellefiyetler şiir şevkimi eritti, âdeta bitirdi. Bana göre değilmiş vesselâm. Vaziyeti bu suretle açıkladıktan sonra beni daha çok mazur göreceğini umar, sevgilerimi sunarım.

Cahit Sıtkı Tarancıcahit-sitki-evlilik-siiri

Evlendikten sonra Cahit, artık akşamları çıkamaz, sürekli geldiği yerlere gelemez olmuştu. O’nun yeri boş kaldı oralarda. Sevgiyle beklendi, arandı. Bu duruma mutluluğu için belki eyvallah demişti. Demişti ama bir süre sonra, kırkaltı yılının yarısından çoğunu geçirdiği bu yerler, daha çekici gelir olmuştu ona. Yaşama biçimini bozmak pahasına, konulan yasaklara karşı gelecek bir yapıda değildi Cahit Sıtkı. Boyun eğdi. Akşamüstleri, Bakanlıklar’da O’nu, akpak, tombulca eşinin kolunda asılı giderken gördüğüm çok olmuştur. Gözgöze geldiğimizde sıkılırdı. Mahcup olmuş gibi kaçamak bir selam verdiğini anımsarım. Evliliğin zorlamalarıyla mutlu da olsa. ev ev komşuluklar kuracak bir yaradılışta değildi. Sonunda terste olsa bütün bu olup bitenden öç almak istercesine sabahları evden çıkar, “Çeviri yapacağım” diyerek Şükran’da iki kadeh atıp öyle işine gider olmuştu. Sanırım Cahit’in sağlığını bozan da bu davranışı olmuş.

Bir sefer gündüz gözüyle Mebus Evlerindeki evini gördüm, O da hastalandığı sırada oldu. Sunullah Arısoy”la yoklamaya gittik, Sonra Cebecideki hastaneye kaldırıldı. Oraya sık sık uğrardık. Bir türlü iyileşmiyor, hastahanede hergün ağırlaşıyordu.

Salim Şengil
Anılarda Kalan Portreler
Cem Yayınevi

Altı Çizili Satırlar, Cengiz Aytmatov, Öykü

Birlikte yürürken gözümüzde bütün dünya değişirdi ve biz bir masal aleminde yüzerdik. Ve, her tarafı sürülmüş boz toprak, dünyanın en güzel tarlası olarak görünürdü bize. O sırada, önümüzden kalkan bir boz torgay da havalanırdı aydınlardan gökyüzüne doğru. Çok yükseklere kadar çıkar, gökyüzünde bir nokta gibi görünür ve bir insan yüreği gibi çırpınarak mutlu mutlu ötmeye başlardı.

*
Ark kazılırken kenarına yığılmış yumuşak toprak bizim yastığımızdı ve yastıkların en yumuşağıydı. O gün orada geçirdiğimiz ilk gece oldu. Ondan sonra da hayatımız boyunca hiç ayrılmadık. Suvankul’un demir gibi ağır ve nasırlı elleri benim yüzümü, alnımı, saçlarımı okşarken yumuşacık
gelirdi bana. Avuçlarında, kalbimin ateşli ve neşeli çarpışlarını duyar ve kulağına fısıldardım:

-Suvan, mutlu olacağız değil mi? Cevap verirdi:

-Toprak ve su insanlar arasında eşit olarak paylaştırılınca, kendi tarlamız olunca, kendi tarlamızı sürüp eker, kendi ürünümüzü kaldırınca, biz de mutlu olacağız. İnsanın çok büyük bir mutluluğa ihtiyacı yoktur Tolgonay. Bir çiftçi için mutluluk, kendi tarlasını sürüp ekmek ve ürün almaktır.

*
-Ey Güneş, bak, bu benim karımdır! Ne kadar güzel değil mi? Yüzgörümlüğü olsun diye ışınlarını gönder, sıcaklığını, aydınlığını ver!..

Böyle konuşurken ciddi olup olmadığını bilmiyorum ama, birden hüngür hüngür ağlamaya başladım. Yüreğimi dolduran mutluluk dalgalarına dayanamamıştım. O günü hatırlayınca hala ağlarım ve niçin ağladığımı bilmem. Ne kadar da aptalım değil mi? Ama o ilk ağladığım zaman döktüğüm yaşlar başkaydı. İnsan o yaşları hayatında ancak bir defa döker.

*

O heyecanlı günleri de sık sık hatırlarım: Okuma yazmayı babalarına çocuklar öğretiyordu. Kasım ve Maysalbek, gündüz okula gidip öğrencilik, akşam eve dönünce babalarına öğretmenlik yapıyorlardı. O yıllarda masa filan yoktu bizim evlerde. Suvankul yere yüzükoyun yatarak bir deftere harfleri yazmaya çalışır, üç çocuk onun başına çöker, hepsi de söyleyecek bir şey bulurdu: Baba, kalemi daha
dik tutmalısın; bak, satır ne kadar çarpık oldu… Elin de titriyor, rahat ol… bak, şöyle yazmalısın, defteri de şöyle tutmalısın… Çocuklar bazen kendi aralarında tartışır, herbiri bu işi en iyi bilenin kendisi olduğunu iddia ederdi. Başka zaman olsa Suvankul çocukları azarlayıp sustururdu ama, şimdi onları gerçek öğretmenler gibi saygıyla dinliyordu. Bir tek kelime yazmak onu perişan ediyor, yorgun düşürüyordu. Alnından yüzünden ter akıyor, sanki yazı yazmıyor da, koca koca buğday demetlerini sırtlanıp batöze taşıyordu.

*

Genellikle aynı evde oturan gelin kaynana pek geçinemezler, ama bu konuda ben şanslıydım doğrusu. Evde onun gibi bir gelin olması gerçek bir mutluluk idi. Yeri gelmişken, benim anladığım gerçek mutluluğun da bir raslantı sonucu olmadığını, yaz yağmuru gibi birden bire başımıza düşmediğini söylemeliyim. Gerçek mutluluk, yavaş yavaş, azar azar gelir ve bu bizim hayata bakış açımızla, çevremizle, çevremizdekilere karşı davranışımızla doğrudan doğruya ilgili ve orantılıdır. Mutluluk, birbirini tamamlayan ufak tefek şeylerin birikmesinden doğuyor.

*

İşte o günlerde ben, asla unutamayacağım bir şeye tanık oldum. Tarlanın kenarında, buğday sapları arasında, özellikle o yaz pek güzel açmış beyaz, pembe renkli; iri yapraklı gülhatmi çiçekleri vardı.
Ekinleri biçerken onlar da devriliyordu önümüzde. Aliman işte bu çiçeklerden koca bir demet toplamıştı. Bunları, bana göstermemeye çalışarak bir yere götürüyordu. Onu gizli bakışlarla izledim ve gördüm ki koşup gittiği yer biçerdöverin durduğu yerdi. Biçerdöverin yanına geldi, çiçek demetini usulca sürücü basamağına bıraktı ve yine koşa koşa döndü. Biçerdöver çalışmaya hazırdı, bugün yarın tarlalara dalacaktı. Ama o sırada hiç kimse yoktu orada. Kasım bir yerlere gitmiş olmalıydı.

*

Ekmeği aldım, duamı okudum ve ilk lokmamı ısırdım. Bambaşka, bilinmeyen bir tadı ve kokusu vardı vardı bu ekmeğin. Sürücülerin ellerinden, taze buğdaylardan, kızgın demirden, mazottan gelen ya da bunların karışımı olan bir kokuydu bu… Sonra ikinci, üçüncü lokmaları da aldım, onlarda da mazot kokusu vardı. Ama yine de, o güne kadar öyle lezzetli ekmek yemediğimi söyleyebilirim. Bu,
emekçi oğlumun nasırlı ellerinden çıkan ekmekti. Tarlayı süren, buğdayı yetiştiren, hasadı kaldıran, tarlada çalışan insanlarımızın, halkımızın ekmeğiydi. Kutsal ekmek! Oğlumla övünüyor, çok büyük bir gurur duyuyordum. Ama bunu kimse bilmiyordu. İşte o anda anladım ki, bir ananın mutluluğu, milletin mutluluğundan doğuyor, aynı kökten olan ağacın dalları gibi bir kökten geliyor. Kaderi de onun kaderiyle bir oluyor. Çektiğim bütün acılara, hayatın bana indirdiği korkunç darbelere rağmen bugün de bu düşüncedeyim. Ne olursa olsun, milletim yaşıyor, ben de yaşıyorum…

*

Bütün bunlar hoşuma giden şeylerdi. Onun at üstünde otururken kamburlaşan sırtına bakıyor, sevgi ve acımayla başımı dayıyor ve içimden konuşuyordum onunla: Evet, evet her gün biraz daha ihtiyarlıyoruz Suvan, her gün biraz daha çöküyoruz. Vakit durmaz ki! Ama boş yere geçirmiyoruz vaktimizi. Önemli olan da budur… Daha dün denecek kadar yakın bir geçmişte biz de birer delikanlıydık… Ne de çabuk geçiyor zaman. Hayat dediğimiz şey çok ilginç ve bizim şimdilerde ondan vazgeçmeye hiç niyetimiz yok.

*

-Savaş çıktı ana, savaş! dedi.
Sesi uzaklardan, derinlerden geliyordu sanki.
-Savaş mı? Savaş ha?
-Evet ana, savaş başladı.
Ben bu savaş sözüne hala gerçek anlamını veremiyordum.
-Ne demek savaş çıktı? Niye savaş olsun ki? Savaş ha?

*

Bunun er-geç olacağını biliyordum. Yine de dizlerimin bağı çözüldü de olduğum yere çöküverdim. Orağı bir yana bırakıvermişim. Kollarım ellerim titriyor, bir sızı dalgası kaplıyordu vücudumu.

*

-Korkuyor musun ana? dedi. Çok korkuyorsun değil mi? O kadar korkmana gerek yok anacığım. Üzülme sen, düşünme bunları. Göreceksin yakında her şey yoluna girecek.

*

Eve gelince Aliman’ı iki gözü iki çeşme ağlar bulduk. Hamur yoğurmayı da unutmuştu. Biraz kızdım ona: Ne yani! Herkes askere gidecek, senin kocan kalacak mı sanıyordun? Öyle kendini koyvermek olmaz. Şimdiden böylesine yıkılırsan, bundan sonraki güçlüklere nasıl karşı koyarsın diye çıkışmak istedim. Ama kendimi tuttum ve onu azarlamadım. Gençliğine acıyordum. Doğru mu yaptım, yanlış mı, bilemiyorum. Daha ilk günden katı gerçeklerle yüzleşmesi, kendini koyvermek yerine direncini arttırması, sonraki günlerde karşılaşacağı acılara karşı koymasını kolaylaştırırdı. Ama bir şey söyleyemedim işte.

*

Ben gözlerimi cephe yolcularına çevirdim ve o anda yakıcı bir yumru boğazımı tıkadı. Bunların hepsi de gencecik, sağlıklı yiğitlerdi. Dolu dolu yaşama ve çalışma çağındaydı hepsi… Adları okunanlar
burada! diye bağırıyordu yüksek sesle ve aynı anda başlarını bize doğru çevirip bir göz atıyorlardı…

*

-Hadi Aliman, yola kadar uğurla kocanı. Biz burada vedalaşacağız, burada ayrılacağız. Onu geciktirmek istemiyoruz.

Suvankul bu defa oğlunun elini tuttu:
-Gözlerimin içine bak oğlum.
Birbirlerinin gözlerinin içine baktılar.
-Anladın mı? dedi Suvankul.
-Anladım baba, dedi Kasım.
-Hadi şimdi git, Allah’a emanet ol.

Suvankul atına bindi, tırısa kaldırarak ardına bakmadan gitti

*

Geleceğin ne getireceğini kimse bilemezdi ve şimdi olanları düşünüp üzülmenin de hiçbir yararı yoktu. Önemli olan sonunda zaferi kazanmaktı.

*

Ama, çok yanılmışım. Onu da çağırdılar! Harmanda, karlar altında kalan başakları kurtarmaya, taneleri çıkarmaya çalışırken aldım kara haberi. Haberi duyar duymaz dirgenimi samana sapladım, buz gibi olmuş sapını tutarak başımı yasladım ve hiçbir şey düşünemeden öylece donakaldım bir süre. Bundan sonra ne yapardık, nasıl yaşardık biz? İki oğlum cephedeydi, işte şimdi kocam da gidecekti…

*

Yanımda yürüyen Suvankul sigara üstüne sigara yakıyordu. Bir ara elimi tuttu ve konuşabildi:

-Üşüdün mü Tolgonay, elin buz gibi?

Cevap vermedim. O bir şeyler söylemeye çalıştı, ama yine sustu. Belki kafasından geçenleri söyleyecekti bana, düşüncelerini paylaşacaktı. Belki şöyle diyecekti: Görüyorsun ya Tolgonay, çocuklarımın ardından ben de gidiyorum. Kaderim ne olacak? Döner miyim, dönmez miyim bilemem. Eğer dönmemesiye gideceksem, bu seninle son görüşmemiz olacak. Ne yapalım, kader böyleymiş… Ama seninle çok yıllar geçirdik. Karşılıklı sevgi ve anlayış içinde geçti evliliğimiz. Eğer birbirimizi kıracak davranışlarımız olmuşsa; unutalım bunları. Birbirimizi can ve gönülden bağışlayalım. Hiç kimse kendi yazgısını bilemez…

Aslında bunlar benim düşüncemdi, onun neler söylemek istediğini bilemiyordum. Dönüp dönüp yüzüme bakıyor, dudaklarını ısırıyor ve sonra yine sessizliğe gömülüyordu. Birden, onun kara bıyıklarında, ilk defa, isyan etmiş gibi ağaran, gümüş rengini alan bir kıl gördüm. Bu tarlada Suvankul’a ilk karşılaştığımız günleri de hatırlıyordum. Sonra tam yirmi iki yıl onu terimizle suladığımızı, bir yandan çocuklarımızı büyütürken, öte yandan kan ter içinde kalarak tohum ektiğimizi…

Bütün hayatım gözlerimin önünde canlanıverdi. Böyle bir beraberlikten sonra bizi ayıracaklarını, hele bir daha hiç görüşmemesiye ayıracaklarını, hiç bilemez, hiç düşünemezdim. Yine hatırlıyorum: Hasadın ilk gününde, yine atla ve yine bu yoldan dönmüştük köyümüze.

Köyün kenarından yapımı yarım kalan mahalleyi ve yeni yolu da görmüştüm. Aliman ve Kasım’ın evlerini yapacağımız arsadaki taş ve kerpiçleri de. İşte şimdi de görüyorum onları. İçim hüzünle doldu. Hıçkırıklar içinde atın boynuna abandım. Öylece giderken, ağladım… ağladım…

Yanımda sessizce ve sabırla ilerleyen Suvankul:

-Ağla Tolgonay, ağla, dedi. Dök içini. Burada kimsecikler yok. Ama bundan sonra başkalarının önünde gözyaşlarını gösterme. Çünkü sen baybişesin, evin reisi. Aliman ve Caynak’ın anasısın. Bu kadar da değil, artık kolhozda benim yerime sen ekipbaşı olacaksın. Bu görevi verebilecekleri senden başka kimse yok.

*

Bir kış sabahı, demirhaneye gitmek, nallanacak kolhoz atları için yardım etmek üzere evden çıktım. Ne göreyim? Başkarma Usanbay, atını bana doğru dörtnala koşturmuyor mu! Elinde avuç içi kadar bir kağıt olduğunu da görüyordum. Yanıma gelip durdu, bu kağıdı bana uzattı, Acele telgrafın var dedi. Telgraf!

Nefesim kesilecekti nerdeyse. Demirhaneden çekiç sesleri geliyordu kulağıma, ama çekiçler örse değil de benim göğsüme göğsüme iniyordu sanki. Herhalde limon gibi sararmış olmalıyım.

*

-Tren durmayacak! Durmayacak! Çekilin rayların üzerinden, başka tren geçecek bu yoldan, çekilin! Böyle dedi ve bizi kenara doğru itti. İşte tam bu anda, hemen yakınımızda bir ses, bütün sesleri bastırarak kulağıma çarptı:

-Anaaa!… Alimaaaaan!…

Allahım! Allahım! Maysalbek idi bu! Tam yanımızdan hızla geçiyordu. Kapı penceresinden beline kadar dışarı sarkmış, bir eliyle kapıya tutunuyor, öbür eliyle asker şapkasını sallıyordu. Bağıra bağıra bir şeyler söylüyor, bize veda ediyordu. Ben sadece Maysalbeek! Maysalbeek! diye olanca sesimle bağırdığımı hatırlıyorum. Ama, o çok kısa zamanda, oğlumu şaşılacak kadar net bir şekilde görebilmiştim. Rüzgar saçlarını karıştırmış, kaputunun yakasını kanat gibi sallıyordu. Yüzünde ve gözlerinde hem sevinç vardı hem keder, hem acıma vardı hem de veda bakışları! Onu gözümden hiç ayırmadan koşmaya başladım. Trenin son vagonu büyük bir uğultu ve takırtıyla beni geçip gittikten sonra da traverslerin üzerinde koşmaya devam ettim. Sonra… sonra düşüp kaldım. Yolun üzerinde inim inim inliyor, ağlıyordum. Oğlum savaş meydanına gidiyordu ve ben onu, donmuş rayları kucaklayarak, sıkarak uğurluyor, veda ediyordum!

Tekerleklerin rayları döverken çıkardıkları takırtılar gittikçe uzaklaştı ve sonra duyulmaz oldu. Ben, bunca yıl sonra hâlâ, zaman zaman o trenin o gürültü ile geçişini duyar gibi olurum, vagon tekerleklerinin çıkardığı o takırtılar kulaklarımda yankılanır durur.

Aliman, düşüp kaldığım yere geldiği zaman kendi gözyaşlarında boğulmuş gibiydi. Eğilip beni kaldırmak istedi ama kaldıramadı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, elleri kolları tiril tiril titriyor ve beni kaldıracak gücü bulamıyordu kendinde. O sırada, o istasyonun kadın makasçısı da geldi. Bir Rus idi. O da bana, tıpkı Aliman gibi ana! ana! diyor, beni kucaklıyor ve benimle birlikte ağlıyordu. Sonunda ikisi güçlerini birleştirip beni kaldırabildiler, raylardan uzaklaştırdılar. İstasyona doğru yürürken Aliman bana bir asker şapkası uzattı:

-Al ana, al bunu. Maysalbek sana bıraktı.

Ben onun bulunduğu vagonun peşinden koşarken elinde salladığı şapkasını bana attığını böylece öğrenmiş oldum.

Dönüş yolunda arabada otururken, o şapkayı kalbimin üstüne sımsıkı bastırdım ve hiç unutmadım. O şapka hala bende, evimizin duvarında asılı duruyor.

Haki renkli, kulaklıklı; bildiğimiz asker şapkalarından biri: Alnın biraz yukarısına rastlayan yerinde bir yıldız var. Bazen o şapkayı ellerime alır, yüzüme sürerim ve oğlumun kokusunu bulurum onda.

*

-Şimdi… şimdi iş başına! dedi yavaş sesle ve karların üzerinde ağır ağır yürümeye başladı. Yürürken yavaş yavaş çevresine de bakıyordu. Dalgındı. Ne düşünüyordu o dakikalarda? Belki, elinde testi, anızlı tarlada kocasına doğru koştuğu anları… Belki, Kasım’ın biçerdöver başında veda edişini. Herhalde Aliman o dakikalarda, kendisi için pek değerli ve unutulmaz olayları tekrar anıyor, tekrar yaşıyordu. Bir bakıyorsunuz gözlerinde mutluluk parıltısı, bir de bakıyorsunuz hüzün var…

Anayola doğru uzun uzun baktı. Herhalde Kasım’ı götüren atın gidişini, toynaklarının yeri dövüşünü ve kendisinin Kasım’ın peşinden koşmasını hatırlıyor, tekrar yaşıyordu o anları.

*

-Niye bu kadar çabuk bıraktılar, umarım bir daha hiç çağırmazlar, dedim.

-Bırakmadılar ana, yarın yine gideceğim, dedi Caynak. Bu defa biraz daha fazla talim görecek, daha fazla kalacağız orada. Bu yüzden de evde bir gün kalmamıza izin verdiler, merak edilecek bir şey yok.

Ona inandım. Şüphelenmek aklıma bile gelmedi. Caynak o gün bir tuhaf davranıyordu. Çıkacağı uzun bir yolculuğa hazırlanıyordu sanki. Öğleden evvel, elinde çekiç ve çivilerle avluda, ahırda, ambarda dolaştı durdu. Gevşeyen çivilere bir çekiç vuruyor, düşen çivilerin yerine yenisini çakıyor, tamir edilecek kapı pencere arıyordu. Daha sonra, koca bir yığın yakacak odun hazırladığını, arka avludaki gübreliği temizlediğini, ambarın damına attığımız otları kurutmak için aktardığını farkettim… Akşam üzeri eve geldiğimde, avluyu iyice temizlediğini, at yemliğini onardığını gördüm.

O yemliğe de ihtiyacımız vardı. Babamız evdeyken bir atın her zaman el altında, emrindebulunmasını isterdi…

-A evladım, bütün bu işlerin hepsini birden yapmana ne gerek var, o onarımları yapman için yazın bol bol vaktin olacak, demiştim.

Bana, eli değmişken, vakti de varken yapmak istediğini, sonra belki vakit bulamayacağını söylemişti. O bu cevabı verdiği zaman da uyanmamış, bir şey anlayamamıştım.

Sadece Komsolomdaki işlerinin çokluğu gelmişti aklıma. Gerçek sebebi ancak gitmesinden sonra öğrendik. Bize bir mektup yazmış ve bunu istasyondan bir arkadaşı ile göndermişti! Tanrım! Bu ne çocukluk, bu ne maskaralık! Ah yavrum ah! mektup yazmak iyi de, veda etmeden gitmek olur mu hiç? O haberi duyduğum zaman aklımı yitirecek olsam bile, gideceğini bana söylemeliydin. Konuşamadan, veda edemeden gittiği için bizden çok çok özür diliyordu. Böylesinin daha kolay, acıları uzatmaktansa her şeyin bir çırpıda bitivermesinin daha iyi olacağını düşünüyormuş.

*

Evet, Caynak, seni işte böyle ansızın yitirdik. Onsekiz yaşında bir yiğit idin cepheye gittiğinde ve senin hatıran insanların belleğinde şimdi belli belirsiz. Ama ben seni olduğun gibi her şeyinle, her davranışınla hatırlıyorum. Cepheye gittiğin günü, beni çok sevdiğin ve acıdığın için haber vermeden gidişini ve o günkü görünümünü en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum. Bir gün tren istasyonunda sırtındaki gocuğu çıkarıp küçük bir çocuğa verişin de gitmiyor gözlerimin önünden. İstasyonda, bir ana ve dört çocuktan oluşan bir sığınmacı aile görmüştün. O çocukların büyüğü çıplak denecek kadar ince giyimliydi ve çok üşüyordu. Hiç düşünmeden sırtındaki gocuğu çıkarıp verdin o çocuğa. Sonra kendin, incecik ceketinle, soğuktan dişlerin takır takır vurarak dönmüştün eve. O soğukta, gocuğunu verdiğin o çocuk, belki bugün bir yetişkindir ve zaman zaman seni o günkü halinde hatırlıyordur. Onun bugünkü yaşı, senin o zamanki yaşından çok daha ilerde. Ama sen ona örnek oldun, öğreten oldun. İyilik, yola düşen, yoldan toplanan bir şey değildir. Tesadüfen ele geçen bir şey değildir. İnsan iyiliği ancak başka bir insandan öğrenir.

*

-İn attan Tolgonay, attan inmen ve yayan gitmen gerekiyor, dedi.

İşte o zaman şaşkın şaşkın aksakalın yüzüne baktım. Aksakal atından indi ve aynı sözleri tekrarladı bana:

-Attan inmen, yürümen gerekiyor Tolgonay. Hala neler olup bittiğini anlamasam da, birden yüreğime kor düştü. Attan yavaşça indim ve o sırada Aliman’ı farkettim. Üç kadın ve o, bizim eve gidiyorlardı.

O gün kadınlar arkları temizleme işine gittikleri için Aliman’ın çapası hala omuzundaydı. O üç kadından biri onun omuzundan çapayı alınca bir anda her şeyi anladım.

Yol boyunca kükredim, uludum, hıçkırdım…

-Ne oluyor? Söyle Allah aşkına, ne var?

Komşumuz Ayşe’nin evinde toplanmış olan kadınlar sesimi duyunca koşup çıktılar. Hiçbir şey söylemeden yanıma geldiler ve koluma girip:

-Metin ol Tolgonay, tut kendini, aslanlarımızı yitirdik… Şahinlerimizi yitirdik… Suvankul ve Kasım er meydanında, şeref meydanında öldüler.

*

-Anam! Anam! İkimiz de dul kaldık! Zavallı dullarız biz… Güneşimiz söndü, artık hep karanlık olacak, hep karanlık!… Evet, dul kalmıştık. Kaynana ve gelin ikimiz de dul idik şimdi. Hıçkıra hıçkıra yeri göğü inletiyor, birbirimizin yanaklarını ateş gibi gözyaşlarımızla ıslatıyorduk… Ama bizim doya doya ağlamaya bile vaktimiz yoktu.

*

İyi yıllar, kötü yıllar görmüştük ama, Suvankul’la birlikte geçirdiğimiz uzunca bir hayatımız da olmuştu. Çektiğimiz sıkıntıların karşılığı olan mutluluğu da yaşamıştık. Çocuklarımız, üzüntüyü de sevinci de paylaştığımız bir ailemiz olmuştu. Savaş olmasaydı, ömrümüzün sonuna kadar beraber olacaktık. Ya Aliman ve Kasım’ın neleri olmuştu ki? Neleri olacaksa gelecekte olacaktı. Onların hayatı gelecekte, tamamen hayallerinde idi. Savaşın keskin baltası kendilerini de yıkmıştı, umutlarını da.

*

Ama kimbilir yüreğinde ne acılar vardı. Giderken bir ara başını kaldırıp etrafına göz attı, sonra yine hüzün dolu bir bakışla elindeki çiçekleri seyre daldı. Kime vereceğim bu çiçekleri? diyormuş gibi geldi bana. Derken, bütün vücuduyla titremeye başladı, başını yere iyice eğdi, çiçeklerin yapraklarını kopardı, saplarıyla yeri kazar gibi dövdü. Neden sonra sakinleşip başını elleri arasına aldığı zaman omuz başları hala inip inip kalkıyordu. Onu rahatsız etmemek için bir kulübenin kuytusundan seyrediyor, `varsın ağlasın, biraz açılır’ diye düşünüyordum. Ama o birden fırlayıp kalktı, tarlaların içinden anayola doğru koşmaya başladı. İşte o zaman korkuya kapıldım, hemen atıma atlayıp düştüm peşine. Kara entarisiyle kırmızı çiçekli nadasın içinde onu öyle koşup uzaklaşırken görmek beni çok korkutmuştu doğrusu. İşte o zaman korkuya kapıldım, hemen atıma atlayıp düştüm peşine. Kara entarisiyle kırmızı çiçekli nadasın içinde onu öyle koşup uzaklaşırken görmek beni çok korkutmuştu doğrusu. Ardından bağırdım:

-Aliman! Dur! Nereye gidiyorsun, neyin var senin?

Dur, Aliman dur!

Ama beni dinlemiyordu.

Rahvan atın kocasını ondan ayırıp götürdüğü yolun başına gelince durdu ve ona yetiştim.

-Ana! Sakın bana bir şey söyleme! Bir şey söyleme! diyordu bana.

Atın gemini çektim, o zaman Aliman koşup geldi, atın yelesini tuttu, başını bacağımın üzerine dayayıp hüngür hüngür ağladı… Susuyordum, ona ne diyebilirdim ki? Neden sonra başını kaldırdı. Gözyaşları tozla karışıp çamurlaşmış, yüzüne bulanmıştı. Hıçkırıklar arasında konuştu benimle:

-Bak ana, güneş nasıl pırıl pırıl… Gökyüzü masmavi, bozkır çiçek kaplı… Kasım artık gelmeyecek değil mi? Hiç gelmeyecek?..

-Evet kızım, hiç gelmeyecek, dedim. Aliman derin bir iç çekti.

-Beni bağışla ana, dedi yavaş bir sesle, uzaklara, ta uzaklara koşmak, onun gibi ölmek istedim. Kendimi tutamadım. Ona hiçbir şey söylemeden ağlamaya başladım. Ama, bilge bir insan, anlayışlı bir insan olabilseydim ona apaçık şöyle demem gerekirdi: Küçük bir çocuk musun sen? Kocasını yitiren yalnız sen misin? Nice nice gelinler dul kaldı. Her şeye göğüs germesini, dayanmasını bilmelisin artık. Şu sözlerimi ne kadar saçma bulursan bul, yine de söyleyeceğim:

Kasım’ı unutmak zorundasın kızım, unut onu. Geçmiş bir daha hiç geri gelmez. Bir gün sevebileceğin başka bir adam bulursun. Eğer kendini böyle bırakıverirsen senin için çok daha kötü olur. Kendini
umutsuzluk ve üzüntü içinde bırakmaya hakkın yok, daha gençsin ve hayatını yaşamak zorundasın…

Ona bu tek ve katı gerçeği söylememiş olmama bugün nasıl üzülüyor, nasıl pişman oluyorum bilemezsiniz. Daha sonraki zamanlarda bu sözler kaç defa dilimin ucuna kadar geldi ama yine söyleyemedim. Hangi görünmez güç bunları söylememe engel oluyordu bilemiyorum. Aliman da bu sözleri dinlemek istemezdi zaten. Demiri nasıl tavında dövmek gerekiyorsa, çekiç darbelerini nasıl soğutmadan indirmek gerekiyorsa, her kelimeyi de öyle tam zamanında söylemek gerekiyordu. O anı geçirince söz soğuyor, katılaşıyor, insanın yüreğine taş gibi oturuyor ve bu ağırlığı kaldırıp atmak hiç de kolay olmuyordu.

*

O günlerde bir kolhozun saban çekecek üç at kaybetmesi demek, bugünkü değerlendirme ile on traktör kaybetmesi demekti. Biraz daha düşünürsek, cephedeki her askerden bir dilim ekmek almak gibi bir şeydi.

*

-Çaldılar! Bizi dövdüler! diyebildi hırıltılı bir sesle. Aynı anda başıyla hırsızların gittiği yönü gösterdi.

Bundan sonrasını pek iyi hatırlamıyorum, yalnız şurasını iyi biliyorum ki ben hayatım boyunca o geceki gibi at koşturmadım, o geceki gibi bir atı çatlatırcasına sürmedim. Mezar kadar karanlık olsa da gecenin bir önemi yoktu artık. Evimi yaksaydılar, her şeyimi alsaydılar da tohumlara dokunmasaydılar.

*

Onların hepsine teşekkür ediyorum. Özellikle de tohumluğu yitirmiş olmamla ilgili en küçük bir imâda bulunmadıkları için teşekkür ediyorum onlara. Sanki hiçbir şey olmamış gibi davrandılar. Şüphesiz bütün bu olanların beni ne kadar üzdüğünü çok iyi anlıyorlardı. Boşa çıkan çabalarımızı, sürülüp de tohumsuzluk yüzünden ekilemeyen tarlayı, gözü yaşlı çocukların elinden aldığım ve o rezillere ganimet olan buğdayları düşündükçe yüreğim tarifsiz acılarla doluyor, gözlerim kararıyor, başım dönüyor…

*

O bahar, Suvankul’un kendi eliyle dikip yetiştirdiği elma ağacı öyle güzel, öyle çok çiçek açtı ki, sanırsızın yeni güç kaynaklarına başvurmuş, gençleşmiş, yeniden güçlenmiş o büyük elma ağacı. Bahçelerin çiçeklenme döneminde hava çok temiz olur. Gökyüzü açık, ufuk geniştir. Her şey güzeldir. Oturduğum yerden işte o güzellikleri seyrediyordum. İşte bu sırada emekdar postacımız Temirşal geldi yanıma. Selamünaleyküm Tolgonay, nasılsın? dedi. Biraz telaşlı, biraz huzursuz görünüyordu. Sık sık öksürüyor, geçen hafta soğuk aldığından söz ediyordu. Böyle konuşurken çantasını karıştırdı.

*

Halk adına, zafer adına, insan için güzel olan her şey adına gidiyorum. Bu benim son mektubum, son sözlerimdir. Anacığım! Bin defa, binlerce defa hep sana, senin ana yüreğine sığınacağım, sana sonsuza kadar borçlu kalacağım.

*

Bir rüyadan uyanır gibi, ağır başımı yavaşça kaldırdım. Avluda sessiz bir kalabalık toplanmıştı. Hiç kimse ağlamıyordu. Maysalbek öyle istemişti çünkü. Kadınlar koluma girip kalkmama yardım ettiler. Ayağa kalktığım zaman bir rüzgar çıktı, elma ağacının çiçeklerini başımıza döktü.

*

Bağrışmalar, meraklı konuşmalar biraz yatışınca, herkes başını öne eğip düşünmeye daldı. Kader ne hazırlıyordu? Kim gelecek, kim gelmeyecekti? Bu bekleyiş kimleri sevindirecek, kimleri üzecekti? Bir ağacın yüksek dallarından birine çıkmış olan bir çocuk birden bağırdı:

Geliyorlar! Herkes nefesini tutup baktı. Bir kopuzun telleri gibi gerilmişlerdi sanki. Herkes aynı sözü tekrar etmeye başladı: Geliyorlar! Geliyorlar! Böyle bağrıştılar ve tekrar sessizliğe gömüldüler. Sonra, kendilerine gelir gibi kımıldanıp sormaya başladılar birbirlerine: Peki ama, nerdeler? Ve herkes yine sustu… Bizim ilerimizde, anayolda bir at arabası göründü. Oldukça hızlı geliyordu. Yol ayrımına gelince durdu. Arabadakilerden biri aşağı atladı, kaputunu, çantasını aldı, omuzuna attı. Arabadakileri selamladı ve bizim bulunduğumuz yöne doğru yürüdü.

Kalabalıktan çıt çıkmıyordu. Herkes şaşkın, tek askerin gelmekte olduğu yola bakıyordu. Asker yaklaştı. Kalabalık hala kımıldamıyordu. Yüzlerdeki şaşkınlık donup kalmıştı sanki. Hepimiz bir mucize bekler gibiydik. Pek çok evladımızın dönmesini umarken yalnız bir tanesi dönüyordu ve bu yüzden gözlerimize de inanamıyorduk.

Asker yaklaşıyordu. Sonra birden durdu. Köy girişindeki sessiz kalabalığı görünce o da şaşırmıştı: Kim bunlar? Niçin susuyorlar? Niçin yıldırım çarpmış gibi duruyorlar orada? Birini mi bekliyorlar?.. diye düşünüyordu herhalde. İki defa başını arkaya çevirip anayola baktı, kendisinden başka gelen yoktu. Bize doğru yürümeye devam etti. Sonra bir kere daha arkasına bakıp durakladı.

*

Ben Aliman’ın ne düşündüğünü biliyor ve ona içimden şunları söylüyordum: Ah benim biricik gelinim, artık ayrılmamız gerekiyor. Kasım’ı tamamen yitirdin. Ne yapalım? Ölenin ardından ölünmez ki! Hayatın boyunca o dul peçesini taşıyamazsın. Artık her şey bitti ve sen de gitmelisin.

Evet, gitmekten başka yapacağın bir şey yok… Hayır, sana asla darılmam. Sen isteyerek ya da bir kapris uğruna gitmeyeceksin ki! Kader böyle istedi. Ah bu kader! Bu kader! Biliyor musun senden
ayrılmak benim için ne kadar güç olacak? Biz seninle ana-kız gibiyiz. Gittiğin zaman öz kızımı gelin eder gibi göndereceğim seni. Mutluluğun için dua edeceğim. Yaşamak, mutlu yaşamak senin hakkındır. Gençsin, güzelsin. Kendine mutlaka bir eş bulursun. Yeter ki iyi bir insan olsun. Kasım’ın yerini doldurabilir mi? Bunu nasıl bilebiliriz? Ben evde yapayalnız kalırım, dünyada yapayalnız… Bunu düşünmek bile beni ürpertiyor. Bu yaşlı dönemimde beni avutacak bir şey de yok. Bana bir torun vermeye vaktin olmadı. Böylesi senin için belki daha da iyidir. Sen beni düşünme. Benim gibi bir ihtiyar yüzünden gençliğini niçin mahvedeceksin’?

Ben yaşamı yaşadım artık. Gitmeye karar verdiğin zaman bana söyle, yeter. Serbestsin, canın ne zaman isterse o zaman gönül rahatlığı ile gidebilirsin. Seni hiç unutmayacağım, çünkü seni seviyorum ve sana teşekkür borçluyum…

Yürürken aklımdan işte bunlar geçiyordu ve bunları Aliman’a gerçekten söylemek istiyordum. Aliman da benim düşüncelerimi tahmin ediyordu sanırım. İki insan birbiriyle tam bir uyum içinde yaşarsa, konuşmadan ya da yarım sözcüklerle bile anlarlar birbirlerini. Yine de bana bir şey söylemiyordu.

*

Yolun kenarındaki tümseğe oturduk. Gelin kaynana geleceğimiz hakkında bir karara varmak için baş-başa vermiş gibiydik. Aliman gözlerini yere indirdi, içini çekti ve konuşmaya başladı:

-Ee, işte o lanet savaş da nihayet bitti. Şimdi sen kendi kendine herhalde bizim hayatımızın, geleceğimizin ne olacağını soruyorsundur…

Sustu. Ben hiçbir şey söylemedim. Aliman başını kaldırıp yüzüme baktı. Çok ciddiydi.

-Hiç üzülme ana, dedi ve mahzun bir gülüşle konuşmaya devam etti:
Artık bizim için bir tutamlık, bir kırıntı kadar bile mutluluk olamayacağını sanıyorsun. Evet, bir evden dört erkeğin gitmesi, hiç birinin dönmemesi olur şey değil. Ama bekle anacığım, bırak konuşayım. İçtenlikle söylüyorum ki maksadım seni avutmak, teselli etmek değil. Kendimi de aldatamam. İnan bana, kalbimden geliyor da söylüyorum: Caynak dönecektir! Onun öldüğünü söylemiyorlar ki, kayıp olduğunu söylüyorlar. Demek ki ölmemiş, öldüğünü gören yok. Belki esir düşmüştür, ya da partizanlarla ormanda gizlenmiştir.

Benim için de hiç endişe etmene gerek yok. Senin gelinin idim, şimdi ise bütün çocuklarının yerine oğlun oldum…

*

Yağmurun serin rüzgarı çarpıyordu ateş gibi yanan yüzüme. Aliman’a hiç bir şey söylemiyor, konuşmuyordum. Benim ona söyleyebileceğim kelimeler de ufukta, sağnak sağnak boşanan bulutlarda idi: Parlak, gür ve apaçık olarak. Yağmur bolluk getirirdi. İnsanların karnı doyacak, yaşayacaklardı. Ben de yaşayacaktım onlarla birlikte. Bu iyimserliğimin sebebi yalnız Aliman’ın beni bırakıp gitmek istemeyişi, bana acıması değildi. Bunun kadar, belki daha önemli bir sebep de, savaşın bütün insanları katı, bayağı, acımasız, bencil, ruhsuz bir hale getirememiş olduğunu görmemdi. Savaş kanlı çizmeleriyle insanları kırk yıl çiğneyip ezebilir, onları öldürebilir, her şeyi yakıp yıkabilirdi ama, insan denen varlığa baş eğdiremez, değerini düşürüp onu gerçek anlamda mağlup edemezdi.

*

Başımı usulca okşuyor, avucunun içini yüzümde tatlı tatlı gezdiriyordu. Gözlerim yaşla dolduğu için başımı kaldırmıyordum.

Bu davranışı ile herhalde bana veda ediyor. diye geçiriyordum aklımdan. Sonra saçlarımı örmeye başladı. Gidip sandıktan Kasım’ın vaktiyle kendisi için aldığı kokuyu getirdi. Onu saçlarıma süreceği zaman itiraz ettim:

-Yapma Aliman, sakın yapma! Benim yaşımda bir kadın için çok ayıp olur, benimle alay ederler!

Beni dinlemedi bile. Büyük bir neşe içinde, başıma, boynuma, yüzüme döküyordu kokuyu. Küçük şişede bir damla parfüm kalmadı. Sonra beni kucaklayıp öptü, karşıma geçip bir güzel süzdü:

-Şu gençliğe, şu güzelliğe bakın! diye bağırdı yaptıklarından büyük bir mutluluk duyarak.

Doğrusu, ben de kendimi pek keyifli ve mutlu hissettim. Çayımızı içtikten sonra Aliman:

-Artık yatmalı, iyice dinlenmeliyiz, gidip senin yatağını hazırlayayım, dedi.

O gece ne ben uyuyabildim ne de o. Aliman düşüncelerine dalmıştı. Ara sıra iç çekiyor, bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu yatağında. Ben ise hep onu düşünüyor, her yerde onu görüyordum. Bazen elinde bir kucak gülhatmi ile, buğday tarlasının ortasında biçerdövere doğru koşarken, biçerdöverin basamağına o çiçekleri koyarken, sonra, yaramazlık yapmış bir afacan gibi yine koşa koşa dönerken canlanıyordu gözümde. Bazen de onu, Kasım’ın ata binmesine engel olmaya çalışırken, küçük bir çocuk gibi ağlaya ağlaya onun kollarına asılırken görüyordum. Onunla tren istasyonuna gidişimizi de hatırlıyordum. Arabayı çok hızlı sürüyorduk. Yanımda oturan Aliman’ın başı karla benek benek, yanakları soğuktan al al olmuştu. Kar, atkısına, saçlarına, yakasına düşüyor ve onu daha da güzelleştiriyordu. Sonra, kollarını açıp bana doğru koşması geliyordu gözlerimin önüne: Ana, ana! İkimiz de duluz artık, zavallı dullar!.. diye bağırması…

*

-Aliman kızım, ne oldu? Niçin ağlıyorsun? Derdini söyle bana. Sana biri kötü bir şey mi yaptı? Söyle. Yoksa bana mı darıldın? Eğer bana darılmış, gücenmişsen onu da söyle yavrum, içindekileri olduğu gibi söyle kızım…

Aliman hıçkırıklar arasında konuştu:

-Ah anam ah! Zavallı, talihsiz ve kimsesiz anacığım. Bilmiyorsun… Hem bilsen elinden ne gelir ki? Ah anam oy, anam oy! Gözyaşlarıyla ıpıslak olan yüzünü göğsüme yaslayarak uzun bir süre inledi. Sonra yavaş yavaş sakinleşti ve uyudu.

*

Sustum. Sorgu hakimi bana:

-Teşekkür ederim ana, dedi, sizi daha fazla tutmayacağım. Buyrun, gidebilirsiniz.

Kapıdan çıkarken Cenşenkul’un karısı çıldırmış gibi üzerime atıldı ve bağırmaya başladı:

-Seni iğrenç cadı seni! Gerçeği söylüyorsun ha! Gerçeği öğren de gör cezanı! Gelininin karnını kim şişirdi ha? Burnunun dibinde gebe bıraktılar orospu gelinini! Al sana gerçek! Demek çektiklerin yetmedi? Bu gerçek karşısında ne yapacaksın bakalım! Utanmaz sefiller sizi!

Onu çekip bir kenara aldılar, konuşturmamak için elleriyle yüzünü kapadılar. Ama onu tutanlara:

-Bırakın, dokunmayın ona, dedim.

*

-Bu gece Cenşenkul’un karısı köyden ayrıldı, nereye gittiği bilinmiyor.

Hiçbir şey söylemedim. Bana ne idi onun gidip gitmemesinden. Serbest olduğuna göre nereye isterse gidebilirdi. Nasıl gittiğini çok sonra, ta iki yıl sonra öğrendim: O gece köyümüzün erkekleri toplanıp
Cenşenkul’un karısının evine gitmişler, bütün eşyalarını bir at arabasına yüklemişler ve ona Hadi bakalım, demişler, seni köyümüzde istemiyoruz, def olup git, nereye gidersen git!

Ta o zamandan beri, köyümüzden hiç kimse başımıza gelen o felaketten söz etmedi. Aliman insanların kendisi için ne dediklerini belki işitiyordu. Herkesin düşüncesi, yargısı ayrı olabilirdi. Aliman’a acıyanlar da, onu kınayanlar da bulunabilirdi. Ama bana hiç kimse bu konuda tek kelime söylemedi. Bundan dolayı da şükran borçluyum onlara. Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen bana saygıda kusur etmediler.

*

Aliman’ın gidişinden sonra günler geçmez oldu. Daha önceki yalnızlığım yalnızlık değilmiş, gerçek yalnızlığı bilmiyormuşum meğer. Ancak üç gün dayanabildim. Sonra dünyam karardı. Evimin, hatta hayatımın da bir değeri yoktu artık. En dayanılmaz olanı da Aliman’ın akıbetini düşünmekti.

*

-Öyleyse ben de gelirim, seni yalnız bırakmam. Öyle bir bakış baktı ki görmeliydiniz. Şu son günlerde çektiği bütün acılar öfke olup birikmiş ve bana yönelmişti:

-Niye bana yapıştın? Ne istiyorsun benden? Her dakika bir gölge gibi peşimden ayrılmıyorsun. Rahat bırak beni! Geberip gideceğimi mi sanıyorsun? Korkma, gebermem.

*

-Durun! Durun, ben ölüyorum! diye mırıldandı. Dudakları incelmiş, kurumuştu. Güçlükle nefes alıyordu.

Arabayı durdurduk.

-Ana, başımı kaldır, dedi, nefes alamıyorum. Ağlıyordu. Sonra hıçkırıkları bastırarak çabuk çabuk konuşmaya başladı: Ana, sevgili anacığım, içim yanıyor, artık dayanamıyorum. Öleceğim… öleceğim… Her şey için sana teşekkür ederim, çok teşekkür… Beni bağışla anacığım… Ah Kasım hayatta olsaydı!. Ah Kasım, ben ölüyorum. Beni bağışla…

*

Hayat niçin bu kadar acımasız, bu kadar kör? Çocuk dünyaya geliyor, Aliman dünyayı terkediyordu. Biri doğuyor, biri ölüyordu. Bebeğin çıplak ve ıslak vücudunu entarimin eteğine ancak sarabilmiştim ki, anası Aliman, Bektaş’ın kollarında can vermiş, suskunluğa gömülmüştü. Başı yana düşmüş, hareketsiz kolları aşağı sarkmıştı.

*

Hayat büsbütün yitirilmedi, küçük bir tomurcuk kaldı. Hemen ardından şöyle dedim kendime: Nasıl yaşayacak bu çocuk? Ana sütünü hiç tatmadı bile. Ama onun yaşamasını çok istiyordum ve dua
ettim: Allahım, hiç olmazsa bu yavruyu bırak bana, o ölmesin Allahım! Ona dayanma gücü ver, ayakta kalabilme, güçlüklerin üstesinden gelebilme gücü ver…

*

Artık sonsuza kadar susmuş olan Aliman, gözleri kapalı, yüzü sapsarı yatıyordu arabada. Başı bir o yana bir bu yana dönüyor, yüzüne düşen kar taneleri erimiyordu.

*

İki gün sonra Aliman’ı gömdük. Geleneklerimize göre bir kadın ölüyü gömmek için mezarlığa gidemez, bu işi erkekler yapar. Ama ben gittim ve kimse bir şey diyemedi. Çünkü bizim evde erkek yoktu. Aliman’ı mezarına, mezar çukurunun dibindeki kazanaka kendim yerleştirdim, üzerine ilk toprağı ben attım. O gün de kar yine lapa lapa yağıyordu. Bir tümsek haline gelen mezar kısa zamanda karla örtüldü. O yılın ilkbaharında Aliman’ın mezarına çiçekler diktim. Her bahar dikiyorum. Çiçekleri çok severdi. Hayat devam ediyor. İlk günler Canbolat’ı yaşlı Çorabek’in gelini emzirdi. Daha sonra onu keçi sütü ile besledim. Kaygılarla, sıkıntılarla dolu günlerim çok oldu. Bunları birer birer anlatmamın hiç gereği yok. Kısacası, hayatta kalacağı, yaşayacağı alnına yazılmış ve yaşadı. Bunun için Allaha şükrediyorum. Şimdi tam oniki yaşında.

*

-Bırakma kendini ana, sakın bırakma. Senin torun iyileşti, gülmeye başladı.

-Öyleyse, dedim, ben de üstesinden gelirim bu hastalığın. Dayanmama ve hastalığı yenmeme belki torunumun kurtulduğunu öğrenmek sebep oldu.

*

Bir gün Canbolat, yağlanmış, temizlenmiş, onarılmış bisikletiyle yanıma geldi. Kendi üstü başı da yağ içindeydi:

-Büyükanne bak, babamın bisikleti ne hale geldi! dedi.

Birden ellerimin titrediğini hissettim. Sözleri beni hem sevindirmiş, hem üzmüştü. O ise pek gururluydu:

-Binmesini öğrendim bile, bak!

Seleye oturursa ayakları pedala erişmediği için ileri kaymış, bir sağa bir sola sallana sallana gidiyordu. Her an düşebilirdi. Korkuyla bağırdım:

-İn o bisikletten, düşeceksin!

O ise daha hızlı sürmeye başladı. Avlu kapısına yöneldi, sokağa çıktı. Ben de koştum peşinden. Ama o sokağa çıkar çıkmaz hızını iyice arttırdı. Bisikletiyle uçuyordu sanki ve az sonra gerçekten uçtu:
Bisiklet bir yana, o bir yana düştü. Koştum, tutup kaldırdım ve azarlamaya başladım:

-Kendini öldürmek mi istiyorsun sen! Nedir bu yaptığın? Artık bisiklete binmek yok sana!

-Artık hiç düşmem büyükanne, diye cevap verdi bana. Düşmek nasıl oluyormuş anlamak istedim, şimdiye kadar hiç düşmedim de…

Gülmeye başladım. Bektaş da avlu kapısının önünde hiçbir şey olmamış gibi duruyordu. Sadece bakıyor, yüzünden hiçbir şey belli etmiyordu. O da, ben de başka bir şey söylemedik, ama birbirimizi anlamıştık.

*

-Ey benim sevgili tarlam, hasat bitti ve şimdi sen dinleniyorsun. Burada artık insan sesleri duyulmuyor, arabalar yolların tozunu kaldırmıyor, biçerdöverler de görünmüyor artık. Sürüler daha anıza salınmadı. Sen insanlara meyvalarını verdin. Şimdi, doğum yapmış kadınlar gibi uzanmış, yatıyorsun. Sonbahara kadar dinleneceksin. Şu anda burada yalnızız. Senden ve benden başka kimse yok. Sen benim bütün hayatımı biliyorsun. Bugün `Ölüleri Anma Günü! Suvankul’u, Kasım’ı, Maysalbek’i, Caynak’ı ve Aliman’ı rahmetle anıyor, dua ediyorum. Yaşadığım sürece hiç unutmayacağım. Bir gün gelecek, Canbolat’a da her şeyi anlatacağım. Eğer yaradılıştan zeki ve iyi niyetli ise, anlayacaktır. Ama öbürlerine, dünyada yaşayan herkese nasıl anlatmalı? Onlara bir diyeceğim var ama herbirinin kalbine nasıl gireyim de anlatayım?

Ey gökyüzünde parlayan güneş, sen bütün küreyi dolaşıyorsun, onlara sen anlat!

Ey yağmur bulutu, dünyanın üzerine sağnak sağnak boşal, her damlan bir konuşmacı olsun da, onlara sen anlat!

Ey besleyici Toprak Ana, hepimizi bağrına basan sensin. Onlarla sen konuş Toprak Ana, insanlara sen anlat!

-Hayır Tolgonay, onlarla sen konuşmalısın. Sen kadınsın. Sen her şeyin üstündesin, daha bilgesin. Bir insansın sen! Onlara sen anlat!

Toprak Ana
Cengiz Aytmatov
Çeviren: Refik Özdektoprak-ana-romani

Ali Şeriati, Altı Çizili Satırlar

Ordu hareket ettikten sonra Muhammed, bir grup muhacir ile birlikte Mekke’nin arka taraflarında bulunan bir tepeye çıktı. Karışıklıklarla, çalkantılarla dolu yedi yıl gurbetlikten sonra önlerinde duran Mekke’nin manzarasına baktılar. Muhammed bulunduğu tepenin üzerinden etrafa göz gezdirirken bir hatırası da ona doğru hızla yaklaşıyordu : Yalnızlık ve suskunlukla uzun geceler geçirdiği Hıra dağından derin bakışlarını ayırmıyordu. Kendisine ilk defa vahiy indiği gecenin hatırası beyninde birden bire canlanıvermişti. Çöle baktığında kendi çobanlık ve tüccarlığını hatırlıyordu.
Şehre baktığında ise gördükleri baskı ve işkenceler geliyordu aklına.

Şefkatli Hatice’nin evi ve Allah’ın büyük evi görünüyordu. Şehrin her sokağından acı tatlı hatıralar ayaklanmış ona doğru geliyorlardı. Muhammed’in arzu ve hasret dolu gözleri çevredeki dağların arasında dolaşıyordu. Mekke’nin evlerinin bulunduğu vadiye bakarken, etrafa sırlar saçan bir suskunlukla hatıralarına dalmıştı. Ansızın yanaklarına dökülen iri gözyaşları bu suskunluğu bozdu ve Muhammed secdeye vardı.

Peygamber’in istirahat etmesi için Hatice ve Ebu Talibin mezarlarının yanında özel bir yer hazırlamışlardı. Sordular:

— Acaba dinlenmek için kendi evinize mi gideceksiniz?

— Hayır, Mekke’de benim için ev bırakmadılar!

Ebuzer-i Gıfarî
Ali Şeriati / Tebliğ Yay. 1987
Çeviri: Salih Okurpeygamber-efendimizin-evinin-eski-hali

Ali Şeriati, Altı Çizili Satırlar

Ebuzer’in, utanması, büyüklüğü ve iyiliği Meryem’in oğlu İsa gibidir.
«Muhammed.» (ASM.)

Ebuzer, ailesi ile birlikte, dayısının yanına gitmek için Gıfar’dan ayrıldı. Yolda, etrafına dikkatle baktığında gördüğü her varlık, ona büyük yaratıcıyı anlatıyor; böylece O’na olan inancı daha da artıyordu. Ansızın Mekke’nin dış duvarları göründü, içinden bir his ona sıkıntı ve güçlüklerin sona ereceğini fısıldıyordu. Develeri haylayarak daha hızlı gitmeye başladılar ki; sıkıntı, güçlük ve karanlık günler bir an önce yerini rahat ve huzura bıraksın…

Ebuzer, Üneys ve annesi, dayılarının yanına ulaşınca; rahatlık ve huzura gark oldular. Günler sakinleşmiş; hayat onlara gülümsemeye başlamıştı. Dayısı, bu misafirlerini güler yüzle karşıladı, Onlara çeşitli ikramlarda bulunuyor ve sohbet ediyordu. Bir süre böyle rahat bir hayat sürdüler. Fakat, bu sırada dayısının kabilesi, onların arasındaki muhabbet ve dostluktan rahatsız olmuştu. Çünkü, bu dostluk, dayılarının kabilesini ihmal etmesine sebep oluyordu. Onları kıskanmaya başladılar. Çünkü kendileri artık gözden düşmüştü. Bu kıskançlıkları, daha sonra nefret ve şiddete dönüştü. Sonunda, toplanarak bir plan yaptılar ve bu planı gerçekleştirebilmek için; içlerinden birini görevlendirdiler. Bu adam, Üneys ve Ebuzer’in dayısının evine geldi. Bir köşede sessizce oturdu. Etrafındakileri şüpheye düşürebilmek için de başını önüne eğerek kederle sallamaya başladı.

Ebuzer’in dayısı sordu:

— Hayrola, neyin var?!..

Büyük bir üzüntüyle:

— Size önemli bir konuyu bildirmek için geldim. Eğer biz seni sevip saymasaydık; bu haberi sana vermeyi düşünmeyecek ve sana gelmeyecektik. Gözlerine örtülmüş olan kalın perdeleri yırtıp, sen yokken neler olduğunu anlatmak istedik. İyiliğe kötülükle, güzelliğe çirkinlikle karşılık verildiğini görüyor ve bundan büyük üzüntü duyuyoruz!

Ebuzer’in dayısı, bu işin içinde bir iş olduğunu anlamıştı; bunların uzun bir hikâyeleri olduğunu da hissediyordu. Yüreğini bir sıkıntı kaplamıştı. Sordu:

— Daha açık konuş, mesele nedir?
— Üneys!..
— Ne yapmış?
— Sen evden ayrıldığın zaman, o karınla birlikte oluyor!
— Hayır, yalandır, iftira etme!
— Biz de yalan ve iftira olmasını çok isterdik, ama ne yazık ki gerçek olan bu!..
— Elinizde delil var mı?
— İstersen herkesten sor, bütün kabilenin haberi var, herkes gördü ve biliyor. Benden başka güvendiğin herkesten sorup, duyabilirsin!..
— Hayır, yeter!

Utanç ve üzüntüyle başını önüne eğdi, içinde ince bir sızı duyuyordu. Kızgın bir yılan gibi evinden dışarıya süzüldü. Kendisini ne kadar sakinleştirmek istediyse de başaramadı. Gece – gündüz derin bir üzüntüye dalmıştı. Artık Ebuzer ile Üneys’e sert davranmaya başlamıştı. Birlikte oturdukları zaman, üzerlerini korkunç bir sessizlik kaplıyordu.

Ebuzer, bir gün dayısının yüzündeki bu tuhaflığı hissetti, içinden herşeyi anladı. Dayısına sordu:

— Bu halinin sebebi nedir? Seni kaç gündür üzüntülü görüyorum. Az konuşuyor ve çok düşünüyorsun. Sanki bizden nefret ediyorsun. Bir şey mi var?

— Bir şey yok.
— Yo, hayır, belli ki bir şey var. Neyin var? Söyle, belki üzüntüne ortak olur, belki de azaltırım!
— Kabilem, bana çok kötü bir konuyu anlattı.
— Ne söylediler?
— Bana anlatılana göre Üneys çok kötü bir iş yapmış.
— Ne zannediyorlar?
— Ne zaman evi terk edersem, Üneys benim ailemle düşüp kalkıyormuş!

Ebuzer’in yüzü öfke doluydu, kızgınlığından iki gözüne kor basılmış gibiydi. Gözleri kan içindeydi sanki. Cevap verdi:
— Ne kadar iyilik yaparsan da kötüye çekiliyor. Bundan sonra bir araya gelmeyeceğiz…

Ebuzer-i Gıfarî
Ali Şeriati
Çeviri: Salih Okurebuzerin-ofkesi.png

Altı Çizili Satırlar, Dino Buzzatti, Şiir Gibi

O zamana değin, çocukken insana sonsuz gibi görünen bir yolda yılların yavaş yavaş ve hafifçe geçtiği, böylece hiç kimsenin akıp gittiklerinin ayırdına varmadığı bir yolda, hep ilk gençliğinin kaygısızlığıyla ilerlemişti. İnsan bu yolda, sakin sakin, çevresine merakla bakarak ilerlerdi, aceleye gerçekten hiç gerek yoktu, ne arkanızda sizi sıkıştıran, ne de tabii, bekleyen hiç kimse bulunmazdı, arkadaşlarınız da kaygısız oynamak için sık sık durarak ilerlerdi. Evlerinin kapısından büyükler size dostça selam verir ve suç ortaklığı dolu gülüşlerle ufku gösterirlerdi; böylece yürek yiğitçe ve tatlı arzularla çarpmaya başlar ve insan kendisini az ötede bekleyen harikulade şeylerin umudunu tadar; gerçi o şeyler henüz uzaktadır ama bir gün onlara ulaşılacağı kesin, tartışmasız bir biçimde kesindir.

Daha çok yol var mıdır? Yoo, şu ilerdeki nehri geçmek, şu yeşil tepeleri aşmak yeterlidir. Belki de varmışızdır bile. Şu ağaçlar, şu kırlar, şu beyaz ev belki de bizim aradığımız şeylerdir. Bir an bunun doğru olduğuna inanıp, orada durmak isteriz. Sonra, kulağımıza ilerde daha iyisinin olduğu çalınır ve tasasız bir biçimde yeniden yola koyuluruz. İnsan böylelikle umut dolu, kendi yolunda gider durur; günler uzun ve sakindir, güneş yukarıda gökyüzünde parlamakta ve akşam bastığında üzülerek yok olmaya yüz tutmaktadır.

Ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasında bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırtına varırız; güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu son bulacağını anlarız.

Dino Buzzatti
Tatar Çölü
Çeviren: Hülya Tufantatar-çölü

Altı Çizili Satırlar, Halil Köksel, Lord Byron, Şiir Sanatı

Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçen kaç ozan bilirsiniz? Biz onların yalancısıyız, doğuştan sakat ayağına karşın yaman yüzücü olan yiğidimiz Byron, daha sakalları şeftali tüyü denliyken, 1810 yılının Mayıs ayının üçünde, gezi yoldaşı teğmen Ekenhead’la birlikte Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçer. Merak bu ya, Homeros’un (boğazı yüzerek geçen yiğitler konusunda) doğruyu söyleyip söylemediğini sınamak için yaparlar bu işi de. Atalarından kalma Lord unvanını giyeli ve parlamentodaki Özgürlükçü Parti sıralarında kafa sallamaya başlayalı bir yıl olmadan yollara düşüşüne, at biniciliğine, barut sıkıcılığına, yerinde durmazlığına, başıbozukluğuna, göçebeliğine ve XI. Kanto’nun ellibeşinci sekizliğinde dediklerine bakarsak, Napolyon’udur ya, azıcık da Timurlenk’idir o şiirin.

Ey güzel okur! Bir kez burnunu uzattığın bu sayfaların içinden bir daha çıkamayacağına ant içerim” Don Juan, Byronun kendisinden başka biri değildir. Bir kurgu-öykü değil “hayatım roman” türünden yaşanmış gerçeklerdir.

Don Juan, kimi ağzının suyunu akıtacak, kimi beynimizi kafatasından uğratacak, kimi de yüreğinizi hoplatacak, ancak okumasını bilene sürgidesice bir kahkaha tufanı yaşatacak pek de beyin açıcı, yüksek yakıcı, kafa yapıcı, şen şakrak, koyu duygulu, coşkulu, kanlı bıçaklı, göbekli, çiftetelli ve de pek verici bir destan olup, Byron’ımızın sonunu getiremediği son ve baş yapıtıdır.

Yiğit oğlanımız Don Juan, Byron’ın oldum olası tiksindiği ıslak ve boz iklimli İngiltere yerine kavuniçi güneşli ve kanlı canlı İspanya’da dünyaya gelir: (I:8): “Sevilla’da doğmuştu, portakalı / Ve kadınıyla ünlü o hoş kentte”. Türlü aşk ve meşk işleri çevirir: (I:170): “Julia’nın dudağına çevirdi Juan dudağını / Saçları lülelerini okşadı onun sonra / Neredeyse unuttular tehlikeyi ve umutsuzluğu / O an olsun söz geçiremediler sevdalarına”. Bu gönüllü sevda, anasının elinden zorunlu bir sürgün tacı kondurur Juan’ın başına: (I: 191): “Gezip tanımasına karar verdi oğlunun / Avrupa’daki iklimlerin hepsini, denizde karada / Eski ahlakını düzeltmesi ve yenisini kazanması için”. Julia’nın Juan’a yazdığı ayrılık mektubu ise (I: 192-7) ölümsüz bir delikanlı ozan Shelley’e göre yeryüzündeki en güzel sevda şiiridir. Biz de deriz ki: Kadın ruhunun abecesini ve çarpım cetvelini ezbere bilen pek az erkekten biridir Byron. Geçelim: Juan, Akdenize açılan bir yelkenliye dehdeh edilir. Bir sonraki görüntü yürek hoplatır: (II:27): “Geceleyin saat birde rüzgâr ani bir dönüşle / Her yanı denizden bir uçuruma fırlattı gemiyi”. Kulağınıza fısıldayalım ki bir tek Marquez değildir batan geminin öyküsünü yazan. 19. yüzyılda da fırtına anakonusu, ozanlara ve ressamlara pek çok ekmek yedirmiştir. Byron’ımız da bu evrensel yıkımdan ballı börek yemeyi savsaklamaz. Juan, tamusal bir fırtına içinde ceviz kabukluğu yaparken, bir yolu bulunur, yiğidimiz Ege’deki bir adaya güzeller arasına çıkartılır: (II:123): “İşte bu ikisi canlandırdı Juan’ı / Üst baş ve yiyecekler verdiler, baktılar ona / Ve kadınlara özgü, o içinde onbinlerce ince buluşu / Barındıran o yumuşak sevecenlikle…” Âdem ile Havva’nın cennetteki yaşantısına benzer biçimde elmayı ısırır ve güzel Haidee ile aşk şarabını içer. Nedir ki Âdem’in kıskanılıp cennetten sürülüşü gibi, elmadan sonra ayvayı yeme sırası şimdi âdemoğlu Juan’cığımızdadır. Haidee’nin korsan babasının (ki Tepedelenli Ali Paşa’nın betimlemesidir) adamlarınca kargatulumba bir kalyonun ambarına atılır. Doğru köle pazarına, İstanbul’a (V:3): “Avrupa ve Asya yakasında serpili camileriyle / Şurda burada birkaç yetmişiki kürekli / Yelkenlinin süslediği Boğaz’ıyla / Ayasofya’nın altın gibi kubbesi ve selvi ağaçları / Ve yüksek ve ak başlı Uludağ’ıyla / Oniki adasıyla, düşlediğimden de öte, tanımlanması / Olanaksız olan, Çekici Lady Montagu’nün çekiciliğine kapıldığı / O olağanüstü görüntü ortaya serildi.” Topkapı Sarayı’na köle olarak, “Juanna” adıyla hareme alınır. Haremde çevirdiği aşk dolapları yüzünden çuvalla Boğaz’a boca edilir. Kefeni yırttım derken Türk-Rus savaşının içinde uyanır: rastlantı sonucu ün salar ve onur takıları kazanır. Çariçe Katerina’nın gözdesi olur: “Şen şakrak hanımefendiler, danslar, hazır para / Buzu cennet, şakır şakır güneşli yapar kışı da.” (X:21). Katerina ve öteki Rus dilberleri Juan’ımızın iliğini emecek, onu yatağa düşüreceklerdir: Hastalığı bir tür “Sefer yorgunluğudur” (X:40). Katerina’nın eliyle, iyileşmesi ve hava değişimi için Juan elçi olarak binbir tantanayla Londra’ya yollanacaktır.

Bundan önceki kantolarla kahkahadan kırılan zeki okur, XI. Kanto’dan sonrakilerle gözünden yaşlar gelene de gülmekten yerlere yatacaktır. Çünkü ozanımız bundan böyle kendi alanında oynamaktadır ve kendi İngilteresiyle hesaplaşmaktadır. Don Juan’ın yazılışının ardında yuvalanmış zembereklerden biri de Byron’un anayurdunun ipini pazara çıkartma inceliğini göstermesi olmuştur.

Dilin oynaklığı tam onikiden vurulmaya açmadığı için göbeğini, çevirmenin işi de bir sözcüğün yalnız karşılığını değil, rengini ve kokusunu da okuyucuya sunarak onun yanaklarında güller açtırmaktır. Bir sözcüğün şairin sözlüğündeki hanında konaklamadan şiir yoluna düşülmeyeceğini bilmez miyiz? Biz burda Byron’a Türkçe don biçiyoruz: ozanımızın yedikleri, içtikleri ve sevdikleri kendinin olsun, bizimkisi biraz da okuyucunun geçmişte dönen o dolaplara, unutulan yerlere ve zamanlara girmesine kaydıraklık yapmaktır. Şiir her zaman şiirdir, ancak şairinin havasına girilmeyen şiir hünkârbeğendisiz tandır kebabına benzer. Bu yaklaşımımız karşısında cıvataları gevşeten ya da sigortası atanlar varsa bu kendilerinin bileceği iştir.

Genç ustamız, iki Venedik Karnavalı arasındaki uçkuru açık günlerinde Don Juan’ın ilk iki kantosunu yazmış ve Londra’ya uçurmuştur. Yayıncısı Murray ve dostlarının da Don Juan yerine “ağırbaşlı”, “yüce” ve “kutsal” bir şiir bağışlaması için kafasını ütülemeleri, ne mutlu bizlere ki şairimizi uyutmamış, tersine, 19 Ocak 1819’da Venedik’teki sarayından yayıncısına şu dudak uçuklatan sözleri patlatması için çimdiklemiştir ancak onun yanardağ yüreğini: “Hıristiyanlığın nağmeleri yolumdan edemez beni!”

Yiğit ozanların içleri, ne kendi içlerine ne de içinde yaşadıkları zamanlarına sığmaz a be okur! Bir baltaya sap olmayan işler yapmak da onların doğasındandır ki, kurulu düzen şakşakçılarını her zaman her yerde eşekten düşmüş karpuza çevirtir onların bu tutumları.

Ozanımızın yaşadığı sürece Don Juan’ı yazmayı sürdürmeye karalı olduğu da mektuplarından ve güncelerinden anlaşılır. Pessoa gibi ölüm gününü tastamam kestiremediyse de, Juan’ın kişiliğinde onunla birlikte yaşamının belirsizliğe ve ölüme kayışını duyar olmuştur Byron. Şimdi burada uyanıklık isterim: Yedi ülke ve denizi gezen, hep dört ayak üstüne düşen, kadınların çabucak avcuna düştükleri, açlıklara yoksulluklara düşse de sonunda hep düşeş düşüren yiğidimiz Juan, XVI. Kanto’da ilk kez gülünç duruma düşüyordur. İşte Byron’da kimseye çaktırmadan derinden derine yapıtını sona doğru çekiyordur. Destanın en son sekizliğinden bir öncekine şu soru vidasını yazın tarihçilerinin beynine burgulayacaktır.

 “Bir sorun olarak bırakıyorum bunu, her şey gibi.”

Dahası, en son dizesi şudur:

“Ya da uyku uyumuş olmaktan çok düş görmüş gibiydi.”

Ey okur söyle! Ölümden başka neyin tanımıdır bu? Ne ki ölüm de tıpkı yaşam gibi bir şakadan başka bir şey değildir. Byron için ve ol yazın tarihçileri onun bilerek ölüme yürüdüğünü az buçuk çakmamışlardır. İlerde göreceğiz.

Saymadık diye aldanmayın, ozanımızın okumamış olduğu ozan yok gibidir. Nedir, hep kitaplarda gezinmez. Yaşambilimi de savsaklamaz: … Günler olur kendini bir Ermeni manastırına kapatır, geceler olur Atina meydanlarında uçkuru açık yaşar. Osmanlı’nın Yunanistan’ın valisi Ali Paşa’nın sarayında aylarca keyif sürer…. başka ünlüleri anmazsak Goethe, Don Juan’ı çevirmekle kalmayıp Byron’ı şiir şampiyonu olarak duyuracaktır ortalığa. Evet ya, Shakespeare’den sonra yeryüzü ülkelerinde en çok şakşak almış İngiliz ozanı ve “Byroncılık” denen bir söylencenin doğmasına yol açan bir olaydır Lordumuz. Bunu da cebindeki para şıkırtısına değil, söylediği sözün toz kaldıran ve lav akıtan türden olmasına borçludur.

Nedir, sayın okurlar, erken çiçek açan ve gittikçe su çekip boy atan ve şişkinleşen kabağın, eğer ayrı bir özen gösterilmezse, el üstünde taşınırken düşeceği bellidir. Byron’ımız kötü aldanmış, bilgelik gösteren ancak dünyadan ve köprüler altında akan ırmaklardan çakmayan, hayat değil de kitap adamı bir hatuna yüzük dayamıştır. Sonu yıkımdır. Nedenini söylemeyelim, karısı bir yaş yaşamış bebesini aldığı gibi baba evine kaçar.

Byron’ımız ağaçları ve kırları elektirikli süpürgeyle süpürülmüşe benzeyen tertemiz İsviçre’de dişe gelir bir şey yazmaz. Çünkü ey okur, sarımsak ve baharat kokusu ve de sokaklara asılan binbir renk çamaşırlar görüntüsüdür şiir filminin yönetmeni ki, ne zaman Venedik sokaklarında dolaşmaya başlayacaktır yiğidimiz, işte o dakika, derin bellek kuyularından çekmeye başlayacaktır Don Juan filmini.

Varsıl ozan yoksul ozanın çenesini yorar. Okuyucularımızın içini daha çok burmadan Byron üstüne önsöz yerine çizdiğimiz ve onların değerli kafalarını ütüleyen işbu önemsiz tanıtım yazısından sonra, İngiliz okuyucusu için yüzde yüz gerekli olmuşsa Türk okuyucusu için de yüzde binyüz gerekli olan dipnotların kuş hızıyla ayıklanarak önlerine sunulacağını muştulayalım ki, bize kulak verme inceliğini gösterenler işimizin şiir değil de öykü olduğu kuşkusuna kapılmasınlar.

Don Juan’ı üstadımız Byron beş yılda güle oynaya yazmıştır. Çevrilmesiyse, dergilerde göz kırpan genç ve umut verici bir ozan olan şu çevirmen kulunuzun da ömrünü on yıl törpülemiştir. Nedeni de Byron’ın söylemediği tek sözün bu çeviride gün yüzü görmeyişine çabalamasıdır. Ozanın sözleri didik didik edilip olabildiğince öz ve günümüz Türkçesiyle imbiklerden çekilmeye çalışılmıştır. Sonuçta hem özüne bağlı hem de göz alan bir şiir ortaya çıksın diye nice tellerde nice dengeciliklere sıçranılmıştır. Nedir ki böylesine bir dev tencerede kotarılan pilavdan tek tük taş çıkması da olmaz iş değildir. Bu har hur uğraşa en çok bozuk atanlar da yuvamızın direği Mechteld ve yuvamızın gözü Tamay hanımlar olmuştur ki buracıktan onlara sırtımıza verdikleri başsız sonsuz dayanak için sağolsunlar varolsunlar deyişimizi uçurmak borcundayız. Buracıkta çevirinin düzeltme aşamasındaki “Vaka-i Hayriye” oluveren Hayriye hanımı da anmamak olmaz, sağolsun varolsun.

İşbu çeviridir ki, adı üstünde son çözümlemede bir tür “çevir şişi yanmasın kebap!” işidir, her ne eksiğimiz varsa bizi bağışlamayasın ve bize duyurup kulağımıza küpe yapasın ve her ne yetkinliğimiz de olmuşsa, okurlar ülkesinde kulaktan kulağa uçurasın, ey güzel okur!

Halil Köksel
Don Juan / Lord Byron / Yapı Kredi Yayınları

don-juan-lord-byron-ykysiirin-napolyonu-lord-byron

 

 

Altı Çizili Satırlar, Mehmet Alagaş, Öykü

Yaklaşık yirmi dakikadır yokuş yukarı tırmanan yolcu otobüsü son düzlüğe geldiğinde, motor gürültüsü arasında bir ses duyuldu.

“Şoför bey! Burada ineceğim.”

Temiz yüzlü, temiz giyimli bir gençten, genç bir adamdan gelmişti bu ses. Muavin önce gence, sonra etra­fına bakındı. Issız bir dağ başıydı burası! Yakınlarda ne bir köy, ne de bir ev vardı. Gence tekrar baktı. Onun uyku sersemi olup olmadığını anlamak istercesine “Burada mı?” diye sordu.

“Evet, burada!”

Otobüstekiler de bir garip, bir tuhaf karşılamışlardı bu isteği. Bu dağ başında kim niye inmek isterdi ki!. Aca­ba bu temiz giyimli genç, bir anarşist, bir terörist miydi? Ayağa kalkarak kapıya yanaşan gence bu sorularla, bu şüpheli gözlerle bakmaya başladılar.
Gencin yüzünden, gencin hareketlerinden bu sorula­ra cevap bulmak mümkün değildi. Soğuk ve sakin adımlar­la kapıya yanaşmış, sanki her gün indiği aynı durakta iniyormuş gibi doğal bir yüz ifadesiyle otobüsten inmişti.

“Bagajın var mı abi!”

Yanı başındaki muavinin bu sorusuna ne bir cevap ve­ren, ne de muavinin yüzüne bakan genç otobüsün arkası­na doğru yürümeye başlamıştı.

Gencin arkasından meraklı bir dalgınlıkla bakan mua­vin, hareket eden otobüsün motor sesiyle dalgınlığından kurtuldu ve “Vatandaşlar manyaklaştı!.” diyerek otobüse atladı.

Muavinin hem ilk sorusunu, hem de son sözünü du­yan fakat hiç etkilenmeyen genç otobüsün sesi kulağında yitinceye, her şeyiyle kayboluncaya kadar yürümeye devam etti.

Sesler kesildi. Sadece kendi ayak seslerini duyuyordu. Ve ayak sesleri de kesildi!.

Yol kenarında dik, dimdik duran genç derin bir nefes aldı. Limandan kurtulan bir gemi gibi rahatladığını hissetmişti. Onu rahatlatan şey, toplumdan ve insanlardan uzak­laşmış olmasıydı!.

Uzun yıllardır bıkmıştı, uzun yıllardır usanmıştı bu insanlardan!. İnsanlarla birlikte yaşamak yani toplumsal olmak, çok beygirli bir at arabasına, bir at gibi koşulmak, bir at gibi bağlanmaktı onun için!. Yöneticilik adına dizginleri ve kırbaçlan ellerin­de tutanlar ise at olma haysiyetlerini bile yitiren eşeklerdi!. Bu duruma dayanabilmesi, bu duruma tahammül edebil­mesi artık mümkün değildi!.

Çocukluk ve delikanlılık dönemlerinde pek fark edemediği, pek hissedemediği bu rahatsızlık, dünyayı ve dünyadakileri tanımlamaya başladıkça kapkara bir denizaltı gibi su üstüne çıkmaya başlamıştı!.

Her geçen gün daha da artan bu rahatsızlığı örtebilmesi, bu rahatsızlığı gizleyebilmesi mümkün olmuyordu. Öyle bir hale öyle bir duruma gelmişti ki, lüks bir resto­randa insanlarla beraber ıstakoz veya havyar yemek, sürü halindeki hayvanlarla birlikte yayılmak, onlarla beraber ot­lamak gibi geliyordu gözüne!. Kendilerine çoban denilen narin ve nazik hayvanların kavalından çıkan sesler ise adab-ı muaşeret kurallarını belirliyordu. Restorana şöyle gi­receksiniz, şöyle oturacaksınız, şöyle konuşacaksınız, yemeğinizi şöyle şöyle yiyeceksiniz gibi!.

İnsanların hoşuna gidiyordu bu durum!.

Kavaldan çıkan acayip seslerin gereğini yapabilmek için çırpına çırpına birbirleriyle yarışıyorlardı!. Aptallığın ötesinde açık bir salaklığı yaşıyordu bu insanlar!. İki par­makla tutup rahatça yiyebilecekleri bir lokma et için, yarım saat çatal bıçak gösterisi yapıyorlardı!.

Öksürmek istedikleri zaman öksüremeyen, kaşınmak istedikleri zaman kaşınamayan, esnemek istedikleri zaman esneyemeyen, yani, yani yaşamak istedikleri gibi yaşayamayan bu insanlar, yine de memnundular, yine de memnundular bu tuhaf ve tutsak durumlarından!.

Fakat o, o diğer insanlar gibi değildi!

Bu insan sürüsüyle beraber gezinmek, bu insan sürüsüyle beraber otlamak, bu insan sürüsüyle beraber yaşa­mak, sanki, sanki bu insan sürüsüyle beraber tuvalete git­mek, bu insan sürüsüyle beraber def-i hacet yapmak gibi tiksinti veriyordu kendisine!.

Bir insandı, fakat ne tuhaftır ki en çok insanlardan rahatsız oluyordu!. Belki de salt olarak insandan değil, insanların meydana getirdiği bu sürüden veya sürüleşen bu insanlardandı rahatsızlığı!.

Kendisi ise özeldi, gerçekten özel bir insandı ve hep bu özelliği yaşa­mak istemişti. Fakat toplum denilen sürüye dâhil olduğu zamanlar, bu özel kimliğini, bu özel yapısını yitirdiğini hissediyordu. Ne kadar özel olursa olsun, içine girdiği bu in­san sürüsünden bir insan olarak görüyordu kendisini. Sü­rünün genel tanımı kendisine de yansıyor, kendisi de bu seviyesiz, kendisi de bu kalitesiz tanıma dâhil oluyordu.

Ama artık bitmişti.

Sürüden de, bu sürüyü güden çobanlardan da uzaktı artık.

Etrafına bakındı.

Hiç kimse, evet hiç kimse yoktu burada.

Dünyada yalnız kalmanın ve dünyayı yalnız yaşama­nın verdiği rahatlıkla gerindi. Bir şey söylemeli miyim, bağırmalı mıyım, haykırmalı mıyım diye düşündü.

Sonra gülümsedi, gülümsedi bu düşüncesine!.

İstediğini, istediği biçimde yapabilirdi. Kendisinden kim, hangi insan hesap soracaktı ki!.

Çocukluk günlerini hatırladı. Dünyayı kendinden, kendisini dünyadan bağımsız zannettiği o günler, gerçek­ten kendince yaşadığı günlerdi. Seke seke yürümesini se­verdi o günlerde.

O günlerin anısına bir ayağı üzerinde seke seke yürümeye ve yürüdükçe gülümsemeye başladı. Bu hareketi şehirde, şehirdeki herhangi bir caddede yapsa bütün insanlar kendisine bakar ve birçok işgüzar büyük bir ciddiyetle neden böyle yürüdüğünü sorardı. Bu işgüzarlara “Canım böyle istedi” dese, dilleriyle veya gözleriyle “Sen deli misin?” derlerdi. Oysa şimdi neden böyle yaptığını, niye seke seke yürüdüğünü soran yoktu.
Durdu. Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş ciddiyete dönüştü. Bir alemden, başka, bambaşka bir aleme geçiyordu sanki!.

Ve bakışlarını karşıya, karşı dağın yüksek yamacına çevirdi!.

Git gide artan bir heyecanla gözleri büyümeye, bakış­ları ışıldamaya başladı. Duygulanmıştı. Titreyen dudakları kendiliğinden aralandı ve beyniyle hiçbir irtibatı olmayan dilinden şu cümleler döküldü.

“Veda yamacı!. Merhaba!.”

***

“Burada ne yapıyorsun?”

İhtiyar gence dönmüş ve “Bu nasıl soru?” der gibi gence bakmıştı. Fakat yine de basit bir cevap vermişti bu sorusuna.

“Yaşıyorum.”

“Yalnız mı?”

“Hayır, sadece insanlar yok!.”

“Bunun adı yalnızlık değil mi?”

Değil!. Yalnızlık, bütün İletişim bağlarının kopması, koparılması demektir.

***

İhtiyar kulübenin içinden seslendi.

“Şimdi mi gideceksin, yarın mı?”

İhtiyarın bu sorusu karşısında yine şaşırdı. Ne biçim bir soruydu bu!.

İhtiyarı düşünmeye, ihtiyarı anlamaya çalıştı.

Anlayamadı!. Ölüme giden bir insana sanki “Güle güle” diyen bu acayip ihtiyar, anlaşılır gibi değildi!. Kulübe­nin kapısında gözüken ihtiyara bu şaşkınlıkla baktı.

“Niye sordun?”

“Yemeği ona göre yapacağım.”

Gayriihtiyarî gülümsedi. Kendisini bıraksa belki de katıla katıla gülecekti. Kapının önündeki ihtiyara, ihtiyarın gözlerine baktı. İhtiyarın bakışları, ne kal, ne de git diyor­du.

Dilindeki soru, gözlerinde de vardı.

“Şimdi mi gideceksin, yarın mı?”

***

– İnsanları sevmiyor musun?

İhtiyar çayından bir yudum aldıktan sonra kendisine baktı.

– Genel bir soru mu?

– Evet.

– Seviyorum.

– O halde niye tek başına yaşıyorsun?

– Kendimi de seviyorum. Zaman zaman kendimi başkasıyla paylaşmak istemiyorum.

– Ama sevgi paylaşmaktır diyorlar.

– Doğru. Fakat herşey paylaşılmaz. Çünkü paylaşmak, parçalamak değildir.

– Anlayamadım!..

– İnsanlarla paylaştığın bir değer, insanlarla paylaştığın bir güzellik, bu paylaşmadan sonra bölünüyorsa, bu paylaşmadan sonra değer ve anlamı küçülüyorsa, bu paylaşmak değil parçalamaktır.

Genç adama göre ilginç ve gizemli cevaplardı bunlar. Cebinden sigara paketini çıkardı.

– Sigara içer misin?

– Bıraktım.

Bir sigara çıkararak yaktı. Çayından da bir yudum alarak bardağı masanın üzerine koydu.

– Ben insanları sevmiyorum!..

Söylediği söze kendisi de şaşırdı!. Ne olmuştu kendisine!. İnsanların sorularına cevap vermek istemezken, bu ihtiyara sorusuz cevap veriyordu.

– Genel bir cevap mı bu?

– Evet, genel.

– O halde bir insan olarak kendini tanımıyor, kendini sevmiyorsun.

İhtiyarın bu teşhisini hiç beğenmemişti. Bu kesin kanıya nereden ve nasıl varmıştı ki! Fakat yine de düşündü, yine de düşündü kendisini sevip-sevmediğini!..

Aklı ve duyguları karıştı.

Açık ve net bir cevap bulamadı sorusuna. Buna rağmen ihtiyarın teşhisini cevapsız bırakmak istemedi.,

– Kendime değer veriyorum.

İhtiyarın yüzünde ilk kez bir şaşkınlık ifadesi gördü. Onun neden şaşırdığını düşündü. İhtiyar şaşırmakta haklıydı. Bu ihtiyara göre kendisine değer verdiğini söyleyen birisi intihara gidiyordu. Kendisini anlamaktan aciz olan bu ihtiyarın, acizliğini yüzüne vurmak istedir.,

– Beni anlayamazsın!.

– Önemli olan bir insanın kendisini anlaması, doğru anlamasıdır.

Bu sefer ikisi de şaşırmıştı. İhtiyar sözlerine devam etti.,

– Kendisini anlayan, doğru anlayan bir insan, bence anlaşılır bir insandır.

İhtiyarın bu bilgiç edası canını sıkmıştı. Bu nedenle cevabını çürütmek istedi.,

– Neden sigara içtiğimi anlıyor musun?

– Evet.

Hiç sigara içmeseydin anlayabilir miydin?

– Hayır

Biraz sustu ve ilave etti.,

– Ne demek istediğimi anladın değil mi?

– Evet.

Rahatlamıştı. Güzel bir örnekle meramını güzelce anlatmıştı. Sigara içmeyen bir insan, sigara içen bir insanın psikolojisini nasıl anlayamazsa, bazı olayları, bazı duyguları yaşamayan bir insan da, o duyguları yaşayan bir insanı anlayamazdı.

Sigarasını bu keyif ile içine çekti.

Konuşmanın kontrolü kendi elindeydi. İhtiyara belli bir seviyeden bakıyor ve istediği soruyu, istediği rahatlıkla sorabiliyordu.,

– Kaç yıldır buradasın?

– Sekiz yıldır. Fakat sürekli değil. Her yılın üç-dört ayı.

– İnzivaya mı çekiliyorsun?

– Halvet veya inzivanın hassas gerekçeleri vardır. Ben bu gerekçelere sahip değilim.

Pek anlayamamıştı bu cevabı.,

– Neden?

İhtiyar derin bir nefes alıp verdikten sonra tane tane konuşmaya başladı.,

– Bak genç adam!. Bu sorgulayıcı tavrın pek hoş değil. Daha birbirimizi hiç tanımıyoruz. Sen ise bir amir edasıyla bana sorular yöneltiyorsun!. Bütün bunlar burada misafir olmanın bir bedeliyse, ben geceyi karşıda, karşı ağacın dibinde geçirmeyi yeğlerim.

Bu sözleri hiç beklemiyordu. Öylece ihtiyara baktı. Her nedense bu ihtiyara acıdığını hissetti. Ev sahibi bu ihtiyar değil de, kendisiydi sanki. Evi kendisine bırakarak, karşı ağacın dibine gitmekle uyarmıştı kendisini.

Hafifçe gülümseyerek âfedersiniz dedi.

İkisi de susmuştu. İhtiyar adam kalkarak kendisine bir bardak çay daha koydu. Çayını alarak sandalyesine oturdu. Bu ihtiyarla birçok ortak noktası vardı. insanları sevdiğini söylemişti ama insanlardan rahatsız oluyor gibiydi. İhtiyarla yaptığı konuşmaları zihninden geçirdi.

Bazı şeyleri daha iyi anlamaya başlamıştı.

Veda tepesinden atlayacağını söylediği zaman tepki göstermemesinin nedenini de bulmuştu sanki!.

Herhalde bu ihtiyar da yaşamaktan bıkmış,

Bu ihtiyar da yaşamaktan usanmıştı. Belki o da ölmek istiyordu, ölmek istiyordu ama o bir müslümandı. Allah inancı, onun bu isteğini engelliyordu. Sormadan edemedi.,

– Yaşamaktan bıktın mı?

– Sadece yorulduğumu hissediyorum.

– Ölmek istiyor musun?

İhtiyar, genç adamın gözlerine baktı. Bu sorunun ne anlama geldiğini, bu soru ile ne kastedildiğini görmek istiyordu.

– Hayır.

– Doğru mu söylüyorsun!.

İhtiyar bu ithamlı soru karşısında kızmadı.

– Sen yalan söyler misin?

– Gerekirse.

İster misin bu gecelik bir anlaşma yapalım, birbirimize hiç yalan söylemeyelim.

Genç adam bir an duraksadıktan sonra cevap verdi.,

– Tamam. Şimdi söyle, ölmek istiyor musun?

– Ölümden korkmuyorum, ölümden kaçmıyorum fakat ölmek de istemiyorum.

– Neden?

– Çünkü yaşamamın bir gayesi, bir anlamı var.

Bu anlamın, bu gayenin ne olduğunu sormak isteme­di. Çünkü ihtiyarın “Ebedi cennet hayatı” diyeceğini biliyor gibiydi!.

Tanıyordu Müslümanları. Cennete inanan bu Müslümanlar, içinde bulundukları hayat cehennem de olsa buna katlanıyorlardı. Böyle inanıyorlar, böyle avutuyorlardı kendilerini!.

“Sen korkuyor musun?”

İhtiyarın bu sorusunu pek anlamamıştı..

“Neden korkuyor muyum?”

“Ölümden”.

“Niye korkayım ki? Bu dünyada yaşamak daha kor­kutucu değil mi?”

Hiç düşünmeden verdiği bu cevabı kendisi de beğen­mişti. İhtiyarın yüzüne bakıyor, sorusunun cevabını ihtiya­rın gözlerinde arıyordu. İhtiyar ise sorusuna soruyla karşı­lık vermişti.

“Korkutucu olan dünya mı yaşamak mı?”

Duraksadı. Bunu hiç düşünmemişti. Şaşkınlığını gizle­meden cevap verdi.

“Yaşamak ile dünyayı birbirinden hiç ayrı düşünme­dim. Herhalde ikisini birden kastediyorum.”

“Şimdiye kadar korkarak mı yaşadın?”

Yine duraksadı. Zihninden geçenleri toparlamaya ça­lıştı.

“Genel olarak korktuğumu ya da korkmadığımı söy­leyemem”. Yaşantımı kendi kontrolüme, kendi tasarrufuma aldığım zamanlar, korkmadan yaşadığım zamanlardı. Kork­madan yaşayabilmem, yaşam üzerindeki hâkimiyetime bağlıydı. Bu hâkimiyeti kaybettiğim zamanlar, kendimi akarsuda bir çöp gibi gördüğüm, açıkçası korktuğum zamanlardı.

İhtiyarın bakışları yumuşadı. Merhametle baktı gence ve aynı merhametle konuştu.

“Çok zor ve yalnız bir yaşam!.”

Bu tanımlama hiç de yanlış değildi. Gerçekten zor ve yalnız bir yaşam sürmüştü. Fakat ihtiyarın kendisine acıyarak bakmasını da içine sindiremedi.

“Bana acımanı istemedim!.”

“Ben de isteyerek acımadım!.”

Bu cevap daha çok canını sıktı. Hayali bir inanca yaslanan, bu inanç ile dik durmaya çalışan bu ihtiyar, ken­disini acınacak bir durumda görüyordu. Oysa acınacak du­rumda olanlar, boş inançlarla kendilerini avutan, kendileri­ni aldatan bu insanlardı.

“Yaşam karşısında yenilgiye razı olsaydım, diğer in­sanlar gibi korkmadan yaşayabilirdim.”

İhtiyar yavaş yavaş başını salladı. Herhalde doğruladı­ğı, tasvip ettiği bir cevap olmuştu bu. Nitekim aynı istikamette, aynı manada konuştu.

“Yenilgiyi kabul eden insanlarda, yenilmek korkusu yoktur değil mi?”

Aferin yaşlı adama!. Ne kadar kısa ne kadar anlamlı konuşuyordu!.

“Tabi ki yoktur.”

“Peki, sen, sen bu savaştan galip çıkacağını umuyor musun?”

“Önemli olan yenilgiye razı olmamaktır, önemli olan savaşmaktır.”

İhtiyar adam cevabı yeterince belirgin, yeterince açık görmemiş gibi kendisine bakıyordu. Anlaşılan daha açık bir cevap bekliyordu. Duygu ve düşünceleri Veda yamacı­na yükseldi. İhtiyara Veda yamacının üstünden, en üst noktasından bakarak, İhtiyarın beklediği cevabı, ihtiyarın istediği açıklıkta verdi.

“Galip çıkacağım!.”

İhtiyarı düşündüren, düşüncelere daldıran bir cevap olmuştu bu.

“Nasıl?”

“Yaşama ve ölüme teslim olmadan. Kurbanlık bir koyun gibi ölümü beklemeden. İstediğim zaman, istediğim yerde, İstediğim gibi ölerek!.”

İhtiyarın düşünceli tavrı, değişmemişti. Sorusuna hiç cevap verilmemiş gibi kendisine bakıyordu. İhtiyarın meraklı yüzüne bakarak “Anlayamadın değil mi?” dedi. İhti­yar, anlayamadım manasında kaşlarını kaldırdı.

“Neyi anlayamadın?”

İhtiyar biraz duraksadıktan sonra cevap verdi.

“Galibiyet ölmek ise mağlubiyetin ne olduğunu?”

Durdu. Düşündü. İhtiyarın ne demek istediğini pek anlayamadı. Alaycı, küçümseyici bir cevaptı bu. Yoksa bu ihtiyar kendisiyle dalga mı geçiyordu!. Fakat bakışlarında bir alay, bir küçümseme yoktu. Kendi cevabına açıklık ge­tirmek istedi.

“Ben ölüme boynumu değil, kılıcımı uzatıyorum. Ölüm bana vurmadan, ben ölüme vuruyorum.”

“Netice?”

“Netice, kendi istediğim zamanda, kendi istediğim yerde, kendi isteğimle ölüyorum!.”

İhtiyar hafifçe gülümsedi.

“Neden gülümsedin!.”

“Hoca Nasreddin’in bir fıkrasını hatırladım.”

Bu ihtiyar meseleyi sulandırmaya başlamıştı. Fıkranın ne olduğunu sormak istemedi. Ama ihtiyar konuşmasını sürdürdü.

“Nasreddin hoca eşekten düşmesine gülenlere, “Ne­den gülüyorsunuz? Zaten inecektim!” demiş.

Biraz durdu.

Bu ihtiyar ne kastetmişti ki!.

Fakat yine de Nasreddin hocanın bu olayı ve bu ce­vabı ile kendi durumu arasında bir bağlantı kurmak isteme­di. İhtiyara küçümser ve alaycı gözlerle bakmayı denedi. İhtiyarın ciddileşerek yükselen bakışları karşısında bunu da beceremedi.

Mevzuyu değiştirmek istedi.

Fakat aklına hiçbir şey gelmedi. Gecenin güzelliğin­den veya buraların sakinliğinden bahsetse, gülünç bir duru­ma düşeceğini hissetti. Başka bir mevzu bulamadan ihtiyar yine konuşmaya başladı.

“Ölüme teslim olmak, galibiyet değildir.”

Argo tabirle “Yakamdan düş” demek istedi bu inatçı ihtiyara. Tuttuğunu bırakmayan bu ihtiyar, canını sıkmaya başlamıştı.

“Beni anlamıyorsun!. Ölümüme ferman çıkmışsa, ferman sahibi benim, başkası değil!.”

“Peki, suçun ne?”

“Ne suçu?”

“Kendini hangi suçundan dolayı öldüreceksin?”

Bu sorular karşısında hem sıkıldığını, hem de merak­landığını hissetti. Hiç aklına gelmeyen, hiç düşünmediği sorulardı bunlar. Sıkıldığını belli etmeden cevap verdi.

“Suçlu olduğumu da nereden çıkardın?”

“Suçsuz bir insanı mı öldüreceksin?”

“Ölecek olan da, öldürecek olan da benim. Benim dışımda bir katil veya benim dışımda bir kurban yok ki!.”

İhtiyarın bakışları daha da keskinleşmişti. Sapla sa­manı birbirinden ayırmak istercesine sordu.

“Hem katil, hem de kurban olduğunu söylüyorsun. Peki, “Galip geleceğim” derken kimi kastettin? Yani kim galip gelecek? Katil mi, kurban mı?

Genç adam yine şaşırdı!.

Kendisini ikiyüzlü bir yaratık gibi görmeye başladı. Bir yüzünde katil, bir yüzünde kurban vardı. İhtiyar adam ise sorusunun cevabını bekliyordu.

Peki, ama “Ben” derken hangi yüzü, hangi kimliği, hangi kişiliği seçecekti? Hangi yüzle, hangi kişilikle cevap vermeliydi?

Bu sorularına cevap bulamadı. Çünkü ne katil, ne de kurban kişiliği, sahiplenmek istediği bir kişilik değildi. “Ben” derken kastettiği bir bütünlük vardı. Bu bütünlüğün parçalanmasına izin vermemeliydi.

Meseleyi dramatik bir hale getirme. Bu sadece be­nim bir tercihim. Dikkat et, benim tercihim diyorum. Yani istediğim zaman, istediğim yerde, istediğim şekilde öl­mek!.

“Meseleyi çarpıttığını, lafı yuvarladığını kendisi de an­lamıştı. Fakat başka ne yapabilir, ne cevap verebilirdi ki?”

“Her neyse” dedi kendi kendine!.

“Nerede öleceksin?”

“Orada, Veda tepesinde!.”

“Veda tepesi mi?”

“O tepeyi küçük yaştan beri bilirim. Seviyorum ora­yı. Oraya Veda tepesi diyorum.”

İhtiyar öylece dinliyordu. Düşünceli bir tavrı vardı. Herhalde o da Veda tepesini düşünüyordu. Gence sordu.

“O tepeye daha önce hiç çıktın mı?”

“Hayır”

“Anlaşılan Veda yamacının hep zirvesine bakmışsın. Hiç aşağısına da, aşağıdaki çukura da baktın mı?”

“Ne çukuru?“

İhtiyar kısa bir suskunluktan sonra hafifçe cevap ver­di.

“Leş çukuru.”

“Anlayamadım.”

“Kusura bakma, benim tabirim bu!. Zirvenin adını sen vermişsin, çukurun adını da ben verdim. Nedenine gelince, her sene o yamaçlarda otlayan hayvanlardan birkaçı o çukura düşer ve orada, o çukurda kokuşur.”

Öylece kalakalmıştı.

İhtiyar sandalyesinden kalkmış ve “Artık yatsıyı kıl­mam gerek!” diyerek kulübenin kapısına doğru yürümüştü.

“Söylesene, sen ne demek istedin.”

“Diyorum ki sen o zirvede ölmeyeceksin. O zirveden aşağıya düşecek, aşağıdaki leş çukurunda öleceksin!.”

Bunları söyledikten sonra tekrar kapıya yönelen ihti­yar biran duraksadı, Bir eliyle kapıya yaslanarak gence döndü ve kendisine göre yarım kalmış olan sözünü tamamladı.

“Zirvedeyken öldüğünü zanneden birçok meşhur gibi!. Oysa önemli olan hangi zirveden ayrılındığı değil, hangi çukura düşüldüğüdür!.”

Genç adam sustu!.

Ne diyeceğini, ne söyleyeceğini bilemedi!.

Kulübeden içeriye giren ihtiyarın arkasından öylece bakakaldı!. Bakışları ihtiyarın biraz önce durduğu kulübe­nin kapısına çakılı kalmıştı sanki.

Düşünmeye başladı…

İhtiyar kulübeye gireli yaklaşık yirmi dakika olmuş­tu. Yirmi dakikadır öylece oturmuş, ihtiyarın söylediklerini ve kendi durumunu düşünmüştü.

Doğru söylemişti ihtiyar.

***

Bütün bu konuşmaları bir kenara bırakarak, meseleyi masanın üstüne, taşın yokluğuna getirmek istedi. Kısık bir sesle sordu.

“Masanın üstünde hala taş yok?.”

İhtiyar kısa bir süre gencin gözlerine baktıktan sonra eliyle masanın altını gösterdi.

“Söylediğim taş, masanın altında!.”

Genç adam eğilerek masanın altına baktı. Masanın altında yumruk büyüklüğünde bir taş duruyordu. İhtiyar adama şaşkınlıkla bakarak şöyle dedi.

“Bu, bu bir taş. Mucize değil ki!.”

“Mucize olması için konuşması mı gerekli? Oysa va­r olması yeter demiştin!.”

“Var olması yeter demiştim ama taş masanın üstün­de olacaktı!. Bu taş masanın altında!.”

“Masanın üstünde olsaydı iman edecektin değil mi?”

“Evet.”

“Anlaşıldı genç adam. Haydi, yatalım artık. Allah (c.c.) neden iman etmediğini sorarsa, taş masanın altın­daydı dersin!..”

Mehmet Alagaş
Taş / İnsan Dergisi Yayınlarıintiharin-esigine-gelmek

Altı Çizili Satırlar, Osman Özdemiroğlu, Şiir Gibi

Günümüzde münevvver olmanının asgarî şartı:
Türkiye’de az kitap okunduğuna dair istatistik paylaşıp bu vaziyetten yakınmak..

Sanki insanlar okumaya teveccüh gösterdiğinde, klâsik ilim ve edebiyat geleneğinin süzgecinden geçmiş eserlere yönelecekler..

Kitap okumadığından şikayet edilen kitle, popüler yazarların potansiyel “müşteri”leridir. Bu adamların değirmenine su taşımanın lüzumu yok..

Türkiye’de en çok okunan(satan) yazarların hiç birisi; kendi memleketine, aldığından daha fazlasını verebilecek karaktere sahip değil..

Bizim milletimiz yazının değil sözün hakikatine itibar eder.. Yani, ilim ve irfânı şifâhî kanallardan temine temâyül gösterir..

Kur’ân’daki “oku” emri de “yazı”ya değil hakikat ve tefekküre matûftur.. Bu âyete telmîh ile okumamaktan şikâyet ise şarlatanlıktır..

Okumak farklı sınıf ve seviyelerde, ihtisâs ve zevk ameliyesidir.. Bu sebeple herkes kitap okumak zorunda değildir..

Ayrıca kitap okumamak hiç kimseyi câhil  bırakmaz.. Çünkü, cehâlet ile ümmîlik* başka başka şeylerdir.. 
*Okur yazar olmamak.

*

Bazı zevat bu tivit silsilesinde, “kitap okumamaya” medhiye düzüldüğü zannına kapılmış:)

Halbuki kitap okumanın farklı seviyelerde bir ihtisas ve zevk meselesi olduğunu ifade etmiştim..

Evvelâ okuma yazma bilmek ile “okur” olmak başka başka şeylerdir.. Zarurî eğitime tabii tutulan zümrenin “okur” olmadığını fark etmek gerek.

Günümüzde okuma yazma oranının %96’lara ulaştığı halbuki bu nisbetin Osmanlılarda %4-5 civarında olduğunu söyleyenlere aldanmayın..

Evet bugün çok küçük bir yaşlı grubu hariçte tutarsak herkes okuma yazma biliyor.. Fakat asıl mesele şu ki bu kitle ne okuyor?

Bu kitlenin ekseri tabela, altyazı, mesaj, trafik levhası gibi modern hayata tutunabilmek için zarurî olan şeyleri okuyabiliyor ancak:)

Artık şunu kabul etmemiz gerekiyor: Zarurî eğitim neticesinde okuma yazma bilenlerin çok cüz’î bir kısmı “okur” hüviyeti kazanabiliyor..

Türkiye’deki gerçek okur kitlesi Osmanlı’daki okur yazama bilenlerin oranının da altında görünüyor.. Benim kanaatim %2-3 civarında..

Osmanlı ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki liselerin eğitim kalitesinin bugünkü üniversitelerden çok daha iyi seviye olduğu muhakkak..

Kontrolsüz bir şekilde başlatılan okullaşma hamlesi, “şişkin” bir okuryazar kitlesi oluşturdu fakat bunu “okur”a tahvil edemedi..

Bu sebeple Türkiye nüfusundan hareketle “kitap okuma” oranı tespit etmeye ve bundan iştikâya hakkımız yok diye düşünüyorum..

Meselenin bir diğer ciheti ise bizde şifahî geleneğin halâ çok müessir olduğudur. İnsanlar çoğu kez kitaba müracaata lüzum duymuyor.

Çok okuyan toplumların ekserinde insanların sosyal bağları oldukça zayıf ve kitap onlar için bir sığınak olabiliyor..

Toplumumuzun ekseri; pratik bilgiler ihtiva eden üç beş kitap ile hayatını idare ediyor. Bunların bir tık üstü ise S. Yağmur okuru olabiliyor..

Okuma fetişizmine” tâbi tutmamamız gereken büyük kitle işte bunlar.. Bu kitleyi popülaritenin kucağına itmekten kaçınmak gerekir.

Belli bir ilmî disiplin içinde yetişmeden gelip “okur” statüsünü kazanmış bir kitlemiz daha var ki en tehlikelileri işte bunlar..

Bugün hadis ve Kuran üzerine kaleme alınmış birkaç popüler kitap okuyan, eline elek alıp Kütüb-i Sitte’den hadis elemeye başlıyor.

Geçenlerde birisi Hayyam’ın diyerek saçma sapan bir şiir okudu. Bu şiir Hayyam’a ait değil dedim. Yanındakilere dönüp büyük bir özgüvenle:

Bu adam cahil, bir de edebiyatçı olacak.. Git bak kardeşim feysbukta bu adamın şiirlerini paylaşıyorlar diye çıkıştı..

Bu adama verilebilecek hiçbir cevap yok.. Çünkü toplumda geniş bir ordu hâline gelen cehl-i mürrekep zümrenin bir ferdi..

Adam gelmiş, Hâfız’ın şiirlerini okumak için Farsça öğreneceğim, diyor. Fuzulî, Nevî, Yahyâ, Nefʽî, Bâkî okudun mu? Cevap, hayır..

Kendi lisanında yazılmış şiiri okumaktan âciz iken farklı bir dilde aynı şiir geleneğindeki bir şairi okumak isteyecek kadar ahmak..

Aslında ne Farsça öğrenebilecek istidadı ne Hâfız okuyabilecek şiir zevki var.. Bütün derdi, ortamlarda Farsça bir iki beyit terennüm etmek.

Kanaatim şudur ki birkaç kitap okumayla elde edilecek bilgiden insanın haddini bilmesi evlâdır..

Osman Özdemiroğlu‏ @diligamdidebusra-kucuk-imza-gunu-izdihami

Altı Çizili Satırlar, İsmet Özel, Şiir Sanatı

Bu yeryüzünde insanoğlu şairane mukimdir.

*

İnsan mısralarda, şiirlerde hiç kimsenin elinden alamayacağı bir yurt bulur.

*

Şiirin yüzünü hiç kimsenin hatırlamadığı bir dünyada birinin kalkıp, şiirin tanınmaya değer bir yüzü olduğunu, ortalıkta dolaşan renkli ve solgun yüzlerce hayaletin yalnızca maskeler olduğunu söylemesi lazım.

*

Artık edebiyat çevrelerinde edebiyata ilişkin ölçülerin esas alınması ayıp sayılmaya başlandı. Üstelik artık edebiyat çevresi diye bir şey yok. Artık şiir(!) değerlendirmelerine paranın, apoletlerin ve koltukların gölgesi düşmüştür. Artık çevreden değil, piyasadan söz etmek; okuyarak, tadına vararak değil, pazarlıkta uyuşarak bir şeyler elde etmek zamanıdır.

*

Şiir saygısı vardı bir zamanlar Türkiye’de ve bu saygı insanların saygıya değer şeylere özenmelerine de yardımcı olurdu.

*

Sözünü ettiğim, niteliklerini dile getirmeye çalıştığım ortam Türkçe’nin henüz sevildiği bir ortamdı. Belki bu sevgi yüzünden şiirin uyardığı bir çok başka şey de seviliyor, hayat karşısında vekar ve sevecenlik elde tutulmaya çabalanıyordu. Bu çabaların boşuna olduğunu o dönemleri yaşamış hiç kimse söyleyemez. Şiir, kendisini besleyenlere hizmet eder, şiirden beklenen yarar ne ise o elde edilirdi. Yani bu insanlar iç dünyalarında belirginlik kazanmış değerlerden ötürü başlarını dik tutmayı, ucuz ve bayağı değerlere dirsek çevirmeyi bilirlerdi.

*

Bir insan şiir okumayı seçmişse, bu okuma süresince ve sonucunda kişiliği, kimliği ve yeryüzünde sahip olduğu yer bakımından şiirden bir kazanç sağlamayı düşünüyorsa, yapacağı bu işi tesadüflerin umursamaz akışı içinde değil de kararlılık içinde gerçekleştirme yolundaysa o insanın şiir okumak için bir kılavuza ihtiyacı vardır.

*

Sokaktaki adam. ‘Ekmek nasıl yenir?’ biçimindeki bir soruyu saçma bulur. Biri kalkıp da ona, ‘Ayağındaki pabucu nasıl giydin?’ diye soracak olursa, delilerle uğraşmaya niyetim yok diye düşünüp belki cevap bile vermez. Ama bu sorular önemli, ciddi sorulardır ve cevapları, ‘Şiir nasıl okunur?’ sorusunun cevabı kadar çetindir.

*

Demek ki insanca bir etkinlik olarak davranışlarımızın anlamı üzerinde bir açıklığa varmak zorundayız. Yapıp ettiklerimizin mahiyeti, eylemlerimizin hakikati onları nasıl yapmamızı da gösterecek, yürünecek yolu işaret edecektir. Öyleyse ‘Şiir nasıl okunur?’ sorusunu, ‘Şiir okumanın anlamı nedir?’ gibi sorularla birbirlerinin yanında, biri ötekine yardımcı olacak biçimde sormak gerekir.

*

Yokluğunu hissettiğimiz şey içimizde bulunması gereken ‘zımni’ bütünlük, bütüne ait olma duygusudur. Zaten sevmemizin, acımamızın, öfkelenmemizin, böbürlenmemizin, zavallılaşmamızın, tanrılaşmamızın bu bütünle, bu bütünü anlamak isteyişimiz veya anlamak istemeyişimizle bir ilgisi vardır. Şiirin ‘theme’i ne olursa olsun, şiir gerçek derinliğini, yüceliğini, değerini insandaki bu ‘hasret giderme’ duygusunda bulur.

*

Şiir okumak isteriz, çünkü bütüne, bütünümüze, bütün içindeki yerimize varma zorluğunu bu insani ve insan dışı aygıtla yenmek isteriz.

*

Şiirden (belki söz sanatları başta olmak üzere bütün sanatlardan) aldığımız doyum, kendimizin bir bütün olduğu ve kendi bütünümüzün de bir bütüne ait olduğu hususundaki inancımızın pekişmesidir. Ne var ki şiirle elde edilen doyum aynı zamanda bir açlığın başlangıcıdır çünkü her şiir insanın bütünle arasında bulunan mesafe hakkında sahip olduğu bilinçlilik durumudur, her şiir insanın bütüne olan hasretini kamçılar.

*

İnsan kendi doğrularını dış dünyanın somutluğu içinde bulursa şiire yüz vermez.

*

Böyle bir isteğin insanın içinde kabarması için insanın kendi doğruları ile dış dünyanın somutluğu arasında bir uyumsuzluk, bir basınç farkı olması gerekir.

*

insanı yapayalnız bırakan bir dünyadır.Yapayalnız insan, seçmelerini kendine zorla kabul ettirilen düşünme yolları içinde yapmaktan tedirginlik duyduğu zaman şiir okuyabilir.

*

İnsan kendinin en sahici dilini, authentique anlaşma gücünü devreye sokabilirse şimdi içinde bulunduğu durumdan çıkabilir. Şüphe yok ki şiir insanın hangi yolda yürüyeceğini gösterebilecek bir etkinlik görevini yüklenemez. Onun yüklendiği yalnızca insanın kendi olmayı önemsemesidir. Kendi olmayı önemsemeyen insan, dünyadaki yerini alma onuruna da kavuşamaz. İnsanın kendi olmayı önemsemesi ancak kendisi hakkında bir bilgi, bir bilinç hem içkin (immanent) hem aşkın (transcendant) bir kavrayış elde etmesiyle mümkün olur. Bu bilgiyi, bu bilinç ve kavrayışı elde etmenin yolu, insan hayatında şiire gereken yeri vermekten geçer.

*

Bence şiiri her şeye bulaştırmak, her şeyi de şiire batırmak doğru değil. Böyle bir tutumu benimseyecek olursak hem şiiri sanki hiçbir belirgin vasfı yokmuş gibi kimliksizleştiririz, hem de şiirin belirgin vasıflarını yalnızca biçim özellikleri düzeyine indirmiş oluruz, yani şiir dilin süslü bir durumu olur sadece. Şiir ancak kendi onuruna sahip çıkarak bize kadar gelirse şiirdir. Başka bir etkinlik içinde şiir aramak fanteziden öte anlam taşımaz. Eğer bilimde, felsefede, diğer sanatlarda, siyasette, gündelik hayatta ’şiir’ olan bölgeler varsa söylenen veya yazılan şiire ne gerek var? Şair kim?

*

Başka bir şey daha var: O da bazı şairlerin kendilerini siyasi doğruları, inanç soyutlamalarını savunabileceklerine inandırmış olmalarıdır. Ama ideolojik doğrular her zaman şiirin taşıdığı canlı işaretten daha aşağı düzeydedir.

*

Şiirler, bir dünya görüşünün kaynak metinleri değildir. Hangi metnin bir dünya görüşünün kaynağı olduğunu söylerseniz, o metnin artık şiir olmadığını söylemiş olursunuz. Biz bir şiiri herhangi bir dünya görüşü sahibi olmak, ya da bir dünya görüşü içinde haklı delillerle kendimizi beslemek için okumayız. Bu yüzden de şiirin iyi ya da kötü oluşu o şiirde yer alan yargıların doğru veya yanlış kabul edilmesiyle ilgili değildir.

*

İdeolojik konumu ne olursa olsun bir şair gerçek parıltıyı ancak gelenekçiliğe ve ilericiliğe musallat olan ‘tevali’ zincirini kırdığı, hazır düşünme kalıplarını parçaladığı zaman ele geçirebilir. Şiir okuyanlar da eğer şiir yoluyla herhangi bir şey sağlama durumuna geçerlerse, bunu ancak hazırda bulundurdukları anlayışlarının dışına çıkarak başarabilirler.

*

Şiir yalnız düzyazıya değil, başka hiçbir sanata, hiçbir biçime, hiçbir eyleme dönüştürülemeyen bir anlatım aracıdır. Musikisinin elinden alınmasıyla, imalarının açıklığa kavuşmasıyla, düzgün bir sözdizimine ulaşmakla düzyazıda ifadesini bulan metin şiir olmasa gerektir. Şiir başka anlatım yollarıyla varılamayan bir beşeri anlatım sanatıdır. Düzyazıdan beklenen hiçbir görev şiire yüklenemez.

*

Şiir başkaldıranların, haksızlığa uğrayanların sesidir, evet; çünkü şiir çoğunluğun kabullerindeki hapishaneyi, herkesin rahatlık duyduğu değerlerdeki işkence aletini görebilme ayrıcalığına sahip insanların yakınlık duydukları bir etkinliktir. Şiir okumak bu büyük hapishanedeki kardeşlerin birbirlerinden haberleri olmalarına, işkenceye birlikte direnmelerine yarar.

*

Sevmek, sevdiği için korumak, sığınmak, sığındığı için teselli olmak, hoşnutluğu aramak ve bu yüzden hoşnutları aramak insanlara çok yakışan tutumlardır. İnsan kendine yaraşan bu tutumları şiir okuyarak pekiştirebilir.

*

Şiirin özgürlüğe ihtiyacı yoktur ve fakat özgürlüğün şiire ihtiyacı vardır. Demek ki şiir için özgürlük istemek beyhudedir; istenilecek olan özgürlük için şiirdir. Çünkü şiirin yeri ve işlerliği insanların yaptıklarının muhteva kazanışındandır. Değerli olan eylemdir, ama eylemin hangi değerde olduğunu ve giderek değerli olup olmadığını öğreten şiirdir.

*

Ayak sürüyen şiir dünya düzeninin ölgün ruhunda yuvalandığı için hesaba katılmaz, ama ayak direyen şiir dünya düzenindeki öldüren ruha göndermede bulunduğu için korunmaya hak kazanır.

*

Her iki halde de şair insandaki duyarlı alanların kendi sesine açık tutulduğu güvenini içinde taşır. Şairleri bu güveni kaybetmedikleri, bu yüzden de insandaki duyarlı alanı bir bekleyişe dönüştürme çabasını terk etmedikleri için affedebiliriz.

*

Kur’an-ı Kerim Müslümanlara asli (tözel) değerlerin akli (logik, sözel) yönünü göstermiştir.
Kur’an aynı zamanda Furkan olmaklığıyla Müslümanlara seyfi (tüzel) ve bedii (güzel) değerlerin nelere tekabül ettiği konusunda yön göstermiştir.

Müslümanların dünyasında etik-estetik-epistemolojik eylem alanı bir bütün olmaya başkalarının dünyasından daha yatkındır. Ama yine de bu olgu şiir için Müslümanlık veya Müslümanlık için şiir formülünü haklı çıkarmaz. Söz konusu olan bir zihni köprüdür yani iki ayrı yaka zaten vardır.

*

Bir basitleştirmeyle, elinde tutanlara medeni, ele geçirmeye çalışanlara barbar demek mümkündür. Merkez dışında kalanın önünde iki seçenek vardır: Ya merkezdekinin üstünlüğünü kabullenecek ve medeniyetin kendine biçtiği bir yere rıza gösterecektir, dolayısıyla medeniyetin dilinden anlar hale düşecektir; ya da merkezin üstünlük iddiaları karşısında savaşı göze alacaktır. İşte o zaman barbarlığı da üstlenmiş sayılır, çünkü söyleneni anlamamaktadır. Daha önemlisi, bir şeyler söylemekte, ama söyledikleri medenilere anlaşılmaz gelmektedir.

Bir hak arama dili olarak şiirin modern dünyada tuttuğu yer toplum ilişkileri içinde barbarın tuttuğu yere uygun düşer. Her ikisi de asıl söylenecek şeyin söylenmekte olandan farklı olduğuna işaret ederler.

*

Şiirde neyin fazla, neyin eksik olduğunu sormamız abes. Ne dağda bir şey fazla, ne vadide bir şey eksiktir. Bizi besleyen şiirdeki fazlalık, şiirdeki eksikliktir. Ama şairde neyin fazla neyin eksik olduğunu sormamız gerek. Çünkü yıllardır Türkiye’de şiirin yazılan bir metin olduğu kabulü, şiirin şair işi olduğunun anlaşılmayışı şiirden elde edeceğimiz besini berbat ediyor.

*

Şiir yüzümüze çarpan bir övgü veya sövgüdür. Şiire özgü sorular yoktur veya şiir kendisi soru olmaklığıyla vücut bulur.

*

Şiir bilgisi, yani kendilik bilgisi insana bir şey getirmez, insandan bir şey götürmez de. Ne yapar peki? İnsanın kendi kendisini görmesine engel olan gerçekleri yok eder. Bu gerçekler insanı tanımlara tıkmaya çalışan yanılsamalardır. Övgüler ve sövgüler akla uygun tanımlamaları aşmak için vardır.

*

Şiirle oluşan kendilik bilgisi insana şunu söyler: Sen güncel kendiliksin. Bak kendini gör: Hep kendin, hep kendin. Duyumsanan her şeyde kendi katkını, kendi katılımını görmüyor musun? Öte yandan dine uyarak kendini bilme girişimindeki insan kendi olan kısmın yalnızca bir görevi yerine getirebilecek kadar olduğunu anlar. Kendini bil ve riayet et. Dinin veya bilgeliğin söylediği budur.

Kendini tasarlama ihtiyacındaki insan şiirle içli dışlı olmaya can atar. Kendini bilen insan da gittikçe azalmayı öğrenir. Kendilik bilgisi insana, insanlara olan ihtiyacı artırır. Kendini bilen insan yardımın insanlardan gelmeyeceğini de bilir.

*

Ucunda ölüm olmayan şeyi ciddiye almak zorunda değiliz.

*

Ayak sürüyen şiir dünya düzeninin ölgün ruhunda yuvalandığı için hesaba katılmaz.

*

Şiir okuma isteği duymamız, yokluğunu hissettiğimiz bir şeyleri tamamlamak, bir zorluğu gidermek ve nihayet bir doyum sağlamak içindir.
İsmet Özel
Şiir Okuma Klavuzu
Şule Yayınları
8. Baskı, 2004siir-okuma-klavuzu