Ali Asker Barut, İstanbul Şiirleri, Şiir, Türk Şiiri

Karaköy’den kalkan vapurlar bilir
Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi
Kız Kulesi’ne

Hatırlar herkes
Hezarfen Ahmet Çelebi’yi
Az biraz
Çekebilmek için ilgisini Kız Kulesinin
Uçurttu o zat-ı muhteremi
Üsküdar’a kadar

Bugünse artık
Görmek için denizi
Sağa sola oynatması gerekecek
Betonarme binaların arasında
Üzgün duran boynunu

Ali Asker Barutgalata-kulesinin-kiz-kulesine-aski

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Ali Asker Barut, Memet Fuat, Şiir Gibi, Şiir Sanatı

“19 Aralık 2002 Memet Fuat’ın öldüğü tarih” diye bir cümle döküldü durup dururken dudaklarımdan. Kendimi biraz daha yalnız biraz daha fazla “iki akıntı arasında” hissettim bu içimden gelen ansızın cümleyle.

Yaş da geldi yaşlılığa erdi ya, herkese her şeye bir veda gözüyle bakıyorum artık. Eskiden gördüğüm, duyduğum dokunarak geçtiğim her eşyadan, her insandan, her yerden son bir kez daha görerek, duyarak, dokunarak geçeyim istiyorum. Bu büyük hasretle dolu ruhum. Memet Fuat’ın sayfasını ziyaret edip fotoğraflarına baktım, dalgınlığını, gülümsemesini hemen tanıdım, bir yazı okurken ya da bir konuğuyla bir konuyu konuşurken yüzüne oturan o büyük ciddiyeti hatırladım. Verilen e-mail adresine “Seni çok özledim Memet Abi” diye yazdım.

26 Mayıs’ta Eskişehir Şiir Buluşmasına katılmak üzere gittiğim İstanbul’da sevgili Ferruh’un güzel çağrısıyla Kuzguncuk’taki Mülkiyeliler restaurantta buluşuldu. Ferruh ile yaşlılık şikayetleri üzerine sohbet edip o güzel sesle hasret giderirken önce Turgay (Fişekçi) sonra Yaşar Miraç geldi.

Ferruh’un yanında ne zaman otursam kalbinin iki kapısının büyük bir dostluğa açık durduğu hissini alırım.Turgay kısa bir iki cümlesi ve gülümsemesi, konuşmaya “Biz neyi kaçırdık Necip Fazıl’da Sezai Karakoç’ta ki sen buldun” diye başlayan Yaşar Miraç ise (ki bana göre sivil şiirin teorisyeni Ece Ayhan ise bunun pratiği Yaşar Miraç ve onun kurduğu Yeni Türkü Yayınları’dır. Sığ sularda boğulma! Biraz daha derinlik ah şair!) bana kendimi bir soğuk sorgu odasında hissettiren soruları ile kaldı bende her eşyadan, her insandan, her yerden son bir kez daha görerek, duyarak, dokunarak veda ile geçerken.

Turgay’ın kirve yüzünde durdum biraz.

Memet Abi’nin yumuşak sesi geldi kulağıma:

“Ali Asker, Turgay diyor ki, Ali Asker ile İskender’i artık basmayalım, başka şairleri basalım. Sen ne düşünüyorsun.”

“Ne diyeyim Memet Abi” dedim, sustum.

Yüzüme baktı. Yüzümden anlamaya, çıkarmaya çalıştı ne düşündüğümü, sonra

“Ben de dedim ki” dedi “Turgay’a” , “Küstürürsen bu çocukları, bir daha şiir alamazsın onlardan”.

Sorsam hatırlar mı Turgay Memet Abi’ye yaptığı bu teklifi.

Turgay’ın, “Artin geldi” cümlesiyle ayrılıyorum Memet Abi’nin sesinden.

26 Mayıs İstanbul/Kuzguncuk

Ali Asker Barutyaslanma-korkusu

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Ali Asker Barut, Cahit Zarifoğlu, Şiir Sanatı

BİR ŞAİRİN BÜYÜK KİMSESİZLİĞİ
YA DA BÜYÜK ŞAİRLERİN ARASINA GÖLGESİ SIZMIŞ
ZARİF BİR ŞAİR PORTRESİ

Cahit Zarifoğlu’nun fotoğrafına bakıyorum; yüzü: Açılışına sadece kuşlar davetli bir sergi.

Gözleri; nasıl: İnsanın içine kadar bakıyor.

Bakışları; bir duvar bulsa gizlenecek, bir ağaç arkası bulsa saklanacak, olsa bir portakalı siper edecek kendine.

Cahit Zarifoğlu’nun fotoğrafına bakıyorum; „ve alnı geniş“

Fotoğrafına bakıyorum; „ellerinin gölgesi“‚ düşmüş yüzüne.

Fotoğrafına bakıyorum; mintanının içi rüzgârlar dolu.

Cahit Zarifoğlu’nun fotoğrafına bakıyorum; Ağzı kelimeler dolu

Hep bir güneşin sofrasında,

„Suları anlamış dağları sezmiş bakan bir abdal bir uygarlık şairi.

Cahit Zarifoğlu’nun fotoğrafına bakıyorum yüzü; Yarısı Cemal de diğer yarısı Sezai Karakoç.

Şair Cahit Zarifoğlu
Şair Cahit Zarifoğlu
Yüzüne baktım yüzünde öylece duran kimsesizlik, gözlerinde hep üşümüş gibi duran bakış, o bakışlardaki kırık çocuk, yüzüne, gözlerine, bakışlarına ordan da daha derinlere içe, ruha sinmiş o büyük hüzün ve yalnızlık duygusu nasıl tanıdık yüzümden, gözlerimden, bakışlarımdan.

Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cemal Süreya; Etrafındakiler. Azbuz şairler değil. Türk şiirinin büyük şairleri bunlar. Şiirin büyük ırmakları. O ırmaklarda boğulmak gitmek de var. Kimilerine göre Zarifoğlu’nun bu şiir adına en büyük şansıyken, bana göre büyük şairlerin ortamında, onların içinde olması onun kaderi büyük şansızlığıdır.

Bir yandan büyük şairlerin sofrasında oturup ortamında bulunmaktan ötürü onların düşünce ağırlıklı sohbetleri ile dış ve düş dünyanız zenginleşir ve ufkunuz genişlerken, diğer yandan onların gölgeleri altında kişiliğinizin ve şiirinizin kalma tehlikesi vardır. Nice yetenekli, nice iyi şairler kaybolup gitmiştir böyle. Bu tehlike Zarifoğlu ve şiiri için sözkonusu olmamış ise sebebi sadece iyi şairliği ve sağlam tabiatı değil çok hassas dünyası, ruhunda üzerinde derin izlerini taşıdığı çok özel çocukluğudur.

Bir çocuğun büyüklerinin yanında konuşurken çekine çekine, sözlerini eğe büğe konuşması gibi, Zarifoğlu şiirlerinin gür bir yatağa dönüşecekken zaman zaman sığa düşmesi bu büyük şairlerin yanında Zarifoğlu’nda ortaya çıkan kapıldığı çekingenlik duygusundan  gelir. Burda deyim yerinde: Büyük şairlerin (Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Cemal Süreya) gölgesi ağır gelir Cahit Zarifoğlu’na. Bu gerçek büyük şairler yanında Zarifoğlu’nun şiirinin üzerinde  utangaçlık ve çekingenlik havası vardır ve hürmetten ve onlara saygısından şiirinin sesini kısmıştır yer yer ve bazı zamanlar.

Bu büyük şairlerin gölgelerinin üzerinden çekildiği, gölgelerinden sıyrıldığı ve o kendine çok ağır gelen ortamdan çıktığında ise kendi kuytu, kendi uçurum ve derinliklerini bulduğu yerlerde (şiirlerde) tıpkı gür bir ırmak gibi yankılanır ve ustalardan büyük şairlerden aldığı ve sesine, şiirine kattığı yeni bir tavırla Cahit Zarifoğlu’nu var eder içinde ve Türk şiirinde. İçinde o büyük şairlerin de olduğu yeni bir ses yeni bir şiirdir arada Cemal Süreya’ya da selam çakarak büyük ırmaklar Necip Fazıl ve Sezai Karakoç paralelinde akar.

Cahit Zarifoğlu’nun en büyük şiiri ve  Karakoç ustanın ‘Çocukluğumuz’ şiirindeki gibi bir büyük şiir-masal havasıyla beni en çok etkileyeni ‘İşaret Çocukları’dır.

İşaret Çocukları

Yasin okunan tütsü tüten çarşılardan
Geçerdi babam
Başında yağmur halkaları
Anam yeşil hırkalar görürdü düşünde
Daha ilk güzelliğinde
Alnını iki dağın arasına germiş
Bir devin göğsüne benzer
Göğsünden dualar geçermiş
Çarşılar ellerinde ekmek iğneleri
Cami avlularına açılan
Havuz sularına kapılan çocuklar
Görmeden güneşin bütün renklerini
Götürmezlerdi dükkandaki babalarına
Ocaktan akan kaynar yemekleri
Nenelerinin koyduğu avuç taşlarına
Başı ve yüreği şahbaz
Kaleleri ağırlayan kadınların
Süslerini kemerlerini
Başlarını ağırlaştıran
Ağır siyah şelale saçlarını
Tutunca gençleşirdi erkekler
Sonra insan o ki denizde
Küçük ve büyük nehirde
Bedeni ıslatan afsunlu suda
Önce niyet sonra yıkanırdı
Zaman dert getirdi sulara
İçinde eski balıkların yattığı kayalar
Savaşan insanların elinde
İnce yontulup taşındı balta mızrak şekline
Anam kanları kuruyan
Kavga ayıran bir kargı elinde
Kara ocağın taşlarına
İşaret koydu çocuklarını
Belinde gezdiren babamın
Beyaz yazılarla kazındığı adları
Yüreği korkuyla kuvvetlendi babamın
Unutup genç gelen günleri
Zamanın sürerken çektiği günleri
Çetin bilmecelerle
Sürdü atını şehirlere
Yün ören at güden kadınlar
Ormanlara tepeden eğilen toprak evlerde
Küçük pencereli karanlık dar odalarda
Uzaktan uzayıp gelen kurt seslerinin
Uzağa çekilip giden
Ayazda donan gülmeler içinde
Ormanlarda süt emziren anne
Unuttu gittikçe uzayan çocuğunu
Hep kaçarmış şehirlerin
Demir dağlarına
Uyuyunca toprak beşiğimde
Sahipsiz kalan
Ellerimden kayan aydınlık günlerim

“İşaret Çocukları” ki Allah yeryüzüne onlar için çakıl taşları yerine kelimeler bırakmıştır kendisini bulsunlar diye ve Cahit Zarifoğlu o kelimeleri takip ederek büyük bir kimsesizlik, büyük bir yalnızlık dolu yolun sonunda gelir Allahı bulur O’na, en yakın en sevgili arkadaşına sığınır. O kadar arkadaştır ki Allahla, Allahın karşısında gözyaşlarıyla döker bütün dünya derdini. Çünkü yoksulların en yakın arkadaşı şiir ve Allahtır. Bu duyguya en çok Cahit Zarifoğlu okurken yaklaşıyorum.

Çünkü Cahit Zarifoğlu’nun kelimeleri dolu ve inandırıcıdır. Çünkü onun samimiyeti bozulmamış bir samimiyettir. Şiirlerinin etkileyiciliğinin en büyük sebebi de bu samimiyetidir. Bu samimiyet ve inanç Zarifoğlu okurken ruhumu ürpertir ve içimi sarsar derinden. Şiiri ve inancıyla Yunus Emre ne kadar inandırıcıysa o kadar inandırıcıdır Zarifoğlu.

Hemen hemen bütün şiirlerinde arka plana sızmış bir kimsesizliği ve yalnızlık duygusu vardır ki, Zarifoğlu en etkileyici en büyük şiirlerini buradan söyler. Bu iki duygu 1962 yılında o sıralar Paris’te bulunan Cemal Süreya’ya Cahit Zarifoğlu’nu mektup yazmaya iter bir çare diye. O mektubu saklamamakla ne yazık etmiştir Cemal Süreya, yine de hem mektubun duygusu hem Cemal Süreya’nın hislerini anlamak için Cemal Süreya günlüğünün o mektupla ilgili tanıklığına başvuralım.

Cahit Zarifoğlu
Cahit Zarifoğlu
“Cahit Zarifoğlu ölmüş. Bugünün adı bu olacakmış. … İyi şairdi. İlk şiirleri de iyiydi. (Sezai) Karakoç çevresinden. Daha yüz yüze gelmeden, 1962’de bana, Paris’e bir mektup yollamıştı. Adresimi Sezai (Karakoç)’tan almış. Saklamamışım o mektubu.
Zarifoğlu, o sıra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenci. Yurtlardan sıkılmış herhal, İstanbul’a dönüşümde, birlikte ev tutup oturmayı öneriyordu mektubunda. Bende bir tuhafım o günler. Bir ölçüsüzlük görmüştüm bu öneride. O ara otuz yaşı dönmüşüm. İyi sayılan bir aylığım var. Ne yani, bu çocuk öğrenci hayat koşuluna mı indirmek istiyor beni?
Dönüşte yeniden tanıştık. Zaman zaman vapurda, yolda, Sezo’nun (Sezai Karakoç) evinde bürosunda rastlaştıkça konuşurduk, (ama her şeyden)…”

Cemal Süreya mektubu garipsese de bugün kendime ben o mektubu Zarifoğlu’nun içinde bulunduğu büyük kimsesizlik ve büyük yalnızlık duygusu ile anlıyor ve açıklayabiliyorum. O mektupla o teklifin Cemal Süreya tarafından anlaşılmaması ne yazık ki ne yazık.

Ne zaman Cahit Zarifoğlu adı duysam bir dünya kimsesizlik ile dolar içim. Ne zaman bir Zarifoğlu şiiri okusam içlenir, bir dünya kimsesizlik içinde bir büyük bir yalnızlık duygusu ağır bir taş gibi oturur şurama ta içime.

Cahit  Zarifoğlu neyim mi olur: Hep geriye hep eskiye çağıran, eski mahallem, eski sokağım, eski evim olur.

Cahit  Zarifoğlu neyim mi olur: Bir rüyadan bir kimsesizlikten bir yalnızlıktan, çok eski bir şiirden tanışım olur.

Cahit  Zarifoğlu neyim mi olur: Durup bana Cemal Süreya’yı ve tutamadıkları evi hep hatırlatır ve o hatırlatmadan ötürü şiiri akrabam, kendisi dünya ahiret şairim olur.

Cahit Zarifoğlu fotoğrafına bakıyorum: Nasıl kimsesiz nasıl yalnızız ve „Sana ansızın alın yazımı ve kendimi ekliyorum“

Ali Asker Baruy
Kaynak: aliaskerbarutcahit-zarifoglu

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Ali Asker Barut, Şiir, Türk Şiiri

  insani yardım görevlisi olarak çalışırken
                        bir ABD bombardımanı sırasında
                        iki bacağını kaybeden ve hasta yatağında
                        kelle avcıları tarafından tutuklanıp
                        ABD güçlerine teslim edilen
                        Guantanamo tutuklusu
                        Abdullah Sani Faris el-Enezi ve diğerlerine

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru
En ağırı inan
„Semirmiş bir koyun gibi“
Satılmaktır düşmana
Kardeşin tarafından

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Sırtını dönüp gerçeğe sevdiklerinin
Düşmandan yana
Taraf olmasıdır yalandan

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Korkuyla köpekleşip düşmana
Teslim olması dostlarının
Vazgeçmesidir inançlarından

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Özür için küstahça
Diz çöktürülüp karşılarında, onurun
İçine itilmesidir koca bir çamurun

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Duyuyorum kardeşim, duyuyorum
Gece „Eziyet içinde çarpan“ kederli kalbini
Tehditle olmayınca cömert vaatlerle
İtirafa zorlanmaktır yokken hiç bir suçun

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Soğuk bir zindana çevrilip sevgili ülkenin
Karanlığın baş tacı yapılması
Zorbalığın kara yasalarına
Büktürülmesidir boynunun.

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Başı önünde vicdanın susmasıdır
Güçlü cesur öfkeli kelimeler seç
Bu çığlık bu gözyaşı bu çaresizlik
Dünyanın öbür ucunda uzak bir hapisaneden
Seni ey şair içinde bir yangınla ayağa kaldırsın

Ali Asker Barut

air-transport-to-guantanamo

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Ali Asker Barut, Şiir, Türk Şiiri

Ağlama Defteri

                                                      Ergin Günçe’ye

Bu çocuk bu hüzünle büyümez fazla
Ellerindeki ceplerindeki karanlıkta tutuyor,
                                                     bir şeyler için hazır tutuyor

Arkalarından öne, nasıl bakıyor fark ettin mi lunapark’a

Yağmurun en az yağdığı uygun köşeyi seçiyor
Silahı yok, gerekmiyor da
Gözleriyle ateş ediyor, kendisini içeri sokmayan
Lunapark girişindeki biletçiye

Bu çocuk bu hüzünle büyümez fazla
Evlerinin arkasında gölgesiyle konuşurken yakalanıyor babasına

Bir nehirle mi olur.
Bir ağaca bir iple mi,
‘Yüreğinde yarı oyun, yarı tanrı’
Bu çocuk kendini mutlaka bir tenhalıkta kendine vurdurtur!

Ağzında simsiyah bir ah!

Ağlama defterinin arasında kurutur annesi,
Kuş desenli, bez uçurtmasını.

Ali Asker Barut

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Ali Asker Barut, Şiir, Türk Şiiri

Üç Tekerlekli Kırık Bisiklet

Üç tekerlekli kırık bisiklet-
Getirip bahçeye,bir kenara attığında onu
Karşı komşunun oğlu,yaz bitiyordu
Uzaktan uzağa direksiyonunu okşar,
Üstünde yolculuğa çıkardım,
Alice’le birlikte harikalar diyarında
Üçüncü sonbaharın başlarında,
Yağmur sildi üstündeki rengi;
Uzun sürmedi, bir takım çay bardağı karşılığında
Eskiciye sattıklarında,
Tutamadım gözyaşlarımı.

İlkokul çantam,kurşunkalemim,boya kitabım
Çocukluğumun birinci dereceden görgü tanıkları,
Dinlenmelerini talep ediyorum Selim!
Yalnız kediler,ölecekleri zaman
Bir iz bırakmadan kaybolurlar
Bir kedi değildi sevgilim!;
Defterin sarı sayfaları arasında
Kurutulmuş çiçeklerden,
Küçük bir bahçe bıraktı arkasında.

Okul önlüğüme,kopuk düğmemi diken ilkokul öğretmenim
En büyük kötülüğü yaptı,anlamadı kalbimi
Tayinini istedi çok uzak bir kente.
Evden kaçıp gecenin bir vakti,
Sokağın sonundaki denize sığındım;
Uzun yolculuklardan yorgun,eski bir gemiyle söyleştim
Kızgın tayfaların,içince,orasına burasına attıkları
Şişelerden fırlayan cam kırıkları,
Besbelli acıtıyordu suyun üstünde zor tuttuğu gövdesini:
Biri bir çakıyla oymuştu kıç kısmına,
Belden aşağısı çıplak bir deniz kızı resmini.
Bir gün,nedenini kimse bilmedi
Suların dibine batırdı kendini.

Arka koltukta,vitrinlere dalan lirik bir çocukla
Islak karanlığa karışıyor aşağılarda,
Her durakta,bu ışıklı ülkeden
Simsiyah bir yalnızlık bulan Beyoğlu tramvayı.
Yukarda,tek tek bütün yıldızlarını yaktı Tanrı baba!
Ben hiç böyle sarhoş olmadım Selim,
Hüzün,sabaha karşı hiç bu kadar yakışmadı yüzüme.
Dinle!..Dinle Selim!ölürsem;-gülme-
Kalbi deniz gören bir kadına gömsünler beni!

Ali Asker Barut

NOT : Şiirde adı geçen Selim,Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanının kahramanıdır!

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Ali Asker Barut, İstanbul Şiirleri, Şiir, Türk Şiiri

Çünkü Artık Mümkün Değil Aşk

Bu şehrin yağmurları mısra mısra ezberimde
Sisten bir kılıç kuşanmış şovalye yalnızlıkları
Aralıksız sonbahar, akşamın solgun dolunayında
Gecikmiş bir tren
Tek yolcusuyla giriyor İstanbul’a

Bu şehrin yağmurları mısra mısra ezberimde
Garda Attila İlhan’a benzeyen bir adam
Kendi mi içiyor rüzgâr mı
Belli değil sigarasını
Yakasında üşümüş zifiri bir karanfil
ne düşündüğü seçilmiyor

“Belki de rüya büfün umutlar”
Yasaklı bir şarkıcıdan
Kız Adil söylüyor gözyaşlarıyla
Karşılıksız hisler sokağında
Yanlış bir yağmurun iplerine dolaşmış
Kirpiklerinde kırılmış küçük yağmurlar, karanlıkta
Islığını kıssa çocukluğu ıpıssız kalıyor

Bu şehrin yağmurları mısra mısra ezberimde
Üzerinde zarif bir gökkuşağı
Yuttuğu denizi kusuyor boğulmuş bir martı
Düşürüp boynunu bir çöpçünün sıcak avucunda
Hayat affet! Kalbim hoş gör beni
Çünkü artık mümkün değil aşk
Çünkü artık mümkün değil şiir

Ali Asker Barut

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Ali Asker Barut, İstanbul Şiirleri, Şiir, Türk Şiiri

Yazarken Bu Şiiri…

Son günlerde bir acaip halim.
Kaçtır fotoğrafların önünde buluyorum
Kendimi;
Sarayburnu…
Tam da vapur geçerken çekmişim bunu.
Turgayla Suatın üstünde
Kısa kol gömlek –
Eser denize sarkıtmış çıplak ayaklarını.

Ada’ya gitmiştik o yaz
Hep birlikte;
Fatoş bir atı uzun uzun sevmişti,
Ve şaşırdıkça şaşırmıştı,
Turgayın ağaçlar altında değişen
Göz rengine.

“Şiir, anımsama sanatı”
Demişti Suat,
Şimdi neden bilmem,
Yazarken bu şiiri ben,
Durmadan ağlamak geliyor içimden.

Ali Asker Barut

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Ali Asker Barut, Rakı Şiirleri, Şiir, Türk Şiiri

Yüzüm Bir Kentin Anı Defteri

Ben ki ömrübillah at görmemiş bir nalbant
Hiç bir yere çıkmayan
Bir sokak hüznü içimde, güpegündüz
Temmuz bitti, Ağustos ortasına geldik ne çabuk
Asfalt yolun dibinde açmış
Sapı ziftli o gelincik
Bilmeyecek ne var
Gün gibi yalnızlık
Hangi sokağa girsem
Sonunda, kendime çıkıyorum gene
Üzgün bir kuşla üzülen bir gökyüzü üstümde
Ağzımın kenarında
Yılların kırgınlığıyla dolu
Üsküdarca bir gülümseme
Geri verecekmiş gibi eski sevincimi
– Günde kim bilir kaç defa –
Ha doğdu ha doğacak
Diye diye beklediğim güneş
Karşılayabilir mi sahi
İçimdeki beklentimi
Ben ki ömrübillah at görmemiş bir nalbant
Bir ara bir sevdayla az kımıldanır gibi oldu kalbim
Gidip çarşıdan sulayacak bir çiçek satın aldım o zaman
– Ne içindi şimdi hatırlamam –
Yüzüm, ilk satırı çoktan unutulmuş
Bir kentin anı defteri
Rakı başında – istemem –
Anmayın bidaha denizi menizi.

Ali Asker Barut

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Ali Asker Barut, İstanbul Şiirleri, Şiir, Türk Şiiri

Kızkulesi

Denizin ortasında
Uykusu kaçmış bir gemi
Bütün ışıklarını açıyor
Uzaktan çapkın çapkın
Göz kırpıyor deniz feneri
Ay doğuyor, sandallar toplanıyor bir araya
Kaçın kurası Üsküdar vapuru
Saat başı görücü gönderiyor
Güvertesinden bir kuşu
Onunsa derdi başka bambaşka
Her şairle ayrı
Adı çıktığından beri

Ali Asker Barut

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page