Bir Karanlık Roman Kahramanı: Zübük

Eğer bir insandan nefret ediyorsan, onun içinde sana ait olan bir parçadan nefret ediyorsun demektir. Çünkü bize ait olmayan bir şey bizi rahatsız etmez.
Hermann Hesse
Birçokları tarafından anlamı ıskalanan bu özdeyiş, mizah yazarı Aziz Nesin’in belki de en ünlü romanı olan “Zübük”ün dayandığı mesnet noktasını betimler. Evet, tam adıyla “Zübük: Kağnı Gölgesindeki İt” bir mizah romanıdır. Evet, Orta Anadolu’nun herhangi bir kasabasının muhafazakâr siyasal atmosferini hicivle anlatır. Evet, Türk siyasetinin bütün kirli çamaşırlarını 2012 yılında hâlâ güncel olabilecek gözlemlerle gözümüzün önüne serer. Ama bunların yanında -ve aslına bakarsanız belki de romanın en önemli başarısı da buradadır- insan psikolojisinin çok karanlık bir yanına da ışık tutar: Hesse’in yukarıdaki sözünde dile getirdiği olguya.
Romanın başkahramanı Zübükzade İbrahim Bey, istisnasız olarak bütün okuyucularda tiksinme ve nefret uyandıran bir karakterdir. Sürekli yalan söyler, herkesi tekrar tekrar kandırır ve kendi çıkarları dışında başka hiçbir şeye hizmet etmez. Satır satır bu gerçekleri okuyan okuyucu da Zübük’ün doğasını öğrenir ve ondan nefret eder. Aslına bakarsanız, romanın yan kahramanları da okuyucudan farklı bir durumda değildir. Tekrar tekrar kendilerini kandırmasına izin verdikleri Zübük’ü onlar da çok iyi tanırlar; hatta ondan duydukları yalanların sıcağı sıcağına farkındadırlar bile… Ve tabii ki onlar da Zübük’ten nefret ederler. Bu noktada Hesse’in bahsettiği olgu işlemeye başlar: Karşımızdaki bir kişi alçakça bir şey yaptığı zaman, onun amacını biliriz çünkü dimağımız o amacı çözümleyecek bilgi ve deneyime sahiptir. Başka bir ifadeyle, o kişiden bir parça bizim içimizde mevcuttur. Bunun bir örneği olarak dedektifler gösterilebilir. Suçlunun zekasına karşı derin bir empati duymayan bir dedektif nasıl çalışabilir?
Ancak, tabii ki, dedektiflik örneğinde dedektifin suçu ortaya çıkararak adalete hizmet etmek gibi bir görevi vardır. Oysaki Nesin’in eserinde bütün yan kahramanlar kendi günlük çıkarlarının peşinde Zübük’ü besler ve yaşatırlar. Dolayısıyla, Zübük’le aynı amaçları güden bu kişileri ondan ayıran şey, Zübük’ün kurnazlığıyla gelen başarısıdır: Nesin’in romanındaki bütün karakterlerin her biri birer Zübük’tür ama içlerinden sadece birisi kişiliğini gerçekleştirebilmiştir.
Ve şimdi de bir saniye durup, okuyucular olarak düşünmemiz gerekir: Yazarın bu romanı, 1950 sonrası Türk seçmeninin ve siyasetçisinin bir alegorisiyse bu durumda her birimiz birer Zübük olmuyor muyuz? “Zübük”ü elimize alıp okumaya başladığımız zaman, aslında çehremize bir ayna tutmuyor muyuz?
Eeee, böyle bir Zübükzâde’yle baş edilmez. Ben sana bir şey diyeyim mi: Bu beri benzeri olmayan Zübükzâde rezili gene de vicdanlı bir herif. Neden dersen, bu herifte bu zihin, bizlerde de bu avanaklık varken, herif istese, bizim bura insanını yediden yetmişe önüne katar da davar diye güder.
Öyleyken neden bu uğursuzu daha aramızda yaşatırız, neden yalanlarına inanmayız da inanır görünürüz? Benimkisi korkudan… Korku dağları bekler, demişler. İnsan yüreği dağ olsa bunca yalanın saldığı korkuya dayanamaz.
Kalaycı Kör Nuri, dükkanı istimlak edilince ‘Ya paramı, ya canını…’ diye Zübük’ün üstüne yürümüş. Zübükzâde ‘Senin paranı belediyede yediler. Ama seni severim. Paranın fazlasını vereceğim. Şu çiviye asılı ceketin iç cebinden cüzdanı çıkar, içinden bir binlik al. Velâkin bin lira ne işini görür. Yarıntesi gün gene açsın. Sana bir iyilik edeyim de bana dua et. Seni temelli bir iş sahibi edeyim. Memur olmak ister misin?’ diye sormuş. Sevincinden Nuri’nin kör gözü bile ışımış. Memurluğu duyunca, Zübük’ün ayağına kapanmış. Zübükzade ‘Öyleyse, seni Orman Muhafaza Memuru yazdırayım. Dur şimdi ağzından bir dilekçe yazalım.’ demiş.
Görüleceği gibi, eğer romandaki yan karakterlere sorma imkânımız olsaydı, Zübük’ün var olma ve siyasette yükselme sebepleri olarak farklı şeyler söyleyeceklerdi: aptallık, korku veya aptallıktan bir adım geri seviyede umut. Oysa Aziz Nesin eseriyle aslında çok daha karanlık ve kötümser bir gerçeğe dikkat çekiyordu: Yazar, romandaki yan karakterlerle birlikte hepimizin birer Zübük olduğuna ve olmayan kaldıysa (kitapta Aziz Nesin’in kişisel bakış açısını yansıtan Almanca öğretmeni gibi) onların da bu diğer Zübüklerin yanında Zübükleşeceğini söylüyordu. Özetle, Nesin’e göre, “Zübüklük” faaliyete geçmek için uygun imkân ve zamanı bekleyen, tohumu hepimizin içinde var olan kuluçkadaki bir hastalıktı.
Edebi eserlerde karakter türleri özünde ikiye ayrılır: “düz” karakterler ve “yuvarlak” karakterler. “Düz” karakterler bütün bir roman boyunca bir değişim göstermeyen, çoğu zaman da toplumdaki bir “tip”i temsil eden kişilerdir. Öbür yanda, “yuvarlak” karakterlerse romanın kurgusu içinde kendisi ve/veya toplum hakkında keşifler yaparak karakterini değişime maruz bırakan kişilerdir ve romanın vermek istediği mesajda doğrudan sorumludurlar. “Zübük”e baktığımızda ise neredeyse “tip” diyeceğimiz bütün yan karakterler ve bütün olumsuz özelliklerin vücut bulduğu Zübük’ün yanında romanın asıl anlatıcısı olan Almanca öğretmeninin ilk bakışta yuvarlak bir karakter olduğunu düşünürüz. Ama o da kendi çıkarı için Zübük’ten yardım isteyerek aslında en temiz, en aydın, en saf ve idealist gözükenimizin bile belirli şartlar altında bir Zübük olabileceğini yeniden gözler önüne serer.
Nesin’in kurgusunda zekice kullandığı bir yan karakter olan Avukat Burhan’ın varlığı bu önermeyle çelişirmiş gibi dursa da yazarın bu “düz” karakteri işleyiş şekli aslında önermede dile getirilen fikre hizmet eder. Doğrudur: Avukat Burhan gibi aydın bir insanın o kasabada var olması yerel halk için -ve dolayısıyla temsil edilen Türk toplumu için- bir umuttur ama bu karakterin üslubu halka o kadar uzak ve kişiliği de o kadar siliktir ki, o da Zübüklerin elinde bir oyuncak, hatta romandaki haliyle, bir “kurgu ögesi” olur. Hesse’in baştaki sözünü hatırlarsak, Avukat Burhan, içinde “Zübüklük”ten bir parça barındırmayan bir kişiliği temsil ettiği için Zübük’ün cami yapımında ona oynadığı oyunu anlayamaz ve ona alt olur. Avukat Burhan, romanın başkahramanı gerçek Zübük ve diğer “Zübük”lere bu kadar uzaktır.
Dolayısıyla Nesin’in romanıyla bize çizdiği bu resimde bütün karakterler ya zaten Zübük’tür, ya da uygun imkânlarla diğerlerine benzemesi potansiyel Zübüklerdir… Bunların dışında da nasıl ortaya çıktığı anlatılmayan, bilinmeyen, yani belki de şans eseri var olan bir aydın ise tüm toplumdan farklı bir dil konuşan, onlara itici gözüken ve en sonunda da Zübüklerin galibiyetine hizmet eden bir “kurgu ögesi”dir.
Bu gözle bakıldığında, “Zübük” ne kadar bir mizah romanı olarak değerlendirilse de neredeyse Kafka-esk seviyede karanlık bir eserdir. Türk toplumu, Aziz Nesin’in ortaya attığı “Zübüklük” isimli bir hastalığın pençesindedir ve ne yazık ki kimse için de bir kurtuluş yoktur. Günümüz siyasetinde Zübükzade’nin uyguladığı yöntemlerden çok daha acımasızlarının izlendiğini fark ettiğimizde Nesin’in aslında az bile söylediğini kendimize itiraf edebiliriz. Not: Bu yazı ilk olarak Roman Kahramanları dergisinin Temmuz/Eylül 2012 sayısında yayımlanmıştır.
Emre Karacaoğluhepizim-zubukuz.jpg

Yürekte Büyüyen Eylem

şairsem bedelini ödedim
zamana kaybetmenin mantığını öğrettim
yokluğun kandilini yakıp astım
zindandaki mihraba
ah rüzgâr okyanusunda
özlemleri saçlarıma üşüşen bir uçurtma
kalbime denizlerin utancını koydu da
aradığım hiçbir şeyi bulamadım rüyada
elbet günü gelir â gülüm
çeker gider de ruhum
gölgem kalır dünyada
Nazir Akalınsairsem-bedelini-odedim

Ürün Sizsiniz

Adam, mağazadan kızına gönderilen broşürler ve hediye kuponlarıyla adeta deliye dönmüştü, çünkü gelen şeyler hamilelikle ilgiliydi. Oysa kızı daha liseye gidiyordu, değil hamile olması, mağazanın bu ürünleriyle ilgilenmesi bile imkansızdı. Soluğu doğruca mağazada aldı.
Mağaza müdürünü bulup, “kızımı hamileliğe mi teşvik ediyorsunuz, o daha liseye gidiyor” diye bağırdı ve ortalığı birbirine katarak evine döndü. Ancak bir kaç gün sonra aynı müdürü arayıp, “kızım hamileymiş, size bir özür borçluyum” demek zorunda kalmıştı.
Peki ama mağaza, kızın sadece kendisinin bildiği bu özel bilgiye nasıl ulaşmıştı? Bu sorunun cevabı, çoğu kişi tarafından bilinmeyen, ancak büyük bir sektör haline gelmiş olan gözetleme ekonomisinde yatıyor. Mağaza, müşteri profillerini çıkarmak için özel analizler yapıyordu.
Bu analizlerden biri de hamilelik tahmin algoritmasıydı. Algoritma, hamile kadınların, özellikle hamileliğin ikinci üç ayından itibaren magnezyum ve çinko içerikli vitamin ürünlerini aldığını, kokusuz losyonlar tercih ettiğini belirlemişti.
Bu bilgileri kredi kartı bilgileriyle eşleştiren algoritma, bir kadının hamile olup olmadığını yüksek bir oranla belirleyebiliyordu. Kızın hamile olduğunu da bu şekilde belirlemişti. Amerika’daki Target isimli bu mağaza 2013’de hacklendi ve 110 milyon müşterisinin verisi çalındı.
Kapısına bırakılan satış broşüründeki notu gören Mike’ın canı oldukça sıkılmıştı, çünkü üzerinde “Mike Seay, kızı trafik kazasında öldü” yazıyordu. Kızı gerçekten de geçen yıl geçirdiği bir trafik kazası sonucu genç yaşta ölmüştü. Ancak firma bunu nasıl bilebilirdi?
Oysa, ofis malzemeleri satan o firmaya sadece bir defa gitmiş ve yazıcısı için kağıt almıştı. Firmayı arayıp şikayet ettiğinde, yetkili durumu inkar etti.  Ancak olay medyaya taşınınca, firma bizden kaynaklanmayan bir nedenle oluşan bu hatadan dolayı özür dileriz demekle yetindi.
Acxiom, Epsilon, RapLeaf, Flurry, BlueKai… Bunlar muhtemelen çoğunuzun ismini duymadığı şirketler. Yüz milyarlarca dolarlık gözetleme sektörünün arkasındaki bu veri simsarlarının yaptığı iş, verilerimizi toplamak, analiz etmek ve reklamcılara ya da pazarlamacılara satmak.
Hangi verileri topluyorlar derseniz, bir kişiye dair ulaşabildikleri ne kadar veri varsa hepsini. Bu verileri kişilerin online aktivitelerinden bankalara, kredi kartı hareketlerinden kullandıkları mobil operatörlere ya da üye oldukları yerlere kadar pek çok yerden topluyorlar.
Bu firmalardan mesela Acxiom’un arşivinde, tüm dünyadan 700 milyondan fazla kişinin bilgisi var ve her kişiye 13 haneli bir kod atanmış durumda. Bu kodlar, her biri farklı bir profil içeren 70 kümeden birine atanıyor ve kişi o profille tanımlanıyor (bilim kurgu filmi gibi?)
Mesela 56 nolu kümedekiler; “30-35 yaş aralığında, üniversite mezunu, boşanmış, 1 ya da 2 çocuğu olan, orta düzey geliri olan, kirada oturan erkekler” gibi. Firma bu bilgileri olduğu gibi satabiliyor ya da kategoriyi daha da daraltmak için başka bir firmaya verebiliyor.
Bu durumda diğer firma, aldığı bilgilere ek olarak; “kamuda çalışanlar”, “babası sağ olanlar”, “şu lokasyonda oturanlar” ya da “alkole düşkün olanlar” gibi daha da detaya inebiliyor. Bazı firmalarsa bu kümelerle ilgili çok daha derin detaylara ve özel bilgilere inebiliyor.
Mesela “kanser hastası olanlar”, “HIV virüsü taşıyanlar”, “X ameliyatı olanlar” ya da “cinsel saldırıya uğrayanlar” gibi. Büyük veri simsarlarından MEDBASE200 isimli şirket, bu bilgileri çok ucuz bir fiyata (1000 kişi için 79$) isteyen ilaç firmalarına satıyor.
Veri simsarlarının topladığı veriler pek çok amaç için kullanılabiliyor. Bunlardan gün yüzüne çıkan en meşhur örnek, çoğu kişinin en azından kısmen bildiği Facebook-Cambridge Analytica (CA) skandalı. CA da veri simsarlarından veriyi alıp işleyen şirketlerden biri.
Olayı kısaca hatırlatalım. Son Amerika seçimlerinde, Trump lehine çalışan CA firması, milyonlarca Amerikalı seçmeni,  yukarıdaki gibi profillere ayırmış ve her bir profile, Facebook’da gösterilmek üzere özel içerikli gösterimler hazırlamıştı.
Mesela beyazların olduğu profil grubuna, Meksikalı göçmenlerin karıştığı bir olay gösteriliyor, ardından Trump’ın göçmen karşıtı vaatleri ekrana getiriliyordu. İşsiz gençlerin olduğu gruba ise Trump’ın ekonomi vaatleri ve gençlere yönelik sözleri hatırlatılıyordu.
Veri simsarlarının topladığı verilerin önemli bir kısmı, bedava diye düşünüp telefona kurduğumuz uygulamalardan geliyor. Mesela Angry Birds, Candy Crush,  Fruit Ninja gibi ücretsiz popüler oyunlar neden sizden lokasyona ve temel bilgilere erişim izni ister?
Milyonlarca kişinin oynadığı bu oyunları yazan firmalar, nasıl para kazanıyor? Borsadan mı 🙂 Ya da neden Google, yıllarca üzerinde çalıştığı onlarca uygulamayı hiç para almadan herkese bedava dağıtıyor? Peki ya Twitter, Facebook, Instagram, Snapchat ve diğer uygulamalar?
Facebook’un, hiçbir geliri olmayan Instagram’ı, 2012 yılında 1 milyar $ gibi oldukça yüksek bir ücret ödeyerek satın almasının nedeni neydi? Instagram’ın doğa üstü güçlere sahip(!) toplam 13 çalışanı mı, yoksa çok süper (!) bir resim paylaşma uygulaması mı?
Bu soruların cevabı aslında açık: Ürün onlar değil, sizsiniz. Firmalar geliştirdiği uygulamalardan değil, onları kullanan insanlardan para kazanıyor. 2018 Verilerine göre, Twitter’da bir kişinin değeri 48$, Facebook’da 253$, Google’da 359$, Amazon’da ise 1793$ ediyor.
Bir firmanın envanterinde, ne kadar çok kullanıcı varsa, o kadar çok veri var demektir. Bizlerin kişisel verileri de, firmalar için tekrar tekrar satılacak reklam kaynağı demektir. Bizim paylaştığımız verileri satararak, Google dünyanın en büyük 2. firması haline geldi.
”Facebook kullanmıyorum, kapattım ya da gizlilik ayarlarımı en üst düzeye getirdim” diyerek kendinizi rahatlatan bir açıklama yapabilirsiniz ancak bilmediğiniz bir şey var: Facebook, hesabınız olmasa bile reklam ortakları sayesinde sizi izliyor.
Girdiğiniz bir sitede, Facebook’un o meşhur “beğen” tuşunun olması yeterli, hesabınızın olup olmaması, o tuşa basıp basmamanız önemli değil, kayıt altındasınız. Hatta o sitede “beğen” tuşu da olmayabilir, veri simsarları vasıtasıyla ne yaptığınızı yine takip ediyor.
Benzer şekilde Google’ın Gmail’ini de kullanmıyorum diyebilirsiniz, ancak yine bir şey fark etmiyor. Eğer Gmail hesabı olan birine mail attıysanız, bu Google’ın sizin hesabınızı mercek altına alması için yeterli, çünkü Gmail lisans anlaşmasına göre Google’ın buna hakkı var.
Google, hem kendi ürünleri (Gmail, Google Docs, Google Drive, Haritalar), hem satın aldığı firmalar (Youtube gibi), hem de veri simsarları vasıtasıyla bizi bizden daha iyi tanıyor. Google’ın CEO’su şöyle demişti: “Şu an nerede olduğunuzu ve az çok ne düşündüğünüzü biliyoruz”
Google ve Facebook, bu sektörün en büyük oyuncuları ancak bizi gözetleyerek verilerimizi alan, analiz ederek ya da etmeyerek satan Twitter, Linkedln, Pinterest, Snapchat ve Foursquare gibi irili ufaklı binlerce firma var daha var.
Bu firmalara, “konum” bilgisine erişmek için izin vermek bile çok şey ifade ediyor. Çünkü konum bilgisi sayesinde sadece bugün nerede olduğunuzu bilmiyorlar, 1 ay önce nerede olduğunuzu da biliyorlar, daha da önemlisi yarın nerede olacağınızı da biliyorlar.
Sadece bu kadar mı? Kişinin daha önce gitmediği halde, birden rakip firmanın binasına gitmesi ve ilerleyen günlerde o firmadan birileriyle bir kafede olması, iş değişikliği hakkında o firmalara çok şey söyler.
Bir kadının, kadın doğum uzmanına gitmesi, reklamcılar için standart bir konum verisidir. Ancak sonraki süreçte o kadının, bebek ürünleri satan mağazaları ziyaret etmesi, reklamcılar açısından değerli bir veridir, çünkü artık dikkatlerini hamilelik üzerine yoğunlaştırırlar.
Tüm bu olanların nedeni, bedava diye bize sunulan uygulamalar, bir şey olmaz diye internete bıraktığımız bilgiler ve buralarda paylaştığımız bilgiler… Ve tüm bu olanlardan şikayet etmeye hakkımız yok, çünkü daha en başta “Hükümleri ve koşulları okudum, kabul ediyorum” dedik.
Bizler sanal dünya için kullanıcı değil, ürünün kendisiyiz. Ve bize dair bu verileri kullanmak isteyenler sadece reklam firmaları değil, kötü niyetli kişiler, hackerlar ya da organizasyonlar da var. Bu nedenle, şunu hiçbir zaman unutmayın: Hayattaki en pahalı şeyler bedavadır.
Kaynak: https://twitter.com/lagaribey 
kisisel-veri-940x470

Güle Serenatlar Yapmak

(ARANAĞME)
Tekmesiyle şişinene iflâh olmaz katır derim
Durmadan yemin edene her sözünüz kıtır derim.
Gönül ehli hâle bakar, dili tek reçete bilmez;
İnsan, gönlüyle insandır, her gönül bir yatır derim.
Güle serenatlar yapmak bülbülün bir ibâdeti,
Ben de olsam dikenini yüreğime batır derim.
Her gün dostun kapısında gören benden sebep sorar
En öncelikli sebebim evvel – âhir hatır derim.
Bir dost sınamaya kalksa boynumu önünde görür
Amaç et ile kemikse işte sana satır derim.
Ölüm meleği koluma yâr gibi girerse bir gün
Yol azığım hazır durur, al terkine götür derim.
Yaradan bilir özümü, hiç esirgemem sözümü
Bedeli ölüm olsa da sözümü şen-şatır derim…
Bahaettin Karakoç

Dosdoğru Söylemek

Doğru sözler tatlı olmaz,
tatlı sözler doğru değildir.
İyi insan kavgacı olmaz,
kavgacı insan iyi değildir.
Bilen kişi bilgiçlik taslamaz,
bilgiçlik taslayan bilmez.
Bilge ruhlar istifçi değildir;
ne verirlerse başkasına o kadar artar ellerindeki,
ne kadar verirlerse o kadar zengin olurlar.
Göklerin Yolu yıkmadan kazanır.
Abartmadan yapmak
bilgelerin Yolu’dur.
Küçük komşu ülke o kadar yakındır ki
horozların ötüşünü
köpeklerin havlamasını duyar insanlar,
ama yaşlanıp ölürler,
bir kez bile uğramadan oraya.
Lao Tzulao-tzu-siirleri

İçgörü

Zihnimde tevazu varsa
büyük yoldan yürürüm.
Kibirdir
tek korkum.
Büyük yol alçak ve düzdür
ama insanlar dağlardan geçen kestirmeleri sever.
Saray ihtişamla dolu
tarlalar ayrık otlarıyla
ambarlar hiçbir şeyle.
Takıp takıştıran süslü insanlar,
silah taşıyan,
çok içip çok yiyenler,
çok şeyleri, çok paraları olanlar:
Utanmaz hırsızlardır.
Şüphesiz, yol değildir
onların yolu.
Lao Tzu
Ursula K. Le Guin Yorumuyla
Lao Tzu: Tao Te Ching
Yol’a ve Yol’un Gücüne Dair
Metis Kitaplao-tzu

Yaşam Şuncağız Bir Şey İşte

Yaşam şuncağız bir şey işte
bir defter kalır gidenlerden
ayrı düştüklerimizden bir kitap
yıllar sonra aklına gelir de birden
bakarsın/kuytu dalında bir sayfanın
incecik izler vardır
diretmişliğimizden
Yaşam şuncağız bir şey işte
altı çizilmiştir kimi satırların
gelseydiniz, karışsaydı gözleriniz çayın buğusuna
böyle koymazdı tozutarak esmesi karın
okursun/için burkulur da biraz
derin gizler vardır
birikmiş eski mektupların
Yaşam şuncağız bir şey işte
bir dostun ölüm haberi gelir
bir ihzar müzekkeresi bir arama emri
sen bir ilmek daha arasın acının şiirine
duyarsın/biri sevdiğini öper son kez ağzından
sokaklar iz tarlası
adresin belirsizdir
Yaşam şuncağız bir şey işte
güneş fabrika duvarlarına düşünce
sessiz adımlarla yürür sabahı umut
karışsan yankıların bir ışık salkımında yitişinde
dinlersin/yazılmamış bir tarihin
yalın dipnotudur bunlar
yazılır günü gelince
Emirhan Oğuzahmet-koyuturk

Üsküdar

Üsküdar Asya’dır Çin’e kadar
her kış
bırakırsa da köpük saçlı kızlarını
kıyıya
öfkeli bir yağmurla iner rüzgar..
mihrimah güneş saati
yanından ince dar bir merdiven uzar
soğuk
ve dönmez bir kilit çocuk kütüphanesi
önünden insanlar yürür ve susar..
Şemsipaşa
ceviz bir cami, demirinden
yan gözle Cihangir’e bakar
demişti ki Tanpınar
Üsküdar uçarsa gider İstanbul
yürüyemez sokaklarında çocuklar..
Üsküdar Asya’dır, Çin’e kadar..
Ömer Erdemuskudar-asyadir

Kervan

Şimdi kervan yola çıkıyor… Meçhûl bir ülkeye doğru.
Çanları hareket işâretini vermeye başladı bile!
Sevin ruhum! Zavallı kuşum, kurtuldun nihâyet!
Nihâyet kafesin çöküyor… Demirleri dağılacak yakında.
Elvedâ gaileli dünya, günahlarla haşır-neşir olan dünya
Ruhum Allah’ın sâkin yurdunda dinlenecek artık!
James Clarence Mangankervan-siiri

Aşkın Ve Suların Öğleni

öğlen güneşi soyuyor her şeyi…
ışıyarak üşüyor dal
yalnızlık
yol üstü çiçeği
o hep bir şiiri ağırlayan
benim için bir dalgınlık tut
yüzümü eriterek geldiğim günler için
boynundan konuşuruz
ayaklarımızda toplanan güvercin gülüşlerinden
uysal ve aceleci…
varsay ki bir kapı kalmıştır bir kentten
nasılsa bulunur içini kımıldatan bir gülüşün şarkısı
sokakları büyüten omuzlar için…
giderek konuşurum suların inceldiği yerden
alnına bir güneş taşmış ya hani oradan
ve uzak bakmaların eğiyor ya öğlenin açısını
şimdi aşk
sularını saydığım havuz
taşların kırılan yerleri…
dilimde haşhaşa durmuş zaman
Doğan Ergülher-sozun-kalbe-girmesine-izin-vermeyin.jpg