Selim Gündüzalp, Şiir Gibi

Hayatla ölüm arası kaç adım?

Bana hayatı veren Rabbime hamd ile,
Bu hayatı nerede ve nasıl kullanmam gerektiğini öğreten Hz. Peygamberime salât ve selâm ile,
Ve Onun verdiği dersi her daim yenileyen Üstadım Bediüzzaman’a rahmet duası ile…

Hayatla ölüm arası kaç adım?

Bir kuştur hayat…
Uçar gider…
Tutabilene aşk olsun…
Altın kadehte bir sırdır hayat…
İçip de kanabilene aşk olsun…
Yürüyorsun yollarda.
Yürüyorsun…
Yollar ki, engelsiz değil.
Takılmadan geçebilene aşk olsun…

***

Bahar bahçelerinden geçiyorum. Yeşil çimenlerin üzerine ihtiyar yapraklar o kadar güzel serpilmiş ki, güneşleniyorlar sanki. Bir ağaçtan toprağa gönderilen hediye ancak bu kadar güzel olabilir. Bir dalın çimenlere armağanı ancak bu kadar güzel olabilir. Az sonra aynı yerden geçtiğimde yerinde yeller esiyordu yorgun yaprakların. Rüzgar süpürüvermiş bir yana. Her şey ama her şey bir şeyler anlatıyor bana. Anlıyorum yolcu olduğumu, anlıyorum yollarda olduğumu. Yolculuk ki, başlamışsa bir gün bitecek. Ama yolun neresinde? Bilmiyorum. Hiç kimse de bilemiyor.

***

Uzayıp gidiyor yollar önümde.

Bu yollarda yalnız değilim… Gölgemle beraber yürüyorum. Tek dileğim: Yolun ve yolculuğun hakkını vermek…

“Ben kimim? Kim bu insanlar? Nereye gidiyorlar?” Soruyorum.

Kimdir yürüyen bu yollarda? Kimdir bu garip yolcu? Kimdir sağımda solumda benimle beraber yürüyen?

Kimler yok ki?

Rüzgar, bulut, yaprak, ağaç, ses, nefes… Her şey yolcu…

Sesleri duyan biri var. Bizi bu yollarda yürüten ve buralara gönderen biri var. Resmin tamamına bakabilen, anlar bunu. Dağ taş ova deniz… Birlikteyiz ve akıp gitmekteyiz.

Şükür ki yalnız değiliz.

***

O kadar uzaklardayım ki bazen kendimden, şaşıyorum. Kendime vardığımda ise gurbetten dönen bir adam gibiyim. Eşyalarına nasıl hayretle bakar… Sokaklara, evlere… Daha önce tanıdığı o yüzlere… Döner döner, yeniden bakar. Halbuki çok değil, olsa olsa birkaç ay ya da birkaç hafta önce ayrılmıştır buralardan. O kadarcık bir zaman dilimi bile bakışlarını yabancı kılmaya yeter alıştığı yerlere.

Alışmak bir dakika. Alışamamak, bir ömür boyu. Alışamadık gitti… Kavuşamadık gitti ne sevdiğimize, ne istediğimize… Her şeyi elde etsek bile şu dünyada, elde edemediğiniz bir şey var. Üzerimizdeki faniliği silemiyoruz. Belli ki bu duygu bize onun için verilmiş. Yani insan ebedi olanı aramak için buralarda. Belli ki bu yollarda onun için varız, onun için yürüyoruz. Bu yollarda bazen sağa sola yalpalayıp geçiyoruz.

Biz neysek, gölgemiz de o. “Acele et” diyor içimden bir ses. “Vakit tamam” diyor. Çok sürmeyecek… Yolların sonu kabre çıkıyor, yani ebediyete… Acele edelim. Gidiyoruz. Aldanmakta fayda yok. Vakit tamam. Gidiyoruz.

O kadar çok derdimiz var ki… Artık her birine alıştık. Maddî dertlerle uğraşmaktan, manevî dertlere bakan kalmadı.

Nasıl yürüyor insanlar? Nasıl konuşuyor? Nasıl söylüyor? Nasıl dinliyor karşısındakinin söylediklerini? Nasıl bakıyor eşyalara, gökyüzüne, bulutlara ve de yıldızlara? Meraka değmez şeyler mi?

Bizi bir dinleyen var. Bizi bir bilen var. Bizi bu dünyaya bir gönderen var.

Ya susacağız, şükürle ve sabırla karşılayacağız her şeyi, ya sessizliğin dilini tefekkürle çözeceğiz, ya da ağzımızı bir kere açtık mı salacağız kuşları dışarıya, kafeste hiçbir şey kalmayacak hikmet adına, ne varsa birer birer uçup gidecek. Susmak bir dakika, konuşmak ömür boyu… Susmak kafesin kapanması… Tefekkür kuşları içeride çırpınıyor, en güzel nağmelerini sabahleyin söylüyor. Güneşi görünce neşeleniyor hepsi.

Hayra açılan her ağız, hikmetle söylenen her cümle güzel de, ya fuzulî konuşmalar hayatımızın içini boşaltıyorsa, susmak bazen konuşmaktan daha güzel oluyorsa, bunu da hesaba katmalıyız. Susmanın konuşmaktan daha güzel olduğu anlar var ya, işte bazen o anlardan biri kapımızı çalıyor.

Yürüyoruz yollarda, bu yolun kıvrımlarında. İnce ince gidiyoruz. Öylesine geçmek var, öylesine gitmek var, her adımın hakkını vererek yürümek de var bu yollarda. O zaman gölge memnun, gölgenin sahibi de memnun. Herhalde bu halden içi de mesrur, kalbi de memnundur insanın. Belki de yaratanın kulundan razı olduğu bir haldir bu. Kör bir bakışla bir yere saplanıp gitmek değil, biraz mahzun, biraz da dalgın ama hesaplı ve kararlı adımlarla yürüyüp içinin sesini de dinleyerek geçip gitmek… Doğru olan belki de bu.

İçimiz boşalıyor, fuzuli konuştukça ve boşa aktıkça hayat. Sonra da üzülüyoruz. Konuşuyoruz kendimizle:

“Salmasaydın kuşlarını dışarıya… Boşa açmasaydın ağzını… Konuşmasaydın lüzumsuz… Ağzından dökülmeseydi o kelimeler. İzin vermeseydin… Ne de güzel olacaktı… Ya da anlamlı cümleler, sıralasaydın. O da mı yok? Mesela ‘Subhanallah’ deseydin, ‘Elhamdülillah’, ‘Allahuekber’ deseydin. Bir defa mı? Hayır canım, belki de binler defa. Dilini bir alıştır bu mübarek kelimelere… Dilinin arkasına bir de kalbini koy, onu da bir alıştır bakalım… Kalp ile dili birlikte işlettir. Özü sözü bir olunca huzurlu oluyor insan.”
Gözlerinin önüne serilen manzarayı, diliyle ve kalbiyle tamamladığı zaman, hayata dair bir sırrı yakalamış oluyor insan. Yürüyüşüne bir anlam geliyor. Bakışına fer, gönlüne zafer düşüyor. Yaradandan bir ilham geliyor. Hayatı besteliyorsun o zaman o yollarda yürürken. Hayat seninle beraber yürüyor o zaman. Farkında mısın ey insan?

Yollar öylesine yürüyelim ve geçelim diye değil. Nereye çıkıyor bu yollar? Bir düşün bakalım. Çocukluğun yolları gençliğe çıktı. Gençliğin yolları ihtiyarlığa… İhtiyarlığın yolları kabre, kabirden de ebedî gençliğe doğru uzanıp giden bir yol var. Gördüğün, yolun sonu değil. Daha bu yolun geçilecek çok durakları var. Şu andaki yürüyüş şeklin, önüne çıkacak yollardaki yürüyüş şeklini de belirleyecek.

Açarken bir düşün şu kafesin kapısını. Boşluğa dökülmesin kelimeler. Ya da hayra açılsın, hayrı bestelesin ağzından çıkan o kelimeler. Acele edelim, acele. Vakit tamam gibi. Geçiyoruz bu yollardan bir gölge gibi… Bazen gölgemiz bizden daha neşeli, daha heyecanlı. Ah, nasıl da vurmuş güneşin bir ışıkçığı yolumun üstündeki bir su parçasına… Rüzgâr bir ninni söylüyor sanki. Sallanıyor suyun üstündeki küçük bir yaprak. Kış öncesi, yaz sonrası bir mevsim. Bir güzellikten diğerine geçip gidiyoruz. Birazdan sis dağılacak. Rahmet damlaları ellerimize değecek. Güneşin gözbebeğidir şebnemler. Belki de bizden geriye kalan pişmanlık damlalarıdır. Günün çağırdığı yere doğru, o vakte doğru yürüyoruz… İstesek de istemesek de…

Evet, yollar, evler ve diğer yollar ve yollarda akıp giden diğer hayatlar o kadar iç içe ki, hiçbiri birbirinden uzakta değil ama hiçbiri de birbirine o kadar yakın değil. İncecik bir perde var arada. O perdeyi koyan bir Yaratan var. Her bir hayatı gören ve gözeten bir Yaratan var.

Soralım son çıkışa gelmeden:

Yolla köprü arası kaç adım?

Hayatla ölüm arası kaç adım?

Çocuklukla gençlik arası kaç adım?

Gençlikle ihtiyarlık arası kaç adım?

Ve sonrası kaç adım?

Kaldı mı sayılacak, söyleyecek bir şey?

Belki de bu, attığımız son adım…