Bir Karanlık Roman Kahramanı: Zübük

Eğer bir insandan nefret ediyorsan, onun içinde sana ait olan bir parçadan nefret ediyorsun demektir. Çünkü bize ait olmayan bir şey bizi rahatsız etmez.
Hermann Hesse
Birçokları tarafından anlamı ıskalanan bu özdeyiş, mizah yazarı Aziz Nesin’in belki de en ünlü romanı olan “Zübük”ün dayandığı mesnet noktasını betimler. Evet, tam adıyla “Zübük: Kağnı Gölgesindeki İt” bir mizah romanıdır. Evet, Orta Anadolu’nun herhangi bir kasabasının muhafazakâr siyasal atmosferini hicivle anlatır. Evet, Türk siyasetinin bütün kirli çamaşırlarını 2012 yılında hâlâ güncel olabilecek gözlemlerle gözümüzün önüne serer. Ama bunların yanında -ve aslına bakarsanız belki de romanın en önemli başarısı da buradadır- insan psikolojisinin çok karanlık bir yanına da ışık tutar: Hesse’in yukarıdaki sözünde dile getirdiği olguya.
Romanın başkahramanı Zübükzade İbrahim Bey, istisnasız olarak bütün okuyucularda tiksinme ve nefret uyandıran bir karakterdir. Sürekli yalan söyler, herkesi tekrar tekrar kandırır ve kendi çıkarları dışında başka hiçbir şeye hizmet etmez. Satır satır bu gerçekleri okuyan okuyucu da Zübük’ün doğasını öğrenir ve ondan nefret eder. Aslına bakarsanız, romanın yan kahramanları da okuyucudan farklı bir durumda değildir. Tekrar tekrar kendilerini kandırmasına izin verdikleri Zübük’ü onlar da çok iyi tanırlar; hatta ondan duydukları yalanların sıcağı sıcağına farkındadırlar bile… Ve tabii ki onlar da Zübük’ten nefret ederler. Bu noktada Hesse’in bahsettiği olgu işlemeye başlar: Karşımızdaki bir kişi alçakça bir şey yaptığı zaman, onun amacını biliriz çünkü dimağımız o amacı çözümleyecek bilgi ve deneyime sahiptir. Başka bir ifadeyle, o kişiden bir parça bizim içimizde mevcuttur. Bunun bir örneği olarak dedektifler gösterilebilir. Suçlunun zekasına karşı derin bir empati duymayan bir dedektif nasıl çalışabilir?
Ancak, tabii ki, dedektiflik örneğinde dedektifin suçu ortaya çıkararak adalete hizmet etmek gibi bir görevi vardır. Oysaki Nesin’in eserinde bütün yan kahramanlar kendi günlük çıkarlarının peşinde Zübük’ü besler ve yaşatırlar. Dolayısıyla, Zübük’le aynı amaçları güden bu kişileri ondan ayıran şey, Zübük’ün kurnazlığıyla gelen başarısıdır: Nesin’in romanındaki bütün karakterlerin her biri birer Zübük’tür ama içlerinden sadece birisi kişiliğini gerçekleştirebilmiştir.
Ve şimdi de bir saniye durup, okuyucular olarak düşünmemiz gerekir: Yazarın bu romanı, 1950 sonrası Türk seçmeninin ve siyasetçisinin bir alegorisiyse bu durumda her birimiz birer Zübük olmuyor muyuz? “Zübük”ü elimize alıp okumaya başladığımız zaman, aslında çehremize bir ayna tutmuyor muyuz?
Eeee, böyle bir Zübükzâde’yle baş edilmez. Ben sana bir şey diyeyim mi: Bu beri benzeri olmayan Zübükzâde rezili gene de vicdanlı bir herif. Neden dersen, bu herifte bu zihin, bizlerde de bu avanaklık varken, herif istese, bizim bura insanını yediden yetmişe önüne katar da davar diye güder.
Öyleyken neden bu uğursuzu daha aramızda yaşatırız, neden yalanlarına inanmayız da inanır görünürüz? Benimkisi korkudan… Korku dağları bekler, demişler. İnsan yüreği dağ olsa bunca yalanın saldığı korkuya dayanamaz.
Kalaycı Kör Nuri, dükkanı istimlak edilince ‘Ya paramı, ya canını…’ diye Zübük’ün üstüne yürümüş. Zübükzâde ‘Senin paranı belediyede yediler. Ama seni severim. Paranın fazlasını vereceğim. Şu çiviye asılı ceketin iç cebinden cüzdanı çıkar, içinden bir binlik al. Velâkin bin lira ne işini görür. Yarıntesi gün gene açsın. Sana bir iyilik edeyim de bana dua et. Seni temelli bir iş sahibi edeyim. Memur olmak ister misin?’ diye sormuş. Sevincinden Nuri’nin kör gözü bile ışımış. Memurluğu duyunca, Zübük’ün ayağına kapanmış. Zübükzade ‘Öyleyse, seni Orman Muhafaza Memuru yazdırayım. Dur şimdi ağzından bir dilekçe yazalım.’ demiş.
Görüleceği gibi, eğer romandaki yan karakterlere sorma imkânımız olsaydı, Zübük’ün var olma ve siyasette yükselme sebepleri olarak farklı şeyler söyleyeceklerdi: aptallık, korku veya aptallıktan bir adım geri seviyede umut. Oysa Aziz Nesin eseriyle aslında çok daha karanlık ve kötümser bir gerçeğe dikkat çekiyordu: Yazar, romandaki yan karakterlerle birlikte hepimizin birer Zübük olduğuna ve olmayan kaldıysa (kitapta Aziz Nesin’in kişisel bakış açısını yansıtan Almanca öğretmeni gibi) onların da bu diğer Zübüklerin yanında Zübükleşeceğini söylüyordu. Özetle, Nesin’e göre, “Zübüklük” faaliyete geçmek için uygun imkân ve zamanı bekleyen, tohumu hepimizin içinde var olan kuluçkadaki bir hastalıktı.
Edebi eserlerde karakter türleri özünde ikiye ayrılır: “düz” karakterler ve “yuvarlak” karakterler. “Düz” karakterler bütün bir roman boyunca bir değişim göstermeyen, çoğu zaman da toplumdaki bir “tip”i temsil eden kişilerdir. Öbür yanda, “yuvarlak” karakterlerse romanın kurgusu içinde kendisi ve/veya toplum hakkında keşifler yaparak karakterini değişime maruz bırakan kişilerdir ve romanın vermek istediği mesajda doğrudan sorumludurlar. “Zübük”e baktığımızda ise neredeyse “tip” diyeceğimiz bütün yan karakterler ve bütün olumsuz özelliklerin vücut bulduğu Zübük’ün yanında romanın asıl anlatıcısı olan Almanca öğretmeninin ilk bakışta yuvarlak bir karakter olduğunu düşünürüz. Ama o da kendi çıkarı için Zübük’ten yardım isteyerek aslında en temiz, en aydın, en saf ve idealist gözükenimizin bile belirli şartlar altında bir Zübük olabileceğini yeniden gözler önüne serer.
Nesin’in kurgusunda zekice kullandığı bir yan karakter olan Avukat Burhan’ın varlığı bu önermeyle çelişirmiş gibi dursa da yazarın bu “düz” karakteri işleyiş şekli aslında önermede dile getirilen fikre hizmet eder. Doğrudur: Avukat Burhan gibi aydın bir insanın o kasabada var olması yerel halk için -ve dolayısıyla temsil edilen Türk toplumu için- bir umuttur ama bu karakterin üslubu halka o kadar uzak ve kişiliği de o kadar siliktir ki, o da Zübüklerin elinde bir oyuncak, hatta romandaki haliyle, bir “kurgu ögesi” olur. Hesse’in baştaki sözünü hatırlarsak, Avukat Burhan, içinde “Zübüklük”ten bir parça barındırmayan bir kişiliği temsil ettiği için Zübük’ün cami yapımında ona oynadığı oyunu anlayamaz ve ona alt olur. Avukat Burhan, romanın başkahramanı gerçek Zübük ve diğer “Zübük”lere bu kadar uzaktır.
Dolayısıyla Nesin’in romanıyla bize çizdiği bu resimde bütün karakterler ya zaten Zübük’tür, ya da uygun imkânlarla diğerlerine benzemesi potansiyel Zübüklerdir… Bunların dışında da nasıl ortaya çıktığı anlatılmayan, bilinmeyen, yani belki de şans eseri var olan bir aydın ise tüm toplumdan farklı bir dil konuşan, onlara itici gözüken ve en sonunda da Zübüklerin galibiyetine hizmet eden bir “kurgu ögesi”dir.
Bu gözle bakıldığında, “Zübük” ne kadar bir mizah romanı olarak değerlendirilse de neredeyse Kafka-esk seviyede karanlık bir eserdir. Türk toplumu, Aziz Nesin’in ortaya attığı “Zübüklük” isimli bir hastalığın pençesindedir ve ne yazık ki kimse için de bir kurtuluş yoktur. Günümüz siyasetinde Zübükzade’nin uyguladığı yöntemlerden çok daha acımasızlarının izlendiğini fark ettiğimizde Nesin’in aslında az bile söylediğini kendimize itiraf edebiliriz. Not: Bu yazı ilk olarak Roman Kahramanları dergisinin Temmuz/Eylül 2012 sayısında yayımlanmıştır.
Emre Karacaoğluhepizim-zubukuz.jpg

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir