Hüsrev Hatemi, Şiir Gibi

Aragon, her okuyuşta ben etkileyen bir şiirinde

“De tant d’atroces trahisons
İl n’est resté” que les décors”
diyor:
“Bunca acımasız ihanetten, 
sadece dekorlar kaldı geriye”
Her yaşanan ihanetin geçtiği mekân (dekorlar) ayrıdır. Bir meslek arkadaşınızdan beklenmedik bir ihanet görmüşsünüzdür, dekorlar Beyazıt, Üniversite binası ve onun mermer sütunları olabilir. Başka bir acı olayın dekorları, Çemberlitaş, Divanyolu veya Sultan Mahmut türbesi manzarası olabilir.
Sadece ihanetler değil, güzel hatıralardan, mutlu eden olaylardan da dekorlar kalıyor geriye. Teşvikiye Cami avlusu, Şişli Cami avlusu, Levent Cami avlusu… Cami avlularından, sevilenler uğurlanıyor. Onlar beyin hücrelerine kazılmış mutlulukları, ihanetler ve onların dekorlarının hayallerin, toprak altına taşıyorlar. Bizim uğurlanmamızla, bizim âlemimiz toprak altına girecek.
Dekorlar yeryüzünde kalıyor. Bir müddet sonra onlar da kalmıyor. Nazım Hikmet’in “Su başında durmuşuz” diye başlayan şiir, dekorların da ölümlü olacağının bir hikâyesidir. Beyazıt Meydanı yoğun olarak ihanetlerin ve mutlulukların sinmiş olduğu bir dekorlar topluluğudur veya “dekordur”. Sultanahmet Meydanı da öyle. Küçük, kişisel mutluluklara veya ayrılıklara, ihanetlere dekor görev yapmış pastahaneleri, kafeteryalar, sinema salonları vardır. Bazan bu çaptak dekorlar gidiyor. Biz geride kalıyoruz. Pangaltı’daki Haylayf pastahanesi gibi… Şimdi yerinde Ramada Oteli var. Otelin pastahanesinde kahve içen bir gence “evladım, burada bir zamanlar Haylayf (High life) Pastahanesi vardı” dersem, muhatabım beni öteki dünyadan gelen bir ziyaretçi gibi görecek ve rahatı kaçacak. Şu halde eski dekorlardan bahsetmemeliyim. Beynimin kompakt diski geri dönüşüm çukuruna tevdi edilinceye kadar, beynimin “player”inde bu dekorları canlandırarak, sadece kendim seyretmeliyim. Aragon, aynı şiirde diyor ki
“bütün çiçekler, giderek tatlanır, 
bütün gözyaşları buharlaşır, 
hummalardan ve tekrar sağlığa kavuşmalardan da, 
sadece dekorlar kaldı geriye”. 
Aragon devam ediyor
“Kalbimiz, 
Bu elimizle parçaladığımız ekmek, 
Bu kuşların gagaladığı”.
Evet, kimse sapasağlam Halk Ekmek fabrikasından yeni alınmış gibi selofana sarılı bir yürek ile ölmüyor. Gagalanmış veya hançer sokulmuş yüreklerle ölüyoruz. Bundan yakınmayalım. Kim taze ekmek gibi bir yürekle öldü ki? Hazret­i İsa’nın yüreğine, gördüğü ihanetin hançeri saplanmıştı. Hazret­i Ali, Hazreti­ Hüseyin nasıl öldüler? Ulu kişileri, din büyüklerini bırakalım? Cumhurbaşkanları, Profesörler, Otopark kâhyaları arasında taze ekmek gibi bir yürekle ölen kim? “Küllü men aleyhâ fani” bu Kuran bildirisidir, her yerden, her gün tekrarlanıyor. Bazılarımızın kulaklarına şık ve estetik pamuklar tıkalı, bazılarımızın kulaklarında pis paçavralar. Ara sıra bunlardan kurtulduğumuz, bu bildiriye kulak verdiğimiz de oluyor. Keşke bu anlar uzun sürseydi. Uzun sürmüyor ne yazık ki?
Bir gençlik şiirimde münacat idi; “Neyi değiştirir ki üzüntümüz” demiştim. Fakat bir teselli var yine de; Allah’tan ceza da gelse, bu, O büyük teselli kaynağının varlığı sâyesinde geliyor. O olmasaydı, ceza görebilir miydik? Sûflerin “lütfun da hoş, kahrın da hoş” sözü bunu demek istiyor. Ben de demiştim ki:
“Senden bir ses gelecekse eğer
Ne soracaksa sorsun melekler 
Bu gürültülü sessizlikten
Öte tarafta çektiğimiz yeter.
Otuz otuzbeş yaş arasındaydım. Dünya gürültülü, gökler sessiz geliyordu bana. Öteki dünyaya giden kişi, Münkir ile Nekir’in sorgulama ziyaretinden sevinç duymalıydı. Çünkü Tanrı’dan hiç selâm alamadığı dünya hayatından sonraki ilk gecesinde, O’nun var olduğunu kanıtlayan iki melekle karşılaşıyordu. Azarlanma ve ceza korkusu önemli değildi. Tanrı’dan gelen selâm, yeter mutlulukta ve o şahıs kıyametten önce de, bu selâm ile kendini cennette hissedebilirdi.
Hüsrev Hatemi
Kuşlar ve Zaman / Dergâh Yayınlarımunker-nekir
Necip Fazıl Kısakürek, Şiir, Türk Şiiri

Ak saçlı başını alıp eline,
Kara hülyalara dal anneciğim!
O titrek kalbini bahtın yeline,
Bir ince tüy gibi sal anneciğim!

Sanma bir gün geçer bu karanlıklar,
Gecenin ardında yine gece var;
Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,
Yaşlı gözlerinle kal anneciğim!

Gözlerinde aksi bir derin hiçin,
Kanadın yayılmış, çırpınmak için;
Bu kış yolculuk var, diyorsa için,
Beni de beraber al anneciğim!…

Necip Fazıl Kısakürekelveda

İbrahim Tenekeci, Şiir, Türk Şiiri

Seni sevmeye dağlardan başlıyorum
Kalbine yenilmek diyorlar buna.
Yürürsem yakındır, bakarsam uzak
Derinleşiyor birden, evet, yaşamak.

Ahmet Murat der, meyvenin hayatı
Dalların ucunda bir tutam heves-
İnsandan insana geçiyor ömrüm
Mezar yeri aldım dünyadan bugün.

İbrahim Tenekecigunduz-agaci

İsmet Özel, Şiir, Türk Şiiri

Sana durlanmış kelimeler getireceğim
pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler
kelimeler, bazısı tüyden bazısı demir
seni çünkü dik tutacak bilirim
kabzenin, çekicin ve divitin
tutulduğu yerden parlayan şiir.

Zorlu bir kış geçirdim, seninki gibi neftî
acıktım, bitlendim, bir yerlerim sancıdı
sökmedi ama hoyrat kuralları faşizmin
çünkü kalbim aşktan çatlayıp yarılırdı.
Her sabah çarpışarak çekilirdi karanlık alnacımdan
acılar bile duymadım kof yürekler önünde
beynim her sabah devrimcinin beyniydi
ayaklarım donukladı gelgelelim
sağlığın yerinde mi?

Yaraların kabuğu kolayca kaldırılıyor
halkın doğurgan dünyasına dalmakla
onların güneşe çarpan sesini anlamayan
dört duvarın, tel örgünün, meşhur yasakların sahipleri
seyir bile edemezken içimizdeki şenliği
yılgı yanımıza yanaşmazken
bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat
yıkılmak elinde mi?
Boşuna mı sokuldu bankalara
petrol borularına kundak
kurşun işçinin böğrünü boşuna mı örseledi
varsın zındanların uğultusu vursun kulaklarımıza
yaşamak
bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki.
Bu yürek gökle barışkın yaşamaya alışmış bir kere
ve inatla çevrilmiş toprağın çılgarına
yazık ki uzaktır kuşları, sokaklarıyla bizim olan şehir
ama ancak laneti hırsla tırpanlayamamak koyuyor insana
öpüşler, yatağa birden yuvarlanışlar
sevgiyle hatırlansa bile hatta.

Köpüren, köpürtücü bir hayatın nadasıdır kardeşim
bütün devrimcilerin çektikleri
biliriz dünyadaki yorgunluk habire mızraklanır
dağlarda gürbüz bir ölümdür bizim arkadaşlarınki
pusmuş bir şahanız şimdilik, ne kadar şahan olsak
ama budandıkça fışkıran da bizleriz
ölüyoruz, demek ki yaşanılacak…

İsmet Özelyikilma-sakin

Çeviri Şiirler, Charles Baudelaire, Şiir

Vahşi ve sağır ruh, gel kalbime, gel diyorum,
Tembel, miskin canavar, sen tapılası kaplan;
Şu titreyen parmaklarımı uzun zaman
Ağır, yoğun yelene daldırmak istiyorum;

Acılı, üzgün başımı usulca sokayım
Teninin kokusuyla dolu eteklerine,
Solgun bir çiçek gibi derinden derine
Pis kokan ölü aşkımı içime çekeyim.

Hayatdan çok uyumak istiyorum uyumak!
Kuşkulu bir uykuda, tatlı ölüm misali,
Vicdan azâbı duymadan öpücüklerimi
Bakır gibi cilalı güzel vücûduna yaymak.

Ancak senin yatağının uçurumu yutar
Şimdi artık dinmiş olan hıçkırıklarımı;
Senin ağzında unutuşun o güçlü tadı,
Léthé ırmağı öpüşlerin içinden akar.

Zevkin buyruklarına uymak, boynumun borcu,
Çünkü, kaderim alnıma peşin yazılmış böyle;
Ben, günahı körükleyip aşkın ateşiyle
Alevlendiren uysal kurban, ben masûm suçlu,

Dinsin diye bu acı, uyuşsun diye kinim
Yıllardır altında hiç kalb barındırmayan
Sivri göğüslerinin güzelim uçlarından
Kana kana baldıran zehrini içeceğim!

Charles Baudelairelethe-baudelaire

Şiir Gibi, Solon

Sarayın önünde gururla dikilip poz veren Abası (Yakut mitolojisinde; ağaç kadar uzun boylu insan olarak betimlenen, dünyada kötü ve zararlı ne varsa Abası tarafından yaratıldığına inanılan kötü ruh) ve karısı Buus Dyalkın Hatun’u  (sallana sallana gezen buz hanımı anlamına geliyor) görünce, bu saltanatın bir sonu olur mu diye düşünürken, aklıma Lydia kralı Kroisos (Karun) ve Solon’un Herodot tarafından anlatılan hikayesi geldi.

Kroisos (Karun,Krezus) M.Ö 6.yy’da 560-546 yılları arasında Lidya Krallığı yapmış, zenginliğiyle tarihte iz bırakmış bir kral. Başkent Sardes (Salihli,Sart), Kroisos döneminde gücü ve zenginliği nedeniyle,gezginlerin ve filozofların uğrak yeri olmuş. Bu ziyaretçilerden birisi de, M.Ö 640-559’da yaşamış, Atinalı hukukçu, şair ve filozof olan, eski çağın yedi bilgesinden biri kabul edilen Solon’dur.

Solon, aristokrat sınıfından, orta halli bir aileye mensup.Ticaret amacıyla, başta Efes ve İon kentleri olmak üzere pek çok yer gezdikten sonra 600’lü yıllarda ülkesine döner ve ”her gün yeni bir şey öğrendim” sözlerinden de anlaşılacağı üzere, bu gezilerinden edindiği bilgilerle, Attika’da ortaya çıkan tarım krizi sırasında 594’de idarede görev alarak Yunan döneminin en eski anayasası olan Solon Yasaları’nı hazırlayıp uygulamaya koyar.

Borçları karşılığında özgürlüğünü rehin koyan halkın tüm borçlarını silerek, el konulan topraklarını geri verir. Borç nedeniyle köleleştirilenlerin serbest bırakılmalarını sağlar. Toprak reformuna giderek edinilebilecek toprak miktarına sınırlama getirir ve borçluların, borçlarından dolayı kendini rehin gösterip köleleşmesi uygulamasını kaldırır.

Tarım krizini aşmak için; zeytin ağacını kesenlerin cezalandırılması ve zeytin ağacı dikiminin arttırılması maddesini yasaya ekleyerek, dışarıya zeytinyağı dışında tarım ürünü ihracatını yasaklar.

Tüm yurttaşlara; yasa yapma, karar alma, görevlileri seçme ve temyiz davalarına bakma gibi görevleri olan, en üst yönetim organı Halk Meclisi’ne (Ekkiesia) katılma hakkı tanır.

Görevi Halk Meclisi’nin onaylayacağı yasa tasarılarını hazırlamak olan Dört Yüzler Meclisi’ni kurar.

Tüm yurttaşlara yasalar önünde eşitlik sağlar.

Yurttaşlara, yöneticilerin kararlarına karşı, mahkemeye başvurma ve dava açma hakkı tanır.

Hazırladığı bu yasalarla Yunan Demokrasisi’nin temelini de atmış olur.

Hemen her suça ölüm cezası uygulayan ve Solon öncesi kullanılan Drakon Yasaları’nı yumuşatarak, hukuk sistemini daha insancıl hale getirir.

Solon, yasalarında aile ile ilgili düzenlemeler de yapar. Kadın ve erkeğin birbirlerine ve eve karşı görev ve sorumluluklarını belirterek, evlilik, miras ve ebeveynlik gibi konuları yasalarla belirler.

10 yıl süreyle geçerli olmasına karar verilen Solon Yasaları döner tabletlere yazılarak, herkesin görebileceği alanlara yerleştirilir. Tiranlık yapmayı kabul etmeyen ve yasaların uygulanması sırasında değişiklik için kendisine baskı yapılmasını istemeyen Solon, 10 yıl süre ile kendi isteğiyle Atina’dan ayrılarak bir nevi gönüllü sürgün eder kendisini.

Solon hukukçu ve devlet adamı kimliği yanı sıra, tarihte ilk otobiyografi yazan kişidir aynı zamanda. Otobiyografisini şiir şeklinde yazdığı için Atina’nın ilk şairi olarak da anılır. Otobiyografisinde, yaptıklarını şiirlerle anlatarak, sonraki nesillere aktarmayı ve şiirlerinde halkı bilinçlendirmeyi amaçlar.

Solon’un sözlerinden şu bir kaç örnek bile hala yaşadığımız ortamda güncelliğini nasıl koruduğunun bir göstergesi sanırım.

-Kanunlar örümcek ağlarına benzer: Güçsüz ve hafif şeyler ona yakalanır, daha ağır ve güçlü olanlar ise onu parçalayıp geçer.

-Haksızlığa uğramayanlar da, uğrayanlar kadar öfke duydukları zaman haksızlık ortadan kalkacaktır.

-Servetim olmasını isterim, haksızlıkla zengin olmayı, asla.

Başkenti Sardes olan Lidya Krallığı, günümüzde Manisa ve ilçelerinin bulunduğu alanı kapsar. Bu kentin içinden geçen Patraklos ırmağı (Sart Çayı) beraberinde kaynağının bulunduğu Tmolos’tan (Bozdağ) altın gümüş karışımı elektron parçalarını sürükleyip getirir. Irmağın alüvyonlarındaki bu değerli maden parçaları toplanıp, arıtma atölyelerinde ayrıştırılarak, Lidya Krallığı’nın ve Kroisos’un (Krezus, Karun) dillere destan zenginliğini oluşturan; sikke, mücevherat ve altın eşyaların yapımında kullanılır. Altın zenginliği nedeniyle Lidya’ya altın ülke yakıştırması yapılmıştır.

Lidya Krallığı’nın insanlık tarihine en büyük armağanı, sikkeyi icat etmeleridir. Kral Alyattes zamanında M.Ö 6.yy başlarında elektrondan basılan ilk sikkelerin yerini saf altın ve gümüşe bırakması M.Ö 560-547 arasında hüküm süren Kroisos zamanında olmuştur.

Sardes’te yapılan kazılarda ortaya çıkan, M.Ö 6.yy ortalarına tarihlenen arıtma atölyeleri bulunmuştur. Bu da Kroisos dönemine uymaktadır. Sardes altın atölyeleri yılda birkaç yüz kilo altını ayrıştıracak kapasitede idi. Bu altın zenginliği Kroisos’u da çok zengin bir kral yapmıştır. Kroisos adı doğu toplumlarında Karun olarak anılmaktaydı ve ”Karun kadar zengin” deyimi ise Lidya Kralı Kroisos’a atfedilmiştir.

Yaşadığı çağda; yaptığı yasalarla halkına yüzlerce yıl atlatan, vatandaşlarının yaşadığı topraklarından eşit oranda yararlanması yönünde adım atan, eşitlik ilkesini hayata geçiren, reformist, ileri görüşlü, güç ve iktidarı halkı lehine kullanıp, gerekli gördüğü anda bunlardan feragat edebilen, şair, filozof ve bilge bir devlet adamı (Bu bilge devlet adamı sizlere de tarihimiz de sahip olduğumuz başka bir bilge devlet adamını anımsatıyor mu bilmem) ile: Ülkesinin kaynaklarını kişisel zenginliği için kullanıp, kendini ülkenin sahibi ve efendisi gören, sahip olduğu güç ve zenginlikle kendinden geçip; kendisini tanrılara denk görecek derece kibre kapılan diktatör bir kral karşılaşır ve bu karşılaşmada diktatör kral (peki ya bu diktatör kral tanıdık mı?), bilge devlet adamını kapı dışarı etme ve horlamaya çalışma gafletine düşerse sonuçları nasıl olur, Herodot’un anlatımıyla görelim;

Solon yurdundan ayrıldıktan sonra pek çok ülkeyi gezer. Mısır’a Amasis’in yanına gittikten sonra en son Sardes’e, Kroisos’un yanına gelir. Kralın konuğu olduğu sarayında üç-dört gün kaldıktan sonra; kralının emriyle adamları Solon’a hazineleri gezdirirler, üstün ve görkemli şeyleri gösterirler. Hepsini görüp iyice inceledikten sonra, Kroisos sorar:

”Sana pek çok ülkeyi gezdiren meraklı yaratılışının ve bilgeliğinin ününü bir çok kez biz de duyduk. Benim konuğum bir filozof olarak sana şunu sorma isteği uyandı bende; acaba gezdiğin yerlerde mutlulukta herkesi geride bırakacak birine rastladın mı?”

Böyle soruyordu, çünkü kendisi bütün talihli insanlar arasında en mutlu adam olmakla övünüyordu. Bunu Solon’dan da duyacağına emindi, ama Solon ona yaranmayı aklından bile geçirmeden yalnızca gerçeği düşünerek:

”Atinalı Tellos’u gördüm” der. Bu cevaba şaşıran Kroisos,

”Tellos’u neden bu kadar talihli sayıyorsun?” diye sorar.

”Tellos, zengin bir ülkede yaşıyordu, güzel ve erdemli çocukları vardı. Evinde torunlarının da doğduklarını ve hepsinin de yaşadıklarını gördü, üstelik talih bakımından gerekli olan maddi rahatlığı da vardı, ama asıl önemli olan şu ki; ömrü parlak bir sonla taçlandı. Atinalıların komşu kentle yaptığı savaşta, yurdunu savunurken ve düşmanı önüne katıp kovalarken buldu ölümlerin en güzelini. Düşmüş olduğu yerde, Atinalılar ulusal tören yaptılar onun için ve onu çok ululadılar.” diye cevaplar Solon.

Solon’dan Tellos’un mutluluğunu dinlemekten usanan Kroisos, hiç olmazsa ikinciliğin kendisine geleceğinin ümidiyle;

”Ondan sonra kim gelir senin bildiğin?” diye sorar

”Onlar, Kleobis ve Biton’dur. Argos soyundan olurlar, namuslarıyla yaşayacak kadar varlıklıydılar. Güçlü kolları vardı, pek çok yarışmada ödüller aldılar. Ama aldıkları ödüllerden başka onların mutlulukta ikinci sayılması şundandır; Argos’lular Hera onuruna bir bayram kutluyorlardı, analarının bir arabayla tapınağa götürülmesi gerekiyordu ama öküzler istenildiği saatte tarladan dönmemişlerdi. Geç kalmaktan korkan gençler, kendileri girdiler boyunduruğa ve arabayı çektiler. Arabanın üstünde anaları vardı ve kırk beş stadyon (sekiz km) boyunca gık demeden onu taşıyıp tapınağa getirdiler. Oradaki tüm insanlar bunu gözleriyle gördüler. Argos’lular çevrelerini sarmış, imrenerek bakıyorlardı onlara ve böyle soylu çocukları olduğu için anayı kutluyorlardı. Ana mutluluk içinde, tanrıçanın heykeli karşısında, başı dik, kendisine bunca onur kazandırmış oğulları Kleobis ve Biton’a insanoğlunun elde edebileceği en iyi şeyi bağışlaması için dua ediyordu. Bu duadan sonra, kurbanlar kesilip şölen yapıldı, gençler tapınağın içinde yorgunluktan uyuyakaldılar ve bir daha uyanmadılar. Argos’lular onların heykellerini yaptırdılar, üstün ve yüce kişiler sayarak Delphoi’ye sundular.”

İkinci sırayı da bu genç adamlara kaptıran Kroisos,öfkeyle:

”Atinalı yabancı, ya ben? Benim mutluluğumu sen hiçe mi sayıyorsun ki bu basit insanları koyuyorsun ikinci sıraya?” diye söylenir.

”Kroisos, sen tanrının insanları sürekli sınav yaptığını bilen bir kişiyi sorguya çekiyorsun. İnsan bir ömür boyunca görmek istemeyeceği çok şey görebilir, çok eziyet çekebilir. Ben aşağı yukarı yetmiş yıl sayıyorum insan ömrünü. Artık aylarla beraber, bu da yirmi altı bin iki yüz elli gün eder. Kesin olarak bir tek olay yoktur ki bugünkü yarınkine benzesin. Şu halde ey Kroisos, insan için yalnız talih ve talihsizlik vardır. Evet görüyorum, sen çok zenginsin, çok insana hükmediyorsun, ama soruna cevap vermem için önce ömrünün güzel bir sonla bağlandığını görmem gerekir. Ama ölmeden önce, dilini tut, mutludur demek için acele etme, yalnız talihli de, o kadar. Hiç kimse tek başına her şeyi elde edemez; filanı elde eder, falandan yoksun kalır. Kim ki ömrü boyunca her zenginliğe erişir ve dünyadan hoşnut ayrılırsa, ey kral, mutlu insan adını hak eder. Her şeyin sonuna bakmalıdır; tanrı çok insana mutluluğu, zenginliği ve gücü yem olarak sunar, sonra da çeker alır elinden.”

Bunlar Kroisos’un hoşuna gidecek sözler değildir. Eldeki şeyleri hor görüp, her şeyin sonuna bakmayı öğütleyen, kendince dar kafalı saydığı bu adamı kapı dışarı eder.

Solon gider ama; şüphesiz kendini insanların en mutlusu saydığı için, tanrıların gazabı sert çarpar  Kroisos’u.

Solon gider gitmez bir rüya görür Kroisos. İki oğlu vardır; biri doğuştan sağır ve dilsiz olduğu için adı bile anılmaz. diğeri kıymetli oğlu Atys’dir. Rüyasında ucu demir bir kargıyla vurulduğunu görür Atys’in. Uyandıktan sonra oğlunu kaybetme korkusu sarar Kroisos’u. İlk iş Lidya ordularına komuta eden oğlunu bu görevden alıp nişanlar. Savaşta kullanılan kargı benzeri silah ne varsa toplatıp depolara yığdırır, ne olur ne olmaz, asıldığı yerden kopar da oğlunun bir yerine düşer endişesiyle.

Oğlu evlenme töreniyle uğraşırken, Adrastos isminde Frigya’lı bir adam gelir Sardes’e. Midas’ın torunlarından biri olan bu adam yanlışlıkla bir kardeşini öldürdüğü ve babası tarafından ülkeden kovulduğu için Kroisos’un sarayında arınma dileğinde bulunur. Kroisos ”Hatırını saydığım kişilerin oğlu, dostlar arasına geldin, bizim yanımızda kalırsan hiçbir eksiğin olmaz” diyerek yanına alır Adrastos’u.

O sıralarda Mysia’nın Olympos Dağı (Kaz Dağları) civarında bir yaban domuzu türer ve köylüler başa çıkamaz olurlar verdiği zararlarla. Kroisos’a elçiler yollayarak oğlunun ve yiğitlerinin yardımını isterler. Kroisos gördüğü rüyanın korkusuyla oğlu yerine Adrastos ve bir grup Lidya’lıyı göndermeye karar verince, oğlu yanına gelip babasından kendisini göndermesini, çağrıldığı yere gitmezse Lidya’lıların onu hor göreceğini söyler. Üstelik avlayacaklarının bir domuz olduğunu, boynuzlarının da demir bir kargı olmadığını bu nedenle rüyasından korkmasının yersiz olduğunu hatırlatır. Bu sözler üzerine Kroisos oğlu Atys’i Adrastos’a emanet ederek ava göndermeye razı olur. Adrastos, oğluna göz kulak olacağına ve koruyacağına söz verir.

Atys ve grubundakiler Mysia’ya ulaşıp bir sürek avı başlatırlar. Yaban domuzun yerinden çıkartılıp etrafı sarılır. Herkes mızrağını domuza fırlatırken, Adrastos’un mızrağı domuzu ıskalayıp Atys’e saplanır ve Kroisos’un oğlu tıpkı rüyasında gördüğü gibi demir bir kargı ile ölür.

Kroisos’un oğlunun, himayesine alıp kolladığı bir adam tarafından öldürülmesi bizim Abası’nın himaye ettikleri tarafından, oğlunun ifşa edilen marifetlerini anımsattı bana.Eh bu da bir başlangıç olsa gerek.

Kroisos acısının üzerine iki yıl kapanır. Sonra Pers Kralı Kiros’un Med Kralı Astyages’i bozguna uğratması ve Pers ordusunun kalabalıklaşması ona yasını unutturur. Persleri daha fazla gelişip büyümeden durdurma düşüncesiyle harakete geçer. Kehanet merkezlerinden biri olan Delphi’ye Apollon Tapınağı Kahinleri’ne (Orakl) kıymetli hediyelerle beraber adamlarını gönderir.

Lidyalı sözcüler kahinlere ”Kroisos Perslerle savaşsın mı” diye sorarlar.

Kahinlerin cevabı;”Eğer Perslerle savaşa girerse büyük bir imparatorluğu devirecektir.” olur.

Kroisos kendine getirilen cevabı duyunca Pers Kralı Kiros’un (Büyük Kuroş, Büyük Keyhüsrev, II.Kiros. Kyros) krallığını devireceğine emin olur ve adamlarını kahinlere tekrar göndererek, bu seferde ”saltanatı uzun olacak mı ” diye sordurur. Bu soruya kahinler bir dörtlükle cevap verirler.

Günün birinde katır Med’lere kral olacak
O zaman, ey yumuşak ayaklı Lydia’lı kaç,
Çakıllı Hermos boyunca, tabanları yağla,
Utanma, yüzün kızarmasın kaçtığın için.

Bu sözlere Kroisos daha da sevinir. Lidya tahtına bir katırın geçmesi mümkün olmadığına göre, demek ki iktidardan düşmeyecektir. Ordusunu toparlayıp pers’lere doğru sefere çıkar. Pteria’da (Yozgat, Sorgun ilçesi, Şahmuratlı Köyü) iki ordu karşılaşır. Her iki tarafta büyük kayıp verir ama savaşın kazananı belli olmaz. Kroisos geri çekilerek Sardes’e sarayına döner. Kiros onu takip ederek, on dört günlük kuşatma sonucu Sardes’i ele geçirir.

Kroisos’un adı anılmayan sağır ve dilsiz oğlu için başvurduğu kahinler, ona şu kehanette bulunmuşlardır eskiden:

Lydia’nın güçlü kralı, hiç de ihtiyatlı değilsin.
             Sarayında işitmeyi isteme,
             Çocuğunun duymayı o kadar özlediğin sesini
             Çevreni saran şimdiki sessizliği daha hayırlı onun,
             Zira o, acılı bir günde konuşacak.

Kentin düştüğü gün, saraya giren Pers askerleri Kroisos’u öldürmek için üzerine doğru gelirlerken, o sağır ve dilsiz oğlan konuşmaya başlar.

Hep merak ediyoruz, Abası’yı o saraya kadar taşıyan, adı sanı olmayan, olaylara bu kadar sağır ve dilsiz kalanlar ne zaman konuşacak diye. Sanırım onlar duymaya ve konuşmaya başladığı gün Abası’nın saltanatının bittiği gün olacak.

Kroisos on dört yıllık bir saltanattan sonra, on dört günlük bir kuşatma sonunda, Perslerin eline düşer canlı olarak. Böylece yerle bir eder büyük bir imparatorluğu, tıpkı kahinin dediği gibi; ama kendisininkini.

Persler tutsak Kroisos’u, Kiros’a götürürler. Kiros odunları yığdırıp, üzerine zincire vurulmuş tutsağı çıkartır. Kroisos odun yığınlarının üzerinde ayakta durmuş beklerken Solon’un sözleri gelir aklına. ”Hiçbir canlı mutlu değildir. Her şeyin sonuna bakmak gerekir.” ve acıyla haykırır ”Ah Solon! Solon! Solon!’

Kiros bunu duyunca adamlarına ”Kroisos’tan sorun bu çağırdığı kimdir ?” der.

Kendisine iletilen soruya cevabı ”Bir adam ki dünyayı yöneten kişiler onunla konuşabilmiş olsalardı, bu benim için büyük hazinelerden daha değerli olurdu”der ve Solon’la aralarında geçen konuşmayı anlatıp şimdi ona ne kadar hak verdiğini söyler. Persliler anlatılanları Kiros’a iletince, Kiros bu hikayeden çok etkilenir, Kroisos’u ateşin üzerinden indirtir ve ona sorar:

”Kroisos, kim sana söyledi bana saldırmayı ve dost yerine düşman olmayı?”

”Kral, bunu yapan senin iyi talihin, benim kötü talihim ve kendini beğenmişliğimdir. Kimse barış dururken savaşı seçecek kadar deli değildir. Barışta oğulları babalarını gömerler, savaştaysa babalardır oğullarını mezara indiren.”

Kiros onun zincirlerini çözdürür ve yanına oturtur. Kroisos etrafına bakınırken gözleri Lidyalıların kentini yağma eden Perslere takılır ve sorar:

”Bu kalabalık ne yapıyor böyle canla başla?”

”Senin kentini yağma ediyorlar, hazinelerini paylaşıyorlar.”der Kiros.

”Yağma ettikleri benim kentim, benim varlığım değil artık; yağma edip alıp götürdüklerinin hepsi senin malın.”

Kroisos’un bu sözlerinden etkilenen Kiros, ondan bir dileği olup olmadığını sorar. Tek bir şey istediğini söyler Kroisos, kendisine vurulan zincirleri Delphi’deki kahinlere gönderip, neden onu yanılttıklarını sordurmak ister. Kiros bu arzusunu kabul eder ve bir grup Lidyalı zincirleri alıp Delphi’ye götürürler. Kahinlere sorulur;

”Hiç utanmadın mı, Kiros’un imparatorluğunu yıkacağına inandırıp, Kroisos’u Perslerle savaşa tutuşturmaktan? İşte o imparatorluğun yağmasından eline geçen ganimet sadece şu zincirlerdir.”

Soruya kahinlerin cevabı şu olur:

”Kahinin dedikleri doğrudur, Kroisos’un bundan yakınmaya hakkı yoktur. Kahin ona Perslere saldırırsa büyük bir imparatorluğu yıkmış olacaktır dedi, ama Kroisos kendini beğenmişlik yapıp bunun Pers İmparatorluğu olduğunu düşündü. Eğer düşünebilseydi tekrar sorduracaktı yıkılacak olan benimki mi, Kiros’un mu diye. Son sorusuna verdiği cevapta bir katırdan söz edilmedi mi? Kiros’tu katır. Çünkü babası ve annesi aynı soydan değildir. Annesi Media’lı, babası Perslidir. Tanrı sözünü anlayamadı, sonrasını da sormadı, o halde kendisini suçlasın.

Lidyalılar bu cevabı Sardes’e götürürler, bunu duyunca Kroisos kusurun Apollon’un rahiplerinde değil kendisinde olduğunu kabul eder.

Kaynak: http://www.arkeorehberim.com/birinin-mutlu-oldugunu-soylemek-icin-sonunu-gormek-gerekir

Selim Gündüzalp, Şiir, Türk Şiiri

İstediğim gibi gitmiyor bazan işler..
Dokunuyor ruhuma her ne var ise..
İncitiyor kalbimi..
Zindanda boğazı sıkılan bir adamım sanki..
Ellerim titriyor..
Dizlerim de öyle..
Artık merdivenleri sayıyorum,
Yolları, yokuşları hesaplıyorum..
Gözüm kesmiyor..
Birkaç dakikada hem de çifter çifter..
Bilmem o kaç basamaklı merdivenleri,
tek nefeste çıkmak geçti artık..
En az basamak,
En az merdiven neredeyse oradayım..
O yolu tercih ediyorum..
Ruh yorgun,
Kalb yorgun,
Beden yorgun,
Yorgunlar şehrinin,
Ben de yorgun bir yolcusuyum..
Ama bir şey var..
Herşeyi güzelleştiren bir şey..
Zorluklar çoğaldıkça,
Aczim ve fakrım arttıkça,
Daha yakın hissediyorum kendimi Sana..
Daha da yakınlaşıyorum..
Hiçbir yaşta,
Hiçbir çağda böyle olmamıştı..
Kendimi Sana bu kadar yakın hissetmemiştim..
Bir yanda hayatın biteceği, hesabın başlayacağı endişesi..
Titretiyor kalbimi, bir ağaçtaki son yaprak gibi..
Diğer yanda o sonsuz merhametini,
Ve şefkatini gördükçe, düşündükçe..
Ümitleniyorum yeniden yeniye..
Bütün ağırlıklar kalkıyor üzerimden..
Adını anınca hafifliyor birden..
Bu sabah da, bu gün de..
Öyle oldu..
Adını andım, rahatladım
Allahım..
Bütün yaralarım adını anınca iyileşiyor..

Bazen sol yanım, bazan sağ yanım uyuşuyor..
Yolculuk buraya kadar diyor bir ses..
Yeni bir durağa geçmek üzereyim..
Anlıyorum..
Anladığımı anlayan var mı bilmiyorum?
Hergün bir başka eşyamı kaybediyorum..
Üzülüyorum kaybettiğim şeyler için..
Ömür ki, en kıymetli biricik sermayem..
Günlerin bir bir geçip gidişine..
Bitip tükenişine..
Neden acaba neden,
kaybettiğin bir eşya kadar da üzülmüyorum?
Bilmem ki neden bunu anlayamıyorum?
Anlayan varsa anlatsın dinleyeceğim..
Ümit bir dal..
Tuttuğum dalı bırakmak kolay değil..
Kolay değil Allahım!
Adının anılmadığı bir yerde,
bir mekânda yaşamak kolay değil..
Nasıl yaşıyor bunca insan Senden uzakta?
Adını anmadan nasıl yaşıyor, onu da anlamış değilim..
Neye üzüleceğimize de şaşırmışız..
Gündelik işler, telaşeler peşindeyiz..
Değer mi, değmez mi?
Kaybettiğimiz gün kazandığımıza..
Değer mi, değmez mi?
Onu da bilemeyecek kadar uzaktayız..
Adını andım,
Rahatladım Allahım..

Bir çocuk gülümsüyor
Yüzü yüzüme odaklanmış..
Yeniden bakmaya,
Yeniden yaşamaya çağırıyor sanki..
Yanlış yerde duruyorsun..
yanlış yerden bakıyorsun sen hayata diyor..
Sular durmaz ellerinde akar gider..
Hayat da öyle..
Şu dünya neydi?
Onu bilmelisin önce ey nefsim..
Burası hizmet yeriydi..
Sen de bir hizmet eriydin..
Burada eriyip, dağılmaya ve çürümeye gelmedin sen..
Seni bekleyen ne bu hayatta?
Önce onu bil sen..
Önce onu iste, onu tut,
onu yakala sen..
Burası çalışma yeriydi..
Bir tarlaydı, bir bahçeydi..
Sen söyle hadi,
öyle değil miydi?
Ücret burada değil ötelerdeydi..
Hem ne yaptın ki?
Ücreti almayı hak edecek kadar..
Bir bak hayatına..
Dolap beygiri gibi dolanıp duruyorsun..
Hep aynı yerdesin..
Başladığın yerdesin..
Gölgen bile senden ilerde,
Sen, onun bile gerisindesin..
Gölgene bakıp özenebilirsin..
Koşuya yanlış yerden başlarsan elbette hedefine varamazsın..
Gölgeyi avlamaya çalışırsan çuvallarsın..
Boşluktasın, zindandasın..
Kendi ellerinle boğazını sıkan sensin..
Ümit ışığını yakmayan,
sonra da karanlıklardan şikâyet eden yine sensin..
Suçlu sensin..
Hayata, hayatı verene göre bakmamışsın..
Havayı tutmaya, suları avlamaya,
Güneşi zapt etmeye çalışırsan olacağı bu..
Yanlış yerden bakarsan hayata..
Göremezsin hiçbirşeyi..
Bir de aksini dene öyle bak..
Hayatın nasıl da anlam kazandığını göreceksin..
Nedir hayatın ve ölümün gerçek anlamı nedir?
Sor bir gün.
Sor da öğren..
Sade sen değil, herkes bu yolun acemisi..
Kaybolmak istemiyorsan, kılavuzsuz çıkma yola..
“Son Peygamber kılavuz..”
Hem bir yanlışı sonuna kadar sürdürmek niye..
Dibe vurmaya gerek var mı?
Hatadan ve yanlıştan dönmek de bir erdemdir biliyorsun..

Biri derdini dinlesin,
Seni bilsin, seni sevsin istiyorsun..
Hem de hiç kimsenin sevmediği kadar..
Sevin işte Rabbin var..
Biri sana ilgi ve şefkat göstersin istiyorsun..
Sevin işte Rabbin var..
Senin Rabbin sana herkesten yakın..
Merhametli ve sonsuz şefkatli bir Rabbin var..
O seni hiç terk etmedi ki..
Senin haberin yok,
kendin gibi fanilerden meded arıyorsun..
Yardım umuyorsun..
Kel ilâcı bulsa kendi başına sürecek..
Onların kendilerine hayrı yok
Sana ne hayrı,
ne faydası olacak ki?
Onlar fani, sen fani..
Ne olacak yani..
İki faniden bir baki
Olmaz ki yani..
Allah’tır baki..
O’dur Hüvelbaki..
Ya baki, entel baki..
Sadece O’dur baki..
Adını andım.
Rahatladım
Allahım..

Bir şey daha..
Bu dünya bir boy aynası..
Sen nasılsan, görüntünde öyle aksediyor bu aynaya..
Sen kendini değiştirirsen,
Aynadaki görüntünde değişir..
İş sen de..
Maharet sen de..
Ha gayret..
Bir hamle daha,
Güzel bir niyetle başla,
İnan ve güven Allah’a..
Ne kaldı şunun şurasında
Madem yolcusun..
Madem çok yakınsın o durağa..
Haydi bismillah bir daha..
Yeniden başlamak için hayata..
Haydi bismillah bir daha..
Esselâtü vesselâm aleyke Ya Rasulallah (asm)…

Selim Gündüzalpona-bakinca-bir-an-annemi-gordum-baba-senin-adina-uzuldum

Şiir, Türk Şiiri, Yılmaz Odabaşı

Diyelim
ki sessiz gecede poyraz…
Sis çökmüş o heybetli dağlara;
yurdun
da kar altında, gözlerin gök-
yüzünde bir dolunay.

Diyelim ki sınamışsın uzaklığın ihanetini.
Seslere çarpmış sesin,
ama ulaşmamış hiçbir yere nefesin…
Diyelim ki şarabın dökülmüş, suların kesik,
bu hayat seni bir oyuncak sanıyor…

Diyelim ki sana çıldırmak yasak, sana ağlamak
yasak, yarın yasak, düş yasak sana.
Diyelim ki üşüyorsun kısacık bir ömrün sığınağında;
bir çay bile ısmarlamıyor hayat!

Diyelim ki lekesiz hiçbir şey kalmamış artık;
sis çökmüş güvendiğin dağlara…

Kederli bir süvari ol orda, sen orda!
Bıkma atını mahmuzlamaktan,
bıkma bu puştlar panayırında
berrak nehirler aramaktan…

Yaslı bir kışa rehin düşse de günler,
kalbindeki tomurcuğu bahara büyüt;
o tomurcuk düşlerinin yağmuruyla ıslansın.

Çünkü her insan bir limandır başucunda tekneler;
çünkü herkesin hüznü kocaman, aşkları dalgın…
Kimi kanıyor şahdamarından,
kimi bozgununda yetim, dervişan,
kimi aşklarıyla, düşleriyle perişan…

Yamalı yerlerinden
kanıyor hayat,
tutunduğun günlerinden
soluyor hayat.
Bu yüzden salıver düşlerini kendi uğruna yansın;
salıver düşlerini ateşlere abansın!

Tutunduğun yerlerinden solarken hayat,
bıkma atını mahmuzlamaktan;
bıkma sendeki insan için,
derin uçurumlar arşınlamaktan…

Yaslı bir kışa rehin düşse de günler,
bir gün rüzgâr esecektir suların serinliğinden;
bir gün kırlangıçlar da geçecektir göğün genişliğinden.

Yaslı bir kışa rehin düşse de günler,
kalbindeki tomurcuğu bahara büyüt,
o tomurcuk düşlerinin yağmuruyla ıslansın;
ıslansın…

Çünkü senin de bir ütopyan varsa,
insansın…

Yılmaz Odabaşı
İstanbul, Ocak 2002Gözlerin-Gökyüzünde-Bir-Dolunay