Oruç Aruoba, Şiir, Türk Şiiri

Zeynom:

Giderken dalgaların ardından baktım sana yıllardan sonra
Hiçbirşey eskimemiş
Herşey yepyeni
Olabilir mi?

Ne çok duygu yaşanıp geçmiş
Denizde sürüklenen iki somun ekmek
Yemyeşil bir sarmaşık, kökleri kopuk
Ne çok yol, ne az varış

Güneşin kuruttuğu, rüzgârın savurduğu
Karın soğuttuğu, onca iççekiş
Günlerin yavaş akışla oluşturduğu
Ne az yer, ne çok geçiş

Geçmedik belki, gitmedim belki ben
Sen orada uzaktan el sallarken
Rüzgâr sustu, dalgalar durdu
Ne çok gidiş, ne az ayrılış

Gelirken herşeyinle koşup gelsen bana yıllardan sonra
Hiçbirşey değişmemiş
Herşey eskisi gibi
Olabilir mi?

Oruç Aruobahayali-cihan-deger

Oruç Aruoba, Şiir, Türk Şiiri

I.
Neyiz ki biz?
İlk ışınları görününce güneşin,
Kaparız tepenin gözkapaklarını —
Çam değiliz ki, kollarımız açık
Ürpererek karşılayalım donuk ışığı.
Gölgeler kısalınca çıkarız ortaya,
Açıklıktır, aydınlıktır aradığımız,
Parlaklıkta bulur gücünü görüşümüz.
Tanımayız alacakaranlığı delen,
Tepelerin arasından seçen bakışı. —
Kör olmuş ışıktan gözlerimiz.
Gündüz yarasalarıyız biz.

II.
Geceyi düşleriz gündüzken,
Geceyken de gündüzü, —
Yitirebileceklerimiz yitiktir
Onlardan uzaktayken — ama
Özleriz, döneriz yeniden
Yitirmeden
Yitirebileceklerimizi
Yitiremediklerimize.
Yitirebilirdik, deriz;
Ama yalnızca bir fiil çekimi bu —
Tutsaklıklara bağlamışız özgürlüğümüzü.
Gündüz yarasalarıyız biz.

III.
Sağlamdır düşünce temellerimiz,
Ama altlarında kist vardır, sonra kum —
Dururuz gerçi, sapasağlam, kalın
Taştan duvarlarımızla, dimdik
Ayakta; ama biraz su, bir sızıntı
Kaydırır temellerimizi hemen.
Duyarız yerçekimini hemen,
Titreriz. Sımsıkı, gergin
Bağlar vardır
Düşüncelerimizi ayakta tutan, ama,
Ya temelsizse temeli
Bütün bu bağları
Bağlayan
Bağın?
Bağlantısızca bağlarız bağlarımızı.
Gündüz yarasalarıyız biz.

IV
Yapacaklarımız vardır kocaman,
Kocaman başarılar, yüce çağrılar; ama,
Tutmadığımız bir eldedir aklımız,
Bir son selamda, biz aceledeyken gönderilen —
Nedir ki acelemiz, niyedir ki?
Camın boşluğunu arayan kocaman
Pervaneler gibi, kanat çırpan
Işığa ulaşmak için
Çırpınan, camı kıracakmış gibi —
Düşmanımızdır oysa ışık bizim,
Kanatlarımızı yakan, kavuran —
Aradığımız—ışıkta— nedir ki?
Işıktan gelir ölümümüz.
Gündüz yarasalarıyız biz.

V.
Hep bir dimdik, dümdüz dürüstlüktür duyduğumuz,
Ama bir kuşku kurdu kıvır kıvır kemirir köklerimizi —
Nasıl da kolaydır yalanlarımız, uydurmalarımız,
Nasıl da rahat. İç sızlaması nedir bilmeyiz;
Başedilmez gerekçelerimiz hazırdır çünkü hep —
Kozasında mışıl mışıl kanat takınır tırtılımız,
Sindire sindire yapraklarımızda açtığı delikleri.
Övünürüz delik deşik, bölük pörçük
Yeşilliğimizle — yenmiş bitmiştir oysa
Büyüme noktalarımız, su çekmez artık
Kök uçlarımız, dökülüp gitmiştir
Taç yapraklarımız artık,
Nasıl da yabancı topraktan baş uzatmış taze fide bize.
Gündüz yarasalarıyız biz.

VI.
Bir görsek andığımız yüzü,
Tanır mıyız? —Tanır mıyız
Sevdiğimizi, bilir miyiz neydi—
Sevdik mi, seviyor muyuz?
Yürüyüşü, saçının dökülüşü—
Anımsar mıyız, anımsıyor muyuz?
Bir anıdan başka nedir ki sevgimiz?
Gündüz yarasalarıyız biz.

VII.
Koy başını omuzuma yine.
Aldırma, söylenmeden kalsın
Düşünülmedikler, bilinmedikler —bırak
Unutulsun geridekiler, özlensin ileridekiler —bırak
Yansısın camda donuk ışık, usulca ışıldarken
Sabah, aydınlanırken uçup geçen yeşillik.
Gel —uyuyalım güneş görününce,
Aşınca tepeyi göz kamaştırıcı ışık.
Uyanacağız nasılsa, dikelmeden ışınlar,
Dümdüz, aklaştırıcı olacak yeniden bakışımız.
Ama şimdi —sanki sevdalı gibiyiz şimdi,
Sanki karanlıkta sezinledik aydınlığın başladığı yeri—
Şimdi kurduk sanki geceyi gündüzle,
Şimdi kuruttuk sanki gündüzü geceyle—
Aydınlığın karanlığında görür gözlerimiz.
Gündüz yarasalarıyız biz.

Oruç Aruobagunduz-yarasalari

Oruç Aruoba, Şiir, Türk Şiiri

önce

Çeşitli, birçok kaynaktan akıp biriken öfkemiz,
öyle olur ki, (belki) zavallılığı içinde
pek de haketmediği —belki, layık bile olmadığı—
bir biçimde, boktan birinin kafasında patlar:
Aslında, o çok daha beterini haketmiştir; ama,
işte layık değildir buna aslında.

Öfkemiz kördür
— en çok da ayna karşısında…

Öyle olur ki, bir sürü yönden üzerimize çullanan
çeşit çeşit baskılar, bir basınç kaçağında
biraraya gelip, suratımızın önünde patlayıverir…

Oysa (belki) —herhalde, önceden onları biraraya
getiren, birleştiren, yoğunlaştıran da—, kapağı açarak patlamalarını sağlayan da, kendimizizdir.

Herşeyi birbirine karıştırmışızdır ya —asıl
yaşamsal olarak, kendimize katmak isteyebileceğimiz
etkiler ile, geçirmemiz (ve aşmamız —’kazanmamız’)
gereken gündelik yaşamda, pek önem vermeden —
nazikçe, ya da aldırmazca, belki ezerek — gelmesine,
ama geçip de gitmesine izin vermemiz gereken
ötekilerden gelen etkileri, hep, biribirine
karıştırmışızdır ya: İşte bunun da acısını,
bunun da sorumluluğunu, kendi yaşamımıza katarız —
katmak zorunda kalırız…

Hep tazelemek isteriz ilişkilerimizi
— ama, hiç düşünmeyiz kendimizin
ne denli bayatlamış olduğunu —

Biz kocayıp giderken, geriden gelen genç kuşaklar,
ağzımızı sulandırır — ama işte biz,
eskimişizdir,
artık…

Oruç Aruoba
-yürüme-yorgunluk-siiri

Oruç Aruoba, Şiir, Türk Şiiri

Duvarda kaldı köklerin
çıplak, utanmış.
Toprağa saçıldı dalların
kopuk, parçalanmış.

Bir boşluk esniyor
eski yerinde.
Kumru gelince sekiyor
eksikliğinden.

Yongalar arasından
kokulu, kuruyan
bir hava yükseliyor
martılara ulaşan.

Yokluğun bile yokolacak
boşalamadan, baharda.
Ben de giderim artık
buralardan yakında.

Oruç Aruobabaltalanan-incire-agit

Oruç Aruoba, Şiir, Türk Şiiri

14 Eylül

Canım –
işte yalnızca bunu yazdım; ne yazacağımı bilmiyorum, düşünmedim de – öylesine, bu sözcüğü yazdım:-
Canım,
içimden akmağa çalışan özlem türkülerini geri itiyorum; onların yeri burası değil. –

‘Karar verme’, ‘istemeyi isteme’ demiştim. Bunlara şunu eklemek gerek : h i ç k u ş k u d u y m a m a. Hem bu ikisinin temeli bu ( ne kararından, ne de isteğinden kuşku duymamalısın), hem de her adımda yeniden kurulması gereken ilişkinin temel taşı.
‘Güven’ demiyorum mahsus: Güven saf birşeydir, epey de güçsüzdür – düşünülmemiş birşeydir, kendiliğinden olur : vardır ya da yoktur. Benim sözünü ettiğim ‘kuşku duymama’ ise bilinçlidir, düşünülerek takınılmış bir tavır, her seferinde yeniden düşünülerek bulunulan bir eylemdir.
Aldatılmaya ardına dek açılmış bir kapı…
Evet – kör güven değil, bilinçli kuşkulanmama…
Örneğin, o ‘ görmek için beklediğim’ gün: Sana olan saf güvenim yıkılıp gitti, paramparça oldu. Beni aldatmıştın, atlatmıştın – en azından, gizlemiştin birşeyi benden.
Biliyorsun, o zaman o uzun öyküyü kurmuştum; senin parça parça sözlerini biraraya getirip, bir ‘senaryo’ yazmıştım. Tek açıklamaydı bu, kafamda, neyi benden gizlediğin konusunda. Elimdeki verilere uyan tek açıklama… Ne yapabilirdim?
Güvenim yitikti – bir daha geri de gelmez güven; bir kez yitince, sonsuza dek yitiktir.
O zaman şu kararı verdi:
“Onun sözlerine inanacağım”.

Sana ‘öykü’yü anlattığımda, bana “Bunların hiçbiri doğru değil” dedin – “Peki” dedim ben de : inanmaya karar verdim, ” Kuşkulanmayacağım” dedim.
Sonra, yolculuğundan ve bir sürü yapacaklarından söz ederken, sana güvenmiyordum –
[…]
– ama “İnan ona” dedim kendi kendime; “Kuşkulanma”…
Bu nasıl bir tutum – kendini aldatma mı? Bilinçli bir körlük mü? Bir kabullenme mi?
Hayır – hiçbiri değil.
Bir bilinçlilik sadece – hem de doğruluk üzerine kurulu bir bilinçlilik.
Bu, ‘hem isteme kararlılığı’, ‘karar verme isteği’ dediğim şeyin bir sonucu, hem de onun gereklerinden biri:-
Senin beni aldattığına inanarak – daha iyisi, bunu b i l e r e k – ne yapabilirdim? – Çekip gidebilirdim hemen
Ama sen “Gitme” diyordun, sözlerinle de eylemlerinle de.
Ne yapabilirdim?
Söylediklerine ve eylemlerine inanmaktan başka çare yoktu – kuşkulanmayacaktım…
İşin zorluğu burada hep : başka türden bir bilinçlilik gerektiriyor bizim ilişkimiz : hazır kalıplar, alışılmış düşünme ve davranma biçimleri hiç işimize yaramadıkları gibi, ket de vuruyorlar ilişkimize.
Her an, hep yeniden kurmamız gereken bir bilinç temeli üzerinde yürüyebilir ilişkimiz ancak. Bu aynı zamanda ö z g ü r bir temel; çünkü ‘karar’ımız , ‘isteğ”imiz, ‘inanc’ımız hep bilinçli olarak ayakta tuttuğumuz şeyler olacağından; ‘doğal’ duygulara ve tutkulara dayanmadıklarından, onları her an kırıp atmak elimizde olacak.

Her an ‘artık istememeğe karar veriyorum’, ‘artık inanmayacağım’, deyip, çekip gidebiliriz, ikimiz de.
Sana o gün arabada söylediğim ve pek “kelek” bulduğun lafın anlamı da burada yatıyor: Bana kararsızlıkla gelmemelisin. Geleceksen, özgürce ve bilinçli bir istekle gelmelisin.
Bunların eksikliğinden dolayı yitirmedik mi yitirdiklerimizi?
– Dünyanın en zor işini yapıyoruz ( ya da yapmağa çalıştık : hâlâ yapıyor muyuz?…) çünkü, o da şu: Şu boktan yeryüzündeki bütün düzenlemelerin engellemeğe çalıştığı, yasakladığı, cezalandıracağı bir ilişkiyi kurmak ve sürdürmek…
Bunu bilinçe ve özgürce isteme kararlılığına, hiçbir kuşkuya yer tanımadan sahip olmazsak, nasıl kalkarız ki bu işin altından?…

– Sana bugün son olarak (?) Oscar Wilde’ın sevgilisine hapisaneden yazdığı upuzun mektupta, birkaç yerde söylediği bir sözü – iki tümceyi- yazıyorum:

The supreme vice is shallowness.
Wahever is realised is right.

En büyük erdemsizlik sığlıktır.
Ne ki bilinçlendirilir / gerçekleştirilir
doğrudur / haklıdır.

Oruç Aruoba
– ile-oruc-aruoba-siirleri

Çeviri Şiirler, Şiir

Ona eski günleri sordum,
hâlâ genç olduğumuz,
saf, deli fişek, şapşal, toy zamanlarımızı.

Bir şeyler kaldı elbet, gençlik hariç,
diye yanıtladı.

Ona hâlâ emin misin diye sordum
insanlık için neyin iyi neyin kötü olduğundan.

İllüzyonlar içinde en ölümcülü,
diye yanıtladı.

Ona geleceği sordum,
hâlâ açık seçik görebiliyor muydu.

Çok fazla tarih kitabı okudum,
diye yanıtladı.

Ona fotoğrafı sordum,
masanın üstünde duran, çerçeveliyi.

Bir varlar bir yoklar. Birader, kuzen, baldız,
karım, kucağında kızım,
kızımın kucağında kedi,
çiçek açmış kiraz ağacı ve üstünde
uçuşan bir kuş,
diye yanıtladı.

Mutlu olduğun oldu mu, diye sordum.

Çalışıyorum,
diye yanıtladı.

Ona dostlarını sordum, duruyorlar mıydı.

Birkaç eski asistan,
onların birkaç eski asistanı,
eve göz kulak olan Ludmila,
ki çok yakın, ama uzak da,
kütüphaneden iki bayan, gülümsüyor ikisi de,
okulun karşısında küçük Grześ ve Marcus Aurelius,
diye yanıtladı.

Ona sağlığını, ruh halini sordum.
Kahve, votka, sigara vermiyorlar artık,
ağır hatıraları ve eşyaları taşımam da yasak.
Duyamıyormuş numarası yapıyorum,
diye yanıtladı.

Ona bahçeyi ve bahçedeki sediri sordum.

Geceleri hava açıksa, göğü seyrediyorum oradan.
Doyamıyorum,
ne çok bakış açışı var,
diye yanıtladı.

Wislawa Szymborska
Çeviri: Onur Çalıwislawa

Çeviri Şiirler, Nizar Kabbani, Şiir

1

şehadet ederim ki hiçbir kadın
oyunu senin gibi beceremedi
aptallıklarıma on yıl
tahammül ettiğin gibi tahammül edemedi
senin sabrettiğin gibi çılgınlığıma sabredemedi
tırnaklarımı kesmedi
defterlerimi toplamadı
beni çocuk parkına götürmedi
senden başka hiçbir kadın

2

şehadet ederim ki hiçbir kadın
bir yağlıboya resim gibi
fikriyle ve tavrıyla
aklıyla çılgınlığıyla
anında bıkmasıyla
anında bağlanmasıyla
bana benzemez senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
senin yarın kadar bile
benim ilgimi çekemedi
senin yaptığın gibi sömüremedi
senin yaptığın gibi özgürleştiremedi

3

şehadet ederim ki hiçbir kadın
bana iki aylık bebek gibi davranmadı
senin gibi
kuş sütü içirmedi
bana güller oyuncaklar vermedi
senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
bana deniz gibi cömert davranmadı
şiir gibi büyüleyici olmadı
senin yaptığın gibi şımartmadı
senin yaptığın gibi bozmadı
şehadet ederim ki hiçbir kadın
çocukluğumun elli yaşına değin sürmesini
sağlayamadı
senin gibi

4

şehadet ederim ki hiçbir kadın
kadınların kendisi olduğunu söyleyemez senin gibi
kâinatın merkezi
göbek çukurumda diyemez senin gibi

şehadet ederim ki hiçbir kadın
yürürken ağaçlar peşinden gitmez
senin gibi
güvercinler kar beyaz teninin sularından içmez
senin gibi
kuzular koltuk altı atlarından yemez
senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
dişilik öyküsünü iki kelmeyle özetlemedi
erkekliğimi bana karşı kışkırtmadı
senin gibi

5

şehadet ederim ki hiçbir kadın
sağ memesinin orada zaman durmadı
senin gibi
devrimler sol memesinin yamacından başlamadı
senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
dünyada kanunları değiştirmemiş senin gibi
helalin haramın haritasını değiştirmedi
senin gibi

6

şehadet ederim ki hiçbir kadın
aşk lahzalarında istila etmez deprem gibi
yakmaz.. boğmaz
tutuşturmaz.. söndürmez
ikiye ayırıvermez hilal gibi
senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
ruhumu uzun süre işgal etmez
işgaliyle mutlu etmez
şam’ın gülleri gibi
alıp dikmez
nane
portakal gibi
sen ey
sorularımı saçlarının altına bıraktığım
ama hiç cevabını alamadığım kadın
sen ey
bütün dilleri olan
ama
akılla algılanıp söylenemeyen kadın

7

sen ey saçları denizi
elleri güneşi andıran
varlığı muhteşem
gümüş gibi ak
billur gibi parlak
şehadet ederim ki hiçbir kadın
belinin çevresinde asırlar toplanmaz
binlerce yıldız dönüp durmaz
şehadet ederim ki sevgilim senin gibi hiçbir kadın
kollarında ilk ve son erkeği
büyütmedi

8

sen ey parlak ve şeffaf
sen ey dürüst ey güzel
sen ey kalıcı çocukluk
şehadet ederim ki hiçbir kadın
ashabı kehf hükmünden kurtulmadı senin gibi
putlarını kırmadı
hurafelerini söküp atmadı
ashabı kehf yönetimini yıkmadı senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
kabilenin hançerlerine göğüs germedi
kendisine duyduğum sevgiyi
erdemin özü görmedi

9

şehadet ederim ki hiçbir kadın
tam beklediğim gibi çıkmadı
saçlarının boyu dilediğim düşlediğim gibi çıkmadı
memesinin şekli tasarladığım veya çizdiğim gibi
çıkmadı
şehadet ederim ki hiçbir kadın
sigara içince duman bulutları içinden çıkmaz
düşünceye dalınca zihnimde ak güvercin gibi
uçmaz
sen ey hakkında nice kitaplar yazdığım
ama bunca şiire rağmen
yazdığım her şeyden güzel kalan kadın
şehadet ederim ki hiçbir kadın
benimle olabildiğince uygarca sevişmedi
üçüncü dünya tozlarından çekip çıkarmadı
senin gibi…
şehadet ederim ki hiçbir kadın
senden önce düğümlerimi çözmedi
bedenime çekidüzen vermedi
gitarla konuşur gibi onunla konuşmadı
şehadet ederim ki hiçbir kadın
senin gibi… senin gibi
senin gibi…

Nizar Kabbani
Türkçesi: Mehmet Şayirsehadet-ederim-ki-hicbir-kadin

Said-i Nursi, Şiir Gibi

Sual: Neden bunların umumuna fena diyorsun? Hâlbuki hayırhâhımız gibi görünüyorlar.

Cevap: Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.

Sual: Neden hüsn-ü zannımıza sû-i zan edersin? Eski padişahlar ve eski hükûmetler seni haktan çeviremedi. Jön Türkler sizi kendilerine râm ve müdaheneci edemediler. Zira seni hapis ettiler, asacaklardı; sen tezellül etmedin. Merdane çıktın. Hem sana büyük maaş vereceklerdi, kabul etmedin. Demek sen onların taraftarlığı için demiyorsun. Demek hak taraftarısın.

Cevap: Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa da hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız!

Münâzarat (16/92) / Sualler ve Cevaplar (7/73)
(İlk dönem eserleri)

Said-i Nursîher-sozun-kalbe-girmesine-izin-vermeyin

Çeviri Şiirler, Mevlânâ Celâleddîn, Şiir, Türk Şiiri

• Dün gece sevgilinin eteğini tuttum da; “Ey kerem cevheri!” dedim. “‘Gecen hayırlı olsun’ diyerek beni yalnız bırakıp gitme; bu gece lütfet, bizimle beraber kal!”

• Onun güzel yüzü parladı, ateş gibi kızardı, öfkelendi. “Yeter, benden elini çek!” dedi, “Beni rahatsız etme! Bu yüzsüzlük, bu dilencilik ne zamana kadar sürecek?”

• Ona dedim ki: “Peygamber Efendimiz ‘Bir şey isteyeceksen onu güzellerden, güzel yüzlülerden iste!’ diye buyurmadı mı?”87

87 Hz. Mevlana’nın yukarıdaki beyte aldığı hadîsin aslı şöyle:

“Hayrı güzel yüzlülerden isteyiniz.” Cami’u’s-Sağîr, c. I, s. 43.

 “Evet öyle buyurdu ama, güzel kişi, güzelliği ile benliğe kapılır da başkasını düşünmez, ancak kendini düşünür. Bu sebeple onun huyu da serttir. Nazlansa da, cevr etse de insana dokunmaması gerekir.”

• Dedim ki: “İş böyle ise, onun cevri cana can bağışlar, dene de gör. Göreceksin ki denediğin her şey bir defınenin tılsımı gibidir.”

• Dayanamadım ağlamaya başladım; “Hüküm senindir.” dedim. Ey insanı ızdırabın karanlığından kurtaracak olan nurun kaynağı! Benim feryadıma yetiş, bana yardım et! ‘

• O göz yaşlarımı görünce bana acıyacağı, teselli edeceği yerde gülmeye başladı. 0 güzel varlığın acılarımı görmemezlikten gelerek gülmesi, onun bana yakınlığının belirtisi, bir lütuf olarak göründü de, o lütuftan, doğu tarafı da batı tarafı da dirildi.

• Ey aşk yolu arkadaşları! Ey dostlar! Ağlayın, ağlayın, yağmurlar gibi gözyaşı dökün! Dökün de güzeller, yeşilliklerde size de gönül alıcı güzel yüzlü dilber ihsan etsinler.

Mevlânâ Celâleddîn
Divan-ı Kebir  (c. VI, 2964)hukum-senindir

Çeviri Şiirler, Şiir, Türk Şiiri

• Ey güzel sesli ney! Çıkardığın seslerle gönüller almadasın. Hoşsun, güzelsin, sıcak sıcak nefes vermedesin. Soğuklukları silip, süpürmedesin.

• İçin bomboş, ne boğum var, ne başka bir şey! Sen dertlere düşmüş, perişan olmuş gönüllerden, dertlere düşmüş canlardan derdi, elemi almakta, onları da kendine döndürmekte, böylece de dertli, kederli, elemli kişilerin yerine sen feryad etmekte, sen ağlamaktasın.78

78  Hz. Mevlana Dîvan-ı Kebîr’inin başka yerlerinde, ruba’îlerinde de ney hakkında güzel şiirler söylemiştir. Mesnevî’ye “Bu neyi dinle!” diye başlamıştır. Mevlana aşığı merhume Fevziye Çamsever Hanım’ın Mesnevî başındaki “Dinle neyden” ilham alarak yazdığı “Dinledim Neyden” başlıklı şiirinden birkaç kıt’a alarak bu şiiri açıklamak istiyorum:

“Andırır bir hasta kalbin ah ve istimdadını
Nağmesinden topladım bin bir fırakın yadını
Peyrev eyler ahına güya gönl-i naşadını
Dinledim neyden, bu akşam, hasretin feryadını

Kah coşar aşkın sesiyle şimdi mestane eda
Kah yanar fırkat diliyle sanki bir vuslat-ı cuda
Yükselir kurb-ı cemale, nefha nefha her sada
Dinledim neyden bu akşam, firkatin feryadını

Ruhlara serin nevayi yaralı bir ney midir?
Nağmeler, nağme değil de bir ilahî mey midir?
Öyle mest olmuş ki ruhum neşve de bir şey midir?
Dinledim neyden bu akşam hasretin feryadını

Nağmesi güya sada-yı ‘bişinev ez ney’den gelir
Sîne-i aşığa uğrar da ilaha yükselir Sır mıdır?
Sevda mıdır? Şekva mıdır? Bilmem nedir?
Dinledim neyden bu akşam firkatin feryadını”

• Herkesin gönlüne göre sesleniyorsun, sızlanıyorsun. Herkesin sevgilisine benzer resimler yapıyorsun, okuma yazma bilmiyorsun ama, iç yüzde, gönüller aleminde çok başarılı resimler yapan bir ressamsın.

• Ey bütün görünen ve görünmeyen şeylerin, hakîkatlerin, aslı, şekli, sureti olan güzel varlık! Sen şimdi hangi perdedesin, hangi makamdasın, hangi nağmedesin? Ey şeker gibi tatlı olan azîz varlık; ne olur lütfet, ney’in nağmeleri arasından bir baş göster, bize görün!

• Sanki gözlerin dokuz göz olmuş, can da sana on kulağını vermiş, nağmelerini her tarafa, altı yöne de üfle! Çünkü altı yön de senin tanıdığındır. Senin için yabancı yoktur. Sen herkesin dostusun.

• Ey başı kesilmiş ney; dilsiz, dudaksız olarak nağmelerle, sırlarla söyle! Seni üfleyenin nefesinden aldığın sıcak, içli duyguları, seni dinleyelere de bir bir hoş şekilde duyur!

• Ney’in içine ateş düştü. Yanıyor, alemi duman kapladı. Ey ney; senin sesin, aşk sesidir. Sen ateşlisin, için yanarak aşk sesini duyurmadasın.

• Ey ney; kendi aşkınla, aşk ateşinle Leyla’nın, Mecnun’un aşk sırlarını dile getir, inle, feryad et! Ey ney; bu halinle gönüle ne hoş şeyler duyuruyorsun, cana ne huzurlar bağışlıyorsun.

• Galiba senin nefesinde Tebrîz şehrinden bir koku var. Böyle olduğu için, güzelliğin ile, güzel nağmelerinle nice gönüller elde etmedesin.

Mevlânâ Celâleddîn
(c. VI,2994)ben-neyim