Altı Çizili Satırlar, Konfüçyüs, Şiir Gibi

Bir dostun uzaklardan gelmesi insana neşe vermez mi?

*

Her günün sonunda kendime üç soru sorarım: Başkalarının işini yaparken vefasızlık ettim mi? Dostlarımın güvenlerini boşa çıkardım mı? Verdiğim öğütleri savsakladım mı?

*

Emrinde olanlara doğru zamanda doğru vazifeler ver.

*

Asil adam, ana babasına hizmette  ve yaşlılara hürmette kusursuz; ağırbaşlı ve dürüst, iyiliğe yakışır hareket edendir. Özünde taşıdığı iyilikten ötürü samimidir. Bütün bunları yaptıktan sonra yine takati kalmışsa, o zaman şiir ve sanatla alakadar olur.

*

Efendi buyurdu: “Babanız hayattaysa, onun yolundan gidin. Eğer ölmüşse, yaşarken yapıp ettiklerini yapın. Üç yıl boyunca babanızın yolundanm hiç ayrılmazsanız, işte o zaman size iyi evlat denir.”

*

Anlaşılmamaktan rahatsızlık duymam. Bana asıl rahatsızlık veren, başkalarını anlayamamaktır.

*

Övgüler Kitabı’nın üç yüz şiiri tek cümlede gizlidir: Hiçbir zaman ahlâksızlık düşünme.

*

İnsanlara yasalarla hükmedip hayatlarını cezalarla düzenlersen suç işlemekten geri dururlar, fakat içlerinde utanç hissi yer etmez. İnsanlara erdemle hükmedip hayatlarfını töreyle düzenlersen içlerinde utanç hissi yer eder ve doğru olanı kendi başlarına bulurlar.

*

Ana babanın tek endişesi senin esenliğindir.

*

Her şeye iki gözün açık bak, sana tehlikeli görünenden uzak dur ve başkalarıyla münasebetinde dikkatli ol; böylelikle pişmanlıkların azalır. Sözünü hatasız söylemek ve pişman olacağın şeyleri yapmamak; işte aradığın yükselme bundadır.

*

Ne yapmalıyım ki insanlar bana hürmetkâr ve sadık olsun, benim için faydalı işler yapsınlar?
Efendi cevap verdi: “Onları onurlandırırsanız size hürmet ederler. Onlara sevgi ve şefkat gösterirseniz size sadık olurlar. Onların hünerlerini geliştirir ve hünersiz olanları eğitirseniz sizin için faydalı işler yaparlar.”

*

Yol’u tutan bir usta hâlâ eski püskü elbisesinden ve kuru ekmeğinden dert yanıyorsa, ondan öğrenecek hiçbir şeyiniz olmaz.

*

Belki hizmetini gördüğünüz ana babanızla küçük meselelerde ayrı düşersiniz. Böyle zamanlarda sözünüze kulak asmazlarsa, hürmetinizi artırmaktan başka bir şey yapmayın. Sizi paylasalar bile onlara karşı bir söz söylemeyin.

*

Ana babası hayatta olan kişi onları bırakıp uzaklara gitmesin. Eğer gitmeye mecbursa, güzergâhı belli olsun ve dönüp geleceğinden şüphe ettirmesin.

*

Ana babanızın yaşını hiç aklınızdan çıkarmayın. Bu sizin için hem mutluluk, hem endişe kaynağı olsun.

*

Eski zaman insanları konuşmaya hevesli olmazdı; çünkü o zamanlarda özle sözün birbirini tutmamasından çekinilirdi.

*

Bir efendiye hizmette fazla şikâyet gözden düşmeye neden olur. Dostluklarda fazla şikâyet araya mesafe koyar.

*

Artık vazgeçmenin vaktidir; kendi hatasını görebilen ve ayağı taşa değdiğinde kendinden bilen birini bulamadım.

*

Artık benim çöküşüm ne kerteye vardı ki, Zhou Efendisi’ni düşümde görmeyeli uzun zaman olmuş.

*

Bir kuş ölmeye varırsa, ötüşü yaslı ve dokunaklı olur. İnsanoğlu ölmeye varırsa, sözlerine kulak verilmelidir.

*

Dürüstlük ilkesini karşılık beklemeden tutun ve öğrenmeye aşkla bağlanın; İyi’nin Yol’una ölünceye kadar dört elle sarılın. Tehlikeli illere hiç varmayın; düzeni bozulmuş illerde konaklamayın. Bir ilde bütün insanlar Yol’a sadıksa aralarına karışın; eğer değillerse inzivaya çekilin. Unutmayın: Yol’a sadık bir ilde yoksul ve sefil olmak; Yol’dan sapmış bir ildeyse zengin ve itibarlı olmak utanç vericidir.

*

Kendi vazifenizle alakalı olmayan hükümet ve siyaset meselelerini tartışmaktan uzak durun.

*

Zümrüd-ü Anka hiç kimseye görünmedi, Sarı Nehir de güzergâhını göstermedi. Benim için her şey buraya kadardı.

*

Henüz hiçbir adamla tanışmadım ki, erdemden kadın teni kadar hoşlanıyor olsun.

*

Hiç şüphesiz, bazı çiçekler meyve veremeyeceği gibi bazı filizler de çiçek olamaz.

*

Üç ordunun kumandanı zorbalıkla vazifeden alınabilir; fakat alelade bir insan bile olsa, iradesini zorbalıkla elinden alamazsınız.

*

Yaban çileğinin çiçekli dalı,
Nasıl da kıvrak atılır geriye doğru!
Elbette ben seni düşünüyorum,
Çünkü uzak düştüğüm tek yer senin evindir.

Efendi şöyle buyurdu: “Gerçekte düşündüğü o kadın değildi Eğer öyle olsaydı, uzaklığın sözü bile edilmezdi.”

*

Efendi, Yan Hui’nin ölümü üzerine ağlamayı aşırıya vardırmıştı. Öğrenciler ona sitemli bir tavırla dediler: “Efendimiz, bu keder aşırıya varmadı mı?” Efendi şöyle buyurdu: “Bu keder aşırıya mı vardı? Bu delikanlının ardından aşırı kederlenmeyeceksem, kimin ardından aşırı kederleneceğim?”

*

Efendi Kuang’a vardığı anda etrafı sarılmış, Yan Hui ise epeyi arkasında kalmıştı. Sonraları Efendi ona dedi: Öldüğünü düşünmüştüm.” Yan Hui şöyle cevap verdi: “Siz burada olduğunuz sürece, Efendimiz, ölüme atılacak kadar cesur davranabilir miydim?”

*

İyi insan, konuşmaktan imtina edendir.

Konfüçyüs
Sözler / Tercüme. Birdal Akar / Ötüken 2017k

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Altı Çizili Satırlar, Konfüçyüs, Şiir Gibi

“言者不如智者默”,爱说话的人,宣扬文化,讲经说道,都是笨蛋,同我们一样。言者已经是没有真智慧,真的智者,则缄默不言。“此话我闻于老君”,这话是老子自己讲的嘛!我也是那么听来的。“若道老君是智者”,如果说老子本身真有智慧,“如何自著五千文”,他为什么又写了这本五千字的书呢?他到底是智人还是笨人?这是白居易对他的幽默表达。

Yaşlı bir adamdan duymuştum:
Bir bildiği yok konuşanların, bilenler sessizlik içinde.
Eğer o yaşlı adam Yol’u bilenlerden biriyse
Neden beş bin kelime yazmak zorunda kaldı ki.

Konfüçyüs, “Sözler”, Ötüken, 2017siir-antolojim-ahmet-koyuturk

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Şiir, Turgut Uyar, Türk Şiiri

binlerce pazartesi geçti ömrümde
hangisiydi o çıkaramıyorum
bir kiraz yediğimi hatırlıyorum kurtluydu
demek oldukça eski

bir de saçmasapan şeyler
bir kızın dizaltını örneğin
bir adamın çirkin sigara içişini

nasıl yaşanıyor bu vesayetli dünyada
hangi çılgınlar nasıl dayanıyor buna
kimsenin soyunu sopunu bulmak görevim değil
kendi öykümü düzenlemek yetiyor bana
güzel bir öğle vakti
eski güzel bir akşamı hatırlayarak
sonra dopdolu şeyler
damacanalar gibi
içim kabarıyor

sonu olsun diyorum
neyin sonu ama
hiç değilse bu taş basamakların

Turgut Uyarkendi-oykumu-duzenlemek

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
İsmet Özel, Şiir, Türk Şiiri

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=XmzfE4WraHY?feature=player_embedded&wmode=opaque]

Kuş damdan düşünce
sarışın bir yürüyüşüdür artık ölümün
bir yağmurdur açılan kuraklığa
bir yağmurdur kulübesi nisandan
ve onun ayaklarına dolanan o gökyüzü
kansız yüzleridir diri kuşların
kuş düşünce damdan

Kuş düşünce damdan
kızlar saçlarıyla ölümü düşünürler
uzun bacaklı tanrılar koşuşur sokaklarda
kuş öldü herkes mi arıyor

gençlik mi yürüyor herkese ve mi arıyor
onun gözlerini satılan çarşılarda
kuş öldü kanadının altındaki o yara
yağmurun karanlığını getiriyor geceye
yağmurun ırmaklarını getiriyor geceye
kuş öldü
küçücük bir yorgunluktu ölmeden önce

Öldü, kim ısıtır artık onun ellerini
suların aynasında üşüyen ellerini
suların saygısıyla üşüyen ellerini.

İsmet Özelkusun-olumu

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Can Dündar, Çiğdem Talu, Melih Kibar, Şiir Gibi

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=EBG9LkbmLF8?feature=player_embedded&wmode=opaque]

Türk Popu’nun en önemli söz yazarlarından biri Çiğdem Talu. 1939 yılında İstanbul’da doğdu. 1972 yılında “Ağlıyorum Yine” adlı ilk şarkı sözünü yazdı ve bu şarkı, Nilüfer’in “Kalbim Bir Pusula” adlı ilk plağının arka yüzünde yer aldı. Bu plağın başarısı üzerine, başta Yeliz ve Füsun Önal olmak üzere herkese söz yazmaya başladı. 1975 yılında ilk defa yapılmakta olan Eurovision Türkiye elemelerine; Füsün Önal (‘Minik Kuş’), Yeliz (‘Hayalimdeki Adam’) ve Uğur Akdora (‘Anılar’) için yazdığı şarkılarla katıldı. Yine aynı yıl Melih Kibar ile tanıştı ve bir ekip olarak çalışmaya başladılar. İlk olarak Erol Evgin için “İşte Öyle Bir Şey” i yazdılar ve bu şarkının görülmemiş ölçüde ilgi görmesi üzerine Erol Evgin ile sürekli olarak çalışmaya başladılar.

Yine 70 ortalarında, müziğini Timur Selçuk’un yaptığı ve AST tarafından sahnelen “Nereye Payidar” adlı oyunun şarkı sözlerini yazdı ve bu yazdıkları ile herkese ‘aydınlık yüz’ ünü gösterdi. Hem bu dönem, hem daha sonra; Çiğdem Talu, Erol Evgin dışında; aralarında Nükhet Duru, Zerrin Özer’in de bulunduğu epeyce sanatçıya, tamamı da ses getiren şarkılar yazdı. Çiğdem Talu’yu, 28 Mayıs 1983 yılında çok genç yaşta kaybettik.

Melih Kibar (1951, İstanbul – 2005, İstanbul), bestekâr.
8 yaşında İstanbul Belediyesi Konservatuvarı Yarı Zamanlı Piyano Bölümü’ne başladı.Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümünü bitirdi. Uzun süre Timur Selçuk’la da birlikte çalışan Kibar, Çoban Yıldızı’nı 1975’te Eurovision Türkiye elemeleri için besteledi. Çiğdem Talu ile tanışarak, ‘İşte Öyle Bir Şey’, ‘Sevdan Olmasa’, ‘Bir de Bana Sor’ gibi unutulmaz bestelere birlikte imza attılar.

Biri 36 yaşında bir İngilizce öğretmeniydi.
Diğeri 24 yaşında bir kimya mühendisi.
Apayrı dünyalardan bu iki insanı buluşturan şey, müzik oldu.
Çiğdem söz yazıyordu. Melih besteciydi.
Tanıştıkları gün birlikte çalışmaya başladılar. Zamanla birbirleri için söz yazar, beste yapar oldular. Beraberlikleri tam 8 sene 3 gün sürdü.
Bu süre içinde 270 şarkıya ortak imza attılar. 100 ü aşkın besteleri listelerde bir numara oldu.
Çiğdem Talu – Melih Kibar aşkından geriye, dinleyen herkesin belleğine, yüreğine işlemiş birbirinden güzel aşk şarkıları kaldı.

Her şey Eurovision şarkı yarışmasıyla başladı.
Türkiye ilk günden bir çılgınlık halini alacak bu yarışmaya ilk kez 1975 yılında katılacaktı. Türkiye’yi temsil edecek eseri belirlemek için aylar öncesinden seçmeler yapıldı.
Bu seçmelerin sinyal müziğini ise Boğaziçi Üniversitesinde kimya mühendisliği okuyan 24 yaşındaki bir genç yaptı. Ne yazdığı bestenin ne de o bestenin kendisine, hem iş hayatına hem aşk hayatında yepyeni bir devrin kapısını açacağının..

Melih Kibar:
“Çoban Yıldızı”nı yaptığım o sıralarda Boğaziçinde finallerim vardı, Ankara’ya gidememiştim. Timur Selçuk yapmıştı orkestrasyonu.. 45 saniyedir onun süresi.. Evde televizyon seyrediyorum, sinyal müziği yayınlanmaya başladı, ben 45 saniye sonra oturduğum koltuktan kalkmışım, o 45 saniye boyunca çapraz olarak salonu geçmişim, televizyonun dibinde oturmuş aval aval bakıp ağlıyordum, “Bunu ben mi yaptım?” diye.

Sinyal müziğinden sonra sahneye çıkan Yeliz in “Hayalimdeki Adam” şarkısının söz yazarı Çiğdem Talu’ydu.

Ne zaman yalnız kalsam
Hayalimdeki adam
Sanki gerçekmiş gibi bulur beni
Ne söylesem anlatsam
Hayalimdeki adam
Anlar hemen halimi dinler beni

Dur gitme kim bilir belki de
Sendin hayalimde yaşattığım kimse
Dur söyle sen miydin benimle
Dolaşan el ele ufuksuz düşlerde
Bir gülsem bir ağlasam
Hayalimdeki adam
Çok yakın bir dost gibi anlar beni
Bir gün gelir rastlarsam
Hayalimdeki adam
Görünce gözlerimi tanır beni

Dur dinle belki hep gerçekte
İnanmam bir kere söylemem kimseye
Dur bekle dön bak gözlerime
İnsan sevinince ağlarmış gizlice

Sonra yarışan iki şarkının sözlerinin altında da onun imzası vardı.
Aslında ilginç bir şekilde müzikle de, şiirle de fazla ilgisi yoktu.
Işık Lisesinde İngilizce öğretmenliği yapıyordu.
Ama edebiyatçı bir aileden geliyordu.
Büyük dedesi ünlü romancı Recaizade Ekrem’di. İstanbul’da edebiyatçı bir ailenin içine doğduğu halde edebiyata merak salmamış, Avnavutköy Amerikan Kız Koleji’ni bitirdikten sonra Avrupa’da filoloji eğitimi görmüştü.
Her sene okulun güzellik kraliçesi seçilirdi.
Yine bir edebiyatçı olan Selahattin Hilav’la evlenmiş, kızı Zeynep in doğumundan bir süre sonra boşanmıştı.
34 yaşına kadar uzak durmuştu şiirden..
Taa ki 1973 yılında bir arkadaşı şarki sözü yazmasını teklif edene kadar..
İşte bu hobi, onu bir anda müzik dünyasının içine sokmuştu.
Ne bulursa onu dinliyordu.
O dönem pikabının üzerinden hiç eksik etmediği plak “Çoban Yıldızı”ydı. Ama ön yüzü değil, arka yüzü..
Plağın arka yüzünde Melih Kibar’ın ferahnâk makamında, “Ferahnâk” adlı bir bestesi vardı. Öyle sevmişti ki parçayı dinledikçe bağlanmış ve bestecisiyle tanışmayı arzulamıştı.
Bu arzusunu Timur Selçuk a söyledi. O, bestecinin hocasıydı. İkiliyi buluşturmaya söz verdi.
Ve beklenen buluşma, 25 Mayıs 1975 gecesi, Küçük Bebek sırtlarındaki Cevat Bey Köşkü’nde gerçekleşti :

Melih Kibar:
Ben Kadıköy tarafında oturuyordum. Bir gece yarısı Mustafa Oğuz bana geldi, dedi ki ” Marmaris’te bir festival var, o festivalin açılış müziğinin yapılması gerekiyor, Çiğdem’le yapacağız, hadi gel gidelim.” Kalktık gittik. Çiğdem in evine geldiğimizde saat 3 ü çeyrek geçiyordu. Baktım Çiğdem Talu karşımda ve ben görür görmez vuruldum, kesinlikle çok özel bir insandı. Gecenin o saatinde çok sıcak bir ev sahibiydi. 25 Mayıs ı 26 Mayıs a bağlayan sabah saat 3 ü çeyrek geçe, biz Çiğdem Talu’yla buluşmuş olduk ve tabii o zaman hiçbirimiz bilmiyorduk, 8 sene 3 gün sürecek bir yolculuğa çıktığımızı..

Çiğdem Melih’i piyano odasına götürdü, kenardaki pikabın üzerinde sürekli çaldığı Ferahnâk plağı vardı.
“Sizin yaşınızda bir insan, böyle bir besteyi nasıl yapar?” dedi.
Karşılıklı iltifatlardan sonra, Marmaris’te yapılacak festival konusuna geçildi. Melih’ten bir beste istiyorlardı.
Çiğdem söz olarak bir şeyler karalamıştı.
Yazdıklarını orada temize çekip Melih’e verdi. Altına da o günün tarihini yazdı. Melih Kibar, tanıştıkları saatte kaleme alınmış o yazıyı, bugün hala çerçeve içinde, evinin başköşesinde saklıyor.

Melih Kibar:
İlk görüşte aşk olmadı. Öyle bir şey aklımın ucundan bile geçmedi. Ama ben Çiğdem’i ilk gördüğüm anda bayıldım. Olağanüstü bir insandı. Hatta içimden Timur’a hafif hafif kızmıştım, bizi bir araya getirmekte gecikmiş olmasına hayıflandığımı hatırlıyorum orada otururken.. Sabaha karşı çok güzel ev sahipliği yaptı. Çok güzel çay yapıyordu, ben de bir çay tiryakisi olduğum için o çayın tadını hatırlıyorum hâlâ; Çiğdem o gün benim çayı limonlu içtiğimi öğrendi ve hep bana limonlu çay verdi ondan sonra.

Tanışmalarına vesile olan Marmaris festivali yapılamadı, ama onlar ortak çalışmaya başladılar. Artık sık sık görüşüyorlardı. Genç besteci, yaptığı besteleri Çiğdem’e dinletmek için sabırsızlanıyor ve elinde notalarla Köşk e koşuyordu.
Heyecan içindeydi.

Melih Kibar:
Bayılıyordum, çünkü çok eğlenceli bir insandı. Çiğdem için kullanabileceğim en büyük ifade ” Herhalde bir tür kadın peygamber olsaydı Çiğdem olurdu ” diye düşünüyorum. Bana ” Senin başka parçaların yok mu? ” dedi ” var ” dedim. İşte öyle bir şey i yapmıştım onu çaldım. ” Harika ” dedi. Ufak bir teybi vardı, ona kaydetti. Ne yapacak diye baktım, ” Üstüne söz yazacağım bunun ” dedi. 1 gün sonra sözleri yazmıştı. Ertesi akşam üzeri uğradığımda, İşte öyle bir şey in sözlerini gördüm inanamadım.

Seni düşündüm dün akşam yine,
Sonsuz bir umut doldu içime,
Bir de kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma…

Melih Kibar:
Sözler müziğin üstüne cuk oturdu derler ya, tam milimetrik oturmuştu her şeyiyle, güzel bir Türkçe, güzel bir anlatım, güzel bir konu. Ve şunun farkına vardım: Ben o besteyi neden yaptığımı hiçbir zaman bilmeden yapmış olmama rağmen, eğer ben söz yazmış olsaydım aynen o sözleri yazardım.

Yıllar sürecek verimli bir işbirliğinin harcının atıldığı andı o an..
İşte ortak dili bulmuşlar, uyumu sağlamışlardı.

Melih Kibar:
Yavaş yavaş çevrede tepki başladı, onu hatırlıyorum: “Haa, bu genç, Çiğdem Talu’nun sevgilisi mi olacak nedir? ” bakışlarıyla karşılaşıyordum, ama toydum. Duygusal ilişki halen başlamamıştı. Ama Çiğdem’in neden benden 12 yaş büyük olduğuna yavaş yavaş üzülmeye başlamıştım.

19762’nın Ağustos ayında “İşte Öyle Bir Şey” in 45’liği çıktı piyasaya.
Bu, ikilinin ilk plağıydı.
Plak çıktığında herkesten çok Melih Kibar şaşırmıştı.

Melih Kibar:
İzmir’e gidiyordum, gemi telefonundan ulaşılabiliyordu, o zaman cep telefonu yok, babam da Denizcilik Bankası’nda çalıştığı için personeli tanıyor, ” Telefon var ” dediler. Çiğdem. ” Hadi hayırlısı olsun ” dedi. Plağın çıktığını ben gemi telefonundan öğrendim. Döndükten sonra kapağı gördüm. O, anlatılmaz bir duygu.

Erol Evgin’in seslendirdiği “işte öyle bir şey”, çıktığı andan itibaren büyük ilgi gördü ve her yerde çalınmaya başladı. Müzik dergilerinin listelerinde bir numaraya oturdu.
İşin ilginci, plağın arkasındaki Kibar-Talu şarkısı olan “Sevdan Olmasa” da aynı anda patladı.

Bende bu cehennem gibi yürek olmasa
Bende deli rüzgâr gibi hasret olmasa
Bir de cana can katan o sevdan olmasa
Ah bu hayat çekilmez

Çiğdem Talu bunun heyecanıyla o yaz Hey dergisine süperiz kararını açıkladı: “Artık yabancı şarkılara Türkçe söz yazmayacak”tı.
Haberin altındaki spotta daha da önemli bir karar duyuruluyordu:
Bundan sonraki çalışmalarını tamamen besteye yönelten Çiğdem, Eurovision75 in sinyal müziğini yaratan Melih Kibar’la iş birliği yapıyor.

Artık ayrılmaz ikili haline gelen Melih Kibar ve Çiğdem Talu, o yaz, zafer sarhoşluğu içinde Polonya’nın Sopot kentinde yapılacak müzik festivaline gittiler.

Melih Kibar:
Bizim Çiğdem’le esas yakınlaşmamız galiba bu festivalde oldu. Yani normal ilişkilerde söylenen lafları birbirimize etmeye başladığımız yerdir Sopot. Ondan sonra artık kartlar açık oynanmaya başlandı, ama hep bunun dışarı yansımasını engelledik biz. Çünkü bunu insanların salt kadın-erkek beraberliği olarak yorumlamaya eğilimli olmaları bizim içimizi acıtıyordu, çünkü dışarıdan bakınca “Koca kadın gencecik-bugünkü tabiriyle çıtır- sevgilisi mi var?” diyecekler, böyle şeylerden Çiğdem de çok korkardı, bana da ters geliyordu.

Döndüklerinde artık besteci ve söz yazarı olmanın ötesinde iki sevgiliydiler.
Ama aralarındaki yaş farkı, ikisinin de kafasında soru işareti yaratıyordu.

Melih Kibar:
Sanki bir senaryo yazılmıştı ve biz o senaryoyu oynuyorduk. Çiğdem in etrafa karşı sorumluluklarında yanlış resim, imaj verme korkusu, benim de “Hay Allah bak benden 12 yaş büyük” kaygısı kafamda yer etmişti. Ben o sene Boğaziçi Üniversitesini bitirdim, arkadaşlarımızla bir kutlama gecemiz vardı. O, hayatımda tek kırıldığım andır. Çiğdem’in beni artık iyice sahiplendiği dönemlerdi. Ben değil ama Çiğdem çok sahiplendi, ben kendimde o hakkı görüyor muydum, görmüyor muydum, yani neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmiyordum. Bir âleme girmiştim, herkes bana “besteci” diyor, “bravo” diyorlar, ödüller veriyorlar, yurtdışında festivallere götürüyorlar, ben ne olduğumu anlamadım. Kimya mühendisliğini mi yapacağım, bestecilik mi yapacağım? Çiğdem “Herkes kimya mühendisi olabilir, ama besteci olamaz” gibi laflar ediyordu. O mezuniyet gecesi, benim 8 yıl 3 gün içinde Çiğdem’e kırıldığım tek, yarım saat – 45 dakikadır.
Bana ilk ve son kez kadınlık kaprisi yaptı: O gece biz arkadaşlarımızla kızlı erkekli buluşacağız, ama hiç kimse sevgilisini, nişanlısını, eşini, dostunu getirmeyecek, tek tek sınıf olarak buluşacaktık. “Hayır ben de geleceğim” dedi Çiğdem.. “Ama Çiğdemciğim böyle böyle…” Çiğdem in her zaman çok müşfik ve anlayışlı yaklaşımları olduğu için bunu anlamamasına önce hayretle, sonra kızgınlıkla baktım,”Tamam peki gitmiyorum” dedim. Böyle boynumu büküp oturmuştum, sonra “Haydi gidiyorsun.” deyip göndermişti, ama Çiğdem’e kırıldığım tek an budur, bunun dışında başka bir şey yoktur.

Bu kaygıların eşlik ettiği bir yakınlaşma sürerken mecburi bir ayrılık geldi, kapıya dayandı.
Melih Kibar kimya mühendisliği yüksek lisansı yapmak üzere İngiltere’ye gidiyordu. Türkiye’de besteleri listeleri sallarken o, 4 Ekim günü babasıyla bir uçağa atlayıp Londra ya uçtu. Ve gittiği gece, bir fırtınaya yakalandı:

Melih Kibar:
Müthiş bir fırtına vardı, tarifi mümkün değil, okyanus fırtınası. Kopuyor ortalık. Moralim bozuldu, babama da bir şey söyleyemiyorum. Sonra odadan çıktım. ” Baba.. ben bir etrafa bakayım ” dedim. Karanlık koridorda güm diye bir şeye çarptım. Baktım bir piyano. Otomatikman elim kapağa gitti, kapağı da açık. Oturdum, piyanoma gene anlatmam lazım, piyanoca bir şey. O korkumu kompanse etmem gerekiyor, anlattığım zaman çıkıyor ortaya. Çok hoşuma gitti, koşarak odama gittim, odamı zar zor buldum. Daha yeni gelmiştim, bavulu açtım bir kayıt cihazı aldım, kasete o parçayı çektim.

Melih Kibar çaldığı besteyi babasıyla İstanbul’a, Çiğdem Talu’ya gönderdi. Çiğdem, nasıl ve hangi koşullarda bestelendiğini bilmediği bu melodinin üzerine bir söz yazdı ve Londra ya Melih’e postaladı.

Melih Kibar:
Çiğdem gene o her zamanki üslubuyla “seni gidi seni, gece neler yapmışsın, gene çıldırttın beni.” dedi. Ama bilmiyor o parçanın neden yapıldığını, “ekte sözleri bulacaksın inşallah unutmazsın” diye, pembe iki sayfalık bir mektuptu, pembe bir zarfta gelmişti. Nerede olduğumu bile hatırlıyorum odada. Birinci sayfayı öteki kâğıdın altına alıp sözlerle bakıp da başlığı görünce, ben duvara tutundum. “İçimdeki Fırtına”ydı şarkının adı…

Gün ağarırken
Tek başıma oturmuşsam
Henüz daha gözlerimi
Bir an bile yummamışsam
Sen yoksan yine
Bense yorgun ve yalnızsam
Hele bir de..
Bir de canım
Hasretine kapılmışsam
Ve gözümde tütüyorsan
Buram buram..
İşte o an bir fırtına kopar
Sanki o an yer yerinden oynar
Hoyrat bir rüzgâr eserken
Sallanan gemi misali
Sallanır durur içimde dünya

Melih Kibar:
Çiğdem Talu – Melih Kibar bir tesadüf değil. “İçimdeki Fırtına” da bir tesadüf değil. Bu müthiş bir şeydir. Ondan sonra Çiğdem’e telefon açtım, 8 saat 40 dakika bekledim telefonun başında, “Çiğdem” … dedim.”sen bu parçayı neden yaptığımı biliyor musun ?” Ağladık telefonda ondan sonra karşılıklı.. Bu, başka bir şeydir.. Allah insanlara bunu yaşatmalı; bu, çok özel bir şey. Ondan sonra herkes Çiğdem Talu – Melih Kibar olarak bizi görmeye başladı, Çiğdem dendiği zaman Melih, Melih dendiği zaman Çiğdem dik biz…

Melih Kibar’ın yüksek lisans eğitimi için İngiltere’ye gitmesiyle yaratıcı ikili ayrı düştü.
Çiğdem Talu, bu ayrılığı, imkânlarını zorlayarak yaptığı Londra ziyaretleriyle telafiye çalıştı.
Birlikte Galler’i gezdiler. Müzikaller seyrettiler.
Melih Kibar’ın deyimiyle, “Artık aşk aşktı ve aşk yaşanmaya başlamıştı”.
Çiğdem, Türkiye’deki plak gelirlerinden Melih’in payına düşen miktara, kendi payını da ekleyip, ona katkıda bulunuyordu.
Bir yandan da kendilerine ve plaklarına ilişkin basına yansıyan haberleri yeşil bir deftere yapıştırıyor, üzerlerine sevimli notlar ekleyip İngiltere’ye yolluyordu.
O haberlerden birinde, Çiğdem Talu ile birliklerini sürdüren Melih Kibar’ın “tatil için” İngiltere’ye gittiği duyuruluyordu.
Çiğdem haberin altına şu notu düşmüştü :
Melih Bey, Melih Bey, bizim burada canımız çıkarken mastır dalgasıyla İngiltere ye tatile gitmek de ne demek oluyor?
Bir başka not ise şöyleydi:
Yaa İşte böyle Melihciğim: İlk plağımız 1 numara oldu.
Melih Kibar, aralarındaki aşkla ilgili basına sızan ilk haberleri de bu defterden okudu :
Melih Kibar’ın kendi İngiltere’de kalbi Çiğdem’de.
Habere göre ikili ayrı düşse de çalışmalarına “bantlaşma” yoluyla devam ediyordu. Ve yeni plaklar, yeni başarılar getiriyordu.
İşte bir başka not :
Çiğdem Talu, sevgili bestecisine kıvançla sunar: 2. plağımız..

Melih Kibar:
Müthiş bir moral takviyesi yapardı, dikkat edersen o notlara, hepsinde bir şirinlik, bir “hadi koçum” var.

Çiğdem Talu o günlerde bir televizyon programında milyonların önünde şu sözü söyledi :
Hayatımı milattan önce, milattan sonra gibi, Melih’ten önce, Melih’ten sonra diye ikiye ayırıyorum.
İki sevgili, 1976 sonunda İstanbul da buluştular ve 1977’i Tarabyadaki bir restoranda birlikte karşıladılar.
O yılbaşı gecesi çekilen bir fotoğrafın arkasına Melih Kibar şöyle yazmıştı:
İlk defa birlikte girdiğimiz bir sene bu 1977 yılı.. Ne güzeldi mi? 365 günün de bu geceki gibi mutlu ve güzel geçmesi, yani “HEP BÖYLE OLMASI” dileğiyle… Melih
Bir hafta sonu 8 Ocak 1977 de “işte böyle bir şey”, Altın Kelebek yarışmasında “yılın şarkısı” olarak ödül aldı. Erol Evgin’de “yılın sanatçısı” seçilmişti.
Çiğdem Talu, Melih Kibar ve Erol Evgin bu zaferi yine aynı restoranda kutladılar. Bu kez fotoğrafın arkasını üçü birden imzaladı.
Çiğdem Talu “ilk plağımız.. ilk ödülümüz.. ve birbirimize duyduğumuz inancın en güzel kanıtı..” diye yazdı. Melih Kibar ise aynısını tekrarladı ve altına “başka ne yapabilirim ki Melih Kibar olarak ?.. ” notunu düştü.
10 gün sonra, bir Çiğdem Talu – Melih Kibar çalışması olan ” Bunlar da geçer ” listelerde 1 numaraya oturdu.
İki ay sonra yine unutulmaz bir şarkıları doğdu:

” Bir De Bana Sor “

Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor
Nerde nasıl yaşarım bir de bana sor
Evlerin ışıkları bir bir yanarken
Bendeki karanlığı gel de bana sor

Artık zirvede tektiler.
Her şarkıları dillere, gönüllere yerleşiyordu.
Çiğdem Talu’nun yaş gününü 31 Ekim 1977 de İlhan İrem ve Erol Evgin’le birlikte kutladılar. 3 erkek müzisyen Çiğdem’e bir de mani yazmışlardı.
Çiğdem, Çiğdem, çiçeklerin en güzelisin sen / bilmem ki bundan başka sana neler söylesem / şarkılara can veren / ilham meleğimizsin sen..
Çiğdem Talu, o gece, doğum gününün şerefine, en güzel şarkı sözlerinden birini yazdı.
“Her şey seninle güzel / olmayacak düşlerin, peşinde koşmak bile..” diyordu. Belki de “olmayacak” dediği düş, genç aşkına olan düşkünlüğüydü.

Her şey seninle güzel
Yolda yürümek bile
Olmayacak düşlerin
Peşinde koşmak bile
Her şey seninle güzel
Bu toprak, bu taş bile
İçimdeki bu korku,
Gözümdeki yaş bile.

Melih Kibar:
Benim sonradan duyup da bizle özdeşleştirdiğim ruh eşiydik biz Çiğdemle… Yani garip bir beraberlik, garip bir sinerji vardı. İnanılmayacak bir sinerjiydi, ama ben tabii bunu yıllar geçtikten sonra anladım. Herhalde Çiğdem’de kendi penceresinden her şeyi çok iyi değerlendiriyordu. Yani Çiğdem’de duygusal yaklaşımlarını aleni bir şekilde hiçbir zaman ortaya koymadı, yani çok net olarak birbirimizle bunları konuşarak “canım aşkım bir tanem” gibi terminolojilerle yaşamadık, zaten yaşanacak bir ortamda değildik, çünkü Çiğdem’in evinde annesi vardı. Allah rahmet eylesin, Haslet teyze vardı, kızı vardı, düzgün bir okul öğretmeniydi. Çok mazbut bir hayatı vardı Çiğdem’in .. İnsanlar Çiğdem’i eleştirdiler, Çiğdem’e karşı eleştiriler gelmeye başladı. “kendinden 12 yaş küçük biriyle böyle bir ilişki yaşıyor” diye; ama o ilişkinin ne demek olduğunu, ne anlama geldiğini ben bile yıllar geçtikten sonra anlayabildim.

Öyle çok sevdim ki seni
Öyle çok ki anlatamam
Bir tek yıla sığdı her şey
Bir tek yıla tüm bir yaşam..

Melih Kibar Çiğdem Talu ilişkisi bir yılı devirmişti. O bir yılı da ayrı geçirmişlerdi. Şarkılarda süren bir aşktı onlarınki..
Melih Kibar 1978 de döndüğünde, yeni bir sevdadaydı.
Ayrılık kapıya dayanmıştı.

Melih Kibar:
12 yaş fark benim için engelleyici bir faktördü. Çiğdem de frenleri bırakamıyordu, çevrenin tepkilerinden dolayı.. Son derece saraylı bir aileden, Osmanlı terbiyesi almış bir aileden geliyor. Hani birdenbire kızlarının kendinden 12 yaş küçük bir adamla beraber olmasını yadırgayabilirlerdi..Ondan sonra biz Çiğdem’le konuştuk ve biz artık dost olduk, aşk denilen şeyi bir yere koyduk, güzel kılıflara kaldırdık, yüklüğün en üstünde güzel bir yere kaldırmayı becerdik, ondan sonra birbirinden hiç ayrılmaz dost olarak sürdürdük hayatımızı..

Birlikte üretmeyi sürdüreceklerdi.
Sırada bir müzikal vardı.
Haldun Dormen’in önerisiyle, yurtdışında en başarılı örneklerini izledikleri müzikallerden birini Türkiye de gerçekleştirmek için kolları sıvadılar ;

Melih Kibar:
Bir gün öğleden sonra Çiğdem’in evine geldim. “Bak bakalım piyanonun üstünde ne göreceksin” dedi. O günlerde söz beklediğim bir parça da yok. Gittim baktım “Hisseli Harikalar Kumpanyası” diye bir şey yazıyor. ” bu nedir? ” dedim, “müzikalimizin adı” dedi. “E, bu ne olacak şimdi ?” dedim. Şarkı sözü yazıyor, “Hisseli Harikalar Kumpanyası / açıyor perdesini açıyor” diye hatırlarsanız. Dedim ki ” Siz ikiniz de kafayı yemişsiniz, bu söz bestelenmez.” Çünkü biz hep alışığız ya, önce ben beste yapıyorum, sonra Çiğdem sözleri yazıyor. E müzikalde konu olduğu için önce sözler yazılacak ki ben onları besteleyeceğim. ” Canım, Canım, sen bestelersin ” dedi. Gene o her zamanki destek, ” hayatta olmaz, aç o Haldun abi ye telefonu, besteciyi değiştirin, bu sözlere ben beste yapamam. ” dedim. ” canım ” dedi, ağzımdan girdi burnumdan çıktı, “iyi bakalım sen git salona” dedim. Oturdum, onun yanında besteledim..

Hisseli Harikalar Kumpanyası beklenmediği kadar büyük ilgi gördü. 400 kez perde açtı. Turnelere çıktı.
O dönem kimsenin pek dikkatini çekmedi, ama Melih Kibar’ın o müzikal için bestelediği, sonradan altın plak alacak bir şarkıya Çiğdem Talu’nun yazdığı sözlerde bir veda hüznü gizliydi.

Sen başkalarına benzeme sakın
Hep böyle kal, hep cana yakın
Hep böyle kal, hep böyle kal, hep bana yakın…

Melih Kibar:
Bir gün telefonu açtı. ” Melih.. Ben bir doktora gittim.” dedi. “niye gittin?” dedim. ” Göğsümde bir şey elime gelmişti, gittim ” dedi. Doktor da ” süt bezesi ” demiş. Olay bittikten sonra bana bunu anlatıyor. 8 ay önce gitmiş doktora meğer. Aradan 3 ay geçmiş, tekrar gitmiş Çiğdem.. Önce bunları anlattı bana. Doktor ” Çiğdemciğim, sen amma evhamlı oldun. ” demiş. Sonra aradan 5 ay daha toplam 8 ay geçmiş o ilk gidişinin üzerinden.. Doktor ” Bir bakalım ” diyor. O gün beni arıyor, ” Ben kansermişim. ” dedi. Ben Çiğdem’e bir tür Tanrı gözüyle bakıyordum. Öyle bir mertebede bakıyordum ki, ” Nasıl olsa her şeyin üstesinden gelebilir, kanser de neymiş ” diyordum. Ondan sonra iş ciddiye bindi, ama ben hep olayı şaka olarak gördüm, yani ciddiyetini anlamamaya çalıştım. Kendimi bu işin ciddiyetinden uzak tutmaya çalıştım. Çünkü Çiğdem’le kanseri ben hiçbir zaman bir arada düşünemiyorum. Ondan sonra Çiğdem tedavisi için İngiltere ye gidip gelmeye başladı.

1980’ler başlamıştı.
Şimdi Çiğdem Talu, kanser tedavisi için Londra’ya gidip geliyordu. Orada olduğu aylarda, kendisini bir masal ülkesinde hissettiğine, bütün otel personeliyle dost olduğuna dair, yine neşeli kartlar yolluyordu Türkiye’ye …

Melih Kibar:
Neşesinden hiçbir şey kaybetmedi. Çiğdem aynı Çiğdem’di, sadece kanserli Çiğdem’di. Kanserle Çiğdem beraber yaşıyordu. Ben dedim ki ” Zaten bu moralle üstesinden gelir. “

Ancak bu neşeli görüntünün altında derin bir hüzün saklıydı.
Bu hüzün Türkiye’ye gönderilen kartlara yansımasa da, o dönem yazdığı şarkı sözlerinden açık seçik okunuyordu.
Melih Kibar’ın deyimiyle, “hayatında en severek yazdığı şarkı sözü” nü o dönem kaleme aldı. Olgunluk dönemi şarkısı ” Çınar “ın satır aralarında sitem vardı.

Serde delikanlılık, gençlik var koca çınar
sevda var, sen sevdanı çiğneyip geçer misin
öte yanda gurur var ölesiye gurur var
seni unutanları
sen olsan sever misin

Melih Kibar:
Ben Çiğdem’in öleceğini hiçbir zaman düşünmedim. Hiçbir zaman aklıma getirmedim. Kemoterapi onu çok sarsmıştı. Ama hala gülüyordu, biraz kilo almaya başladı, peruk takmaya başladı saçlarının döküldüğü dönemlerde.. Ondan sonra İngiltere’de tabii para yiyen bir operasyondu. Çok fazla şarkı üretecek zamanımız olmamaya başladı, ama hala yazıyordu bir şeyler, yaratıyorduk. Sonunda ben Çiğdem’in kötü olduğuna dair haberlerden kaçmaya başladım. – Bu aptalca gelebilir, bunu benim zayıflığım olarak görüyorum. – Çiğdem çok fazla değişmeye başladı, artık fiziksel olarak dışarıdan gözükmeye başladı. Metastaz bütün vücutta başladı, gözünü kaybetmeye doğru geldi.

İşte bu aşamada, Çiğdem Talu’nun pop müzik dünyasındaki dostları, artan masrafları karşılamak ve kansere karşı mücadelesinde ona destek vermek için bir yardım konserinde bir araya geldiler.
28 Mart 1983 günü Şan Tiyatrosunda gerçekleşen ” Çiğdem Talu ya Selam ” konserinde dönemin bütün starları sahne aldı.
Tabii aralarında “sevgili bestecisi” Melih Kibar da vardı. Bütün şarkılara o piyanosuyla eşlik etti. Ve Çiğdem, bu konsere, hasta yatağından canlı telefon bağlantısıyla katıldı.
Ne yazık ki, geç teşhis hatasını, destek konserleri telafi edemeyecekti.

Melih Kibar:
Döndü. Çiğdem i görmeye gidemiyorum. Ortak dostlarımız, en yakınlarımız bana, ” Ne olur Melih görme ” diyorlardı. Çiğdem in konuşması telefonda değişmeye başlamıştı. Tuhaf bir şey 25 Mayıs ta tanışmıştık, 25 Mayıs ta görmeye gittim ben. Konuştuk, benim sesimi duyuyor, bana cevap veriyordu, ama başka bir canlıyla, başka bir şeyle konuşuyordum, ama neyle konuşuyordum bilmiyordum. Ve 28 Mayıs ta kaybettik…
Yaşam dolu, beni de hayata bağlayan, çevresindeki herkesi hayata bağlayan, hiç kimseyi kırmayan bir insan… Erken öldü, çok erken öldü, ama o 90 yaşında da olsaydı herhalde gene bir efsane olarak hep hayatta kalacaktı.

Basın, Çiğdem Talu’nun ölüm haberini “Şarkılar öksüz kaldı.” diye verdi.
Bebek Camii’ndeki cenazesinde, sevenlerinin yakasındaki fotoğrafında, bu kez hüzünle bakıyordu.

Melih Kibar:
Sonra çıktık.. Sevgili Oskay Aktürk’ün bir vosvosu vardı, ona binip Aşiyan Mezarlığı’na gittik. Hiç ağlamadım ben. Yani Çiğdem’in ölümünü duyduğumda da ağlamadım, camide ağlamadım, evde yalnızken de ağlamadım, ama o Volkswagen’in içinde tam 4 dakika ağladım. O 4 dakikayı hiç unutmuyorum. Aşiyan’a geldiğimizde bitmişti. Yani o bir boşalmaydı.

Çiğdem Talu, artık nesiller boyu, sözlerini yazdığı şarkılarda yaşayacaktı.
Melih Kibar’a gelince…
O her denediği şarkı sözü yazarında Çiğdem i arayarak, bulamayarak ve her gün ona biraz daha hayran kalarak yaşadı.
Artık daha az çalıyordu.
Uzun bir sessizlik döneminden sonra 2000’in sonunda bir gece yeniden piyano başına oturdu ve biriktirdiği duygularından bir son beste doğurdu.
Adını “Sessiz Veda” koydu.

Can Dündar – Yüzyılın Aşkları ( Çiğdem Talu – Melih Kibar )
[youtube https://www.youtube.com/watch?v=4uMPrWuSn8Q?feature=player_embedded&wmode=opaque]
Melih Kibar’ın ölümünden sonra herkes, yıllar önce Çiğdem Talu ile aralarındaki ilişkiyi sorguladı. “Neler yaşadılar? Aşklarını neden gizlediler?..” Bu soruları, Çiğdem Talu’nın kızı Zeynep Talu cevapladı. 
Anneniz Çiğdem Talu’nun ardından siz de söz yazmaya başladınız. Sanat biraz genetik galiba...
Bunun genetik bir tarafı olduğu kesin. Ama insanın sanatçı tarafını ortaya çıkaracak bir şey lazım. Benim için o Melih Kibar’dı…
Melih Kibar sizi nasıl keşfetti? 
Altı yaşında klasik piyano eğitimi almaya başladım. Annem öldükten sonra da piyano çalmaya devam ettim. Melih 1984’de bir beste yaptı ve “Al bunu, söz yaz” diyerek kaseti elime tutuşturdu. Fakat yazdıklarımı beğenmeyip, bir kez daha denememi istedi. Hırslandım ve on gün yazmak için uğraştım. Neden Sanki Neden”i yazdım ve Nilüfer söyledi.
Annenizin hayatında Melih Kibar’ın önemli yeri vardı. Peki müzik hayatınızda sizin Melih Kibar’ınız kim? 
Garo Mafyan… Melih beni bu işe soktu. Sonra hayatıma Garo Mafyan girdi. “Seni profesyonel söz yazarı yapacağım. Çünkü sende o ışık var” dedi. Garo Mafyan bana inandıktan sonra kendime inandım.
 
Sizin de Melih Kibar’la ortak çalışmalarınız oldu. Acaba annenizin boşluğunu sizinle mi doldurmak istedi? 
O boşluğu hep birileriyle doldurmak istedi. Ama hiç kimseyle dolduramadı. Benimle bile… Onlar bir bütündü.
 
Melih Kibar, annenizin ölümünden sonra müzik hayatında istediği performansı yakalayamadı. Neden?.. 
Çünkü büyü bozuldu. Erol Evgin, Çiğdem Talu ve Melih Kibar… Çiğdem Talu gidince Erol Evgin de kendini çekti. Annem o ekibin toparlayıcısıydı; Melih’in bütün zorluklarını idare ederdi. Onun ölümüyle birlikte Erol ve Melih bir köşeye çekildi. Eğer Melih’i birileri motive etseydi, o yine çalışırdı.
 
Melih Kibar annenize karşı hissettiklerini size nasıl itiraf etti? 
Bir buçuk yıl önce telefonum çaldı. Arayan Melih’di. Bana “Can Dündar yanımda, seninle konuşmak istiyor” dedi ve telefonu verdi. Dündar, “Yüzyılın Aşkları adında bir program yapıyorum. İzin verirseniz bu aşkı da işlemek istiyorum” dedi. Ben gayri ihtiyari “Hangi aşkı” diye Zeynep Talu sorunca, “Çiğdem ve Melih’in aşkı” cevabını verdi. Ben de kabul ettim. Çünkü bir buçuk yıl evveline kadar kimse uluorta konuşmuyordu. Zaten Melih bana söyleyemediği için telefonu Can Dündar’a verdi.
 
Onların aşkını izlerken ne hissetiniz? 
Melih’e hiçbir şey sormadım. Annemin televizyon görüntülerini izleyince, çok duygulandık. ‘İçimdeki Fırtına’yı okuduğu bölümde Melih ile ikimiz komaya girdik; saatlerce ağladık. O programda öyle güzel anlatıldı ki… Onların yaşadığı aşk değildi. Onlar birbirlerinin ruh eşiydi. Annem Melih’in nikâh şahitliğini bile yaptı. Melih’in mutluluğu onu da mutlu etti. 
 
Annenizin ölümünden sonra bu platonik aşkla ilgili olarak “Her şeyi baştan sona adabıyla yaşadılar” demişsiniz. Bu ilişki bu kadar kapalı yaşanmak zorunda mıydı? 
Onlar aşklarını ortalıkta yaşasaydı, rahatsız olurlardı. ‘Aşk gizli yaşanmalı’ demek istemiyorum. Onların aşkının çerçevesi vardı. Annem öldükten sonra Melih hep, anneme karşı sevgisinin onun tarafından yeterince anlaşılıp anlaşılmadığını sorguladı. Ben ona “Sözlerle anlatılmaz, senin yaptığın bestelerle bunu hissediyordu” diyordum.
Büyük aşkın kahramanlarının sonu da aynı oldu. Yani ikisi de kansere yenik düştü… Buna ne diyeceksiniz? 
Onlar öbür dünyada buluştu. Melih ile benim en büyük korkumuz kanser olmaktı. Melih, annem gibi kanser olup, aynı devreleri geçirip Bebek Camisi’nden cenazesi kaldırılınca zamanı ve mekânı şaşırdım; annemin cenazesinde miyim yoksa Melih’in mi, karıştırdım. Çünkü insanlar aynı; yine Erol Evgin, İzzet Öz… Nükhet Duru’ya sarıldım. “23 sene evvel de buradaydık” dedim. Melih kanser olduğunu herkesten sakladı. Kimseye söylememizi istemedi, hepimize yeminler ettirdi. Melih on gün öncesine kadar gayet iyiydi. Bunu atlatacağına inanıyordum. Ama hastaneye yattığı gün, atlatamayacağını anladım. Melih hastalıktan çekmemek için karar verdi ve gitti.
 
Bu yüzyılın aşkını anlatacak bir şarkı yazmayı düşünüyor musunuz? 
Boynumun borcu oldu. erol-evgin-cigdem-talu-melih-kibar
Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Ahmet Erhan, Şiir, Türk Şiiri

1
Bari sen susma, yolun kıyısında açan gelincik
Sustuk biz, kendi içimize gömüldük

2
Bıçak kemiği de delip geçti artık
İliklere buz gibi yapışıp parçaladı
Hepimiz, elimizden gelen bu, dedik
Ve eve erken döndük akşamları

Her şey tarih ırmağının akışına kaldı.

3
Ağır ağır açılıp gıcırdayan kapılar
Sorular sorular sorularla bölünür uykularım
Ben şimdi hangi çağın aynası,
Deşilmiş hangi yaranın ağrısıyım?

4
Çiçeksiz dal uçları şimdi usul usul
Şimdi usul usul kuruyup çatlamakta

Soru sorduğum her şey, soru soruyor bana

1981

Ahmet Erhanahmet-erhan-siirleri

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Orhan Kemal, Öykü

İşte gene hiç sevmediği bir duruma düş­müştü! Bin kez söylemişti kendi kendine ki, “Dolmuşa bindiğim zaman değil, inerken para­yı vereceğim bundan sonra!”

Olmuyordu, olmuyordu Allah belasını versin. Bundan önce bir değil, beş değil, belki de on, on beş, yirmi sefer hep aynı duruma düşmüş, şoförle takışmıştı. En temizi, dolmuştan inece­ği yere gelince, inmeden önce parayı vermekti. Bir süre öyle yapmıştı. Ama bu sefer, bu so­nuncu sefer…

Durak kalabalıktı. Birkaç kişi koş­muşlardı, çevik bir davranışla girivermişti ara­baya. Solunda iki kişi. En sağdaydı. Yanındaki bozuk paraların en küçüğü iki buçukluk. Öteki müşteriler verince o da onlara uymuş, uzatmıştı iki buçukluğu. Şoför almış, ötekilerin iki buçuk, beşliklerinin üzerini vermiş, onunkini… Bu sırada en sağdaki inip, bir başka yolcu binmeseydi şoför herhalde paranın üstünü verecekti. Çünkü davranışı öyleydi. Ama yolcu “Cağaloğlu!” de­yince, şoför yeni müşteriyle konuşmaya dalmış, iki buçuğun üstünü unutmuştu.

Ne yapmalıydı şimdi? “Şoför efendi, iki bu­çuğun üstünü unuttunuz!” dese, şoför belki de, “Ne biliyorsun unuttuğumu?” diye bozabilirdi. Bozmasa bile, dolmuş yolcuları şöyle bir ba­karlar, içlerinden, “Amma da para canlısı ha!” gibilerden geçirebilirlerdi. Başkalarının onun hakkında böyle düşünmelerini istememekle beraber, bu türlü düşündüklerini belirtircesine yan yan bakmalarından nefret eder, cinleri te­pesine toplanırdı.

Sağındakine baktı: Koca burunlu, sarkık ger­danımın biriydi. Beyden değil de efendiden. Böyleleri ukala olurlar. Vara yoğa karışırlar. Tartışmaya can atarlar. Nitekim: “Şoför Efendi, iki buçukluğun üstünü unuttunuz…” dese, bu koca burunlu, sarkık gerdanlı adam o biçim, yan yan bakacaktı. “Ne bakıyorsun?” diye terslese, “Göze yasak mı var?” karşılığını ala­cağını iki kere iki dört eder gibi biliyordu.

Adama yeniden baktı, sanki “Göze yasak mı var?” demiş gibi kızdı, içinden:

“Var!” dedi.

Sanki: “Yok canım?” karşılığını almışçasına öfkesi arttı. Gene içinden:

“Canın yoksa nasıl yaşıyorsun?”

“Aman ne bayağı espri. Evladım espri zeki insan harcı. Sense…”

“Bense?”

“Kaşalotun birisin be!”

Tam bu sırada solundaki yolcu da inmek için şoföre seslenmişti. Araba durdu, solundaki in­di. Solundakinden boşalan yere kaydı. Koca burun, sarkık gerdanlı da ortaya geçti. En sağa yeni bir yolcu. O da Cağaloğlu’ya gidecekti. Tekliği uzattı. Şoför elli kuruşu omuzu üzerin­den en sağdaki yolcuya uzattı. Şoför onun iki buçukluğunu sağlama unutmuştu. Bir ara:

“Şoför efendi benim iki buçukluğun üstünü unuttun!” diyecekti vazgeçti. Adam belki de şöyle derdi:

“Ne iki buçukluğu?”

Kan tepesine sıçradı. Sanki şoför gerçekten bu karşılığı vermiş gibi sinirleri gerilmişti. İçinden: “Arabaya binerken verdim ya!” “Hatırlamıyorum..”

“Nasıl hatırlamazsın? Yalan mı söylüyorum?”

“Ben yalan mı söylüyorum?”

“Biz bu meslekte senin gibi neler gördük..”

O zaman, o zaman dayanamaz, çıldırırdı işte:

“Beni onlarla mı kıyaslıyorsun yani?”

Şoför belki de yarım sağla arkaya dönerdi:

“Nesin ya? Hanım evladı? Dolandırıcıların hiçbiri dolandırıcılığı kabul etmez. Hele, de, suratına atılır!”

“Yani?”

“Yani değil Panayot!”

Evet, şoförle böyle takışsalar ne olurdu so­nu? Karakola mı düşerlerdi?

Birden gözü dikiz aynasına kaydı: Şoför adamakallı sıkıydı. Alttan üstten inceltilmiş bı­yığıyla da itin birine benziyordu. Takışınca arabayı durdurup direksiyondan iner, yakasına yapışır, belki de bir kafa, bir yumruk…

İçini çekti. Bu hiç de istenecek şey değil. Eli yüzü kan içinde, üstü başı toz toprak, karakola gitmek, şoförden davacı olmak… Üstelik sağındaki müşterilerle şoförün yanındakiler de her­halde şoförden yana olurlardı. O zaman şoför: “Bana hakaret etti Komser Bey!” der, hakaretin şeklini anlatır, müşteriler de onu desteklerlerdi ki, hem iki buçukluğun üstü kalırdı, hem de şoföre hakaretten kovuşturma başlayabilir, as­tan yüzünden pahalıya gelirdi.

Onun için, vazgeçmeli, hatta iki buçuğun lafı­nı bile etmeden, yeni elli kuruş vermeliydi şo­före. Besbelli, unutmuştu aldığı iki buçukluğu…

Pantolonunun bozuk para cebinden iki tane sarı yirmi beşlik çıkarıp avucunda tuttu. Az sonra Cağaloğlu’ya gelince inecek, inerken de parayı verecekti. Verecekti ama neden? Elli kuruşluk yolu ne için üç yüz kuruşa gelecekti? Enayi miydi? Paraları yeniden cebine sokar­ken, aklından gene kavga, karakol, dolmuş müşterilerinin tanıklığı geçti. Vazgeçti cebine koymaktan. Dayak yese de yemese de kara­kola düşünce haksız çıkabilir, hele şoföre ha­karet dümeni işin içine girerse, değil üç lira, kim bilir kaç üç liralar düşebilirdi işin içine.

Gözü yeniden dikiz aynasındaki şoförün “it” yüzüne ilişti:

“Allah belanı versin!” diye geçirdi. “Hayvanoğlu hayvan. Suratından belli ne bok olduğun. Haram zıkkım olsun, yiyeme inşallah. İlaç parası yap. Hem de varsa en sevdiğin çocuğuna!”

Cağaloğlu’ya gelmişlerdi:

“Ben uygun bir yerde ineyim!”

“Peki abi..”

Şoför arabayı uygun yere yanaştırıp durdur­du. O, avucundaki elli kuruşu tam uzatacaktı, şoför iki buçukluğun üstünü uzattı:

“Buyurun abi iki liranızı!”

Aldı, dolaşan ayaklarıyla hızla uzaklaştı. Yüzü alev alev yanıyor, kendi kendinden utanıyordu.

Orhan KemalOrhan-Kemal-hikayeleri

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Çeviri Şiirler, İbn-i Arabi, Şiir

Sevgi bir nisbettir, hem Tanrı’yı ililendiren, hem insanı
İlmimiz bilmese de bu ilişkinin sırrını.
Sevgi bir zevktir bilinmez hakikati
Allah, Allah! Ne tuhaf değil mi?
Sevginin nedenleri sarıyor beni özüyle,
Varlık ve yokluk gibi iki zıt elbisesiyle,
Allah’ın varlığı bile sevgiyle bilinir.
O’na benzer değiliz ama, bizde de O’nda da o görülür.
Ey Allahım affet beni, beni ve söylediklerimi,
Şükür kabilinden söylüyorum ben bunları.

Ben kendi zâtımı sevdim. Bir’in ikiyi sevişi gibi
Sevgi O’ndandır: Tabiî ve ruhani,
İlâhîsi de O’ndandır, Kur’an ayetleriyle belli.
Hûda nurunun sözleri sana geldi.

Sen soruyorsun, oysa sorularını anlamıyorum ben.
Hangi sevgiden, hangi mizandan söz ediyorsun sen.
Her sevginin bir başlangıcı var. Rabb’ın sevgisinden özge
İlmim doğruluyor: İkinci yok O’ndan öte
Her aşkın bir başı vardır, sonu yoktur tabiî aşkın dışında
İki aşk var ki tanımına güç nerde
Ah bir kez anlasan o iki aşkın ne olduğunu
Ne kaybolur gider, ne de vardır o ikisinin sonu

Sevginin gayesi kavuşturmaktır insanda
Bir teni bir tenle, bir canı bir canla.
Oysa Rahmânla kavuşma gayesi “ebediliğe” ermektir.
Çünkü sevginin güzelliği, ancak O’nun Güzelliğinin bir parçasıdır
O’nu anlatamadıysam, nefsim kimi sevdiğimi bilmiyor demektir.
Çünkü O’nu anlatmak için daha deliller gerektir.

Ben sevginin sevgilisiyim, ah bir bilseniz!
Sevgi de bizim sevgilimiz, ah bir anlasanız!
Eğer benim niyetimi anlarsanız
Yüce Allah’a hamd ediniz.
Biliniz! Niçin çevremdekiler sözlerimden yüz çevirdiler?
Çünkü benim sözlerimi anlamaktan çok uzaktı onlar.
Niçin açık seçik gösterdiğim şeylere gözlerini kapadılar,
Ve varlığımdaki sevgilimi görmediler?
Sevmedim ben O’nun halkından hiç kimseyi
Anlayınız hayır, hayır! Varlığımdan başka kimseyi
İlâhi niteliklere büründüğümden beri, O’nun zuhûr yerine döndüm

Evet tam öyle oldum, öyleyse bana bağlanınız.
Ben Allah’ın ipiyim yaratılışınızda, bunu iyi biliniz.
Öyleyse kul olarak hizmete koyulunuz, kapıma geliniz.
Zeyneb’i Nizam’ı ya da Inan’ı
Seviyorum dersem, o zaman iyi anlayınız ki
Bu bir simgedir eşsiz ve sonsuz güzel,
Ki ardında çok değerli ve yaldızlı bir giysi var.
İşte ben onu giyenin üzerindeki giysiyim.
O giysiyi giyen kimdir bilinmez
O giysinin içinde vaktiyle Hallac’ın dediği var:
Öyleyse geliniz, neşeleniniz, sevininiz.
Aşk hayatına yemin olsun ki ne zaman O’nu müşahade etsem
O gelir önümde belirir sizi müşahede edeyim diye.
Göz göremez Allah’ı olduğu gibi
Her an ve her durumdadır, fakat yok gibidir sanki.

Varlık bir harftir, sen onun anlamısın.
Hayatta bir emelim yok O’ndan başka.
Harf bir anlamdır, anlamı kendindedir
Göz görmez o anlamdan başka hiçbir şey.
Kalp gider gelir fıtratın bir gereği
Kâh şekline o harfin kâh anlamına.
Tanrı yücedir, hiç kimse O’nu içeremez
Ama biz O’nu kalbimize sığdırırız.
Bunu ben demiyorum, Tanrı böyle diyor
İyi bilin o ilahî söz bu anlama geliyor.

İbn-i Arabî / İlâhî Aşk / İnsan Yayınları
Çeviren: Mahmut Kanıkibn-i-arabi-ilahi-ask

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Anton Çehov, Öykü

Günlerdir, “Ah ! Derdimi kime anlatayım ki !” diye inliyor ve kendi kendine soruyordu: Acaba, bu binlerce insan içinde derdimi anlatacak bir kişi bulabilecek miyim ?”

Oysa ne acı ki, kalabalıklar ona ve yüreğini dolduran ölümcül kedere hiç aldırış etmeksizin akıp gidiyordu… Duyduğu acı, uçsuz bucaksızdı. Herhangi bir sınırı yoktu. Öyle görünüyordu ki, eğer Iona’nın yüreği patlamış ve içindeki keder dışarı çıkmış olsaydı, muhakkak bütün dünyayı sel alırdı. Fakat bu çıplak gözlere pek görünmüyordu. Öylesine önemsiz bir kabuğun içine gizlenmişti ki, etrafı gündüz gibi aydınlatan bir kandille bile bulunamazdı…

Bir akşam üstüydü. Düşen iri kar taneleri, daha biraz önce yanmış olan sokak lambalarının etrafında ağır ağır dönüyor; evlerin çatılarında, arabaların üzerinde, atların sırt ve omuzlarında ince tabakalar oluşturuyordu. Kızak arabası sürücüsü Iona Potapov, karın altında, bir hayalet gibi bembeyaz olmuştu. Arabanın oturağında, bir canlının kendine kapanabileceği optimum düzeyde büzülmüş, adeta ikiye katlanmış olduğu halde, zerrece kımıldamadan oturuyordu. Öyle ki, düzenli olarak üzerine savrulan hiçbir kar dalgasında, üstünde biriken kar tabakasını çırpma gereksinimi bile duymadığı belli oluyordu. Küçük midillisi de, kendisi gibi beyazlar içinde ve tümüyle hareketsiz duruyordu. İnce sütunları andıran bacakları ve donuk bakışları ile pek acınası bir hali vardı. Olasılıkla, daldığı düşünceler içinde kaybolmuştu. Alışık olduğu yeşil kırlardan ve vadilerden koparılarak, bu umutsuzluğun, her yandan gözlerine dolan korkunç ışıkların, bitmek tükenmek bilmeyen bir gürültüyle sağ-sola koşturan insan kalabalıklarının olduğu yere getirilmiş biri için, herhalde bu denli karamsar düşüncelere dalmaktan başka bir seçenek olamazdı. Iona ve midillisi, orada uzun zamandır hiç kımıldamadan duruyorlardı. İşe akşam yemeğinden önce çıkmışlardı; ama henüz bir tek müşteri çıkmamıştı. Üstelik, akşamın karanlığı kasabanın üzerine çökmeye başlamıştı bile. Kısa süre içinde, solgun sokak lambalarının ışıkları canlandı; sokakların kalabalığı ve telaşı arttı.

“Vyborgskaya’ya sür! Haydi, acele et!” diye bir ses duydu Iona ve hiç düşünmeden yavaşça harekete geçti. Geriye dönüp baktığında, karın kapladığı kirpiklerinin arasından, kızak arabasına binen kişinin başının üzerine bir kukuleta çekmiş üniformalı bir subay olduğunu gördü.

“Vyborgskaya’ya dedim !” diye tekrar etti subay. “Uyuyor musun yoksa! Vyborgskaya’ya !”
lona, bu isteğe hemen karşılık verdi ve midillisinin dizginlerini, sırtında ve omuzlarındaki kar tabakasını havaya savurarak süratle çekti. Sonra, ona hafifçe vurdu, boynunu bir kuğu gibi geriye çekti ve alışkanlıktan ziyade öyle yapmak gerektiğinden dolayı oturağında iyice doğrularak kamçısını salladı. Midilli, boynunu ileriye doğru uzattı. Bir ağaç dalını andıran ince bacaklarını biraz gerdi ve ardından gönülsüzce harekete geçti. Ancak, gelişigüzel çıkışıyla, birilerinin üzerine doğru yöneldi.
Iona’nın önünde, karanlıkta oraya buraya koşuşturan kalabalık kitleden birileri bağırıyordu:

“Nereye gidiyorsun, seni iblis ! Hangi cehenneme gidiyorsun?! Sağa dön, sağa!”

Aynı anda, öfkeyle bağıran bir başkası da subaydı:

“Sürmeyi bilmiyor musun?! Sağa dön!”

Bir atlı araba sürücüsü, ona küfürler savurdu. Yoldan karşıya geçmekte olan ve kazara omzuyla atın burnunu silen bir yaya öfkeyle ona baktı ve kolundaki karı silkeledi. Iona, oturağında değil de, dikenler üstünde oturuyormuş gibi tedirgin oldu; ani bir hareketle dirseğini çırptı; nerede olduğunu veya neden orada olduğunu anlamamış gibi saf saf etrafına bakındı.

Subay, şaka yollu:

“Bunların hepsi ne kadar da sersem böyle!” diye söylendi. “Belli ki, senin üstüne gelmek ve atın altında ezilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunu kasıtlı yapıyor olmalılar!”

Iona, müşterisine baktı. Dudakları hafifçe kımıldadı. Görünüşe göre, bir şey söylemeye niyetlenmişti; fakat, ağzından herhangi bir söz çıkmadı. Yalnızca, derinden bir iç geçirdi.

Subay:

“Bir şey mi dedin ?” diye sordu.

Iona, acımtırak bir gülümseme ile karşılık verdi. Yutkundu ve zorlukla konuşmaya çalışarak:

“Oğlum… Eee… Bu hafta, oğlum öldü efendim” diyebildi.

“Hmm… Neden öldü ?”

Iona, bu kez tüm bedeni ile ona dönerek:

“Kim bilebilir ki !? Yakalandığı ateşli hastalıktan olmalı… Üç gün hastanede yattı. Sonra öldü. Tanrı’nın takdiri işte…”

Karanlığın içinden bir ses:

“Önüne bak, iblis !” diye bağırdı. “Hasta mısın yoksa, ihtiyar köpek ?! Nereye gittiğine baksana ?!”

Bunun üzerine:

“Devam et, devam et!” dedi subay. “Böyle gidersen, oraya yarına kadar varamayız. Acele et biraz !”
Iona, boynunu uzattı. Oturağında doğruldu ve kırbacını daha sert vurmaya başladı. O sırada, birkaç kez göz ucuyla subaya baktı; fakat, o biraz önce duyduğu haberden yeteri kadar uzaklaşmış ve gözlerini kapatmıştı. Onu, tekrar dinleme niyetinde olmadığı açıktı. Müşterisini Viborgskaya’ ya bıraktıktan sonra, bir lokantanın yanında durdu. Oturağında iyice büzülerek oturmaya başladı. Düşen yoğun kar nedeniyle, çok geçmeden atı ile birlikte yine beyaz bir kar tabakası ile boyandı. Bu şekilde, bir saat geçti. Sonra bir saat daha…

Derken, galoşlarıyla kaldırımda gürültüyle yürüyen, ikisi uzun boylu ve zayıf, diğeri kısa ve kambur olan üç genç, birbirlerine bağırarak ve küfürler ederek çıka geldiler.

Kambur olanları, cırlak bir sesle:

“Arabacı! Polis Köprüsü’ne çek ! Üç kişiyiz ! Yirmi kopek !” dedi.

Iona, dizginleri çekerek midilliyi uyardı. Yirmi kopek, iyi bir ücret değildi; ancak, o bunu düşünecek durumda değildi. Aldığı paranın bir ruble ya da beş kopek olmasının bir önemi yoktu. Onu ilgilendiren tek şey, müşteri bulmuş olmasıydı. Birbirlerini itip kakarak ve argo sözlerle bağırıp çağırarak kızak arabasına atladılar ve üçü birden aynı anda oturacak yer kapmak için boğuşmaya başladılar. Sorun, bir türlü çözülmedi. Hangisi oturacak, hangisi ayakta kalacaktı? Uzun süren bir ağız kavgasından sonra, en kısa boyluları olduğu için, kambur olanın ayakta kalması gerektiğine karar verdiler.

“Pekala!” dedi ayakta kalan kişi. Hala yerleşmeye çalışarak ve Iona’nın hemen arkasında onun ensesine doğru soluyarak, çatlak sesi ile devam etti. “Haydi, yürüsene! Ne araban varmış be adam! Petersburg’ ta bundan kötüsünü bulamazdın herhalde!”

Iona, bir kahkaha atarak:

“Evet, övünülecek bir araba değil” diye yanıt verdi.

Kambur genç:

“Gerçekten de öyle. Neyse, sen işine bak! Bütün yolu böyle mi gideceğiz? Eh! Boynuna bir tokat atmamı istemezsin sanırım!” diye üsteledi.

Uzun boylu gençlerden biri:

“Başım ağrıyor” diye lafa girdi. “Dün Dukmasovs’da Vaska ile birlikte dört şişe brendi içtik.”
Uzun boylu olan diğer genç, sinirli bir şekilde:

“Neden bu kadar saçmaladığını anlamıyorum. Bir salak gibi yalanlar uyduruyorsun!” diye atıldı.

“Ölümü göresin, doğru söylüyorum!”

“Hayır! Bu, ancak bir bitin öksürmesi kadar doğrudur.”

Iona, gevrek gevrek güldü.

“Neşeli beyler !” dedi.

Kambur genç, buna içerlemiş olmalıydı:

“Off! Şeytan çarpsın seni!” diye öfkeyle bağırdı. “Sen önüne bakacak mısın, bakmayacak mısın, ihtiyar baş belası ?! O taraftan mı gidiyorsun ? Şu atı kırbaçlasana! Vur da hızlansın biraz, lanet olası!”

Iona, kambur gencin, hemen arkasında sağa sola sarsılan bedenini ve titreyen sesini hissediyor, kendisi hakkında kaba saba konuşmalarını dinliyordu. Çevresindeki insanlara baktıkça, kalbindeki yalnızlık duygusu yavaş yavaş azalıyordu. Oysa, ensesinde duran kamburun özenle seçerek savurduğu ağır ve kaprisli hakaretler, iğrenç öksürükleri ile birlikte ensesine yağmaya devam ediyordu. Uzun boylu gençler, hiç ara vermeden bu kez de Nadyezhda petrovna adlı bir kadından söz etmeye başladıklarında, Iona etrafına bakındı. Gürültülü sohbetlerine kısa bir ara verdikleri anda, yüreğini dolduran kederi paylaşmak için iyi bir fırsat yakaladığını düşünerek bir kez daha etrafına bakındı ve söze girdi:

“Şey… Benim de bu hafta oğlum öldü.”

Kambur, sert bir öksürüğün ardından koluyla ağzını sildikten sonra, iç geçirerek:

“Hepimiz, bir gün öleceğiz ! Haydi, devam et, devam et! Arkadaşlar ! Ben böyle sürüne sürüne gitmekten hiç hoşlanmıyorum. Bizi oraya ne zaman ulaştıracak bu adam ?!” diye yakındı.

Diğerlerinden biri:

“O halde, ona biraz cesaret versen iyi olur. Boynundan…” dedi.

Kambur, yeniden söze girdi:

“Bizi duyuyor musun, baş belası bunak?! Sana acı bir ders vereceğim. Seninle tören yapar gibi yola çıkmaktansa, yürümeyi tercih ederdim. Duyuyor musun, koca ejderha?! Yoksa, söylediklerimize kulak asmıyor musun sen?”

Ve Iona, boynunda patlayan bir tokadın yalnızca sesini duydu. Ancak, hepsi o kadardı. Kamburun attığı tokat, onu sadece güldürdü ve:

“Neşeli gençler! Tanrı size sağlık versin” diye karşılık verdi.

Sonra, uzun gençlerden biri:

“Arabacı, evli misin sen?” diye sordu.

“Ben mi? Ha, ha, ha! Neşeli gençler, artık benim bir tek eşim var; o da kara topraktır. Yani, mezarlık! Oğlum öldü ve ben hala sağım. Ne garip şey değil mi? Ölüm, bu kez yanlış kapıdan girdi. Bana gelmesi gerekirken, oğluma geldi” dedi Iona ve bu fırsattan yararlanarak, oğlunun nasıl öldüğünü anlatabilmek için arkasına döndü. Ancak tam o sırada, kambur hafif bir iç geçirdi ve Tanrı’ya şükrederek, nihayet ulaştıklarını bildirdi. Iona ise, yirmi kopeklik ücretini aldıktan sonra, arabadan inerek hızla uzaklaşan ve karanlık bir sokakta gözden kaybolan gençlerin arkasından baka kaldı. Yine yalnız kaldı; yine ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Kısa bir süreliğine onu terk eden kahredici hüzün geri döndü ve zavallı yüreğini hiç olmadığı kadar acımasızca yaraladı. Endişe ve ızdırapla dolu gözleri, caddenin her iki yanında telaşla sağa sola koşuşan insanları seyre koyuldu. Acaba, bu binlerce insan içinde kendisini dinleyecek bir kişi bulabilecek miydi? Ne acı ki, kalabalıklar ona ve yüreğini dolduran ölümcül kedere hiç aldırış etmeksizin akıp gidiyordu… Duyduğu acı, uçsuz bucaksızdı. Herhangi bir sınırı yoktu. Öyle görünüyordu ki, eğer Iona’nın yüreği patlamış ve içindeki keder dışarı çıkmış olsaydı, muhakkak bütün dünyayı sel basardı. Yazık ki, çıplak gözlere pek görünmüyordu. Öylesine önemsiz bir kabuğun içine gizlenmişti ki, etrafı gündüz gibi aydınlatan bir kandille bile bulunamazdı.

Iona’nın kederli gözleri, daha sonra, bir bekçiye ilişti ve derdini ona anlatabileceği kanısına kapıldı.

Yanına yaklaşarak:

“Saat kaç oluyor, dostum ?” diye sordu.

“10’a geliyor… Arabanı neden buraya koydun? Devam et” diye çıkıştı bekçi.

Iona, birkaç adım geriye çekildi ve tekrar kendi hüznüne gömüldü. Derdini paylaşmak için, insanlara başvurmanın iyi bir yol olmadığını düşündü. Fakat, aradan beş dakika geçmemişti ki, birden irkilerek kendine geldi. Sanki o anda keskin bir ağrı saplanmış gibi başını salladı ve midillisini mahmuzladı. Yaşadığı acıya daha fazla dayanamayacaktı.

“Dosdoğru eve…” diye düşündü. “Eve gidelim.”

Küçük midillisi, sanki onun düşüncelerini okuyormuş gibi hızla hareket etti. Bir buçuk saat sonra, Iona büyük ve kirli bir sobanın başında oturuyordu. Sobanın üst tarafında, yerde bulunan şiltelerin üzerinde insanlar horluyordu. Odada, çok kötü bir koku vardı. Iona, uyuyan insanlara baktı ve (nöbetleşe uyudukları için) eve erken geldiğini düşünerek hayıflandı.

“Yulafın parasını karşılayacak kadar bile kazanamadım” diye düşündü. “Bu yüzden, bu kadar sefilim. Kendi işini nasıl yapması gerektiğini bilen, kendisinin ve atının karnını doyurmaya yetecek kadar kazanan bir adam her zaman rahat eder.”

O ana dek bir köşede uyumakta olan kendisi gibi bir kızak arabası sürücüsü bir arkadaşı, yatağından hafifçe doğruldu, yarı uyku halinde sesli biçimde boğazını temizledi ve su kovasına doğru yöneldi.
Iona:

“Su mu istiyorsun?” diye sordu.

Adam:

“Herhalde” diye yanıtladı.

Iona, tekrar atıldı:

“Bu kendini iyi hissetmeni sağlayacak ha ? Bak! Oğlum öldü. Duyuyor musun beni ? Bu hafta, hastanede öldü. Bu çok garip bir şey, öyle değil mi?”

Iona, sözlerinin etkisini görebilmek için adamı yüzüne baktı; ancak, hiçbir şey göremedi. Adam suyunu içtikten sonra, başını çoktan yorganının altına sokmuş ve neredeyse uykuya dalmıştı bile. Yaşlı adam, derin bir iç geçirdi ve başını kaşıdı. O genç adam biraz önce suya ne kadar susuzluk duyduysa, kendisi de biriyle konuşmaya, yüreğini parçalayan derdini paylaşmaya o denli susuzdu. Oğlu öleli neredeyse bir hafta oluyordu; fakat o, bunu hala biriyle konuşamamıştı. Birileri ile, bunu uygun biçimde ve enine boyuna konuşmaya ihtiyacı vardı. Oğlunun nasıl hastalandığını, ne kadar ağrı-sızı çektiğini, ölmeden önce neler söylediğini ve nasıl öldüğünü anlatmak istiyordu. Cenaze töreninden ve hastaneye oğlunun çamaşırlarını almaya gidişinden söz etmek istiyordu. Şu anda, köyde Anisya adında bir kızı vardı ve ondan söz etmeyi de çok istiyordu. Evet, anlatacak çok şeyi vardı ve belki de dinleyen kişi derin derin iç çekecek, çığlık atacak veya üzüntü ile içine kapanacaktı. Hatta, kadınlarla konuşmak daha iyi olabilirdi. Aptal yaratıklar olmalarına rağmen, böyle şeyleri dinlemeye başlarken bile ağlamaktan yüzleri, gözleri şişerdi.

“Neyse… Şimdi gidip, midillime bakayım biraz.” dedi kendi kendine. “Uyumak için her zaman vakit vardır. Yeteri kadar uyuyacaksın. Korkma.”

Ceketini giydi ve midillisinin bulunduğu ahıra indi. Yulafı, otu ve hava durumunu düşündü. Yalnız başına iken, oğlunu düşünmeye dayanamıyordu. Birine onu anlatmak mümkündü; ama, onun hakkında düşünmek ve onu tasavvur etmek, dayanılmaz bir yürek acısıydı.

Iona ahıra girer girmez midillisinin parıldayan gözleri ile karşılaştı.

“Bir şey mi yiyorsun?” diye sordu. “Bitir o otları, bitir… Yulaf alacak kadar para kazanamadığımız için, ot yiteceksin… Evet… Artık, sürücülük yapamayacak kadar yaşlandım. Şu anda, bu işi oğlum yapıyor olmalıydı; ben değil… O, gerçek bir sürücüydü. Yaşaması gerekiyordu…”

Yaşlı adam, bir süre sustu. Sonra, yeniden anlatmaya başladı.

“İşte böyle, yaşlı kız… Kuzma Ionitch gitti… Bana veda etti… Çıktı ve sebepsiz yere öldü… Şimdi düşün; senin küçük bir tayın olsa… Düşün ki, sen o minik tayın annesisin. Ve bir gün, birdenbire o minik sevimli tayın ölüyor. Ne kadar üzülürsün, değil mi?”

Küçük midilli, ağzındaki otu çiğniyor, dinliyor ve sahibinin elinin üstüne soluyordu. Iona ise, büyük bir arzu ile anlatıyordu. O gece, oğlunun bütün hikâyesini ona anlattı

Anton Çehovanton-cehov-aci-hikayesi

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page
Anton Çehov, Erdal Öz, Şiir Gibi

Bir hafta önceki yazımda takip ettiğim dergilerden birinin, “ Adam Öykü” olduğundan söz etmiştim. Adam Öykü şimdilerde çıkmıyor. Ama çıkmaması, onun değerini ve önemini hiç bir zaman azaltmaz. O bir dönem çıkmış, görevini yapmış, 2005’te kapanmış, köşe omuzları dik, raflardaki yerini almıştır. Dergi, yapraklarını aralamaya devam edenlere göz kırpmayı ihmal etmemiştir. Ben her zaman için buradayım, dercesine. Erdal Öz’ü tanımayan yok gibidir. Ama yine de birkaç satır: 1935 doğumlu. 1969’ da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ ni bitirmiş. 12 Mart 1971 Muhtırası sonrasında üç kez tutuklanmış, yargılanmış, işkencelerden geçmiş, en sonunda aklanmış bir yazar ve yayıncı. 2006’ da akciğer kanserinden kaybettik. “ A Dergisi”nin kurucularından ve Can Yayınları’nın 1980 yılındaki kurucusu. Bazı romanları: Yaralısın, Gülünün Solduğu Akşam, Defterimde Kuş Sesleri… Bazı Öykü Kitapları: Havada Kar Sesi Var, Cam Kırıkları... Ayrıca gezi yazıları ve çocuk kitapları var.

Anton Çehov’u da tanımayan yok gibidir. 1860- 1904 yılları arasında yaşamış. Rus tiyatro yazarı ve modern kısa öykünün kurucularından. Dünyanın en büyük öykücüsü olarak kabul görüyor. 24 yaşında tıp doktorudur. Hekimlik vaktini çok alınca mesleği bırakmış ve yazarlığa yönelmiştir. 1894’te verem hastalığına yakalanmış, 1904’te de aynı hastalıktan ve komplikasyonlarından hayatını kaybetmiştir.

Peki Adam Öykü, Erdal Öz, Anton Çehov arasındaki bağlantı?.. Adam Öykü dergisinin Kasım- Aralık 2000 tarihli 31. sayısında Erdal Öz’ün “ Sevgili Acı” adlı öyküsü vardır. Bu öyküyü okuduktan sonra yaptığım ilk iş, elbette Çehov’un “ Acı “ adlı öyküsünü bulup okumak olmuştu. Ve Erdal Öz Çehov’un Acı öyküsünü okuduğunda ne kadar sarsılmışsa, ben de bir o kadar sarsılmış, kuru kuru ağlamıştım. Erdal Öz dayanamamış, Acı adlı öyküyü okuduktan sonra Sevgili Acı adlı öyküyü yazmış. Bu öykü daha sonra yazarın Cam Kırıkları adlı kitabında yer almış. Erdal Öz, Çehov’un Acı adlı öyküsüyle, kendi yazdığı Sevgili Acı öyküsü arasında paralel bir kurgu yapmış, iki öyküyü kaynaştırarak okurlara adeta tepside sunmuş. Bize kalansa sarsılarak, hüngür hüngür ağlayarak bu iki öyküyü içmek, kendimizi başkalarının yerine koyarak empati kurmak.

Gelelim öyküye:

Erdal Öz, İstanbul Üniversitesi’ nde öğrencidir. Üniversitenin basketbol sahası büyüklüğünde bir zamanlar tertemiz olan, Haliç’e bakan bir kantini vardır. Kendisi de dahil Haliç’in mavi sularına bakarak hayaller kurulur, karşılıklı sevgililer beklenir. İşte böyle bir zamanda Erdal Öz, Acı öyküsünü okumuş ve etkisinde kalmıştır.

Öyküyü paylaşacak, paylaştığında kendisini anlayacak bir kız, bir sevgili aramaktadır. 

Önce Necmiye adında bir kızı gözüne kestirir.

“Ama güzelliğin ötesinde başka bir şeyler de bulmalıydım. Şaşırtmalıydı beni, tanıdığım güzel kızlardan çok başka bir şeyler, çok güzel bir şeyler bulmalıydım.”

Erdal Öz kızı pek beğenmez beğenmesine ama ortak noktalar olursa neden olmasın diye, öyküden söz eder. Ve aslında öykünün anlatılamayacağını –benim şu anda yediğim halt işte – okumak istediğini dile getirir. Kız kabul eder. Ve Erdal Öz okumaya başlar. Kızın aklı başka yerlerdedir. Acı öyküsünde anlatılanlar ise Iona adlı bir yaşlı arabacının öyküsü. Iona’nın oğlu ölmüştür. Yaşlı arabacı, yasını tam yaşayamadan yeniden işe koyulmuştur. Hadi, yaşayamadı; hiç olmazsa arabasına binen yolcularla acısını paylaşacaktır. Önce arabasına binen bir subaya anlatmak ister, anlatamaz. Subayın umrunda değildir bir oğlun ölümü ve öldüğü günde babanın hâlâ çalışmaya devam etmesi. Üstüne üstlük yoldan geçen yayaların, “kör müsün be adam!” hakaretlerine uğrar. Erdal Öz, Necmiye’nin dinlemediğini görünce öyküyü kısaltarak bitirir. Karın sancısı yalanını uydurarak garsona gider, hesabı öder ve çıkar mekândan.

Öyküyü paylaşacak bir başka kızın peşindedir. Mualla adında bir kızı gözüne kestirir bu defa. Onun da fiziğini pek beğenmez ama ortak noktalar olursa neden olmasın! Öyküyü bu defa Mualla’ya okumak ister. Mualla’nın da Necmiye’den farkı yoktur. Iona subaydan sonra arabasına üç genç almıştır. Onlara da oğlunun öldüğünden söz eder ama gençler onu dinlemez. Hem hakaret ederler, hem de ensesine üfler, şaplaklar indirler. Onlara da acısını anlatmadan, indirmesi gereken yere gelmiştir. Erdal Öz Mualla’nın da dinlemediğini görünce kantini terk eder.

“Adımlarımı açıp çıktım kantinden. Dışarıda güneşin öfkesi geçmişti. Kantin binasının yanından dönüp uzanan Haliç’e baktım. Tanrım, kızlar ne kadar aptaldılar, Haliç ne kadar güzeldi. Haliç gerçekten çok güzeldi, ama kızlar neden bu kadar duyasızdılar?”

Şöyle böyle aradan bir hafta geçmiştir. Gözüne kestirdiği üçüncü kızsa, hafif kızıla çalan koyu sarı saçlarıyla Türkan adında bir kız olur. Frekansları birbirine uyar ve Erdal Öz sohbeti sırasında şunu der: Acı adlı öykü okunmadan kimse bir şey yazmamalı. Ve sarışına da öyküyü okumaya başlar. Sarışın, merakla, öykünün hakkını vererek dinlemektedir. Iona bir yerde bekler. Zembille su taşıyan birini görür. “ Belki de ona anlatabilirim,” diye düşünerek adama saati sorar. Adam, saati söyledikten sonra onu azarlar ve çekip gitmesini ister. Beygiri tırısa kalkar; giderler. Büyük, pis bir tandırın başındadırlar. Genç bir arabacıya, oğlunun ölümünü anlatacakken, arabacı bu defa uyur. Çaresizdir. Beygirini ahıra götürür ve onunla konuşmaya başlar. Öykü şu cümlelerle biter. “ Işte böyle kardeşim kısrak. Kuzma Ioniç (oğlu) yok artık. Tanrı toprağına yıldız yağdırsın. Boşu boşuna öldü gitti işte. Düşün bir kere: Senin bir tayın var. Sen onun özannesisin. Bir de bakıyorsun, birden bire tay ölüveriyor; acımaz mısın?” Beygir yalanır. Dinler gibidir. Sahibinin ellerine doğru solur. Iona dalar, ona her şeyi anlatır. Erdal Öz’ ün sesi öykünün sonuna doğru titrer. Kızın gözleriyse yaş içindedir.

“Sesim belli belirsiz titremişti.
Başımı kaldırdığımda o güzel gözleri yaş içindeydi.
Onu o anda da, daha sonra da çok sevdim.”

?erdal-oz-turkan-ildeniz

Paylaşmak ŞiirdirTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on TumblrPin on PinterestShare on LinkedInShare on Google+Email this to someonePrint this page