Şiir, Türk Şiiri

Yaşam şuncağız bir şey işte

bir defter kalır gidenlerden
ayrı düştüklerimizden bir kitap
yıllar sonra aklına gelir de birden
bakarsın/kuytu dalında bir sayfanın
incecik izler vardır
diretmişliğimizden

Yaşam şuncağız bir şey işte

altı çizilmiştir kimi satırların
gelseydiniz, karışsaydı gözleriniz çayın buğusuna
böyle koymazdı tozutarak esmesi karın
okursun/için burkulur da biraz
derin gizler vardır
birikmiş eski mektupların

Yaşam şuncağız bir şey işte

bir dostun ölüm haberi gelir
bir ihzar müzekkeresi bir arama emri
sen bir ilmek daha arasın acının şiirine
duyarsın/biri sevdiğini öper son kez ağzından
sokaklar iz tarlası
adresin belirsizdir

Yaşam şuncağız bir şey işte

güneş fabrika duvarlarına düşünce
sessiz adımlarla yürür sabahı umut
karışsan yankıların bir ışık salkımında yitişinde
dinlersin/yazılmamış bir tarihin
yalın dipnotudur bunlar
yazılır günü gelince

Emirhan Oğuzahmet-koyuturk

İstanbul Şiirleri, Şiir, Türk Şiiri

Üsküdar Asya’dır Çin’e kadar
her kış
bırakırsa da köpük saçlı kızlarını
kıyıya
öfkeli bir yağmurla iner rüzgar..

mihrimah güneş saati
yanından ince dar bir merdiven uzar
soğuk
ve dönmez bir kilit çocuk kütüphanesi
önünden insanlar yürür ve susar..

Şemsipaşa
ceviz bir cami, demirinden
yan gözle Cihangir’e bakar
demişti ki Tanpınar
Üsküdar uçarsa gider İstanbul
yürüyemez sokaklarında çocuklar..

Üsküdar Asya’dır, Çin’e kadar..

Ömer Erdemuskudar-asyadir

Çeviri Şiirler, Şiir

Şimdi kervan yola çıkıyor… Meçhûl bir ülkeye doğru.
Çanları hareket işâretini vermeye başladı bile!

Sevin ruhum! Zavallı kuşum, kurtuldun nihâyet!
Nihâyet kafesin çöküyor… Demirleri dağılacak yakında.

Elvedâ gaileli dünya, günahlarla haşır-neşir olan dünya
Ruhum Allah’ın sâkin yurdunda dinlenecek artık!

James Clarence Mangankervan-siiri

Şiir, Türk Şiiri

öğlen güneşi soyuyor her şeyi…
ışıyarak üşüyor dal

yalnızlık
yol üstü çiçeği
o hep bir şiiri ağırlayan

benim için bir dalgınlık tut
yüzümü eriterek geldiğim günler için
boynundan konuşuruz
ayaklarımızda toplanan güvercin gülüşlerinden
uysal ve aceleci…

varsay ki bir kapı kalmıştır bir kentten
nasılsa bulunur içini kımıldatan bir gülüşün şarkısı
sokakları büyüten omuzlar için…

giderek konuşurum suların inceldiği yerden
alnına bir güneş taşmış ya hani oradan
ve uzak bakmaların eğiyor ya öğlenin açısını

şimdi aşk
sularını saydığım havuz
taşların kırılan yerleri…

dilimde haşhaşa durmuş zaman

Doğan Ergülher-sozun-kalbe-girmesine-izin-vermeyin.jpg

Fazıl Hüsnü Dağlarca, Şiir, Türk Şiiri

Yarı aydınlıklar ki sahipsiz
Ve mavi serçeler sabahtan erken.
Çocuğum şarkı söyle sokaklarda
Sesin güzelliğini kaybetmeden.

Kapılar açılır ardına kadar
Kuşlar uçar hatıralar içinden.
Çocuğum bol bol masal dinle
Henüz inanırken.

En uzak gemileri korsanların
Seyretmek yıldızların silinmesini.
Çocuğum sor neden akşam oluyor
Ayıplamaz kimse seni.

Bazı sahillerin serinliği
Ve unutulmayan ilk demet.
Çocuğum sana yalvarıyorum
Ellerin çirkinleşmeden dua et.

Fazıl Hüsnü Dağlarcadua-vakti

Şeref Bilsel, Şiir, Türk Şiiri

Kırılan yerlerine dön!
dumanlı şarkıların kapattığı
gölgelen… kirpiksiz kalma
kolların kısalmasın üzütüden
serinlemek için göğe doğru
sen de sarılacak bir ağaç bul

Şehirden dön!
baltayı ayır evinden
kendini bir vakitçiye bırak
zamanı bozulmuşsa gövdenin
arkana bakma!
annenin hırkası siyah

Ömrün kendinden gayri her şeye çadır
zarfların seni çizdiği mevsimler olur
dinlenmek için dağlara doğru
sen de tırmanacak bir şeyler bul

Kimse bir vakti unutmaya yanaşmaz
akşam, bilmez akşam olduğunu
iki dağ baktıkça birbirine
ağır ağır düzleşir hâtıralar…

Şeref Bilselgunes-bor-siirleri

Neşe Yaşın, Şiir, Türk Şiiri

Eskiyen bir kalbi vardır her âşığın
İçinde çiğnenmiş hayal
dalgın bir yaz ikindisi

Geçip giderken tattığımızdır
uzaktan içimize bakan

Hatıra daha uzun hayattan

Neşe Yaşınhatiralar

Şiir, Türk Şiiri

Mutsuz kente mutlu yağmurlar yağıyordu,
Aylardan bir deli zemheri,
Canım yanarken gözler gördüm sanki yangın yeri.

Elveda bedenden bedene yollandığım günlere,
Elveda beline sarıldığım güzellere,
Elveda memur çocukları gibi zor terk ettiğim kentlere.

Gittim ben sonsuzluğa, sorgusuzca gittim,
Seni martılara emanet ettim,
Islak, yorgun, huysuz martılara…

Bektaşi tekkesinde deyiş okudum,
Okudukça sana dokundum.
Yangın yeri gözlerine yüreğimi açtım.

Ben Yalova’dan bir öğretmen,
50’sine yeni bastım.
Gözlerim gözlerine akmak ister,
Sen ister gizle ister göster.
Gözlerimden başka göze gitme,
Gidersen de sevme, seversen de delirtme.
Beni incitme,
Kapatma gözlerini gözlerime.

Sana derdimi kaç satırda anlatırım,
Kaç bahar dayanırım yokluğuna,
Yumuşak hünerli ellerini nasıl bırakırım sabah karanlığına.

Dumanlı dağlarda mavi güvercinli hatıralarım,
Yeşil dallarda kızıl kirazlarım,
Meydanlarda söylensin şiirlerim şarkılarım,
Varlığın yıldız yangınları aydınlanırım,
Yokluğun iri soğuk yağmurlar ıslanırım,
Seni 100 dilde kıskanırım.

Muharrem İncemuharrem-ince-siirleri

Che Guavera, Mektup, Şiir Gibi

Che, Kübalı devrimciler arasında her tür imtiyazdan sakınan birisi olarak tanınıyordu. Kendisine özel karne uygulamalarını, nispeten gösterişli evleri ya da diğer lüks tüketim malzemelerini ahlâki değerleri dolayısıyla reddeden bir örnek olduğunu daha önce belirtmiştim. Karısının ya da çocuklarının bu gibi ayrıcalıkları karşılayabilecek güçleri olsa dahi kabul etmezdi. Bunların hepsi, sadece konuşup durmayan aynı zamanda yapan da birisi olma konusundaki tutarlılığının, onu böylesine saygı uyandıran bir figür yapan tutarlılığının da parçalarıydı. Yazışmalarında, eşi Aleida March da, Che’nin kendisi de onun bir yurtdışı seyahatinden satın almak için söz verdiği bir yüzükten söz ediyorlar. March anılarında, Che’nin bir mektubunda ülkenin yaşamakta olduğu sıkıntılar hâlâ ortadayken böylesine pahalı bir hediyeye para harcama konusunda kendisini bir türlü ikna edemediğini ve bu yüzden üzgün olduğunu yazdığını anlatıyor.

Titizdi ve hiç şüphesiz aynen o şekilde yönetti, eşi az bulunur zekası yanında inanılmaz derecede hassas birisi olduğuna dair kanıtlar da var. Birçok örnek aktarabilirim. Che’nin ölümünden sonra yaptığı bir söyleşide Fidel, Küba devrim savaşı sırasında onun yaralılara nasıl davrandığını anlatır. Adamlarından biri ölmek üzeredir. Doktor gerillanın adamı kurtarmak için yapabileceği bir şey yoktur; sadece eğilir ve adamı alnından öper.

Özellikle dokunaklı bulduğum bir hikâyeyi de March, birlikte geçirdikleri günleri anlattığı kitabında aktarır. 1966 yılının başlarıdır. Che, Kongo’da yaşadığı, hayal kırıklığı yaratan yenilgiden sonra bu Afrika ülkesinden ayrılır. Che, Bolivya’daki son mücadelesine gitmeden önce karı-koca Prag’ta baş başa birkaç hafta geçirirler. Aşağıdaki parça, onun karısına yazdığı son mektuplardan birinden:

Aşkım,
Sana, uzaklarda kalmış ve savrulmuş, kurumuş yaprakların toprağa düşmesi gibi bir elveda deme zamanı geldi. Bunu, kâğıdı kenarlarına kadar dolduramayacak satırlarla -genellikle şiir denilen şeylerle- becerebilmeyi isterdim ama yapamadım.

Sadece senin kulaklarına fısıldayabileceğim bir sürü sır var ve kelimeler, hislerimi engelleyecek hapishanelere dönüşüyorlar. Öyleler ama utangaçça çözüm yolları da her zamanki konuşma tarzımı bozmaya çalışıyorlar… Ben, o asil şairlik mesleği için yaratılmamışım. Fakat bu, söyleyecek hoş sözlerim olmadığı anlamına gelmez. İçimde dönüp duran girdapları bir bilseydin. Fakat o sözleri tutan deniz minareleri çok uzunlar, çok sarmallı ve darlar. Yolculuklarını tamamlayınca bitkin, huysuz, tamamen yanlış şekilde ortaya çıkıyorlar. Hepsinin en tatlıları ise o kadar kırılgan ki! Yol boyunca canları çıkıyor, dağılmış titreşimlerden başka bir şey olmuyorlar.

Ben bunun içinde bir başımayım, dolayısıyla sana ne hissettiğimi anlatmak için kendimi açmalıyım. Gündelik dili, hatırladığım anlardan parçaları kullanmama izin ver.

…Acı sabah kahvelerimizi, dizindeki çukurun tadını, büyük bir özenle dengelenmiş puro külünden bir parçayı, ele geçirilemez yastığını savunurkenki manasız homurdanmalarını hatırladığımda seni seviyorum…

Seni işte öyle seviyorum, çocukların büyümesini seyretmek, kendi geçmişi olmayan bir merdiven gibi (artık o adımları göremediğim için acı çekiyorum). Bu, benim açımdan her gün bir bıçak gibi; kendi muhafazası tarafından azarlanıp duran bir avara kasnak.

Bu, gerçek elveda olacak. Mücadeleyle geçen beş yıl beni yaşlandırdı. Şimdi artık son bir adım kaldı – nihai olanı.

Sirenlerin şarkıları ve içsel savaşlar bitti. Çıkacağım son yarışım için kapılar açıldı. O kadar hızlı hareket edeceğim ki, tüm haykırışlar ardımda kalacak. Geçmiş sona erdi. Ben artık yola çıkmış geleceğim.

Beni arama. Seni duyamayacağım. Sadece güneşli günlerde, tekrarlayıp duran kurşun okşayışlarında seni hissedebileceğim…

Tıpkı ölmek üzere olan bir köpeğin uzanacak son bir yer araması gibi, döne döne arkama bakıp duracağım ve her yerine gözlerimle dokunacağım, parça parça her yerine ve bir bütün olarak sana.

Şayet bir gün varlığımdan ansızın rahatsızlık hissedersen, arkana dönme, büyüyü bozma, sadece kahvemi yapmaya devam et ve bırak yıllardır olduğu gibi seni sonsuza kadar yaşayayım.

chenin-esine-son-mektubu

Bu mektuptaki her imge, söz konusu adama, onun kendini nasıl gördüğüne, hayat felsefesine ve en yakınlarıyla ilişkilerindeki tavrına dair söyledikleriyle dikkatli bir incelemeyi hak ediyor. Vaktinin azalmasıyla birlikte -bunu bir şekilde derin hissetmiş olmalı- (neredeyse sevgilisinden söz eder gibi) “kurşunların okşayışlarını” hayal ediyor ve kendisini “tüm haykırışları ardında bırakacak kadar hızı hareket ederken” canlandırıyor. Kendisini “yola çıkmış gelecek” olarak tanımlıyor. Görece kısa bir mektupta, hoş aşk ifadeleri savaşçıyı uyandıran başka şeyler tarafından kesiliveriyor.

Bu mektupta özellikle şu iki göndermeyi ilginç buluyorum: “o… deniz minareleri çok uzunlar, çok sarmallı ve darlar” ve “Tıpkı ölmek üzere olan bir köpeğin uzanacak son bir yer araması gibi, döne döne arkama bakıp duracağım”. Feminist şairler, daha ziyade erkeksi anlatıların tarzı olan doğrusal olmayan (nonlinear) zaman ve duyguları maskelemek için bilhassa deniz minaresi/spiral kavramını kullanırlardı. Adamın yazdıklarında bir görünüp bir kaybolan bu gibi şeyler bana, şayet yaşasaydı, şimdiye kadar Che’nin hayatını inceleyen birçok kişinin farkına varmadığı karmaşık yapısıyla bizi şaşırtacağını fısıldıyor.

20. yüzyılın ortasında Dominikliler, Haitililer, Bolivyalılar, Perulular, Nikaragualılar, Kolombiyalılar, Arjantinliler, Şilililer, Guatemalalılar, Meksikalılar, Uruguaylılar ve diğer Latin Amerikalılar ülkelerine silahların zoruyla adalet getirebileceklerini hayal ettiler. Buna kalkışan adamların birçoğunun ve az sayıdaki kadının Küba’daki Che’yle farklı düzeylerde de olsa ilişkisi vardı. Küba’daki hayatın uzağındaki evlerde küçük gruplar halinde yaşarlar ve adadaki gerilla eğitimi verilen gizli kamplarda talim yaparlardı. Cepheye gitmek için emir gelinceye kadar bazen haftalarca ya da aylarca beklerlerdi.

Che, son derece yorucu geçen iş gününün ardından gece geç vakit konuşmak, fikir teatisinde bulunmak ve cesaret vermek için bazen bu isyancıların kaldıkları evlere uğrardı. Che’nin hayatını kaleme alanlardan bazıları bu seçilmiş gruptan geriye kalanlarla söyleşi yapma fırsatı bulacak kadar şanslıydı. Anlattıklarında iki tema sürekli tekrarlanıyor: Biri söz konusu adamın inanılmaz duyarlılığı, içten özlemlere dokunabilmesi ve kuşaklarının en cömert, kendini fedaya hazır ruhlarının şüphelerini bile titretebilmesi. Diğeriyse Che’nin teorisyen ve savaşçı kimliklerini alışılmadık biçimde bir araya getirebilmesi. Tarihte büyük düşünürler ve güçlü figürler görürüz ama bu ikisi nadiren tek bir insanda buluşur.

Daha az kişisel olan alanda, kamuoyu önündeyse maddi teşviklerin karşısına ahlâkı çıkaran meşhur tartışma söz konusudur. Buna bir önceki bölümde (“Küba’da Sosyalizm ve İnsan”) kısaca değindim. Bu tartışma, Che’nin biyografisini kaleme alan bazı kimseler gibi genel olarak Küba devrimi üzerine yazanlar tarafından da hatalı şekilde değerlendirilmiştir. Guevara ahlâki teşvikleri gönüllü çalışmanın ücreti olarak asla önermediği gibi devrimde maddi teşviklerin hiç rol oynamadığını da düşünmez. Jon Lee Anderson konuyla ilgili şu detayları veriyor:

“Che’nin ısrarı  ‘maddi teşvikler’e ek olarak ‘ahlâki teşvikler’ de sunmaktı. Sistem, iç savaş sonrası durgunlaşan Sovyet ekonomisini canlandırmak üzere Lenin’in 1921’de Sovyetler Birliği’nde uygulamaya koyduğu Yeni Ekonomi Politikası’ndan (NEP) alınmıştı. Che, bu sistemin işçilerin emekleri karşılığında elde edecekleri karşılığında elde edecekleri gerçek bir sosyalist saygıyı, sadece ahlâki teşviklerle elde edilebilecek bir saygıyı engelleyebileceğine inanıyordu.”

Yukarıda bahsi geçen -gerçek ve efsane olarak-, her bakımdan hayatta daha büyük olan o mitin parçası ve Kübalı okul çocuklarını bir ikilemde bırakıyor. Che son derece prensip sahibi birisiydi ve bu, kendini sık sık katı bir tutumla gösterirdi. Kendi yazdıkları, hatalarıyla bütün birliği tehlikeye atan askerler için ya da dayanılmaz bir açlık halinde bir kutu fazladan süt çalanlar için verdiği infaz emirlerinden örneklerle doludur. Bu hikâyelerden bazılarına pişmanlık itirafları, hatta özeleştiri eşlik eder. Yine de Che’nin hayatını inceleyen birçokları, Batista’nın en bilinen işkencecilerinden birinin alelacele yapılan infazına nezaret etmesini ele alarak, devrimin başarıya ulaşmasının hemen ardından en azından kaçmayı başaramayanların infaz edilmelerinde onun rolü olduğuna işaret etmektedir.

Ancak Che aynı zamanda, Bolivya ve Küba savaşı sırasında yaptığı gibi, esirlere hareketin amaçlarını uzun uzun anlattıktan sonra onları serbest de bırakmıştır. Bunlardan bazıları gerçekten etkilenmiş, gerilla saflarına katılmıştır. Diğerleri, elbette, isyancı güçlerin nerede olduklarına dair önemli bilgilerle operasyon üslerine dönmüştür. Bazı analistler Che’nin her iki bakımdan da hatalı olduğunu ya da davranışlarının aşırı şiddet düşkünlüğünden veya affetme kapasitesinden değil ama belli bir zamanda oluşmuş keyfi kuralları tereddüt etmeden uygulamasından kaynaklandığını ileri sürerler. Davranışları, tek tek olaylar bazında değerlendirilmektense savaş koşulları altında suça ortak olma çerçevesinde gözükmektedir.

Che’nin, ırk eşitsizliğini reddi ve bu konudaki bilinci kamuoyuna yaptığı açıklamalarda açıkça ortadadır. Bunlardan birinde, Las Villas Üniversitesi’nde yaptığı ilk konuşmalarından birinde şöyle der:

Eğitimin, beyaz orta sınıfın ayrıcalığı olduğu günler sona erdi. Üniversite kendini siyahla, mulattoyla,* işçilerle ve köylülerle bezemeli. Kendini siyaha, kahverengiye ve sarıya boyamalı. Şayet bunu yapmazsa halk kapılarını kıracak ve onu istediği renge boyayacaktır.

Bu, devrimden önce Küba’daki üniversite eğitiminin sadece üst sınıftan beyazlara açık olduğu gerçeğine ve köklü sistem değişikliğinin üniversite eğitimini artık herkesin yararlanabileceği hale getirdiğine gönderme yapan bir konuşmaydı.

İnsan, böylesi bir bilince sahipken Che’nin durumunun uygunsuzluğuna kayıtsız kalarak nasıl olup da Kongo’ya gittiği konusunda daha da meraklanıyor. O Afrika ülkesine giden Küba birliği tamamen siyahlardan oluşuyordu; liderleriyse tamamen başka bir kültürden, soluk benizli bir beyazdı.

Söz konusu adama karşı duyduğum büyülenmenin sıklıkla durduğu yer işte burası. Onun nadiren bencil olduğuna, nefsine düşkün olmadığına, hedef odaklı ve saf (bu kelimeyi bütün anlamlarıyla kullanıyorum) olduğuna inanıyorum. Ayrıca çok zor yönlendirildiğini ve inanılmaz derecede sabit fikirli biri olabildiğini biliyorum. Büyük adam ve kadınlarda belli bir kibir ya da başkalarının kibir olarak değerlendirdiği nitelikler vardır. Bu durum onlara özgü mü ya da bulunması zor bir nitelik mi böyle insanlarda? Liderliğin kibirli olmayan biçimlerini öveceğimiz yollar bulabileceğimizi büyük hevesle umuyorum. Gelecekte, Che’deki saflığı yansıtan ancak kendini beğenmişliğe o kadar yaklaşmayan liderler çıkarabileceğimizi umuyorum. 20. yüzyıldaki modellerden daha az hiyerarşik, ben-merkezci ve ataerkil olan, alternatif mücadele ve etkileşim biçimleri yaratabileceğimizi umuyorum.

MARGARET RANDALL
Aklımdaki Che
(İletişim Yayınları, çev.: Kıvanç Koçak)

1-Aleida March, Evocacion, Mexico City: Espasa, 2008, s.206-207.
*Biri beyaz diğeri siyah ırka mensup anne babadan doğan melezler.

* * *

Sessiziz’den not: Türkiye’de daha çok, “Sandino’nun Kızları” adlı incelemesiyle tanıdığımız Margaret Randall’ın kitabı, aslına bakılırsa bu sitedeki tüm metinler gibi ama belki de onların hepsinden daha fazla okunmasını tavsiye edebileceğim harika bir kitap, harika bir Che anlatısı. Che’yi, feminist bir şairin gözünden okurken, bugüne kadarki ideolojik yaklaşımların neredeyse hiçbirinde rastlamadığımız nesnelliğin, kızgınlıktan hayranlığa kadar hiçbir duyguyu perdelemeye kalkışmayan yürekliliği, anlatılan muazzam adamın tavrıyla birleşerek gözünüzü alıyor. Okuyun, okutun. (E.D.)

Emre Dursun

Bercestem, Şiir

Ağlamak
Aşk
Ayrılık
Baba
Bellek
Cahit Zarifoğlu
Cemal Süreya
Çay
Çocuk/luk 1
Çocuk/luk 2
Çocuk/luk 3
Çocuk/luk 4
Çocuk/luk 5
Çocuk/luk 6
Fihrist
Gelincik
Gülüş
Güneş
Güvercin
Hüsrev Hatemi
Hüzün
İhtiyarlık
İmam-ı Şafiî
İskele
İstanbul
Kader
Kalp 1
Kalp 2
Kalp 3
Kalp 4
Kalp 5
Kenan Çağan
Kiraz
Kulbe-i Ahzân
Kuş
Mezar
Müntehirler
Ölüm
Pencere 1
Pencere 2
Rakı
Sandal
Seçtiklerim 1
Seçtiklerim 2
Sigara 1
Sigara 2
Sonbahar
Suskunluk
Şirâzî
Tren
Usanmak
Vapur
Yağmur 1
Yağmur 2
Yağmur 3
Yaprak
Yol/cu/luk
Yorgunluk
Zambak

Binlerce şiiri onlarca defa tarayıp bercesteler yapmaya çalıştım. O geldi baktı; “dizelere göm şair beni” yazıp paylaştı, “bu da benim bercestem” dercesine. ondan güzel değil hiçbiri.berceste